15 Nisan 2025 Salı
Mort söslük silinenler;
savreksalı - moderasyon tarafından silinen tanımlarım
Kelime ya da @yazar ara...
1.) (silinmiş)
kutsal sapıklıklar
"kur’an’ın insan müdahalesine izin vermediği, allah ile kulu arasında tuttuğu basit günahları büyüterek birer dinsizlik kanıtı gibi öne çıkarır, namazı, orucu eksik olan insanları din dışı ilan ederler. dinciliğin bu tavrı, sadece vahim bir imansızlık değil, aynı zamanda vahim bir namussuzluktur. ve dincilik bu imansızlık ve namussuzluğu, bir tür ‘din’ gibi lanse etmekte ve kitleleri bu aldatmayla, ‘dinci-dinsizliğin’ girdabına yuvarlamaktadır. sadece türkiye’nin değil, tüm insanlığın en büyük tehdidi ve sıkıntısı budur."
(0) (0) | Düzelteyim | Sil | Sebebi?savreksalı14.02.2025 22:38
2.) (silinmiş)
yalova
geçen sene başı, bir özel hastane(uzmanlar) -yoğun bakım ünitesin de- 13 gün yattığım şehir. -onlarca kez- "öldüm-öldüm dirildim" ve çok kütü muameleye tabi tutuldum, resmen canıma kast ettiler? hastahane tam bir a.hitler'in "mengele - salhanesi?" niçün bana böyle muamele ettiklerini onlar da biliyor, ben de? vakti-zamanı var, o gün gelsin, s.k.rt.ceğim? (inşaallah).
ehlimekke.blogspot.com/2025...
(0) (0) | Düzelteyim | Sil | Sebebi?savreksalı 23.02.2025 13:26
3.) (silinmiş)
uludağ ve ekşi arasında kalan yazarların serzenişleri
biz "- hem glida (trabzon'a en uzak köy), hem şoför mahalli, hem de 25 kuruş" dedik?
onlar da "- in ula aşşağı" dediler!.
ha bu kamyonun "freni yok, dümeni yok, çekilin ula (bilmem nerenize kösecek) der?" inmeyiz, gittiği yere kadar ve kavgaysa-kavga diyoruz!.
(0) (0) | Düzelteyim | Sil | Sebebi?savreksalı15.02.2025 12:31
4.) (silinmiş)
sözlüğe gelen uludağcılar
allahsız - imansız - iblis oğlu iblis, nereyi karıştırmışız - kime sataşmışız? onun-bunun çocuğu olduğunu ispatlamaya bu kadar teşne olma? maksadın bizi kışkırtıp kendine sövdürmek, bilmez mi sanırsın? senin gibi yaban-domuzu döllerini çok s.k.r.tiğimiz vardır! hadi bakem yürü "zürafa sokağa" -çıktığın yer- ananın a..ş arasına?
(1) (0) | Düzelteyim | Sil | Sebebi?savreksalı23.02.2025 20:03
5.) (silinmiş)
ulu umuhanesinin sermayeleri
jameson denen mel'un; "tanrı senin hamurunu necasetten yoğurmuş, anan seni s.ç.r.en yanlışlıkla doğurmuş!."
yallah b.k yoluna...
(0) (0) | Düzelteyim | Sil | Sebebi?savreksalı23.02.2025 20:45
6.) (silinmiş)
sözlüğe gelen uludağcılar
bazıları böyle doğdu?
#3413028
(0) (0) | Düzelteyim | Sil | Sebebi?savreksalı 23.02.2025 20:55
7.) (silinmiş)
normal sözlük'e can vermek
amma velakin; -en az gazi m. kemal kadar- "aziz türk-kürt milletine payansız(nihayetsiz) bir muhabbetimiz vardır"
o sebeple burada ve ulu'dayız!.
(2) (1) | Düzelteyim | Sil | Sebebi?savreksalı21.02.2025 16:13
8.) (silinmiş)
türk milliyetçiliği
zuhruf suresi (-bilge- ali akın meali;)
36. her kim de, rahmân’ın (allah’ın) zik-
rinden (kur’an’dan) yüz çevirecek olursa,
biz, ona (isteği üzerine) bir şeytan musal-
lat ederiz. artık o şeytan, onun için yanın-
dan hiç ayrılmayan bir arkadaştır.
37. ve hiç şüphesiz bu şeytanlar, onları
doğru yoldan alıkoyarlar; onlar ise, şey-
tanları (yahut kendilerini) gerçekten doğru
yolda sanırlar.
(0) (0) | Düzelteyim | Sil | Sebebi?savreksalı17.02.2025 15:25
9). (silinmiş)
sözlüğe gelen uludağcılar
geçen yerel seçimler de müstakil aday olmamızı dr. bacanağımla müşavere ediyoruz; " -aday olman gereksizdi, yanlış yapmışsın!" deyu buyurdular? herkesin fikrine saygılıyız lakin (anladığım kadarıyla); "- o kadar hırsız - soysuz - namussuz
salya-sümük bekler iken, senin ne haddine" demeye getirdi?
(1) (1) | Düzelteyim | Sil | Sebebi?savreksalı24.02.2025 12:29
10.) (silinmiş)
sözlükte hala yazmaya devam eden en eski yazarlar
yahu bizi -2 sene önce, kendilerine göre bir sebeple?- (son-ocak addettiğimiz) "istiklal marşı derneğinden" kovdular, siz kovsanız ne yazar? orası da öyle!.
(0) (0) | Düzelteyim | Sil | Sebebi?savreksalı24.02.2025 14:45
11.) (silinmiş)
normal sözlük'ün çok bozması
ulu düşmanı (a)normallere;
(0) (0) | Düzelteyim | Sil | Sebebi?savreksalı28.02.2025 20:06
12.) (silinmiş)
hz ali’nin sözleri
"her kim zulüm kılıcını çekerse, günün birinde zalimlerin kılıcı altında can verir. bin kere mazlum olmak, bir kere zalim olmaktan evladır."
(1) (0) | Düzelteyim | Sil | Sebebi?savreksalı08.03.2025 21:23
13.) (silinmiş)
şenol güneş
kaleciliği döneminde izmir de "bir sarışın orospuya" maçı satacak kadar uçkur düşkünü (-ofli- metin kondel rivayeti;), medya maymunu ve (renkli-renksiz) istanbul orostopolunun maskarası!. güya efsane olayım derken, "kestane" olan müptezel!.
(0) (0) | Düzelteyim | Sil | Sebebi?savreksalı 10.03.2025 14:43
14.) (silinmiş)
ismet özel'in türklerin bir geleceği var mı makalesi
"ağzımdan çıkanı kulağım şu şekilde işitiyor: varların bir geleceği türk değilse, türklerin de bir geleceği yoktur, olmayacaktır. ağzım “varlar” dediğinde kulağım hem mevcudatı, hem de mahiyeti işitiyor. hem var olanların vücut bulduklarına kani oluyor, hem de onların ispat edilişinden memnuniyet duyuyorum. varlar ki, hesaba çekilecekler. hesaba çekileceğim ki varım."
(0) (0) | Düzelteyim | Sil | Sebebi?savreksalı11.03.2025 15:24
15.) (silinmiş)
ismet özel'in türklerin bir geleceği var mı makalesi
"eğer mevzû-i bahs, mevcudiyetini kur’an-ı kerîm’in nuzûlüne borçlu olmayan bir türk ise onun türk topraklarında artık geleceği yoktur. “artık” dediğime bakıp, bir zamanlar bu kabil insanların geleceği var mıydı, sorusunu sormak hakkınızdır. bu türklerin haçova meydan muharebesinden itibaren gelecekleri vardı. bu türklerin yerlerini kur’an-ı kerîm’in nuzûlüne borçlu olan türklere bırakmak, terk etmek, devretmek gibi bir gelecekleri vardı. “siyasal islâm” adıyla doğan ve doğar doğmaz türkiye’nin kaymağını yemeğe talip olan şey bu geleceği veya gelecekleri zihinlerden sildi süpürdü. eğer mevzû-i bahs, dünyadaki mâli sermaye hakimiyetinin türkiye şubesi olarak çalışan bir türk ise onun türk topraklarına ihanetten başka göreceği bir iş yoktur. şubeler artar ihanetler kesafet kesbeder. eğer mevzû-i bahs, cibilliyetini “urun! söyletmen!” tutumuyla belli eden türk ise manevî çoraklığı gelecek diye belliyor olmak lâzım."
(son paragrafı da "kur'an türkçesinden" okuyalım -bi zahmet-)
(0) (0) | Düzelteyim | Sil | Sebebi?savreksalı11.03.2025 15:32
16.) (silinmiş)
ismet özel'in türklerin bir geleceği var mı makalesi
"yaşadığımız topraklarda türk kelimesini önce ihtida etmiş bin türlü yerleşik (medeni?) anasır bir şekilde, aslına matuf “török” ifadesini örtecek bir şekilde kullandı. “al turpu vur türk’e yazık oldu al turpa” diyen onlardır. tıpkı bir zamanlar ilk hıristiyanlaşan rumların henüz hıristiyanlaşmamış rumlara seslenirken “yunan” ibaresini kullanışları gibi... tanzimat sonrasında yahudiler, yaşadığımız topraklarda başımızdan geçenleri hiçe sayıp, kendilerini de türk dairesine sığdırabilecek, hazar merkezli bir kavmin adı olarak hakkında literatür üretilen türk’ü icat ettiler. en sonunda inkılâpçı cumhuriyet rejimi ceberrut devlete sadık, islâm’ın vecibelerine bigâne türk uğruna varını yoğunu harcadı. türk karmakarışıktı. ağyarını mâni, efradını câmi bir türk kimsenin bilgisi dahilinde olmadı. türk hiçbir zaman şark kurnazlığını tedaiden geri durmadı."
(0) (0) | Düzelteyim | Sil | Sebebi?savreksalı11.03.2025 15:28
17.) (silinmiş)
ismet özel'in türklerin bir geleceği var mı makalesi
"türk topraklarında vebadan kaçar gibi milliyetçilikten kaçılıyor. hangi milliyetçilikten? sadece türk milliyetçiliğinden. “ulusalcılık” garabetine türk milliyetçiliği denilemeyeceği bütün ahmakların aklına yatıyor. milliyetçilik davası müslim ve gayr-i müslim her türden anasırın yürüttükleri bir dava. türk milliyetçiliği takbih edilmek üzere hazırda bekletiliyor; ama elimizin altında hazır (konfeksiyon) bir türk yok. ısmarlamak istesek kime müracaat edeceğimiz meçhul."
(0) (0) | Düzelteyim | Sil | Sebebi?savreksalı11.03.2025 15:25
18.) (silinmiş)
sözlük yazarlarının söylemek istedikleri
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
(0) (0) | Düzelteyim | Sil | Sebebi?savreksalı21.03.2025 11:21
19.) (silinmiş)
ekrem imamoğlu
"bo(k)p.'la yapılanı, sidikle yıkmaya yeltenen yosma!" hastir ordan, sen önce "dövmeli garığa" sahip ol? "pir'ü-pak türk milliyetçileri" -topunuzun- hakkından gelmeyi bilir!.
(0) (0) | Düzelteyim | Sil | Sebebi?savreksalı22.03.2025 06:04
20.) (silinmiş)#3489223
trabzon ve trabzonluya düşmanlık
-20 yıl kadar önce arabistan da- trabzonlu bir abimizin oğlu var idi (ismi ekrem), bizim hafuzumuz da (5-6 yaşlarında) "eklem eklem (ekrem diyemiyor)" geziniyor peşlerinde? bir gün uşak patladı "abi de lan!" deyiverdi? ha bu "imamson"u sevmem, lakin bu "trabzonlu düşmanlığına karşı?" destekleyerek "ekrem abi diyeceksiniz ulen" deyu ünlüyorum!.
hadi bakalım "el mi yaman - bey mi" görelim?
(0) (0) | Düzelteyim | Sil | Sebebi?savreksalı02.04.2025 21:45
21.) (silinmiş)
trabzon ve trabzonluya düşmanlık
türkün - kürdün - trabzon'un azılı düşmanı "amerikan-köpeği siyonistler" (bütün şirretliklerine rağmen) o pankartı oradan indiremediler ve kupa maçı(trabzon - bodrum; 3 - 2)'ın da açık türübünlere -gözlerine sokarcasına- daha büyüğü asıldı!. kimse bize martaval okumasın, çünkü haddi değildir?
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
(0) (0) | Düzelteyim | Sil | Sebebi?savreksalı 03.04.2025 12:54
22.) (silinmiş)
trabzon ve trabzonluya düşmanlık
gayr-ı millilik, hasetlik - fesatlık, başka izahı olamaz!.
(0) (0) | Düzelteyim | Sil | Sebebi?savreksalı03.04.2025 12:59
23.) (silinmiş)
kur'an'ın yarattığı devrimler
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
(0) (0) | Düzelteyim | Sil | Sebebi?savreksalı05.04.2025 19:02
24.) (silinmiş)
bahadırhan dinçaslan
hiç merak etmesin (er yada geç) o dayaktan bizde "payımızı" alacağız!.
hem bizim üzülecek annemiz de yok, çünkü hayatta değil!.
gelelim "solperen" tanımına; -türkçü- nihal atsız'ı sevmem ve takdir etmem, lakin şu "islamcılık" tarifine katılıyorum "- bütün beynelmilelci hareketler sol'dur, o sebeple "islam beynelmilelciği (ümmetçilik)" de sol bir harekettir?" der. benim için mahsuru yok, "solperen - sağperen" diyebilirsin!.
(0) (0) | Düzelteyim | Sil | Sebebi?savreksalı12.04.2025 22:49
25.) (silinmiş)
mustaz'af türk milliyetçileri
biz "kur'ân türkçesi" konuşuruz, "osmanlıca" değil?
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
(0) (0) | Düzelteyim | Sil | Sebebi?savreksalı 13.04.2025 16:34
26.) (silinmiş)
mustaz'af türk milliyetçileri
bize "solperen" ithamında bulunanlara;
-türkçü- nihal atsız'ı sevmem ve takdir de etmem, lakin şu "islamcılık" tarifine katılıyorum "- bütün beynelmilelci hareketler sol'dur, o sebeple "islam beynelmilelciği (ümmetçilik)" de sol bir harekettir?" der. ben -beynelmilelci değil- "mustaz'af milliyetçiyim" siz "solperereni" yanlış yerde arıyorsunuz?
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
(0) (0) | Düzelteyim | Sil | Sebebi?savreksalı13.04.2025 13:12
27.) (silinmiş)
mustaz'af türk milliyetçileri
hah işte -yavuz gibi firavun'un emir erlerine- (-asla- türk milliyetçisi değil), "solperen - (rabırt) geytveren" diyebilirsiniz, cuk diye oturur?
(0) (0) | Düzelteyim | Sil | Sebebi?savreksalı13.04.2025 13:39
28.) (silinmiş)
mustaz'af türk milliyetçileri
bu topraklarda kendini "türk polisi-jandarması-istihbaratcısı" olarak tasvif eden(vasıflandıran)" hiç bir kimse, kendisinin "abd-israil ajanı" olduğunu ikrar etmeden "bizlere" -el kaldıramayacak- "tevkif edemeyecektir!." (ahzab hattı / handağı)
(0) (0) | Düzelteyim | Sil | Sebebi?savreksalı13.04.2025 13:15
29.) (silinmiş)
akp israil mezalimi
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
(0) (0) | Düzelteyim | Sil | Sebebi?savreksalı11.04.2025 20:16
30.) (silinmiş)
akp israil mezalimi
diş-kuş işleri "pagan"ı ha-kansız - imansız israille savaşmak istemiyormuş, g.t-baş tutmuyor elleğam?
bak yemen'e - gör yemen'i belki yüzünüz kızarır!.
(0) (0) | Düzelteyim | Sil | Sebebi?savreksalı11.04.2025 16:29
31. (silinmiş)
akp israil mezalimi
bir fıkıh terimi olarak gulûl, kamu mal ve imkânlarının zimmetlendiği görevlilerin bu zimmet görevine ihanet ederek devlet mallarını çalıp çırpmalarıdır. yani gulûl, devlet malına ilişkin zimmete bir biçimde hıyanet etmektir, (bk. fahri demir, islam hukukunda mülkiyet hakkı ve servet dağılımı, 232-233) bu hıyanet çalıp çırpıp bizzat yemek olabileceği gibi, çalıp çırpanlara göz yummak şeklinde de olabilir. günümüzdeki kamu mallarının "özelleştirme" adı altında yurt içi veya yabancı kodamanların talanına açılması da fıkıh açısından bir gulûl suçudur.
(1) (0) | Düzelteyim | Sil | Sebebi?savreksalı08.04.2025 21:07
32.) (silinmiş)
akp israil mezalimi
böyle baktığımızda, iki binli yılların türkiye’sindeki dinci talan iktidarının, örneği görülmemiş bir gulûl suçlusu olduğunu ve üstüne lanet yağdığını anlamakta gecikmeyiz. gulûlün en kötüsü kamunun topraklarına el koymak veya el koydurmaktır. ülkeyi işgale açmaktır!.
(0) (0) | Düzelteyim | Sil | Sebebi?savreksalı08.04.2025 21:10
33.) (silinmiş)
turgut özal ile tayyip erdoğan
-merhum- babam -1983'de- anap. kurucu ilçe başkanlığını, "kahbe karının kocasına hizmet etmem?" diyerek reddetmişti!. sonradan (ilçe teşkilatı kurmak için 7'ci kişiyi güç-bela ikna ederek) refah partisi ilçe teşkilatını -hüsn'ü kabul ile- itirazsız kuruverdi? ve akabinde 1984 mahalli idareler seçimlerinde (son anda) belediye bşk. adayı yapılarak (o zor şartlarda) partiye omuz vermiştir! (elhamdülillah ki bizde yanında idik)
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
(1) (0) | Düzelteyim | Sil | Sebebi?savreksalı06.04.2025 20:07
34.) (silinmiş)
turgut özal ile tayyip erdoğan
demirel'in "çankaya'nın şişmanı, vatan-millet düşmanı" olarak nitelendirdiği zalim-şikşo;
"benim memurum işini bilir?" diyerek, "aziz türk milletinin" tabutuna son çiviyi çakmıştır?
(yarada'nın ve cümle yaratılmışların laneti üzerine olsun! -amin-)
(1) (0) | Düzelteyim | Sil | Sebebi?savreksalı 06.04.2025 19:17
35.) (silinmiş)
kur'an'ın yarattığı devrimler
- kitabın arka kapağı; -
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
(0) (0) | Düzelteyim | Sil | Sebebi?savreksalı05.04.2025 19:43
36.) (silinmiş)
kur'an'ın yarattığı devrimler
-imam zeyd bin ali'nin taraftarlarından aldığı biat; (kitaptan)
"allah'ın kitabı, peygamber'in sünneti, zalimlerle savaş, mustaz'afların ısdırabına son vermek, mahrum bırakılanlara haklarını iade, ganimetlerden hakkı çalınanların paylarını geri almak, zulümleri durdurmak, ateşlenen fitneleri söndürmek, ehlibeyt'e karşı harp açanlara yardım etmemek üzere biat:"
(1) (0) | Düzelteyim | Sil | Sebebi?savreksalı05.04.2025 19:38
37. (silinmiş)
trabzon ve trabzonluya düşmanlık
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
(0) (0) | Düzelteyim | Sil | Sebebi?savreksalı03.04.2025 13:37
38.) (silinmiş)
trabzon ve trabzonluya düşmanlık
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
(0) (0) | Düzelteyim | Sil | Sebebi?savreksalı03.04.2025 13:33
39.) (silinmiş)
geceye bir duvar yazısı bırak
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
(0) (0) | Düzelteyim | Sil | Sebebi?savreksalı01.04.2025 22:31
40.) (silinmiş)#3477152
geceye bir pankart aç
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
(1) (0) | Düzelteyim | Sil | Sebebi?savreksalı28.03.2025 19:00
41.) (silinmiş)
normal sözlük yazarlarının şiirleri
"asil azmaz, tuz kokmaz"
pas geçemez, payimal
(d)ayı yeğenle, hamhal
ula dayı, ne idim ne oldum bir bak
buynuzu geçti kulak
mir-debbabe, kıyama "talk"
sakıttan sakın ha, eyleme tartak
ula yeğen, al sana bi-zabırtlak
kosta gavras, bana da cıbır-cartlak
pay-payan, bu kez de kerizle gez
hilari de yuları, dayan ha haci, dayan
karman-çorman kilerde, kokuştu mayan...
kemençeci maço, methet ki medet
brüt karkas eti, ketmet
et-(g)öd beleş biraz sabret
çakal taksimi-taksim
gasino şehr-emini, şerh-amin
cadde-bostan maksim de tamim
layıkıyla üleşsen ya, sırtlan-payı
sırıt lan, paylama leş-kargayı
lanlı-lunlu haşin oğlan emridir, ye ayvayı
evvel-emir,
hay hay dayı
köprü-geçtik,
hastir ulan ayı...
dayı aha mihrak, el-hakı hak
hak ise sabuna-sapına muadil
tapuya, barrak-bırak
güzelim kayzer varken
şiar mıdır, haşhaşilik
aldandın ki hilekar
bu işte var bir hinlik
sidikliğin bağlanır,
zıbarırsın küllükte
ütüldün, zındık-kadük
kütükle "keşiş" kütükle!.
20.sefer.1435 pazartesi - mekke-i mükerreme
devamını gör...
(2) (0) | Düzelteyim | Sil | Sebebi?savreksalı 27.03.2025 15:29
42.) (silinmiş)
tesbih namazı
“kur’an’da, allah’ın içten yalvararak ve korkarak alçak sesle sabah akşam çokça zikir ve tesbih edilmesi emredilmiş (el-a‘râf 7/205; el-ahzâb 33/41-42), o’nun zikrinin her şeyden üstün olduğu vurgulanmış (el-ankebût 29/45), allah’ı anmanın bütün ibadet ve itaatlerden önemli sayıldığı ifade edilmiştir. “en büyük olma” (ekberiyyet) vasfıyla nitelenen zikir, “yalnız beni anın ki ben de sizi anayım” âyeti dikkate alınarak (el-bakara 2/152) allah’ın kulunu anması şeklinde de anlaşılmıştır. yine âyetlerde zikrin kalp huzuruna, kurtuluşa ve bağışlanmaya vesile olacağı vurgulanmış (el-enfâl 8/45; er-ra‘d 13/28; el-ahzâb 33/35; el-cum‘a 62/10), mal ve evlâdın müminleri allah’ı anmaktan alıkoymaması gerektiği (el-münâfikūn 63/9), gerçek müminlerin ticaret ve alışveriş gibi dünya işleri sırasında bile allah’ı anmaktan geri durmayacakları (en-nûr 24/37) belirtilmiştir. öte yandan münafıkların allah’ı çok az andıkları (en-nisâ 4/142), allah’ın zikrine karşı kalpleri katı olanların açık bir sapıklık içinde bulundukları (ez-zümer 39/22) beyan edilmektedir.” (islam ansiklopedi)
(2) (0) | Düzelteyim | Sil | Sebebi?savreksalı27.03.2025 05:43
43.) (silinmiş)
yükselen seküler türkçülük
kur'an mü'mini türk milliyetçilerinin yolu, "kendilerine nimet verilenlerin" yoludur, gazab edilenler(yahudiler) ve sapıklar(hıristiyanlar)'ın yolu değil.”
(0) (0) | Düzelteyim | Sil | Sebebi?savreksalı25.03.2025 19:08
44.) (silinmiş)
yükselen seküler türkçülük
-merhum- süleyman nazif’in dediği gibi; “ekmekçi ekmek, sütçü ise süt olamayacağı gibi ‘türkçü’ de türk değildir” ki seküler olsun?
(0) (0) | Düzelteyim | Sil | Sebebi?savreksalı25.03.2025 18:58
45. (silinmiş)
istiklal marşı
amiiin..
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
(0) (0) | Düzelteyim | Sil | Sebebi?savreksalı12.03.2025 15:46
46.) (silinmiş)
hz ali’nin sözleri
“eğer zalim ısrarla zulme devam ediyorsa bil ki sonu yakındır. eğer mazlum da ısrarla direniyorsa bil ki zafer yakındır.”
(1) (0) | Düzelteyim | Sil | Sebebi?savreksalı08.03.2025 21:01
47.) (silinmiş)
kur'an-ı kerim
her iddia, müddeisini (iddia edicisini) bağlar? kendimizi, ilim ve irfan yolunda "rasıh (rasıhun; derin görüş ve fikir sahibi)" olanları takip ile mükellef sayıyoruz!.
(bkz: -bilge- ali akın, -merhum y. nuri öztürk.. vb.)
(0) (0) | Düzelteyim | Sil | Sebebi?savreksalı03.03.2025 11:46
48.) (silinmiş)
kur'an-ı kerim
bu başlık göze sokulmak için değil, bilgilendirmek amacı ile -sözlük kuruluşundan beş sene sonra, ilk defa- (böyle bir meal çalışması da var denilerek) açılmıştır!.
(5) (0) | Düzelteyim | Sil | Sebebi?savreksalı03.03.2025 11:06
49.) (silinmiş)#3416309
ibni teymiyye
peki ala, mücessime olduğuna dair en muhkem rivayetlerden biri, taha suresinde "اَلرَّحْمٰنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوٰى rahman, arş üzerine istiva etmiştir." ayet-i kerimesini açıklarken, "-benim hutbeden indiğim gibi- allah da yeryüzüne böyle iner?" diyerek , şam'dan kovulmasına kapı aralamıştır? -arabistan da "vahhabi-selefi" çizginin -en muhkem- imamı olarak kabul edilir? arabistan da ki "harici-mücessime" uygulamardan da sonra bahsederiz (inşaallah). öyle bilip-bilmeden kara çalınmaz, "ayı-boğuluyor" ama?
(1) (0) | Düzelteyim | Sil | Sebebi?savreksalı25.02.2025 14:54
12 Şubat 2025 Çarşamba
"ÜÇÜNCÜ YOL?" (Yaşar Nuri ÖZTÜRK)
Y'azdıklarım ülkeye ne getirdi, insanımıza neler kazandırdım? Bunların tartışılmaz
cevaplarını elbette tarih verecektir. Ama bugün, yaptıklarım ve yazdıklarımla ilgili
Türkiye’de ve dünyada söylenenleri, yazılanları, özellikle üniversite düzeyinde yapılan
araştırmaları, doktora tezlerini dikkate alarak konuşursak şu noktaların altını şimdiden
çizebilmekteyiz: 1. Genelde İslam dünyasına, özel olarak da Türk halkına, yaşadığı
dinin Kur’an’dan onay alamayacak bir duruma getirildiğini söyledik. Ve bu söylem,
sahte dini sömürmeyi meslek haline getirenler dışında herkes tarafından kabul edildi. 2.
Türk insanına, Kur’an’ı kendi dilinde okuyup anlamanın kaçınılmazlığını ve bunun
aksini sürdürmenin din adına bir felaket olduğunu söyledik; geniş halk kitleleri
nezdinde bu da kabul gördü. Temsil ettiğimiz düşünceye katılanlar kadar katılmayanlar
da itiraf etmekteler ki, bugün Türk insanı evinde, işyerinde, kışlığında, yazlığında
Türkçe Kur’an meali bulunduruyor, okuyorsa bunun arkasında bizim gayret ve çilemiz
vardır. 3. Berlin Duvarı’nın yıkılışı ardından, dine sırt dönmekle din adına hurafeye,
karanlığa ve sömürüye teslim olmak arasında bir tercihe zorlanan ve bu yüzden derin
bir bunalıma düşen Türk halkı, bizim ortaya koyduğumuz “Kur’andaki İslam”
perspektifiyle bir “Üçüncü Yol” keşfetmiş, böylece hem dinine bağlı kalmak hem de
çağla barışık yaşamak şansını yakalamıştır. İşte bu olgu yüzündendir ki bendeniz,
milyonların şükranlarını aralıksız dinlemek gibi eşsiz bir mutluluğu yaşamaktayım.
AKILCI VE KUR’ANCİ İSLAM
İnsana hizmeti unutarak dini siyaset, yalan, talan, menfaat ve fesat aracı haline getiren
“kutsalsömürücüler”e yönelik uyarımız devam edecektir. Onlardan beklediğimiz, Allah
ile aldatma zulmüne son vermeleridir. Kur’an da onlardan bunu istemektedir. Er geç
bizi anlayarak, sonsuzluk değerlerini geçici hesapların üstüne çıkaracaklarını
umuyoruz. Bu yolda halk, önemli bir mesafe almıştır. Siyasetçilerle aydınların bu işin
ciddiyetini kavrayıp aymazlığı ve “kenarda durma” tutkusunu terk etmeleri halinde
amaca tam anlamıyla ulaşılacak ve insanlık tarihinin en mükemmel dini olan İslam,
hayatımıza bir tahrip ve kaos aracı alarak değil, bir mutluluk ve ahenk unsuru olarak
girecektir. Aydınlık bu niyet ve gayrette pay sahibi olmak isteğini ortaya koyarak,
sayfalarını “akılcı ve Kur’ancı İslam” düşüncesine açtı. Aydınlığın bu hamlesini, Türk
basın ve düşünce tarihinin en hayırlı ve bilinçli gelişmelerinden biri olarak
görüyorum. Aydınlığa ve Aydınlık’tan merhaba, aziz okuyucularım... Güzel ve aydınlık
yarınlara gönül gönüle, el ele!..
Ahlâk, din ve dürüstlük
Dinin de ahlakın da esası dürüstlüktür. Vani olduğun gibi görünmek veya göründüğün
gibi olmak... Akıl, Kur’an ve Peygamber bize şunu söylüyor: Müslümanlık namazsız
olur ama ahlaksız olmaz. Türkiye’de dayatılan Arap-Emevî yapımı din, bunun aksini
iddia ediyor. Ona göre, Müslümanlık namazsız olmaz ama ahlaksız olur. Meseleye
Kur’an penceresinden baktığınızda şunu görüyorsunuz: Zaafların bulunması insanı
ahlaksız yapmaz, hatalı yapar, günahkâr yapar. Hatalar tamir edilir, günahlar ise
tanrısal rahmet tarafından affedilir. Hatalı olmak bir zaaftır, sürçmedir. Ahlaksızlık ise
kötü niyet ürünüdür, bir temel çürümedir. Türkiye’deki akıl almaz çarpıklıkların
başında din-ahlak ilişkisindeki çelişki gelmektedir. Türkiye, görülmedik bir hızla
dincileşirken, görülmedik bir hızla da ahlaksızlaşmaktadır. Yalancılık, dolandırıcılık,
yolsuzluk, düzenbazlık gibi temel bozukluklar listesinde her gün biraz daha yukarılara
çıkışımız, dünyanın izlediği ve bizim de önümüze koyduğu bir gerçektir. Ne yazık ki
Türkiye, yalandan hırsızlığa, kamu kaynaklarını talandan mafya zulümlerine kadar her
türlü suç ve rezilliğin, her türlü ahlaksızlık ve düşüklüğün doruğa tırmandığı bir ülke
haline gelmiş bulunuyor. Bundan daha korkutucu ve ürkütücü olanı ise şu:
Türkiye’deki özellikle son yarım asrın tarih kayıtlarına geçmiş, afişlere çıkmış diri diri
adam yakma, yalan, talan, iftira, hırsızlık, soygun, vurgun, kamu hakkı ihlali, cinayet,
kadına şiddet, çocuk katli cürümlerinin tümünün arkasında dincilik saltanatının
öncüleri vardır. Mercümek talanından, Sivas Neronik katliamına, Deniz Feneri
soygunlarından 17-25 Aralık Maun talanlarına kadar bütün bu insanlık suçları,
dincilerin eseridir.
‘DİNCİ DİNSİZLİK’
Dikkat edilsin, bu suçlar, öyle, din dilinde ‘günah’ denen ve Allah ile insan arasında
kalması gereken, ibadet eksikliğinden kaynaklanan sürçmeler değildir. Bunlar,
Kur’an’ın genel çerçevede ‘zulüm’, hukuksal çerçevede ise ‘cürüm’ dediği, temel
insanlık suçlarıdır. Dinciler bu büyük cürümleri hep kendileri işledikleri için bunlardan
hiç söz etmezler, namaz kılanların bu cürümlerden zarar görmeyeceğini söylemek gibi
bir imansızlık ve namussuzluğa da tevessül ederler. Son on küsur yılda bunun sayısız
örneğiyle karşılaştık. Öte yandan aynı dinciler, Kur’an’ın insan müdahalesine izin
vermediği, Tanrı ile kulu arasında tuttuğu basit günahları büyüterek birer dinsizlik
kanıtı gibi öne çıkarır, namazı, orucu eksik olan insanları din dışı ilan ederler. Dinciliğin
bu tavrı, sadece vahim bir imansızlık değil, aynı zamanda vahim bir namussuzluktur. Ve
dincilik bu imansızlık ve namussuzluğu, bir tür ‘din’ gibi lanse etmekte ve kitleleri bu
aldatmayla, ‘dinci dinsizliğin’ girdabına yuvarlamaktadır. Sadece Türkiye’nin değil,
tüm insanlığın en büyük tehdidi ve sıkıntısı budur. İnsanlık bu tehdidi aşıp etkisiz
kılmadıkça, huzur yüzü göremez. Bir şey daha: Bu suçların tümü, dinciliğin hiç
utanmadan ‘Allah’ın evi’ diye yaftaladığı camiden kotarılmıştır. O camiler ki, Kur’an
onlara ‘insanlara zarar veren tefrika camileri’ diyor. Ve yine Kur’an, bu camilerde
kılınan namazların lanetten başka bir şey getirmeyeceğini haykırıyor.
Dinci dinsizliği tanıyalım!
Kur’an, Maun Suresi’nde, fiilî dinsizliği deşifre ediyor. Teorik dinsizlik zaten sahibi
tarafından ilan edilmektedir. Onu tanımak için sıkıntıya düşmeye gerek yok. Ama
teoride dine inanmış görünüp fiiliyatta din dışı olanların, deşifre edilmesini bırakın, fark
edilmesi bile çok zordur. Kur’an işte bu zor işi halledip bizim önümüze net bir çözüm
koymaktadır. Ne ilginçtir ki, tarih boyunca fiilî dinsizliğin en zorlu temsilcileri daima
dinciler içinden çıkmıştır, inkarcılar içinden değil. Maun Suresi bize en zatim dinsizlik
türünün dinci dinsizlik olduğunu göstermek gibi, insan aklının asla keşfedemeyeceği bir
yardımda bulunuyor. Kurban bize gösteriyor ki, dincilik, esası itibariyle kılık değiştirmiş
bir dinsizlik türüdür. Dinci dinsizlik yani dincilik, kurduğu aforoz ve tekfir
mekanizmalarını işleterek dinin hurafe ve saptırmalardan arınmış gerçek yapısını
hayata geçirmek isteyenleri ‘zındık, reformcu, sapık, sosyete hocası’ vs. ithamlarıyla
etkisiz kılmakta, böylece dinin, bu insanlardan öğrenilebilecek gerçeğinin yaşanmasını
engellemektedir. Dincilik dinsizliği, dini Allah’ın iradesine uygun olarak yaşamak
isteyenlere rahat yüzü göstermemekte, onların dinin mensubu olduğunu kabul
etmemekte, onları dindışı ilan ederek kararsızlık ve perişanlığa itmektedir:
Dini, dinciliğin istediği gibi yaşasalar akılları, vicdanları isyan ediyor, gerçeğine uygun
yaşasalar dinciliğin ithamlarından kurtulamıyorlar. Böyle zalim bir tezgâhı, hiçbir
ateizm veya zulüm ideolojisiyle kıyaslamak mümkün değildir. Bu bela, bu kahır, bu
alçaklık sadece ve sadece dinci dinsizlik tarafından üretilmektedir. ‘Maun Suresi Böyle
Buyurdu’ adlı kitabımda, ‘dinci dinsizlik’ yerine ‘maskeli dinsizlik’ tabirini kullandım.
İsteyen o tabiri de kullanabilir. ‘Dinci dinsizlik’ kavramına, benim bildiğim kadarıyla,
yer veren tek kitap Kur’an’dır. Ve yine bana göre, böyle bir kavramın kullanılması,
insanlık tarihinin, özellikle dinler tarihinin en büyük devrimidir. Dahası var: Kur’an,
dinci dinsizliği tanıtırken, o kendine özgü gerçekçilik, samimiyet, tutarlılık ve insana
saygıya bağlı kalarak kendisinin mensup olduğunu iddia eden yalancı kahpeleri örnek
veriyor. Hiçbir korumacılık,tarafçılık, ikiyüzlülük yapmadan.
Dinci dinsizlik kavramının kullanıldığı sure Maun Suresi’dir. Kur’an burada,
muntazam namaz kılan yani görüntü ve resmiyet itibariyle ‘mükemmel’ sayılan bazı
insanların bazı kötülükleri yüzünden dinsiz-imansız inkarcılar olduğunu, bu örtülü
dinsizlerin namazlarıyla bile lanetlendiklerini bildirmektedir. Maun Suresi’nin insanlık
dünyasına tanıttığı dinci dinsizliğin temel göstergeleri de sarsıcı birer ibret dersi
taşımaktadır ve şunlardır: 1. Yetimi yoksulu itip kakmak, yoksulların toplumsal
servetten pay almalarını özendirmemek yani paylaşımı engelleyerek kitlelerin sefaletine
sebep olmak. Bugünkü dile çevirirsek, sosyal devleti yok etmek veya işlemez hale
getirmek. 2. Bütün bu kötülükleri yaparken bir yandan da muntazam namaz kılmak, 3.
Riyakârlık yani ikiyüzlülük yapmak, 4. Kamu hak ve imkânlarının gitmeleri gereken
yere ulaşmalarına bir biçimde engel olmak. Bu engel olma o imkânları çalıp çırpmak
şeklinde olabileceği gibi, çalıp çırpanlara seyirci kalmak şeklinde de olabilir. Maun
Suresi bu iki şeklin her ikisini de lanetliyor. Kur’an, ‘dinci dinsiz’ tiplere, Müslüman
muamelesi değil, müşrik muamelesi yapıyor. Çünkü dinci dinsiz tip, mümin sıfatını
kaybetmekle kalmamış, şirkin en namert şekli olan riya şirkine batmıştır. Böyle birisi,
kâfir olma şansına da sahip değildir. Çünkü o, inanç kimliklerinin en kötüsünü
taşıyan müraî (riyakârlığı din diye pazarlayan) tiptir. Günümüz Türkiyesinin su başları
bu tiplerle doludur. Ve Türkiye’nin en büyük felaketi de budur.
Dinci dinsizliğin üç saltanat dönemi
Dinci dinsizliğin dinler tarihi boyunca üç büyük saltanat dönemine tanık olmaktayız:
1. Emevî dinci dinsizliğinin saltanatı, 2. Engizisyon dinci dinsizliğinin saltanatı, 3.
Anadolu dinci dinsizliğinin saltanatı. Bir tarih terimi olarak engizisyon, din adına
saltanat kurmuş binlerinin güdümündeki mahkemeleri ve bunları kotaran çıkarcı
Allahsızların zulümlerini ifade etmek için kullanılır. Bu dincilik zulmünün Batı’daki ana
vatanı İspanya, kofanaları ise dinci dinsiz kilise babalarıdır. Engizisyonun kelime
anlamı ‘soruşturma’ demektir. O halde din adına soruşturmanın bulunduğu her yerde
engizisyon var demektir. Soruşturmanın, engizisyon mahkemelerinde yapılmaması işin
esasını değiştirmez. Engizisyon ortaçağda, Katoliklerde kilisenin dayattığı inançlara
karşı gelenleri cezalandırmak için kurulan Katolik kilisesi mahkemelerinin adıdır.
Meseleye dinci dinsizliğin insanlığa, özellikle gerçek dindarlara yaptığı zulümlerden
bakarsak, engizisyonun tarihi Batı’dakinden çok önceye gider. Anavatanı da Emevî
halifelerinin egemen oldukları Müslüman coğrafyalardır. Başka bir deyişle, meleye
kavramsal ve işlevsel zeminde bakarsak, engizisyonun öncüleri Emevîlerdir. Bu
demektir ki, esas engizisyon, Batı’dakinden yaklaşık 7 asır önce Arap-Emevî
zorbalarınca Müslüman dindarlara uygulanmıştır. Bu Emevî engizisyonundan en büyük
kahrı çekense İslam düşüncesinin aşılmamış hukuk dehası ve Müslüman tarihte
akılcılığın öncüsü olan İmamı Azam E hu Hanîfe’dir. Şöyle veya böyle, tüm
engizisyonlarda, din ekipleriyle siyaset ve yönetim ekiplerinin el ele vermesi
kaçınılmazdır. Birinden biri yan çizerse engizisyon uygulanamaz. Zulmün en kanlı
kurumu olan engizisyonun her kanadında soruşturma daima kutsala vekâleten yapılır.
Zulüm omurgası da işte bu ‘kutsala vekâlet’ kavramıdır. Hıristiyan engizisyonu bunu
Tanrı’ya vekâlet, Emevî engizisyonu ise Peygamber’e vekâlet (halifelik) olarak yürüttü.
‘Peygamber’e vekâlet’ kurumu kabul edilen hilafet, engizisyonun Emevî sistemindeki
dayanağıdır.
ENGİZİSYONDA İHBAR SİSTEMİ
Engizisyon mahkemelerinin tüm delilleri, çalıştırdıkları ihbarcıların söz ve iddialarıydı.
İhbarcılar, bir kişinin bu günahlardan birini işlediğini yetkililere bildirirlerse günahkâr
kişi hemen yakalanıp içeri tıkılırdı. Davalı, mahkemede kendisini kimin ihbar ettiğini
asla öğrenemezdi. Bu sistem, 2000’li yıllarda Türkiye’yi kasıp kavuran dinci Emevî
faşizminin insanları zindanlara tıkamak için kullandığı sistemin aynısıdır. Hıristiyan
Batı’da ortaçağ engizisyonunun başlangıcı 1184 episcopal dönem veya 1230 Papalık
dönemi olarak bilinir. Bu da gösterir ki, ilk ve kurucu halifesi Hicrî 60, Miladî 679’da
ölen Emevî dönemi engizisyonu, Batı-Haçlı engizisyonundan asırlar öncedir. İsim
meselesine takılmazsak Emevî hilafeti, insanlık tarihinde dinci dehşet ve terörün
yaratıcısı, sistemleştiricisi ve prototipidir. Bu prototip engizisyonun ilk büyük mağdur ve
mazlumları ise Peygamber’in seçkin arkadaşları ve ailesidir.
DİNCİ DİNSİZLİĞİN ÜÇÜNCÜ DÖNEMİ
Dinci dinsizliğin üçüncü saltanat dönemi 2000’li yılların Türkiyesi’nde Batı
emperyalizminin desteğiyle yönetime gelen dincilik kadrolarının egemen olduğu
dönemdir. Bunların insanlık suçları, hem Emevî engizisyonundan hem de Batı
engizisyonundan çok daha ağır oldu. Hukuk hayatı katledilerek onun yerine iftiraya
dayalı bir engizisyoncu itham ve cezalandırma sistemi geçirilmiş, dincilik dinsizi
kadroların çıkarları dışında hiçbir değere hayat hakkı tanınmamıştır. Eski
engizisyonlardan farklı olarak, Türkiye engizisyonu, âlet ve araç yaptığı dinle, hatta
Tanrı ile alay etmekten bile çekinmeyecek kadar pervasıztaşmış, bu haliyle tarihte eşi
görülmemiş bir dinci dinsizlik hegemonyasını kitlenin kaderi haline getirmiştir. Türkiye
şu anda bu kaderi yaşamaya devam ediyor.
Dinci dinsizlikle savaşalım!
Kur’an kriterleriyle baktığımızda dincilik şöyle tanımlanabilir: Dinde, Allah’ın irade ve
isteğinin yerine kısmen veya tamamen insanın irade ve isteğini geçirmek Bu yer
değiştirmenin gerekçesi değişik olabilir: Çıkar, siyaset, cehalet, egoizm, hatta sadizm...
Dinciliğin kaynak kurumu olan Yahudilikte tanrısal iradeyi dışlama gerekçelerinin
tümü vardır. Hz. Peygamber’in, sahabe neslini Ehlikitaplaşma (Yahudi ve
Hristiyanların izledikleri yolu izleme) konusunda ısrarla uyarması sebepsiz değildir.
Dincinin tek amacı vardır: Dini kullanarak kinleri tatmin etmek, menfaat ve itibar
sağlamak Dincilik sömürü ve aldatma aracı yapacağı sahte din yaşasın diye, gerçek
dinin hayata girmesini, insanları kucaklamasını sürekli engeller. Bunun içindir ki
dincinin, din adına verdiği mücadelenin sonucu, gerçek dini hayatın dışına itmek
olmaktadır. Dincilik, dinin tüm değerlerinin birer maskesinin kullanıldığı şeytanî bir
sanayi ve siyaset koludur. Dinciliğin bu imansız ve idraksiz sefaletini en doyurucu ve
etkili biçimde tanıtan beyanlar da Kur’an’indir. İşte bu beyanlardan bazıları:
“İnsanlara çalım satarak, gösteriş yaparak yurtlarından çıkanlar ve Allah yolundan
usandırarak vazgeçirenler/insanlan Allah yoluna karşı konuma getirenler/insanları, su
yolunu kesmiş zehirli yılanlar gibi ürkütenler türünden olmayın.” (Enfâl, 47) “İnsanlar
içinde öylesi vardır ki, Allah konusunda ilimsiz, kılavuzsuz ve aydınlık getiren bir kitaba
sahip olmaksızın mücadele edip durur. Yanını eğip bükerek uğraşır ki, Allah yolundan
saptırıversin. Böyle kişiye dünyada bir yüz karası öngörülmüştür. Ve kıyamet günü biz
ona, o kasıp kavuran yangının azabını tattıracağız.” (Hac, 8-9) Kur’an, özellikle Maun
Suresi bize öğretiyor ki, din, din adı altında da dışlanabilir, etkisiz kılınabilir. Namaz-
niyaz, dini bu şekilde dışlamanın maskesi ve aracı yapılabilir.
DİNDAR VE DİNCİ
Dindarların en zararlı düşmanı dincilerdir. Tabiî ki, dincinin en tehlikeli düşmanı da
dindarlardır. Çünkü dinci, dindarın en yüce, en kıymetli sermayesini kirleten, çalan,
istismar eden bir namerttir. Dinci, dindarın hayatı pahasına koruduğu ve yaşama sebebi
bildiği yücelikleri birer maske gibi kullanarak hesaplarını denk getirmeyi esas alan
hayasız bir hırsızdır, gaspçıdır. Dincilik; dini, çıkar, koltuk, baskı, egemenlik aracı yapan
bir sanayi koludur. İşin esası bakımından ne dini vardır ne de imanı. Dinciler arasında
işin farkında olmadan aldatılıp kullanılan bir miktar dindarın bulunması bu gerçeği
değiştirmez. Hüküm çoğunluğa göre verilir, istisnalara göre değil. Dincinin dini-imanı,
Tanrısı, ibadeti hep çıkarı ve hesabıdır. Dincilik, tarihin en verimli ama en namussuz iş
koludur. Dinci ise bu sanayi kolunu meslek edinmiş olanların adı-unvanıdır. Bu sanayi
kolu, şimdilerde tüm dünyanın nefesini kesiyor, uykularını kaçırıyor; o arada
Türkiye’nin de gırtlağını sıkıyor. Ne yazık ki, tek kutuplu dünyanın süper zalimleri,
sömürülerine destekçi bulmak için, dinci sektörün her türüyle işbirliği içine giriyorlar.
Özellikle, kendilerine ‘İslam dünyası’ diyen aldatılmış kitlelerin aymazlarıyla... İtham ve
iftira, dincinin temel ibadeti, var oluş nedenidir. İftira ve itham, dincinin hayatında
maruz kaldığı haysiyetsizlik düşüşüne başka hiçbir zihniyette kazanamaz. Çünkü dinci,
itham ve iftirayı ‘fi sebîlillah’ {Allah yolunda) yaptığını söyleyerek, alçaklığı akıl almaz
bir iblislikle kutsallaştırır. Bu alçak sanayi koluyla biitün bu gerçekleri unutmadan
mücadele etmeliyiz.
Dinciliğin temel sermayesi: Riyakârlık
Dinciliğin bütün zamanlarda ve bütün toplumlarda hem temel göstergesi hem de temel
sermayesi riyakârlıktır. Dinci, olduğu gibi görünmeyen ve göründüğü gibi olmayan bir
varlıktır. İşi gücü insanları aldatmak, uğraşı sürekli gömlek değiştirmektir. Bunun
içindir ki bütün dincilerin akıbetleri, er veya geç, dünya ve ahirette rezil almaktır.
Dincinin temel karakteri riyakârlık olduğu için dinciyi dost edinenlerin sonu hüsran
olur. Çünkü dincinin yıldızlar kadar uzak olduğu birinci gerçek, vefadır. Dinciliğin
hareket noktasında Peygamberdin evladını katletme ihaneti bulunduğu için bütün
dinciler derece derece birer haindir.
Dinciliğin temel göstergesi olan riya, Kur’an açısından bakıldığında en zararlı düşman
sayılan şirkin en zehirli şeklidir. Riya, Mevlana Celaleddin’in deyimiyle, ‘olduğu gibi
görünmemek veya göründüğü gibi olmamak’tır. Riya, Maun Suresi’nin açık beyanına
göre, örtülü bir din inkârı yani dinsizliktir. Ve en kötü dinsizliktir. Çünkü riya, sinsi ve
kahpe bir tahripçidir. Bu yüzden riya, son Peygamber tarafından gizli şirk alarak
adlandırılmıştır.
Allah’a giden yola en amansız pusuyu kuran ve dini içinden çürüterek insanlığı
bunalıma ve onursuzluğa mahkûm eden bir numaralı illet, riyakârlıktır. Bütün erdirici
ve yaratıcı atılımlarm belini kıran ve insanoğlunu hiçliğe esir ederek ömür sermayesini
boşa harcatan kahredici bir beladır riyakârlık. Bu belaya çarpılmış birey ve toplumlar
kalıcı, huzur ve mutluluk getirici hiçbir değer üretemiyorlar. Çünkü riya, güzeli ve iyiyi
öldürmekle kalmaz, güzele ve iyiye yönelik ümitleri de mahveder.
Kur’an’ın ve Son Peygamber’in hayatının incelenmesi bizi şu sonuca götürüyor:
Riyakârlıkla icra edilen en ideal ibadetlerden, samimiyet içinde işlenen en büyük
günahlar bile yeğdir. Çünkü birinci halde, ibadetin karşılığı olmadığı gibi, ümit ve
bekleyiş de silinir. İkinci halde ise ümit ve bekleyiş vardır. Çünkü eksiğini, günahını
bilen kul, Allah önünde boyun büker ki, en emin kurtuluş yolu budur.
Rahatlıkla diyebiliriz ki, Allah’a kulluk ve sonsuz kurtuluş konusunda “Hiçbir şey
yapamadım” itirafı, “Her şeyi yaptım” iddiasından çok daha üstün ve çok daha
erdiricidir. Çünkü birincide riya söz konusu değildir. Bu yüzdendir ki, gerçek dindarlar,
Allah karşısında ibadetleri değil, boyun büktüren eksikliği tercih etmişlerdir. Kur’an’ın
önerdiği ahlakın en ideal şekli kabul edilen melâmet de budur. Melâmet gerçeği bize
göstermektedir ki, tamlık kapısından Allah’a gitmek, hemen hemen hayal ve muhaldir;
insana yakışan, eksik ve boyun büküklük kapısından Hakk’a sığınmaktır. Çünkü bu
ikinci kapı, gizli şirk olan riyaya asla geçit vermez. Ve gizli şirkin giremediği bir gönül,
sonsuz kurtuluşa mutlaka erer.
RİYANIN BİR NUMARALI MALZEMESİ: NAMAZ
Hem Kur’an hem de Hz. Muhammed, riya konusunu örneklendirmede namazı
seçmektedir. Bilindiği gibi, namaz, Müslümanın hayatında en sık ve yoğun biçimde yer
alan bir ibadettir. Böyle olunca vitrinlenmeihtiyac] duyan riyakâr ruhun en verimli
istismar metaı namaz alacaktır. Dincilerin en düşkün oldukları şov da namaz şovudur.
Durmadan namaz şovu yaparlar. Vakitli vakitsiz, abdestli abdestsiz, yerli yersiz. Maun
Suresi, riya bulaşan namazları kılanları lanetleyerek dinciliğin bu temel istismar metaını
yerle bir etmiştir. Bu ölümsüz mesajda şöyle deniyor: “Lanet olsun o namaz kılanlara ki
namazlarından gaflet içindedirler. Riyaya sapandır onlar/gösteriş yaparlar.” (Maun, 4-
6) Vakasını riyaya kaptırmış kitlelerin din adına durmadan cami duvarı dikmelerinin
sırrı da budur. Bu insanlar hep cami yaparlar ama o camilerin insan yaptığını
göremezsiniz. Ne ilginçtir ki, Hz. Muhammed, mabet sayısını artırmayı, mabetleri
görkemli yapmayı, süslemeyi ümmetler için çöküş alâmeti alarak gösteriyor. Bunun
sebebi, işte şurada izaha çalıştığımız gerçekte saklıdır. Kur’an’dan çıkarılabilecek en
hayatî ilkelerden biri de şudur: Günahtan korkma, şirkten ve onun en kahpe şekli olan
ikiyüzlülükten kork. Çünkü Allah, günahını itiraf edip boyun bükenleri affedecektir.
Ama şirke bulaşanları asla affetmeyeceğini açıkça bildirmiştir.
Makbul görünümlü melunlar
Maun Suresi bize gösteriyor ki, insanlar arasında makbul görünümlü melunlar olabilir,
vardır. Mevlana Celaleddin’in oğlu Sultan Veled (ölm. 712/1312), makbul görünümlü
melunlar tabiriyle aynı anlamı ifade etmek üzere, ‘İdris suretinde iblisler’ tabirini de
kullanıyor. (Sultan Veled, Maarif, 334) Sultan Veled, bu tabiri kullanırken dayandığı
gerçeği de açıklamıştır. Diyor ki Sultan Veled, “Eğer engel Tanrı ise onu hangi lahavle
uzaklaştırabilir?!” (Maarif, 12)
Tüm aldanış ve aldatışların yıkımını bertaraf etmek için sığınılacak son dayanağın
bizzat kendisinin yıkım aracına dönüştürülmesi halinde insan ne yapacaktır? Düşünmek
bile ürpertiyor. Sultan Veled, bu bitmez-tükenmez aldatış ve aldanış serüveninin en
kahırlısına dikkat çekmiştir. Bu, bizzat Tanrı’nın aldatma ve engelleme aracı
yapılmasından doğan kahırdır. Tüm kahırların içinden sıyrılmak için sığınacağımız son
gücün de kahır aracı haline getirilmesi, ümidin bitişi demektir. Sultan Veled,
bu zamanüstü saptamayı yaparken, Kur’an’m, hayatî mesajlarından birine
dayanmaktadır.
Kur’an’a göre, tüm aldanışlardan sıyrılmak için sığınacağımız en güvenli dayanak olan
Allah bile, aldatıcıların oyunlarıyla aldatma aracı haline getirilebilir. İşte bunu, makbul
görünümlü melunlar veya İdris suretindeki iblisler yapar. İşte bütün bu sebeplerden
ötürü, insanı .Allah’tan uzaklaştıran bela olarak dincilik, dinsizlikten daha tehlikelidir.
Unutmayalım ki, makbul görünümlü melunlar dinsizliğin değil, dinciliğin ürünüdür.
Dinsizlik, en kötü ihtimalle, makbul görünümlü melunlar değil, melun görünümlü
melunlar üretir. Hatta bazen melun görünümlü makbuller bile üretir dinsizlik.
Haram yemeyen, dürüst, insan haklarına saygılı, büyük değerler üretici nice dinsizler
gördük. Tabii ki, aynı haklara saygılı çok dindara da rastladık. Ama insan haklarına,
insana saygılı bir tek dinciye rastlayamadık. Kıır’an, Maun Suresi’nde, bu paradoksu
çözüyor.
Makbul görünümlü melunlar dincilik ürünü ise insan haklarına saygılı namuslu
adamların dincilikle mücadeleleri, dinsizlikle mücadeleden önce gelmelidir.
EN BÜYÜK TEHDİT DİNCİLİKTİR
Tarihî dikkatle ve tarafsız bir bakışla okuduğumuzda şunu apaçık
görmekteyiz: Allahsızlığa fatura edilen zulümler, Allah’ı aldatma aracı yapan
zulümlerin yanında çok hafif kalmaktadır. İnsanoğlu, Allahsızlığa fatura edilen
zulümleri teşhis ve bertaraf etmede, Allah ile aldatanların zulümlerine karşı
mücadeleden daha başarılı olmaktadır. Sebep açık: İnkâr zulümleri kutsalı paravan
yapmadıklarından insanın iç dünyasına sokulamıyorlar. Böyle olunca da başarı şansları
ve ömürleri fazla olmuyor. Kutsalı maske yapan, yani Allah ile aldatmaya dayanan
zulümler ise insanı ta can evinden yakalamakta, gönlünü, vicdanını prangalamakta ve
zulmü fark edemez hale getirmektedir. O halde, Kur’an’ı bir kez daha
dinleyelim: “Dikkat edin; aldatan, sizi Allah ile aldatmasın!”
Biz burada insanlığın vicdan ve idrak kulağına şunu bir kez daha ulaştırmak
isteriz: Hiçbir devirde ve hiçbir ülkede, hiçbir bela Allah ile aldatma belasından daha
kötü, daha yıkıcı olamaz. Bütün zamanlarda ve bütün mekânlarda en yakın ve en
tehditkâr düşman daima dinciliktir. Tüm milletler ve tüm dinler için böyledir. Çünkü
her dinde dindar vardır ve o, rahmettir. Ve her dinde dinci vardır ve o, musibettir. Allah
ile aldatmanın yıkımım ifade ederken gericilik denen uydurma tabiri değil, Kur’an
menşeli ‘Allah ile aldatmak’veya ‘dincilik’ tabirini kullanmamız lazım. Öteki
düşmanlar ve tehditler dinciliğin ardından sıralanmalıdır. Kur’an’ın riyakârlığa bir
numaralı düşman gözüyle bakması sebepsiz değildir. Çünkü şirkin en namerti olan riya,
melunu makbul, iblisi tdris göstermeyi meslek edinmiş alçakların maskesi, aracı ve
sığınağıdır. Tanrı’nın riyaya duyduğu öfke, kendisini inkâr da dahil, bütün
olumsuzluklara duyduğu öfkeden daha büyüktür.
Gulûl suçunu tanıyalım!
Gulûl en yaşamsal Kur’ansal terimlerden biri. Dinciler, özellikle hırsız takımı ondan hiç
bahsetmez. Kur’an, gulûl sözcüğünü fiil halinde üç kez kullandığı ayetinde şöyle diyor:
“Her kim hıyanet edip kamu malından bir şey aşırırsa, aşırdığını kıyamet günü yüklenip
getirir. Sonra her benliğe; kazandığı tam olarak ödenir. Hiçbirine zulmedilmez.” (Ali
lmran, 161)
Toplumların üstüne lanet yağmasına sebep olan gulûl suçunu çok iyi tanımalıyız. Bu
suçu tanımamakta ısrar edersek Allah düşmanlarını Allah’ın dostları zannederiz ve
farkında olmadan biz de ‘Allah düşmanı’ oluruz. Böyle olunca da gulûl hırsızlarının
gasp ettikleri topraklar üstüne gulûl domuzlarının haram paralarıyla kurulan camilerin
sayısı, değil yüz bin, ikiyüz bin de olsa Allah yakamızı bırakmaz; sürünmek kaderimiz
olmaya devam eder.
Gulûl suçlularının akıbetlerini anlatan eserlerde, İslam Peygamberinin, bütün
vicdanlara, özellikle yaşadığımız günlerin İslam dünyasında anahtar olması gereken şu
sözü de var: “Eğer ümmetim kamu malından çalma günahını işlemese karşılarına
ebediyen düşman dikilemez.”
Halkın, devletin malını çalıp çalıp yiyen, kitleleri Allah ile aldatıp sömüren, dini ve
Kur’an’ı bir pazar yeri metaına çeviren hükmî domuzlar yani firavun takımı, toplumun
omurgasını kırıp onu kötülüklere karşı koyamaz duruma getirmektedir. Böyle olunca da
sömürü ve istilayı hayat tarzı bilen emperyalist sırtlanlar, omurgası kırılmış böyle bir
toplumun tepesine üşüşerek onu yiyip bitiriyorlar. Hz. Peygamber, işte bu büyük belaya
dikkat çekiyor. O, ümmetinin yumuşak karnının burası olduğunu biliyordu, ümmetinin
bu yumuşak karından çürümeye başlayarak çökeceğine defalarca dikkat çekmiştir.
Bizim eserlerimizi okuyanlar, bu dikkat çekişin, sarsıcı örneklerini bol bol
göreceklerdir.
GÜLLILLIN HÜKÜKSALFIKIHSAL YAPISI
Bir fıkıh terimi olarak gulûl, kamu mal ve imkânlarının zimmetlendiği görevlilerin bu
zimmet görevine ihanet ederek devlet mallarını çalıp çırpmalarıdır. Yani gulûl, devlet
malına ilişkin zimmete bir biçimde hıyanet etmektir, (bk. Fahri Demir, İslam
Hukukunda Mülkiyet Hakkı ve Servet Dağılımı, 232-233)
Bu hıyanet çalıp çırpıp bizzat yemek olabileceği gibi, çalıp çırpanlara göz yummak
şeklinde de olabilir. Günümüzdeki kamu mallarının ‘özelleştirme* adı altında yurt içi
veya yabancı kodamanların talanına açılması da fıkıh açısından bir gulûl suçudur. Böyle
baktığımızda, iki binli yılların Türkiye’sindeki dinci talan iktidarının, örneği
görülmemiş bir gulûl suçlusu olduğunu ve üstüne lanet yağdığını anlamakta gecikmeyiz.
Gulûlün en kötüsü kamunun topraklarına el koymak veya el koydurmaktır. Bu, Hz.
Peygamber’in tespitidir. Bir yerde şöyle diyor: “Allah katında en kötü gulûl, bir karıştık
da olsa toprak gulûlüdür.” (İbn Hanbel, Taberânî, AbdülhalimMahmud, Ebu Zer,
32) Tekrar edelim: Maun suresi, gulûl suçu işleyenleri dinsizlik ve melunlukla itham
etmektedir.
ÇOK HAYATÎ BİR SORU
Siz hiç, Kur’an’da gulûl diye bir suçun bulunduğunu, bu suçu işleyenlerin, ibadetleri ne
kadar fazla olursa olsun, cehenneme gideceklerini anlatan bir vaiz, bir din temsilcisi
dinlediniz mi? Okullarda ‘zorunlu’ olarak okutulan din derslerinde, öncelikle öğretilen
namaz sureleri içinde yer alan Maun Suresi’nin mesajıyla ilgili bir tek cümlenin
çocuklarınıza öğretildiğine bugüne değin tanık olabildiniz mi? Ve mesela, Türkiye
Cunıhuriyeti’nin üç katrilyonluk bütçeyle kotarılan Diyanet İşleri kurumunun bu
konuda bir bildirisine, bir demecine, bir hutbesine rastladınız mı? Ben, camide ve
tekkede büyüyen bir insanım. Maun suresi mesajıyla ilgili tek cümle, kendi
araştırmalarımla tespit ettiğim güne kadar ne gördüm ne de duydum. Tanrı ve tarih
şahittir ki, ben bir Kur’an mümini olarak görevimi çok erkenden ve çok onurlu bir
biçimde yaptım. ‘Maun Suresi mesajı’ tabirini Türk literatürüne, Türkiye’nin basın
lügatine, hatta siyaset lügatine sokan, bu satırların yazarıdır. Halk, siyaset ve aydınlar
bu bilgilendirmenin gereğini yapmamışlarsa bu onların sorunudur.
Kamu malı talancılarmın cenaze namazları kılınmaz!
Fıkhî ifadesiyle ‘gulûl suçlularının cenaze namazları kılınmaz. Çünkü Hz. Peygamber
kılmamıştır. Bir yandan ‘Hz. Peygamber’in sünneti’ diye yeri göğü inleteceksiniz, öte
yandan o peygamberin insan hayatına, adalet, düzen, mutluluk getirecek en hayatî
uygulamalarını görmezlikten gelecek, yok sayacaksınız. Ve bütün bunlardan sonra,
birkaç rekât Maun namazı kılıyorsunuz diye size ‘birinci sınıf Müslüman’ muamelesi
yapmamızı bekleyeceksiniz.
Bu tavır, sadece vahim bir imansızlık olmakla kalmaz, aynı zamanda vahim bir
namussuzluk olarak da vicdanları titretir.
Şimdi size, halkımızın aydınlık, akılcı, helal lokmacı zümrelerinin bana verdiği
‘Milletimizin Öğretmeni’ unvanının bir gereği olarak hayatî bazı bilgiler ve belgeler
sunacağım. Bunları Lokman Hekim reçetesi gibi kullanmaya mecbursunuz. Aksi halde,
ağır ihmal faturalarının ağır cezalarını çocuklarınız ve torunlarınız öder.
Hadis ve fıkıh alanının en büyük isimlerinden biri olan İbn Hemmam (ölm. 211/826),
eseri el-Musan nefte bize bildiriyor ki, Hz. Peygamber, kamu malından birkaç kuruşluk
bir miktarı çalan Eşca’lı sahabîsinin cenaze namazını kılmamıştır. (el-Mu-sannef,
5/244)
Hadis ve fıkıh alanının önemli isimlerinden bir diğeri olan thnül Kayyım el-Cevziyye
(ölm.751/1350 ) ise İslam düşüncesinin zirve kaynaklarından biri olan Zâdü’l-Meâd adlı
eserinde şunu bildiriyor:
Hz. Peygamber, kamu malı çalmış, kamu hakkına tasallutta bulunmuş olanların cenaze
namazlarını kılmamıştır. (Zâdü’l-Meâd, Beyrut 1981 baskısı, 1/515, 3/107-108)
Olayı, tbnül Kayyım’m eserinden verelim:
“Bir harp sonrasında Peygamber’e: ‘Filanca, filanca, falanca şehit oldu’ diye tekmil
verdiler. O, bunlardan birisi için şöyle dedi: ‘Hayır! İşte o dediğiniz kişi şehit
olmamıştır. Ben onu cehennemin içinde görüyorum. Sebebi de, kamu mallarından
çaldığı bir giysidir.’ Peygamber bunun ardından Hattap oğlu Ömer’i çağırarak şu
talimatı verdi: ‘Git, ey Hattab oğlu, git de insanlara şunu duyur: Cennete yalnız ve
yalnız müminler gidecektir.” (Zâdü’l-Meâd, 1/515, 3/107/108; ayrıca bk. Müslim, iman
bahsi; İbn Hanbel,Müsned, 1/30, 47)
Peygamberimizin Hz. Ömer’e söylediği söz, kamu malı hırsızlarının mümin niteliğini
yitirdiklerine bir kanıttır. Maun Suresi’nin söylediği de budur. Peygamberimizin
Ömer’e söyledikleri, anılan surenin Peygamber diliyle bir tefsiridir.
Gerçek şu ki, İslam din ve imanının, insan hayatına ışık ve ufuk verecek en ciddî
mesajları, İslam’ı temsil ve savunma iddiasıyla ortalığı kasıp kavuranlar tarafından
saklanmakta, savsaklanmakta veya saptırılmaktadır. Bu hayatî mesajlar yerine
kitlelere, avutucu, uyutucu bir takım ‘dinleştirilmiş uydurmalar ve yapay kutsallar’
‘İslam’ diye dayatılmaktadır.
Halk bu yutturma ve dayatmalarla avunurken gulûl suçluları, Müslümanları ülkenin
içinde ve dışında soyup soğana çevirmekte, edindikleri muazzam servetleri de aydınlığın
ve çağdaşlığın yok edilmesi için şerir bir güç olarak kullanmaktalar. ‘Yüzde doksan
dokuz buçuğu Müslüman’ (!) Türkiye halkları bu olup bitenleri
sessiz sedasız izlemektedir.
Anlaşılan o ki, Maun suresi, İslam dünyasını, o arada Türkiye’yi çok daha ağır
tokatlarla sarsmaya devam edecektir.
AKP DİNCİLİĞİNİN FIKIH AÇISINDAN DURUMU
Şuraya kadar sıraladığımız Kur’ansal ve Muhammedi gerçeklere îmanı olan herkes,
eğer bu imanının korumak istiyorsa şunu itiraf etmek zorundadır:
On küsur yıllık icraatı gulûl suçlarıyla dolu olan AKP iktidarının bu gulûl siyasetlerini
kotaran kodaman kadrolarının hiçbirinin cenaze namazı ‘Müslüman’ sıfatıyla kılınmaz.
Hatta onların katıldığı saflarda, girdikleri camilerde namaz kılınamaz.
İslam’ın çekirdek nesli sahabîler, bu noktada tarihin en muhteşem ve en sarsıcı örneğini
önümüze koymuştur. Üstü örtülen bu ürpertici ama hayat verici gerçeği de
açıklayacağız.
Sahabe neslinin gulûl suçlarına karşı tavrı
Gulûl suçlarına yani devlet ve millet malının talan edilmesine karşı ilk radikal tavrı
koyan kuşak, Muhammedi sünnetin Kâbesi sayılan Medine’nin sahabe neslidir. Sahabe
kuşağı, Müslümanların üçüncü halifesi seçilen Osman bin Affan’a karşı koyarak, kamu
malı talanına bula-şanların allarının söz konusu olamayacağını göstermiştir. Yani Hz.
Peygamber’in bu konudaki sünnetinin gereğini bihakkın yerine getirmiştir.
Emevîci saltanat dinciliği, tarihin bu sarsıcı gerçeğini Müslümanlardan
saklamış, gulûl suçu yüzünden Müslüman mezarlığına defnedilmesine bile izin
verilmemiş bir yöneticiyi, sırf Emevî kodamanlarının hatırı için bu suçla hiç ilgisi
olmayan biri gibi göstermiştir.
Şimdi biz, Emevî hanedanına yüz yıllık saltanat yolunu açan üçüncü halife Osman’ın,
sahabe nesli tarafından ağır biçimde cezalandırılan gulûl suçu serüvenini kısaca
verelim:
OSMAN’IN GIJLÜLCÜ İCRAATI VE BUNUN YOL AÇTIĞI FELAKET
Tarih, imkânları ve mevkii Halife Osman kadar sömürülen devlet adamına çok az tanık
olmuştur. Emevî zihniyeti, Osman’ın önce dirisinden yararlanmak için onu korkunç
yanlışlara sürüklemiş, sonra da onun ölüsünü iktidar aracı olarak sömürmüştür.
Halife Osman’ın tüm halifelik dönemi, özellikle döneminin ikinci yarısı, tarihin en
büyük gulûl ihlalleriyle doludur. Osman, Müslüman hâzinesini ve devlet mallarını
akrabası Emevîlerle yandaşlarına hiç sınır ve kural tanımadan talan ettirdi.
Osman, Irak’ın en verimli yerleri olan ve öncelikle oraları fetheden gazilerin hakkı
olması gereken toprakları “Sevad-ı İrak Kureyş’in bahçesidir” diyerek yandaşlarına
ikram etti.
Osman, akrabası Emevîleri, her türlü melanetlerine rağmen devletin en iyi yerlerine
getirdi. Özellikle mâliyeyi onlara teslim etti. Ve maliye, Emevî kodamanları tarafından
fütursuzca yağmalandı.
Muhammedi sünnete sahip çıkma mevkiinde olan sahabe nesli, Halife Osman’ı, gulûl
suçları yüzünden dinden çıkmış sayıyor, ona Müslüman muamelesi yapılmasına izin
vermiyordu.
MÜSLÜMAN MEZARLIĞINA GÖMDÜRMEDİLER
Osman’ın, halifeliği boyunca, özellikle halifelik döneminin ikinci yarısında akrabası,
yandaşlan hesabına talan ettirdiği devlet hâzinesi Müslümantara yardım ve yarar
üreten bir hazine olmaktan çıkmış, Emevîlerin özel ‘talan havuzu’na dönüşmüştü.
Bunun adı, Maun suresi ihlali veya gulûl suçu idi. Ve Maun suresi ihlali, insanı dinden
çıkarıp lanettik hale getirirdi. Bu suçu işleyenlerin cenaze namazları Hz. peygamber
tarafından kılınmamıştır.
Halife Osman, İslam dışına çıkmış kabul edilen gidişini düzeltmesi için, Müslüman
toplumun aydın ve bilge kişileri tarafından çok ısrarlı biçimde uyarıldı ama bu uyarılar
hiçbir işe yaramadı. Tam tersine, Osman, kendisini uyaranları kendisine darbe
yapmakla suçluyor, onları olabilecek en ağır cezalarla, hatta işkencelerle
cezalandırıyordu. Bunun en ürpertici örneği, büyük sahabî Ebu Zer’dir.
GULÛL SUÇLULARI MÜSLÜMAN MEZARLIĞINA DELNEDİLEMEZ!
Osman, nihayet, maruz kaldığı bir halk hareketiyle makamından indirildi ve halka
çektirdiklerinin cezasını hayatıyla ödedi. Ama iş bununla bitmedi: Sahabe nesli,
Osman’ın yaptığı kötülüklerin sadece başını vermekle ödenemeyeceği kanısındaydı.
Osman’ın cenazesinin bir Müslüman cenazesi alarak Müslüman mezarlığına
defnedilmesine izin vermedi.
Osman’ın cenazesine Osman’ın üç kölesi, bir kızı ve bir de Mervan bin Hakem
katılmıştır. (Taberî, Tarih, 35. yıl olayları; lbnül Esir, el-Kâmil, 3/76; Askerî, Aişe, 1/172-
173)
Daha da ilginci, Medine halkı, özellikle Medine’nin esas yerlileri olan Ensâr, Osman’ın,
Müslümanların gömülü bulunduğu Bakî' mezarlığına defnedilmesine izin vermemiştir.
Bakî’in bitişiğinde ve Bakî’den bir duvarla ayrılan Haşşukevkeb adlı bir Yahudi
mezarlığı vardı; Osman araya defnedildi. Daha sonraki zamanda, Haşşukevkeb’le Bakî’
arasındaki duvar, Muaviye tarafından yıkılıp Osman’ın da gömülü bulunduğu Yahudi
kabristanıyla Müslümanların mezarlığı olan Bakî’ birleştirildi. Ve o günden sonra
“Osman Bakî’ mezarlığına defnedilmiştir” sözü yaygınlaştırılarak defnin yarattığı utanç
tablosu örtüldü.
Güneş ve katran
Başlığımızın esin kaynağı olan peygamber sözü şudur: “Allah’a yemin olsun ki, sizi,
güneş gibi aydınlık bir din üzerinde bıraktım. Bir din ki, aydınlıkta gecesi de gündüz
gibidir.” (îbn Mâce, es-Siinen, 1/4)
Böyle bir din bıraktı Hz. Mubammed. Aradan 1400 küsur yıl geçmiş bulunuyor.
Daha Peygamberimizin son nefesini verdiği anda başlayan yozlaşmalar, bir süre
sonra Emevî Arabizmi’nin müşrik karşı devrimiyle köşe taşlarını örseledi ve buna bağlı
olarak büyüyen yozlaşma ve sömürü ‘güneş ve ışık’ dini, bir ‘saltanatçı Arap katranı’ ile
örttü.
Bugün dünyanın hemen her yerinde ‘Müslüman ve Müslümanlık’ dendiğinde insanlar
şöyle bir ürperiyor ve içlerinden âdeta “İyi ki ben bunlardan değilim” diyor. Çünkü
‘Müslümanlık’ geriliğin, kirliliğin, sahteliğin, sürünmenin, sahtekârlığın, şiddet ve
dehşetin alâmeti farikası haline getirilmiş.
Müslüman dünyanın bugün kendisine Allah rızası kazandıracak bir lek ibadeti olabilir:
Hz. Muhammed’in bıraktığı ışık-aydınhk dine bulaştırdıkları kir ve karanlığı bu dinin
bünyesinden temizlemek.
Bunun için yapılacak ilk şey, son beş yüzyılın en büyük Müslüman düşünürü olarak
gördüğümüz Muhammed İkbal’in 1920’lerde söylediğidir:
“Bizim İslam’a yapacağımız en büyük iyilik, dünyaya, bizim Müslüman olmadığımızı
ilan etmektir.”
Ne yazık ki, bunun tam tersi yapılıyor. Örnek olarak, İslam dünyasının en önde ve din
açısından da en iyi durumda olan ülkesi Türkiye’yi seçiyorum.
İKBAL’İN PENCERESİNDEN TÜRKİYE
İkbal söyleminin araladığı pencereden Türkiye’ye bir göz atalım.
Son yıllarda din adına ortalığa fırlayarak.Allah’m avukatı gibi onu bunu hesaba çeken,
ağzını açana, “Bizden onay aldın mı da dinden söz ediyorsun?” diyecek kadar
pervasızlaşan maskeli müşrik din bezirganlarına bakalım. Dinin insan hayatından
kovmak istediği ne kadar ahlaksızlık varsa bunlarda.
Kanıt bulmak için yorulmanıza gerek yok İki binli yılların dinci siyasal iktidarının
icraatına bakın. Ve mesela, ‘Avrupa tarihinin en büyük dinci soygunu’na imza atan
Deniz Feneri hırsızlarına bakın.
Son yıllarda bunların yalnız ekranlara yansıyan rezillikleri bile dini ağızlarına
almamaları için yeterli gerekçedir. Ama nerede o vicdan, o insanlık!
Hâlâ onu bunu kâfir ilan etmeye, hâlâ kendilerinden başkasını Müslüman görmemeye
devam etmekteler. Yani din çapulculuğunu, namı diğer, dinci dinsizliği bütün hızıyla
sürdürmekteler.
DİN ÇAPULCULUĞU AŞILMADIKÇA...
Türkiye örneği bize gösteriyor ki, din çapulculuğu aşılmadıkça Müslümanların iflah
etmesi mümkün olamaz. Kur’an, zulümden arındırılmamış bir dinin mutluluk
getirmeyeceğini, böyle bir dinin dinsizlikten daha beter olduğunu bildirmektedir.
Işık-aydınlık dine inkârcılardan hiçbir zarar gelmez. Onların zararları, ışığa karşı
olmaları yüzünden, kendilerinedir. Ama dini, nefislerinin menfaat, koltuk ve kinlerine
paravan yapanların sergiledikleri karanlıklar, bütün dünyayı İslam’a karşı tavır almaya
itiyor.
İşık ve aydınlık din, yüzyıllardan beri, mezhep ve tarikat tahribiyle katranlaşmıştı.
Monarşik-teokratik despotizmler döneminde, Kur’an’ın dinini, mezhep ve tarikat
yobazlığı perişan ediyordu. Cumhuriyet döneminde bunlara parti, cemaat ve şirket
sömürüsü eklendi.
“Din, benim tarikatım, benim mezhebimdir” söylemindeki Kur’an dışı dayatma,
günümüzde, “Dini ve İslam’ı benim partim, benim şirketim, benim cemaatim temsil
eder’ söylemiyle birleşmiş bulunuyor. Yani bela çift çatallı hale gelmiştir.
Ne diyelim, Allah âdildir; herkes, o arada Türkiye halkı da müstahak olduğunu
buluyor.
Allah, Anadolu halklarını, sadece imanı bozuklara teslim etmekle yetinmemiş, vicdanı
ve kanı da bozuk olanlara teslim etmiştir.
Mustafa Kemal'e kahpelik!
“Komünizm geliyor” yaygarasıyla Türkiye'yi ürkütüp yarattığı Yeşil Kuşak İslâmî ile
bizi Demir Perde’ye karşı bedava şövalye olarak kullanan Haçlı Batı, şimdi aynı şeyi
‘İlımlı İslam' slogan ve projesiyle yapıyor. Tek fark, Türkiye'nin bu kez, gayri
Müslimlere karşı değil, doğrudan doğruya İslam âlemine karşı kullanılmasıdır.
Yeşil Kuşak oyunundan çok daha zor bir iştir bu. Çünkü artık “Allahsız komünizme
karşı dine inananlar birleşmeli” edebiyatı yeterli olmuyor. O edebiyatın ne kadar
namussuz bir emperyalist edebiyat olduğu, asıl Allahsızların o edebiyatı üretenler
olduğu anlaşılmış bulunuyor.
Ucuz şövalyeyi cepheye sürmek için belli ki yine ‘İslam' kullanılacak, ama bu sefer
İslam'ı İslam'a karşı kullanmak söz konusu olduğundan Haçlı iblisler çare bulmakta
zorlanıyor. Nasıl yapacaklar bunu?
Önce, bir numaralı direnç noktası olabilecek değerleri yıkmak, Türkiye'nin omurgasını
kırmak lazım. Omurga, Türkiye'yi farklı kılan Kemalist mirastır. Onu işe yaramaz hale
sokmak gerekiyor. Onun petrolden daha güçlü olduğu anlaşılmıştır. Petrolün işini
bitirdiler ama Kemalist mirasın işini bitiremiyorlar. Bu onları çıldırtıyor.
Çare şöyle bulundu: “Sizi model yapacağız” diyerek Türkiye'yi model olmaktan
çıkarmak.
İlk iş, Kemalizm'in teorik koruyucu güçlerini, yani akılcı aydınları etkisizleştirmek,
İkincisi, Cumhuriyet ordusunu saf dışı etmektir. İki binli yılların başından itibaren
su başlarına oturttukları imanı ve kanı bozukları kullanarak bu projelerinde büyük
mesafe aldılar. Bir yandan bunu yapıyorlar, bir yandan da bize “Size İslam dünyasına
model yapacağız” diyorlar. Ve bu halk sormuyor:
“Bizi İslam dünyasına model yapacaksanız bu modelin kaynağı olan mirasın
yaratıcısına neden savaş açmış durumdasınız? Neden Atatürk'ten ve laiklikten vazgeçin
diye avazınız çıktığı kadar bağırıyorsunuz?”
İngiliz yazar Andrew Mango oyunun belini kıran şu sözleri söylüyor:
“İslam coğrafyasındaki ülkeler tabii ki laik ve demokratik Türkiye'den ders alabilirler.
Ama bugünkü Türkiye yerine 1930'ların Türkiye'sine bakarlarsa ve o Türkiye'nin bu
hale nasıl geldiğini incelerlerse. Bunu yaparlarsa kendilerini düzeltecek daha birçok şey
öğrenebilirler.”
Atatürk'ü niçin sevmediklerini anlamanıza yardımcı olsun diye bir olayı anımsayalım:
‘DAVET EDERLERSE KATILIRİZ’
Vıl 1932. Birleşmiş Milletler "in nüvesi veya ilk şekli olan Milletler Cemiyeti (veya
Cemiyeti Akvam) kurulmaktadır. Dünyanın bu en büyük uluslar topluluğuna
katılmamız için Atatürk’e çevresi telkinde bulunuyor. Cevabı şu oluyor Atatürk’ün:
“Başvurmayı düşünmüyoruz, ama davet ederlerse katılırız.”
Ve topluluk, 43 üyenin oybirliğiyle Türkiye’yi katılıma davet kararı aldı. Ve Türkiye,
işte bu davet üzerine o topluluğa katıldı.
Atatürk Türkiye’sinde o idik; bugün ABD ve AB önünde ne olduğumuz belli. Oradan
buraya nasıl gelindiğini anlamak için Atatürk’ün şu sözü bize yardımcı oluyor:
“Dünyanın bize hürmet göstermesini istiyorsak evvela biz, kendi benliğimize ve
milliyetimize bu hürmeti hissen, fikren, fiilen bütün iş ve hareketlerimizle
göstermeliyiz!”
Atatürk mirasının bütün nimetlerini nankörce, melunca, patlayasıya-çatlayasıya yiyen
kanı bozuk, beyni uyuşuk dinci hainler bu gerçekleri bilmiyorlar mı? Bilmiyorlarsa
yazıklar olsun onlara. Bilip de gereğini yapmıyorlarsa lanet olsun onlara!
Haçlı Batı, Türk halkının Atatürk mirasından yararlanmasına seyirci kalır mı? Sen gel
de bunu anlat emperyalizmle işbirliğini ‘en büyük keramet’ sayan bilcümle dinci
alçaklara. Analarının bacılarının yatak odalarına giren Vunan işgalcileri çoktan
unuttular; Atatürk’ün içtiği rakıların kadeh çetelesini tutmaya devam ediyorlar. îman
ve namus kıratları işte bu!
Haçlılar; Atatürk’ün yıkılması için Kabe'nin yıkılmasını şart kuşsalar, İslam
dünyasında, bu imansız ve namussuz şartı zevkle kabul edecek çok sayıda alçak
bulabilirler.
‘Değerlerin hastalanması’
Değerlerin hastalanması, değerlerin hastalığı veya hastalanan değerlen.. Deyim;
Amerikalı yazar Henry Clausen’in ‘Aleladenin Ötesi’ (Beyond the Ordinary) adlı
eserinde, çağımızın bunalım sebeplerinden biri olarak gösterdiği *Value Sickness’in
karşılığı.
Değer yargılarının altüst olmasıyla ortaya çıkan rahatsızlık, gelecek doğuşların habercisi
olduğu kadar eşiğinde bulunduğumuz çöküşlerin de habercisidir. Esasen, hayatın
kanunlarından biri de, ölüş ve oluşların sürekli birbirini izlemesidir.
Çağımızın büyük beyinlerinden biri olan Toynbee, 194(l’lı yıllarda, Batı uygarlığını
sanık sandalyesine oturttuğu eseri ‘Civilization on Trial’ (Medeniyet Yargılanıyorsa şu
tespiti yazıya geçirirken, zaman üstü bir gerçeği dile getiriyordu:
“Medeniyetlerin ölümüne yol açan yaralar, esasında maddesel yaralar değildir.”
Gerçekle dost olanlar bilirler ki, insanı acıların kucağına atan ve medeniyetleri çökertip
kavram ve kurumlan yozlaştıran, insanın insanı horlaması, insanın insana ihanetidir.
İnsanın korunan onuru her türlü eksiğe ve acıya göğüs gerebilirken, aynı onurun ayak
altına alınması, maddesel ihtişamların yaşama şansını yok etmektedir.
İnsanı kahreden en zehirli bela, onun, hemcinslerinin ihanet ve sömürüsüne maruz
kalmasıdır.
İnsanın insanı horlaması, yalanı egemen kılmayı zorunlu hale getiriyor.
Bizim ülkemizin de içinde bulunduğu koca bir ‘İslam dünyası’, yalanı iyi söyleyen ve iyi
kullanan kadroların pençesinden kurtulamıyor. Yaratıcılık ve erdem gibi değerler
açısı odan son derece yetersiz olan bu kadrolar, büyük kitleleri kandırmakta, hatta
kendilerini onlara 'alternatifi olmayan adamlar’ diye kabul ettirebilmekteler.
Tespitleri ideolojik olmaktan çok bilimsel ve nesnel veriler sunan bir dizi düşünür
(Toynbee, Sorokin, Ortega V Gasset, Guenon, Garaudy, Krom vs.) çağımızı 'bunalım
çağı’ ilan ederken, daha çok, değerlerin yozlaştırılmasına dikkat çekmektedirler.
Değerlerin hastalanmasını önleyen, hastalanan değerlerin tedavisini sağlayan temel
disiplin felsefedir.
TÜRKİYE’DE FELSEFE NEDEN KATLEDİLİYOR?
Bir toplumda, hastalanan değerlerin ölümcül bir noktayı gösterip göstermediğini
anlamak isterseniz, orada felsefeye itibar edÜip edilmediğine bakın.
Felsefeye itibar zayıfsa, hele hele felsefeden nefret varsa değerler ağır biçimde
hastalanmıştır ve bu hastalığın sonu büyük ihtimalle felç veya ölümdür.
Türkiye’de değerlerin ağır biçimde hastalandığını çok iyi bilenlerden biriyim. Allah ile
aldatmanın saltanat dönemini temsil eden iktidarların Millî Eğitim’i kotaran adamları,
okullarda bir zerrecik kalmış felsefe derslerini katletmek üzere, yoz bir 'tarikat
dalaveresi’ ile bu dersin de üstüne gittiler. Felsefeyi sağlam bir din anlayışının
güdümüne vermenin bile yanlış olacağı bilinen bir gerçek iken, bunlar tuttu, kendi sakat
din anlayışlarını felsefe derslerinin denetçisi ve yönlendiricisi yapacak düzenlemelere
gittiler. Aslında, şaşılacak bir yanı yok bunun.
Allah ile aldatanların bir numaralı düşmanı ‘düşünen adam’dır. Bundan yaklaşık bin iki
yüz yıl önce ölmüş bulunan anıt İslam filozofu el-Kindî (ölm. 252/866), alameti farikası
akıl düşmanlığı olan dinciliği eleştirirken şunu söylüyor:
“Felsefe düşmanlığı yapanların ne Allah’ı olabilir ne de dini!”
Düşünen adamı inşa eden disiplin felsefedir. Böyle olduğu içindir ki, Allah ile aldatanlar,
bir yandan günlük hayatı ilkelleştirirken, bir yandan da düşünebilecek insanlara ufuk
açması söz konusu olan felsefe derslerini ağır bir insanlık suçu işleyerek katlediyorlar.
Düşünen insandan nefret, Allah ite aldatanların şiarıdır. Ben bu şiarın, saltanat dincileri
tarafından işlevsel kılınmasına hayret etmiyorum; benim hayret ve nefret ettiğim,
‘düşünen adam’ sayılan birtakım kalem erbabının, bu ‘felsefe katilleri’ne, ABD ve
AB’nin talepleri (ve buyrukları) istikametinde ve üstelik, hiç utanıp arlanmadan,
‘demokrasi’ diye diye yıllardan beri destek verme gafletleridir.
Son sözüm, giydiği elbisenin parasını etmeyen sözde aydınlaradır ve şudur:
Yazıklar olsun size! Ve size, ‘düşünen adam’ muamelesi yapanlara!
Kur’an devrimcilik şirk muhafazakârlık ister
Kur’an, mensuplarının hanîfyani devrimci olmasını, eski kabullere, ecdat tabularına
karşı çıkmasını istiyor. Hanîflerin mücadele etmesi gereken temel belaların başında,
geleneğin dinleştirilmesi yani ecdatperestlik veya ‘muhafazakârlık’ gelmektedir
Böylece hanîflik, eskiyi ilahlaştırmayı, yeniye göz açtırmamayı egemenliğinin olmazsa
olmazı gören dinciliğe karşı çıkışın yolunu açan idrakin metafizik temelidir.
Ecdatperestliğin, yani muhafazakârlığın esasını değişmeye tahammülsüzlük oluşturduğuna
göre, hamfliğin esasını da sürekli değişme, sürekli yeninin peşinde koşma oluşturacaktır.
Hepimiz biliriz ki aydınlanmanın esası da budur.
Türk siyasal hayatına saltanat dincisi siyasetlerin bir sloganı olarak Yahudi teorisyenlerin
tavsiyesiyle vurulan ‘muhafazakârlık’ damgası, dinci siyasetlerin kuramcılarından birinin
kalemiyle (ve tabiî ki dincilik adına) şöyle tanımlanmıştır:
“Muhafazakârlık, rasyonalist siyaseti sınırlamayı ve toplumu devrimci dönüşüm
projelerinden korumayı amaçlayan yazar, düşünür ve siyasetçilerin eleştirilerinin
biçimlendirdiği bir siyasal ideolojiyi ifade etmektedir.” (Koç, 85)
Batı’da, aydınlanmanın önemli filozoflarından biri sayılan Hegel (ölm. 1831), Doğu’nunkör-
fopal kalmasının sebeplerinden birinin de muhafazakârlık diye anılan yeniye karşı çıkış,
yeniye hayat ha kk ı tanımamak olduğunun altını çizmekte ve bu yaptığıyla âdeta onlarca
Kur’an ayetini tefsir etmektedir. Kur’an; muhafazakârlığı, ecdat kabullerini dokunulmaz
kılmayı, şirkin temel belirtilerinden biri saymakta ve müminlerini ‘hanîf olmaya, yani,
muhafazakârlık prangalarını parçalamaya, sürekli yenilenmeye, bizzat onun tabiriyle ‘her an
yeni bir iş ve oluşta olmaya’ (Rahman, 29) çağırmaktadır.
O halde, hanîf olmak veya muhafazakâr olmamak, ‘töresel ve alışılmış olanı
ilkeleştirmemek’tir Bizzat Hegel bu tanımı kullanmakta ve buradan hareketle, Doğu’yu,
âdeta devrimci bir Kur’an mümini gibi (örneğin bir Muhammed İkbal gibi), şu yolda
eleştirmektedir.
“Asya’da ilke, töresel olandır. Töresellik bireyin içine işlemiştir. Ve töresellik zamanla
bireyin özgür iradesi gibi algılanır olmuştur. Töresellik henüz ahlakhlık düzeyine
çıkmamıştır.” (Kula, 117)
İKİ TEZ, İKİ KANIT
Kur’an, peygamberlerle onların karşısına dikilen şirk zümreleri arasında tarih boyunca sürüp
giden kavganın esasım, ecdatperestlikle akıl ve bilginin mücadelesi olarak tescil etmektedir,
femelde iki tez söz konusudur:
1. Şirkin tezi:
Güvenilir, dokunulmaz ve kutsal olan, atalardan bize devredilen gelenek ve
kabullerdir. İyinin, doğrunun ve güzelin ölçütü bu geleneksel değerlerdir. Bunların muhafaza
edilmesi ise dinin ta kendisidir
2. Tevhidin tezi:
Güvenilir, dokunulmaz ve kutsal olan, aklın ve bilimin verileridir. İyinin, doğrunun ve
güzelin ölçütü bu verilerdir
Bu iki tezin kavgası çok zorludur Birinci tezin temel söylemi şudur:
“Ayetlerimiz, karşılarında açık seçik kanıtlar halinde okunduğunda, delilleri sadece
şöyle demek olmuştur: ‘Doğru sözlüler iseniz atalarımızdan kanıt getirin.” (Ûühan, 36;
45/25)
İkinci tez, yani peygamberler tezi ise şu söylemi öne çıkarmaktadır:
“Eğer doğru sözlü kişiler iseniz bundan önceki bir kitap yahut bir bilgi kalıntısı getirin
bana!” (Ahkaf, 4)
“Eğer doğru sözlü iseniz bana ilimle haber verin.” (En’am, 143)
Kur’an, gelenekçiliğin yani ecdatperestliğin karşısına akılcılık ve bilimciliği koymaktadır.
Temel karşıt kavramlar bizzat Kur’an tarafından belirlenmiştir: Akıl ve ilim Kur’an bu
noktada, âdeta felsefî tanımlamalar getinnektedir. Sarsıcı eleştirilerden bazıları şunlardır:
“Onlara, ‘Allah’ın indirdiğine uyun!’ dendiğinde: ‘Hayır! Biz, atalarımızı üzerinde
bulduğumuz şeye uyarız’ derler. Peki, ataları bir şeyi akıl yoluyla kavrayamıyor,
doğruya ve güzele ulaşamıyor idiyseler?!” (Bakara, ! 70)
“Onlara, Allah’ın indirdiğine ve resule gelin dendiğinde şöyle derler: ‘Atalarımızı
üzerinde bulduğumuz şey bize yeter.’ Peki, ataları hiçbir şey bilmiyor, doğru yolu
bulamıyor îdiyseler de mi?” (Mâide, 104)
Müşrik mantık, ecdadı izlemeyle Allah’ı yani evrensel yasaları izlemenin aynı anlamı ifade
ettiğinde ısrarlıdır.
Muhafazakârlık şirkinin iki rahatsızlığı
Şirkin veya ecdatperestliğin tevhit dininden ve peygamberlerden iki büyük rahatsızlığı
var:
1. Ataların dokunulmazlığına karşı çıkılması,
2. Mal ve servetlerle ilgili statükoya karşı çıkılması.
Şirkle tevhidin bütün kavgası budur. Peygamberlerle şirkin kavgasının esası, teolojik
cedel değil, şirkin yaşamasını sağlayan panteon statükoculuğuna karşı çıkılmasıdır. İlk
peygamberden sonuncusuna kadar dava hep budur. Kur’an’ı okuyan bunu hemen
görür. Hiçbir şeyi göremese de bunu görür. Eğer bunu da göremiyorsa Kur’an’ı
okumasın.
Peygamberler ve tevbit devrimi, şirkin ‘dokunulmaz’ ilan ettiği iki şeye ‘dokunuyor’,
hem de çok sarsıcı biçimde dokunuyor: Ecdat kabulleri, mal ve servet.
İslam adına iddiası olan bir söylem ve siyasette bu dokunma yoksa onda tevhidin imanı
yok demektir. Böyle bir söylem, bu iki şeye dokunmak yerine bir de onları ‘daha da
dokunulmaz’ kılmaya âlet oluyorsa onun imanı ve dini olmadığı gibi, namusu da yoktur.
Çünkü inanmamakla katmıyor imanı paravan yaparak kitleleri aldatıyor. Bu İkincisi
namussuzluktur. Kısacası, bu tür söylemlerle din avukatlığı yapanlar, Maun Suresi
mücrimi melun alçaklardır.
Şimdi, şirkin ikinci büyük rahatsızlığına vurgu yapan ayeti görelim:
“Dediler ki, ‘Ey Şuayb! ıNamazın/duan mı emrediyor sana, atalarımızın tapar olduğunu
terk etmemizi yahut mallarımızda dilediğimiz gibi davranmaktan
vazgeçmemizi?” (Hûd, 87)
Karşı çıkışın gerekçesi şirkin en beyinsiz söylemi halinde önümüze konmuştur:
“Biz, eski atalarımız arasında böyle bir şey duymadık.” (Mü’minûn, 24 : 28 / 36 >
ALLAHSIZLIĞIN TEMEL GÖSTERGESİ PAYLAŞIMA KARŞI ÇIKMAKTIR
Gelenek ve ecdat şirkinin istediği, Allah’ın tamamen terki değildir; ataların ve
geleneklerin terk edilmemesi, bir de mala mülke yani mal ve servet konusunda
oluşturulmuş despotizme dokunulmaması.
Ataların kutsallığı ve servetler korunmak şartıyla Allah’a, ibadete, mabede yer
verilmesi, muhafazakârlık şirkini rahatsız etmemektedir. Tam aksine (Emevîlerin
Cahiliye’yi öne çıkaran hilafetleriyle küresel kapitalizm hizmetkârı Ilımlı İslamcı
siyasetlerin icraatında da gördüğümüz gibi), bu anlamda bir uzlaşı, gelenekçilik şirkinin
sevdiği ve ustalıkla uyguladığı bir yöntemdir. Tevhidin asla kabul edemeyeceği bir
numaralı uzlaşı ise işte bu uzlaşıdır.
Gelenekçi-muhafazakâr putçuluğun bütün derdi, atalarından görüp öğrenmediklerini,
yani yeniyi tepelemektir. Çünkü yeni anlara ‘atalarının ve kendilerinin bilmedikleri bazı
şeyleri öğretiyor.’ (bk. 6/91) Eşyanın, atalarının koymadığı isimlerle anılmasına bile
tahammülleri yoktur, (bk. 7/71; 12/40; 53/23)
Atalarından miras almadığı şeylerin onun hayatına girmesi şirk zihniyetini kudurtuyor.
Kur’an bu noktaya parmak basarken şöyle diyor:
“Ayetlerimiz size okunuyordu da siz ökçeleriniz üzerine gerisin geri dönüyordunuz.
Büyüklük taslayarak, gece boyunca hezeyanlar savuruyordunuz. Sözü gereğince
düşünmediler de ondan mı, yoksa kendilerine, ilk atalarına gelmeyen bir şey geldi diye
mi? Yoksa resullerini tanımadılar da bu yüzden mi onu inkâr ediyorlar? Yoksa ‘Onda
bir cinnet mi var’ diyorlar! Hayır, o kendilerine hakkı getirdi ama onların çoğu haktan
tiksinen kişilerdir.” (Mü’minûn, 66-70)
Şirkin paylaşım isteğine ve yedek tanrıların kabul edilmemesine isyanı çok zorludur. Şu
ayetler, bu isyan ve panik halinin volkanik kükreyişini önümüze koyuyor:
“Kendi içlerinden kendilerine bir uyarıcı geldi diye şaşıp kaldılar. Ve şöyle dedi bu
nankörler: ‘Bu adam yalanlar düzen bir büyücü. İlahları bir tek tanrı mı yapmış? Bu,
gerçekten hayret edilecek bir şey!’ İçlerinden kodaman bir grup öne çıktı: ‘Haydi,
yürüyün! İlahlarınıza sahip çıkmada kararlı davranın! Gerçek şu ki, istenip beklenen
şey budur. Öteki millette işitmedik böyle bir şey. Bu bir uydurmadan başka şey
değildir.” (Sâd, 4-8)
Beslenmenin kişilik yapısına etkileri
Önce, konunun uzmanı bir hekimin mektubunu okuyacağız. Dr. Odhan Yüksel yazıyor:
“Tasavvuf ve Tarikatlar isimli eserinizi neredeyse her cümlesinin üstünde düşünerek,
notlar alarak okumuştum. Kitabın birinci cildinde, beslenmenin ruhsal etkileriyle ilgili
bölümü de aynı titizlikle okudum.”
“Son zamanlarda epigenetik dediğimiz bir alan hızla gelişmektedir. Epigenetik, mevcut
genetik yapının dış çevresel etkilerle yeniden düzenlenmesini sağlayan, bir tür gen
regülasyonu yapan genom bölgelerinin bulunmasıyla popülerlik kazandı.”
“Bugün okuduğum bir yabancı makalede, san olarak mevcut epigenetik kontrolün
davranışlarla da yakından ilgili olduğu, kişinin yediği içtiği her şeye bu epigenetik
alanların tepki verdiği ve gen regülasyonu ile davranışa yansıttığı gösterilmiş.”
“Kuran’ın beslenme ile insanın kişiliği arasında ilişki kuran beyanları bugün epigenetik
başlığıyla bitim çevreleri tarafından insanlığa sıkça duyurulur hale gelmiştir. Bu bilgileri
ve bilimi gerçeğe kılavuz yapan Kuran’ı, en güzel şekilde biz gençlerin okuma ve
araştırma dünvasına soktuğunuz için size sonsuz teşekkür ederim.”
KUR’AN’IN BESLENME KONUSUNA YAKLAŞIMI
Kur’an, gıdalarla insanın düşünce ve davranışlarının kalitesi arasında ilişki
kurmaktadır. Bu ilişki sadece Son Peygamberdin ümmeti için öngörülmemiş, bir hayat
kanunu alarak tüm zamanlar için geçerli gösterilmiştir. Temel ilke, tüm peygamberlere
hitaben şöyle verilmiştir:
“Ey resuller! Güzel/hoş/taze/leziz/temiz şeylerden yiyin ve barışa/hayra yönelik iş
yapın!” (Müminûn, 51)
Bu ayetin cümle yapısı, şöyle tercüme edilmesine de uygundur:
“Ey resuller! Temiz yiyeceklerden yiyin ki, barış ve iyiliğe yönelik işler yapasınız.”
Evrensel-kozmik gerekçe nedir? “Her ruhun kendine özgü bir cevheri vardır. Ve
evrensel ruh her ruhta, o ruhun kendisine has kapasitesiyle belirginleşir.” (Dehlevî,
Eltaf, 65) Başka bir deyişle, kozmik benliğin sınırlı benlikteki tecellisi, sınırlı benliğin
kapasitesiyle, beden şartlarıyla bağlantılıdır. Gıdalar sınırlı benliğin oluşmasında,
kalitesinde rol oynamaktadır.
Mistikler, gıdaları değerlendirmede tıbbın verileriyle yetinmemişlerdir. Tıbbın çok değer
verdiği gıdalar, insan bünyesinden daha başka şeyler bekleyen mistisizm için hiç değer
taşımayabiliyor, hatta zararlı sayılabiliyor.
Gıda konusunda tıpla dinin ayrıldıkları noktalardan biri de dinin, besinleri, insanın
ruhsal yapısına etkileri bakımından da bir ayrıma tâbi tutmuş olmasıdır. O halde,
öncelikle şunu bilmek gerekir: Dinin haram-helal ayrımında tıbbî gerekçelerin yokluğu
emir ve yasağın lüzumsuzluğu anlamında yorumlanamaz. Dinin maksat ve gayesi
farklıdır. Örneğin, domuz eti yasağında böyle bir durumla karşı karşıyayız.
Gıdaları, manyetik gücü artırmaları veya tahrip etmeleri açısından sınıflamak son
derece bilimsel olduğu halde tıbbî noktadan bir değer taşımaz. Çünkü bu ayrımın
bilimselliği parapsikoloji açısından söz konusudur, tıp açısından değil. Demek oluyor ki,
tıbbın kabul edemediği her izah, gıdalar ve gıdalanma konusunda redde mahkûm
değildir.
ALEXİS CARKEL’İN DİKKAT ÇEKİŞİ
Yirminci yüzyılın önemli bilgin düşünürlerinden biri olan, Nobel sahibi Fransız Alexis
Carrel (ölm. 1944), bu konuyu eşsiz bir vukufla ele alan ilk hekim-düşünürdür. Ona
göre, mevcut bilgilerimiz henüz gıdaların zihinsel ve fizyolojik yapımız üzerindeki
kimyasal etkilerini tam olarak açıklığa kavuşturmaktan uzaktır. Bilinen bir şey varsa,
aldığımız gıdaların zihin yapımız ve karakterimiz üzerinde, tıbbın tespitlerinin ötesinde
etkiler yaptığıdır. (Carrel, PHomme C’est lneonnu, 100 vd. 369 vd.)
Besinler ve manyetik enerji
Manyetik enerji veya ‘hayatî enerji* (magnetisme animal), Alman fizikçi Kranz An ton
Mesmer (ölm. ISIS) tarafından keşfedilip adlandırılan bir doğal enerji türüdür ki, insan
vücudunun ürettiği ve başkalarına aktarabildiği ciddi bir güçtür. Hipnotizmanın büyük
ustası James Braid, 1842’de manyetik enerjiyi hipnotizma alanına aktardı ve
hipnotizmanın esas gelişimi de bundan sonra oldu.
Mesmer bu enerjiyi, sadece insandan insana aktarmakla kalmamış, bizzat kendisinin
sahip bulunduğu yüksek manyetik enerjiyi bazı madenlere yükleyerek o madenlere
dokunanların da bu enerjiden etkilenmesinin yolunu açmıştır. Mesmer, kendisinden
manyetik enerji takviyesi veya manyetik enerjiyle tedavi isteyen ‘hastalarına*, enerji
yüklediği demir çivileri veriyor ve onların bu çivilere bir süre dokunarak gerekli enerji
takviyesini almalarını öneriyordu.
YAPICI VE YIKICI BESİNLER
Mesmerism akımının popülarite kazanmasından sonra yapılan araştırmalar
göstermiştir ki, bazı besinler, besleyici özelliklerine rağmen, insan şahsiyetine canlılık ve
çekicilik veren manyetik gücü tahrip edebilmekte, bazı besinlerse aksine, besleyici
güçleri az olduğu halde sözü geçen gücü kuvvetlendirmektedir. Toksinli besinler,
baharatlar, ekşiler, yaşlı hayvanların etleri manyetik enerjiyi tahrip etmektedir. Buna
karşın meyveler, hafif tatlılar, körpe etler, süt bu enerjiyi güçlendirmektedir.
Hz. Peygamberin besinler karşısındaki tavrı incelendiğinde görülüyor ki, onun sevdiği
besin maddeleri, insandaki manyetik gücü artırıcı besinlerdir.
En yıkıcı gıda, başkalarının emeğinin ürünü olan ve haksız yollarla elde edilen ‘haram*
gıdadır. Kur*an, insan kişiliğinin insanlık değerlerine kaynaklık etmesi için yenen
gıdaların kişinin bizzat kendi emeğinin ürünü olmasını ısrarla istemektedir.
Başkalarının emeğinin ürünlerini bir biçimde aşırarak yiyenler, domuz eti yemiş ve
domuzlaşmış kabul edilirler. Mevtana Celateddin Rumî (ölm. 1273), bu tür gıdalarla
beslenenleri domuz etiyle beslenen ve domuzlaşan yaratıklar olarak görmektedir.
Mevlana’nın bağlılarından biri olan Eflakî, helal lokma gerçeğini şu satırlarda çok güzel
anlatmıştır:
“İnsanın nurunu ve kemâlini artıran lokma, helal kazanılmış lokmadır. Eğer bir
lokmanın içinde hile ve kıskançlık görürsen ve andan cehalet ve gaflet doğarsa, o
lokmanın haram olduğunu bil! İlim, hikmet, aşk ve incelik helal lokmadan doğar.”
“Lokma bir tohumdur, meyvesi düşüncelerdir. Lokma bir denizdir, cevheri
düşüncelerdir.” (Eflakî, Menâkıb, 1/231)
GÖBEK SALDIRMAYAN YİYECEKLER
Göbek salma, İslam Peygamberi tarafından, ‘ümmet adına en korkutucu* gelişmelerden
biri olarak gösterilmiştir. Bir toplumda iri göbekler gafletin, haram yemenin, geri
zekâlılığın, vurdumduymazlığın, tembelliğin, estetik zevkten yoksunluğun sembolü
sayılmıştır. Müslüman mistikler, iri göbek musibetine imkân hazırlamayacak besinleri
seçmekte çok ısrarlıdırlar. Günümüz ‘uygar* toplumlarmın, özellikle bir zulüm
imparatorluğu olan ABD’nin en korkutucu musibetinin obezite (şişmanlık) olduğunu
bilmeyen yoktur. Obezite israf, haram ve sömürünün âdeta göstergesi olan bir beladır.
Aşırı beslenme zihin ve ahlak yapısı üzerinde kötü etkiler yapmaktadır, insanlık
tarihinin en büyük tarih felsefecisi ve bu disiplinin kurucusu olan İbn Haldun (ölm.
808/1405) bu etkilere şöyle temas ediyor:
“Çok besin almak vücutta pis kokan bozuk artıklar, safra, kan, balgam vs. meydana
getirir. Bunun bir sonucu olarak renkler bozulur, şekil ve suretler çirkinleşir. Zihinler ve
fikirler körleşir. Açlık, çöl hayvanlarının şekil ve suretlerini güzelleştirmiştir. İnsanların
hali de böyledir. Verimli iklimlerin, ekinleri, hayvanları, katık ve meyveleri bol olan
ülkelerin ahalisi ekseriyetle zihinleri ve fikirleri zayıf insanlardır. Açlık yıllarında
ölenleri açlık öldürmez; anları, alışmış oldukları tokluk öldürür.’ 1 (İbn Haldûn,
Mukaddime, 209, 212)
Sürüleşmtş kitlelerin kurtarıcı bekleme hastalığı
Firavun yönetimlerin ezip horlamasından âdeta zevk alan mazoşist ruh hali, kitlesel
tezahürlerinde daha çok bir kurtarıcı beklentisine bürünür. Kurtarıcı bekleyen kitle
psikolojisi, tarihin en uzun ve en yoğun mazoşizmini sergilemiştir. Ericlı Fromm’u
dinleyelim:
“Bireysel benliğin yok edilmesi ve böylece dayanılmaz yalnızlık ve güçsüzlük
duygularının yenilmesi çabası, mazoşist çabaların yalnızca bir yönüdür. Öteki yönü,
kişinin kendisi dışında daha büyük ve güçlü bir bütünün parçası olma, bunun içinde
erime ve buna katılma çabasıdır. Bu bütün bir kişi, bir kurum, tanrı, ulus ya da ruhsal
bir zorlanım olabilir. Sarsılmaz derecede güçlü, yıkılmaz ve görkemli olduğu düşünülen
bir bütünün parçası olarak kişi bunun gücüne ve görkemine katılmış olur. Kendi
benliğini bütüne adar ve benliğine ilişkin bütün güç ve gururdan vazgeçer, birey olarak
bütünlüğünü yitirir ve özgürlüğünden de vazgeçer.’ 1
BÜYÜLÜ YARDIMCI BEKLEMEK
“Mazoşist kişi, benliğinin yazgısının sorumluluğundan ve böylece de hangi kararları
alması gerektiği kuşkusundan kurtulmuştur. Ayrıca hayatın anlamı ya da kim olduğu
gibi kuşkulardan da kurtulmuştur. Bu soruların yanıtını, kendisini bağladığı güçle
ilişkisinde bulur. Hayatının anlamı ve benliğinin kimliği, benliğin içinde eridiği büyük
bütün tarafından belirlenir.” (Fromm, Özgürlük Korkusu, 135-137)
Kurtarıcı beklemeye Fromm’un verdiği bir diğer ad, ‘büyülü yardımcı beklemek’
olmuştur. ‘Büyülü yardımcı 1 (magic helper) beklemenin insan hayatındaki şaşmaz
sonucu hayal kırıklığı ve hüsrandır. Akıl ve mücadelenin yerine ‘kurtarıcı beklemeyi
koyan toplumların tarihi bunun en şaşmaz kanıtı ve tanığıdır.
Dahası var: Ezilip horlanarak sömürülen kitle, hayal ettiği ‘kurtarıcımı bulamayınca,
kendisini sömüren efendilerini bir tür kurtarıcı gibi algılamaya başlar. Sadomazoşizmin
kahırlı tecellilerinden biri de budur.
“Sömürülen grubun gücü, durumunu değiştirmeye yetmediğinden ya da herhangi bir
değişiklik fikrine sahip olmadığından bu grup, efendilerine, ‘yaşamlarını sağlayan
kimseler 1 olarak bakma eğilimini gösterecektir. Kölenin efendisinden elde ettiği ne kadar
az olursa olsun, o, kendi çabasıyla bunu bile elde edemeyeceğini
düşünmektedir. 1 ’ (Fromm, Kendini Savunan İnsan, 84)
DİNCİ İKTİDARLARIN İSTEDİKLERİ
Erich Fromm (ölm. 1980) eserlerinden bîrinin adını ‘On Disobedience’ (İtaatsizlik
üstüne) koymuştur. Bu eserin küçük adı, onun mesajının da özetidir: ‘YVhy Ereedom
Means Saying No to Power’ (Özgürlük Neden Otoriteye Hayır Demek Anlamındadır?)
Fromm bu isimlendirmesiyle, âdeta, Kur’an’ın Zühruf Suresi 54-56. ayetlerinin
mesajını özetlemiştir.
Emevî ve Osmanlı tağutizmlerinin genetiğini tevarüs eden günümüz dinci iktidarlarının
zorbaları, eskiye nispetle çok değişik unvanlar taşımaktalar. İş adamları, din baronları,
kan içen mafya efeleri, parti ve tarikat şefleri bu çağdaş zorbaların başta gelenleridir.
Özgür birey almayacak, raiyyenin değişik gruplarını egemen buyruğa göre güdecek ve
baş tağut padişah, sultan veya başkanla uyum içinde olacak bir ‘alt firavunlar ordusu*
sahnede devamlı hareket edecek. Günümüzde bu hayalin ifadesi, daha çok ‘başkanlık
sistemi* isteğidir. Oradaki ‘başkanlık*, etrafı kandırmak için kullanılan morfin
türünden bir söylemdir. İstedikleri, yukarıdan beri anlattığımız ‘zorbalar düzeni’ni
yerleştirmektir.
Bugünün Ortadoğu’suna, o arada Türkiye’sine bakın!
İcraatı akla ve Kur’an’a tamamen aykırı despotik kadrolar, yönettikleri kitle tarafından
‘Allah’ın vekili, gölgesi* ilan ediliyor. Bu tağutî kadrolar, Maun harcamalarıyla
kurulmuş zulüm ve israf saraylarında oturtuluyor, onlara din adına sürekli destek veren
din baronları, havuz medyası Nemrutlart, havuz talancısı Karun çeteleri her türlü
imkânla taltif ediliyor. Ve bu Maun israfının finansmı alın terleriyle yapan halk,
kendisine bunları reva görenleri sürekli ödüllendirip taçlandırıyor. Lütfen, söyleyin:
Tanrı ve tarih, böyle bir kitleye rahmetiyle muamele eder mi?
Evlerin mescit edinilmesi neden isteniyor?
Firavun saltanatlarına özgürlükçü karşı çıkışın icaplarından ve göstergelerinden biri de
firavun yönetiminin denetim ve kotarımındaki mabetlerde ibadet edilmemesidir. Çünkü
Firavunî toplumun mabedinde ibadetin iki şekli söz konusu olabilir:
1. Allah’ın iradesine uygun ibadet: Bu ibadeti yapmaya kalkarsanız canınızı alırlar, en
azından canınızı yakarlar.
2. Firavun’un iradesine uygun ibadet: Bu ibadeti yaparsanız Allah’a isyan etmiş
olursunuz.
Yani Firavun yönetiminin kotardığı Maun mabedinde ibadet etmeniz durumunda ya
Firavun’a düşman hale gelerek belaya uğrarsınız yahut da Allah’a düşman hale gelerek
mahvolursunuz. Kur’an, bu muhteşem nükteye, kendine has üslup ihtişamıyla şöyle
değinmektedir:
“Hiç kuşkusuz, mescitler/secdeler Allah içindir. O halde, Allah ile birlikte bir başkasına
yakarmayın /Allah’ın yanında bir başkası için çağrıda bulunmayın. Allah’ın kulu
kalkmış ona yakarır, onun için çağrıda bulunurken/Allah’ın kulu kalkıp ona dua ettiği,
onun adına çağrıda bulunduğu için, onun üzerine keçeleşir gibi üşüşüyorlardı.” (Cin,
18-19)
Firavun mabedinden uzak kalarak ruhu selamete çıkarmanın yolu gösterilmiştir:
Herkesin kendi evini, barınağını mescit ve kıble edinmesi. Beyyine şöyledir:
“Evlerinizi kıble yapın/karşılıkh yapın ve namazı/duayı orada yerine getirin! İnananlara
müjde ver.” (Yunus, 87)
Kur’an, burada evlerin mescit edinilmesini, özgün tabiriyle ‘evlerin kıble edinilmesini’
istemektedir. Bu, ilk bakışta, Firavun yönetiminin müminlerin ibadetlerine musallat
olmaları yüzünden ibadetlerin evlerde gizlice yapılması şeklinde değerlendirilir. Oysa ki
durum hiç de öyle değildir.
KUR’AN’IN İBADETLERİ DİNCİLİĞİN KOTARDIĞI MABETLERDE
YAPILAMAZ!
‘Evleri kıble edinin’ mesajının amacı çok başkadır. Bu beyyine, Firavun saltanatının
kotarımmdaki mabetlere devam ederek, oralarda görünerek firavun despotizmine
dolaylı biçimde destek vermekten uzaklaştırma amacına yöneliktir. Emevî despotizmi
sırasında, sahabe bunu bizzat uygulamış, Emevîlerin kotarımmdaki camilere gitmemiş,
namazlarını evlerinde kılmışlardır. Onlar, elbette ki şurada bahis konusu yaptığımız
ayeti biliyorlardı.
O halde, gerçek bir Kur’an mümini, her biri birer ‘zarar mescidi’ne dönüşmüş, şirk ve
bid’at unsurlarıyla kirlenmiş bugünkü camilere abone olarak veya oralara devam
ederek Allah’ı memnun edemez, sadece dinci çıkar hesaplarına destek ve dinciliğe güç
vermiş olur. Bu durumda bu camilerde kıldığı namazlar, dinci aldatma ve talana verdiği
desteğin yarattığı ağır suç faturasının bedeline ödemeye yetmez.
Tek çare, Kur’an’ın önerisine uyarak ibadetleri, namazları evlerde yerine getirmek,
böylece Maun suresinin tanıttığı dinci dinsizliğe destek vermiş olma konumundan uzak
kalmaktır. Aksi halde, kılınan namazlar, Maun suresinin lanetlediği ‘talancı ve yalancı
namazlar’ listesine girerek kılanların lanetlenmesine yol açar.
Bugünkü Türkiye’de olan da galiba budur. Aksi olsaydı, yüz bini aşan caminin yer aldığı
bir ülke cennete dönerdi.
Atatürk joker mi, tez mi?
Atatürk, bugüne kadar, bir tez olmaktan çok, istismarcıları tarafından bir joker olarak
kullanıldı. Onu sevip saydığını söyleyenlerce kendilerini yüceltmek için, ona karşı
olanlarca eksiklerini kapatmada bahane bulmak için jokerleştirildi Atatürk.
Tarih yaratan bir adam joker olabilir mi? Jokerlik tarih yaratmaya yetmez.
Tarih yaratan adam baştan başa tez olan adamdır.
Tez olmak, mevcuda karşı yeni bir cihanın temellerini, dayanaklarını, ilkelerini ortaya
koymak demektir. Tez olmak, egemen bütün güçlere karşı özgür yaratıcı bir ben olarak
ortaya çıkmak ve bu çıkışın gereğini yapmaktır.
Atatürk, özgür yaratıcı bir benlik olarak altı hayatî noktada tezdir:
1. Zulüm ve sömürüye karşı çıkış,
2. Emevîci saltanat dinciliğine karşı çıkış,
3. Emperyalizme karşı çıkış,
4. İslam’la laikliğin birbirini tamamladığının ispatlanması,
5. İslam’la modern hayatın bağdaştığını ispat,
6. Müslümanların asırlardır Allah ile aldatıldıklarının gösterilmesi.
Atatürk, bu mesajların tümünde İslam’ın teze dönüşmesini ifade ediyor. Ve Batılı
strateji Neronları bunu çak iyi biliyor. Bilmeyenler Müslüman kitleler. Batı, Atatürk’e
karşı olan dinci unsurları yanma alarak, Müslümanlar adına öne çıkarılması gereken
önderi etkisiz kılıyor. Dincilik, işte bu ‘etkisizleştirme’de haçlılarla işbirliği yapmanın
tarihî vebalinin tam ortasında oturmaktadır. Bilmiyorum; tarih, dincilerin en azından
bîr kısmının vicdan derinliklerinde bu gerçeği bir gün anlayıp fövhe ederek sadede
gelmelerini sağlayacak bir nüve saklıyor mu? Allah’tan ümit kesilmez, belki de o nüve
henüz çürümemiştir ve bir gün fllizlenecektir.
BUGÜNKÜ İSLAM DÜNYASINDA YARATICI İSYAN
Bugünkü İslam dünyasında, Atatürk’ün öncülük ettiği yaratıcı isyan haykırışları
tamamen yok olmamışsa da çok azalmıştır. Haçlı Batı, haykırışların işe yarar
olabileceklerinin yankılanmasına asla izin vermemektedir. Bilmektedir kî, bu
haykırışların başarılı olması halinde Müslüman dünya üzerinde kurduğu gütme ve
sömürme siyasetlerinin beli kırılacaktır. Batı’nın Mustafa Kemal düşmanlığının sebebi
budur.
Bu yüzyılın zulme, emperyalizme karşı çıkan, hatta onları dize getiren özgürlük
haykırışlarının en etkilisi Atatürk haykırışı olduğu için haçlı Batı ile onun güdümündeki
‘Müslüman’ yaftalı dinci ekiplerin en amansız savaşları Atatürk mirasına yönelik olarak
yürümektedir.
EN BÜYÜK SAVAŞ ALANI TÜRKİYE
İşte bunun içindir ki, İslam dünyasının günümüzdeki ‘en büyük savaş alanı’ öyle
sanıldığı gibi Afganistan, Irak, Libya, Suriye falan değildir; Türkiye’dir. Geleceğe
yönelik en büyük etkiler Türkiye’de verilen savaşın sonuçlarıyla belirlenecektir.
Türkiye’de son yıllarda verilen Atatürk’le saltanat dinciliği, Cumhuriyet mirasıyla
geleneksel Emevî şirk mirası arasında Batı’nın destek ve kontrolünde sürüp giden
büyük savaş, Arap Baharı denen lanetli güdümün yarattığı savaşlardan da Suriye ve
lrak’taki savaştan da çok daha büyüktür, çok daha anlamlıdır.
Özgür yaratıcı benlik haykırışlarının yaşadığımız günlerdeki en güçlülerinin
yankılandığı coğrafya da Türkiye’dir. İslam düşüncesi açısından baktığımızda bu
yankılanmaların en güçlüsünün, bu satırların yazarı olduğunda hemen hemen ittifak
vardır. Batı üniversitelerinin bizimle ilgili on küsur doktora tezine imkân vermesinin
ve Time Dergisi anketinde Batı kamuoyunca ‘Yüzyılımıza etki etmiş en büyük 100
adam’ listesinde 9. sıraya konmamızın anlamı üzerinde bu açıdan da durmak gerekiyor.
Türkiye, birçok konuda olduğu gibi bu konuda da bir ‘fark ediş tembelliği’ içinde
olabilir ama Batı, durumun farkındadır.
Batı çapulculuğu Atatürk ve Doğu maneviyatı
ABD dış politikalarının filozofu, rota çizicisi ve ClA’nın beyin adamlarından biri olan
Samuel Huntington, medeniyetleri çatıştırmaya ve Doğu’nun Batı uygarlığından
yararlanmasını engellemeye me- mur edilmiş bir istihbaratçı -bilgindir. Huntington’a
göre, Batı’nın bugün temsil ettiği değerler sadece Batı’nındır; dünyanın ortak malı
değildir. Batı bu değerleri üretmede tek olduğu gibi, bunlardan yaralanmada da tek hak
sahibidir. Bu değerlerden yararlanan ötekiler, bunun faturasını ödemek zorundadırlar.
Bu değerlerden Batı’ya fatura ödemeksizin yararlanmak kimsenin hakkı ve haddi
değildir.
İslam dünyası. Haçlı Batı’ya tüm servet kaynaklarını verse de (ki büyük ölçüde
vermiştir) bu olgu değişmez.
Batı’nın tüm diplomasî kodamanlarının ortak kanaati olan bu sav, bu egoizm, teoride
.Vluhammed İkbal, uygulamada ise Atatürk tarafından kırılmıştır. Büyük Atatürk şunu
göstermiştir:
Evrensel bilim ve fikir değerlerinin esas sahipleri Doğululardır.
Atatürk bu değerlere ‘maneviyat’ diyor ve ‘Doğu maneviyatı’ tâbirini gündeme
getiriyor.
Atatürk’e göre, biz esasında Doğu maneviyatına bağlıyız.
Atatürk’ün Pakistan’daki fîkirdaşı, Müslüman düşünür Muhammed İkbal {Atatürk’le
aynı yılda öldü), bu noktanın altını çizerken şu yolda konuşuyor:
Batı’nın bugün sahip bulunduğu ilim ve akıl değerlerini biz ondan almaya kalktığımızda
yaptığımız iş, o değerlerin esas sahipleri olan Müslüman ecdadımızın malını, mirasını
geri almaktır. Bu yüzden biz, Batı’daki evrensel değerleri alırken aşağılık kompleksine
düşmeyelim.
Ne yazık ki, Müslüman atalarımızın yarattığı ve asıl sahibi oldukları bu değerler bugün
Batı’nın kontrolüne girmiş ve Batı bunlar üzerinde hegemonya kurmuştur. Bu
hegemonya, emperyalist Batı zulmünün besleyicisi olarak insanlığın aleyhine
kullanılıyor.
ATATÜRK DEHASININ FARK EDİŞİ
Bu değerler Batı’dan geri alınmalı ve ardından da Batı’nın zulüm ve hegemonyasını
yıkmak için kullanılmalıdır.
Atatürk bunun teorisini yapmakla kalmamış, uygulamasını da göstermiş ve tam
başarıyla uygulamıştır. Bugün bu işi, bir ölçüde Çin yapmaktadır. Atatürk’ün Çin’de
yıllardan beri ders gibi okutulması boşuna değildir. Çin dehası, reçeteyi tam göbekten
yakalamıştır. Yakalamış ve getirisini elde etmiştir.
Çin, esas değerler sahibinin Doğu olduğunu ispatlama noktasına gelerek, Atlantik
İmparatorluğu’nu bunalıma sokmuştur. Atatürk, işte bu oluşumların ilk ve unutulmaz
öncüsüdür.
Attila İlhan, bu noktaya parmak basarken şöyle diyor:
“Türklerde, kurtuluşu Doğu’da gören ilk ihtilalci Mustafa Kemal idi.”
Atatürk’ün Batı’yı çıldırtan yanı işte budur. Batı, Atatürk’ü işte bunun için asla
hazmedemiyor, asla hoş göremiyor.
Batı, şu hedefi öne çıkarmıştır: Atatürk’ün hayallerimize indirdiği darbe, Batı
emperyalizminin canına okumadan, onu ölümsüzleştiren Türk Kurtuluş Savaşı
karartılmak, kirletilmelidir.
Hedef, Ortadoğu coğrafyasında, İsrail’den daha büyük devlet bırakmamaktır. BOP, işte
budur. ‘Yeni Osmanlı düzeni, halifeli bir Islam’gibi mel’un fısıltılarla siyasal İslamcı
güdüklerin ağzına bal çalmaları sebepsiz değildir.
Kısacası, Batı biliyor ki, Mustafa Kemal, Müslüman kitleler tarafından bir öncü ve
kurtarıcı olarak algılandığı sürece, İslam dünyasına yönelik işgalci-sömürgeci
politikaların başarıya ulaşması mümkün değildir. Bu politikaların rahat yürümesi, Türk
Kurtuluş Savaşı’nın kirletilmesiyle sağlanabilir.
Akıl ve işletilen akıl
Akıl sözcüğü malum. Kur’an, akıl sözcüğünden türetilen takkul fiilini defalarca kullanır
ve insanoğlunu, taakkule çağırır.
Takkul, aklı işletmek, akletmek, akıl yoluyla bilip anlamak, aklın verilerini esas almak
gibi anlamlar taşıyor.
Ne ilginçtir, Kur’an taakkul tâbirini defalarca kullandığı halde akıl kelimesini hiç
kullanmaz.
Bu demektir ki, Kur’an, cevher olarak aklın varlığını yeterli görmüyor; o hepimizde
var. Kur’an’ın istediği, aklın işlevsel olması veya işlevsel akıl.
Kur’an, aklın çıplak mülkiyetini yeterli görmüyor, aklın intifa (kullanım} hakkını esas
alıyor.
Akim çıplak mülkiyetine sahip olmanız ‘akıllı adam’ olmanız için yeterli değildir.
Önemli olan şu:
Sahip olduğunuz akıl, işletilen akıl mı, bloke edilmiş, üstüne oturulmuş, şunun bunun
vesayetine terk edilmiş akıl mı? Bunu soruyor ve nihayet şunu ilkeleştiriyor Kur’an:
“Allah, aklını işletmeyenler üzerine pislik atar.” (Yunus suresi, 100)
Taakkul yoksa insan, görüntüyle insan, hakikatte hayvandır. (Furkan, 44}
Peygamberliğin bitişinin bir anlamı da artık aklın sınırsız kullanım döneminin
açıldığıdır.
Kur’an, akim işletilmesine, kullanımına hiçbir sınır koymamıştır.
GAZALÎ’NİN VURDUĞU DARBE
İslam’ın mistik düşünce sistemlerine, özellikle ‘tasavvufun bir yozlaştırılması olan
tarikatlar’ bünyesine Ebu Hâmid el-Gazatî (ölm. 505/1111) tarafından sokulan, “Akıl,
vahiy ve aşkla sınırlıdır” yolundaki kabul Kur’an’la asla bağdaşmaz.
Gazali, felsefeyi dine mahkûm hale getirerek, İslam düşüncesinin kaderini kararttı;
İslam’a da insanlığa da büyük kötülük etti. Fransız filozofu Descartes (ölm. 1650) ise
felsefeyi dinin uydusu olmaktan çıkararak, başka bir deyişle aklı kilisenin ‘vahiy adına’
(1) vurduğu prangadan kurtararak insanlığın yükselişi yolunda müthiş bir adım attı.
Ne yazık ki, İslam dünyası hâlâ Gazali rotasında gidiyor. Bu yanlış rota, büyük Atatürk
tarafından gerçek yönüne çevrildi ama İslam dünyası Atatürk’e sırt dönerek rotadan
yararlanma imkânını kendi eliyle yok etti.
Kur’an’a göre, vahyin ilk görünümü, ilk ürünü akıldır. İlk ve esas peygamber de akıldır.
Kur’an dilinin aşılmamış ustası Isfahanlı Râgıb (ölm. 502/1108) diyor ki, “ilk
peygamber, içsel peygamber akıldır. Önce o devreye sokulmalıdır ki, dışsal
peygamberler, bizim bildiğimiz peygamberler işe yarasın. Akıl komutan olmalıdır ki,
vahyin diğer ürünleri sonuç versin.”
İSLAM DÜNYASININ BAŞ DÜŞMANI
Akla bakışı bu olan Kur’ansal fikir mirasından şu önümüzde duran İslam dünyasının
yeterince nasipti bulunduğunu söylemek mümkün mü? Asla! O halde, İslam dünyasının
en büyük belası, ondaki akıl düşmanlığı değil de ne?
İslam dünyası denen âlemin en büyük düşmanı bizzat kendisi...
Akıl düşmanı dinci söylem tarafından şeytanî bir morfin gibi tekrarlanan, “Aklın din ve
sünnetle sınırlanması esastır” sloganı veya bugünlerde bazı hurafe hamallarının icat
ettikleri ‘İslamcı akıl’ deyimi Kur’an dışı bir bühtandır. Emperyalizmin has ajanı
oryantalistlerin siyaset dincisi çevrelere yutturdukları bir haçlı zehridir.
Akim gayri İslamîsi de mi var, behey sersem! Allah’ın elinden gayri İslâmî şey çıkar mı?
İşletilen aklın meyvesi: Bilim
Emperyalizm morfiniyle uyuşturulanlar aklı mahkûm ettikten sonra, bilimin katline
giriştiler.
Şimdilerde, ABD ve AB’de bir yığın sözde ‘İslamcı akademisyen 1 , daha doğrusu
‘oryantalist beslemesi aydın 1 ‘bilimin İslamîleştiritmesi 1 söylemini yaygınlaştırmaktalar.
Şu aldanışa, şu zavallılığa bakın! Birileri bitim üretecek, bunlarda onu
‘Islamîleştirecek 1 ...
Bu emperyalizm hizmetkârları, İslâmî akıPdan da dem vuruyorlar. Aklı işleten
başkaları, İslâmî akıldan söz eden bunlar...
Evrensel aklın içi boşmuş; akıl İslâmî akıl olmalıymış... Peki, neden bu içi boş aklı
kullanmayı size öneren emperyalist kodamanlar bunu kendileri kullanmıyor?
Sizi kendilerinden çok mu düşünüyorlar dersiniz?
Kur’anMa, Peygamber öğretisinde, akıl ve bilimin İslâmî ve gayri İslâmî türlerinden
bahis var mı ? Böyle bir ayrım var mı ?
Bırakın böyle bir ayrımı, böyle bir ima var mı? Hayır ! Ama akılla bir türlü
harışamamış olan hurafe hamalları, bir yolunu bulup aklı kötürümleştiriyorlar...
Son geveledikleri hezeyan, işte, bu İslâmî akıl bühtanı...
Hal bu iken, İslam dünyasında uyanış koca bir hayal olmaz da ne olur?
AKİL PRAN GALAN INC A...
Özetleyelim: İslam dünyasında akıl sekiz yüzyıldan beri prangalandı.
Bunun sonucu bilimin çöküşü oldu. Akıl işletilmediği için bilimsel üretim durdu. Bilimin
onur burcuna, tarikatçılığın ‘keramet 1 safsataları oturtuldu. Sonuç elbette ki, sadece
hezimet olabilirdi. Ve aynen öyle oldu. Daha doğrusu Kur’an’ın dediği gibi oldu:
“İlimden nasipsizlerin kalpleri üzerine Allah işte böyle mühür basıyor. 11 (Rum suresi, 59)
Hal böyle olunca, ‘ilhamı bilgi 1 veya ‘kalp gözüyle elde edilen bilgi 1 nasıl ve nereden elde
edilecektir. Mühürlenmiş kalbin ilham ve irfan üretmesi mümkün müdür.
İLİMSİZ DİN HİÇBİR İŞE YARAMAZ
Kur’an A n mucize devrimlerinden biri de şudur: Kur’an, ilim ve tabiat üstü bir gerçek
olan vahyi bile, özellikle yeryüzüne indiği andan itibaren ‘ilim 1 diye nitelemekte ve
böylece, vahyin yery üzüne inişinden itibaren ondan yararlanmak isteyenlerin bunu
ancak ilim saye-sinde gerçekleştirebileceklerine dikkat çekmektedir. Kur’an o esrarlı
üslûbuyla bu gerçeği şöyle ifadeye koyuyor:
“Eğer sen, ilimden nasibin sana geldikten sonra onların boş ve iğreti arzularına uyarsan,
işte o zaman, kesinlikle zalimlerden olursun. 11 (Bakara, 145. Ayrıca bk. Ali İmran, 19,
61; Ra 1 d, 37)
Peygamberlik aynı zamanda ‘ilimde genişlik ve üstünlük 1 anlamı taşır. (Bakara, 247)
Peygamberler vasıtasıyla gelen ayetleri anlamak da ilimde derinleşmiş olanların
nasibidir. Kur’an A n yüzde doksanı aşan kısmını oluşturan müteşâbih (çok anlamlı, çok
boyutlu) ayetleri anlamak, Allah ile ilimde derinleşmiş olanların hakkı ve yetkisi
içindedir. İnsanlar arası ilişki ve çekişmelerde de iki tanık güvenilir kılınmıştır: Tanrı,
ilim sahipleri:
“Kitabı sana indiren O'dur. Onun ayetlerinden bir kısmı muhkemlerdir ki; onlar
kitabın anasıdır. Diğer ayetlerse müteşâbihlerdir. Şu var ki, kalplerinde bir eğrilik
bulunanlar, fitne aramak, onun teviline öncelik tanımak için kitabın sadece müteşâbih
kısmının ardına düşerler. Onun tevilini ise bir Allah bilir, birde ilimde derinleşmiş
olanlar. Bunlar, ‘Ona inandık, hepsi Rabbimizin batındandır 1 derler. Gönül ve akıl
sahiplerinden başkası gereğince düşünemez. 11 (Ali İmran, 7)
Dokunulmazlara dokunmadıkça olmaz!
Kur’an, İslamadan nasibin oranını, bilgiden nasibin belirlediğini ifade etmektedir. Buna
dayanarak diyebiliriz ki, bugün Müslüman olmayan ama bilgiden nasibi daha çok olan
toplumların Kur’an’dan yararlanma oranları Müslümantardan çok fazladır.
Bunda şaşacak bir yan da yoktur. Kur’an tüm insanlığa hitap ediyor. Nüfus kağıdına
Müslüman yazanlara veya kendilerine, Müslüman diyenlere değil...
Kendini sürekli eleştiren benliğe yemin eden bir Tanrı’nın kulları, “Hesaba çekilmeden
önce kendinizi hesaba çekin” diyen bir Peygamberdin ümmeti kendini değil, dünya âlemi
hesabı çekmenin peşinde. Perişan haline şöyle bir bakmak yerine cennete ve cehenneme
kimlerin gideceğini listelemenin derdinde. Yazık ki ne yazık! Varlık, var oluş, insan ve
evrenle ilgili binlerce soru soran ve sorduran bir kitabın müminleri olduklarını
söyleyenlerin yüzlerce yıldan beri bir gün olsun, “Biz ne yapıyoruz, ne yapmalıyız?
Acaba şu perişanlığa düşmemizde bizim de bir hatamız olmuş olabilir mi?” diye asla
sormuyorlar.
İslam dünyası, hayatı, evreni, varlığı, olayları, kültürleri, geçmişi sorgulamayı bırakalı
yaklaşık bin yıl oldu. Bu bırakmışlığın temelinde, benliğin kendi kendini sorgulamayı
bırakması, Kur’an’ın deyimiyle melâmetin (özeleştirinin) terk edilmesi vardır. O
melâmet ki, Kur’an ahlakının ve yaratıcı disiplinin ruhudur. Emevî İslam’ı,
Muhammedi İslam'daki melâmetin yerine riyakârlığı koydu ve dinleştirdi. Vani
Kur’an'ın temel düşmanı olan şirk, Kur’an’ın dini adına egemen kılındı. Türkiye’de din
adına egemen olan da işte o. Şimdi, bu bin yıl sürüp giden yıkımı, akıl ve Kur’an
denetiminde durduracak mıyız, durdurmayacak mıyız?
Olmak, ya da olmamak sorusu budur. Gerisi hikâye... İnsan, bir anlamıyla da
sorgulayan varlıktır. Sorgulamasız her şey olunur ama insan olunamaz. İslam dünyası
hem sorgulamayı terk etmiş hem de 'Mükemmel insan’ olma iddiasıyla kasılıyor.
MUSTAFA KEMAL’DEN ÖZÜR DİLENMEDİKÇE OLMAZ!
ÖNCE şu anda elimizde olanı sorgulayacağız, sonra da mirası sorgulayacağız. Bize,
“Alın yaşayın!” diye dayattıkları ne varsa sorgulayacağız. Kur’ansal ilke açıktır:
“Atalarımız hangi hal üzere idiyseler biz onu izleriz...” diyen putperestliğe isyan
etmek zorundayız. Bugüne kadar putperestliğe ters düşmeyi değil, bunun tam aksini
ilkeleştirerek, bize dayatılan ve tabulaştırılan ne varsa kutsadık. İşte belanın esası
bu şirk takıntısıdır.
Mustafa Kemal mirası bu sorgulamayı yaptığı için, Allah ile aldatma saltanatının
şeytanî simsarlarınca din dışı gösteriliyor. Elbette ki meseleleri din değil, din üzerinden
sağlanan saltanat ve rant. Mustafa Kemal işte o rant tezgâhını yıktı. Gerçek dini
güçlendirdi ama onu yıktı. Dinci saltanat odaklarının, haçlı emperyalizmle işbirliği
halinde bir asra yakın zamandır yürüttükleri ‘Mustafa Kemal’i İslam dışı gösterme
operasyonu’, tarihin en namert nankörlüklerinden birdir. İşte bu nankörlük
durdurulup Müdafaai Hukuk Başbuğu’ndan özür dilenmedikçe iflah olası değil.
Tarihin diyalektiği, o nankörlüğün faturasını İslam dünyasına ve Türkiye’ye ödetecektir.
Ya ödeyeceksiniz ya da tövbe edip özür dileyeceksiniz. Başka bir yolun olmadığını Batı
da onun hizmetkârlığına soyunan siyaset dinciliği de görecektir. Bu, Allah'ın
vaadidir. ABD’nin olabildiğince insan yürekli başkan’ı Bili Clinton 1999 Kasım’mda
yani Berlin Duvarı’nın yıkılışının onuncu yıldönümü münasebetiyle Georgetown
Üniversitesinde verdiği bir konferansta Türkiye ile ilgili bir tespitte bulunarak şunu
söylemişti:
“İnanıyorum ki, önümüzdeki yüzyıl büyük ölçüde, Türkiye’nin geleceğine, Türkiye’nin
bugünkü ve yarınki rolünü nasıl tanımlayacağına bağlı olarak şekillenecektir...”
ClintonTn söylemek istediği, 21. yüzyılda Türkiye’nin misyonunun Hıristiyan Batı veya
Müslüman Doğu’da hiç kimse tarafından oynanamayacak bir misyon olduğudur. Bu
misyon, İslam dünyasının öteki ülkelerince üstlenilemez, çünkü onlarda Atatürk ve
laiklik yok. Bu misyon, Hıristiyan Batı ülkelerince de üstlenilemez; çünkü onlarda da
İslam yok. Türkiye, İslam ile akılcılığın, bir başka deyişle, İslam ile laiklik
kucaklaşmasının mümkün ve mutlu bir tablosu olarak, bir başkası
tarafından oynanamayacak bir rol oynamaktadır. Bu rolü tayıkıyla oynayıp misyonunu
tamamlarsa insanlık bundan büyük yararlar sağlayacaktır. Aksi olur, Türkiye diğer
Müslüman ülkelerin oturduğu kefeye oturtulursa {ki bugün ABD-AB-saltanat dinciliği
ittifakıyla yapılmak istenen budur) bunun sonuçları hem İslam dünyası için hem de Batı
için çok kahırlı olacaktır.
Atatürk’ü niçin seviyorum, O’nunla neden meşgulüm?
Son otuz yıllık çalışmalarımın önemli bir kısmını Türk Kurtuluş ve Aydınlanma Savaşı
ile o savaşın başbuğu Mustafa Kemal’e ayırdım. Neden?
Gazi ile ilgili araştırmaların hayatımı vakfettiğim Kur’an araştırmalarının bir parçası
olduğunu açıkça gördüğümden.
Benim Atatürk’le meşguliyetimin sebebi, bazı eblehlerin (ve bazı namussuzların) iddia
ettikleri gibi ‘ulusalcılık takıntısı’ falan değildir. Ben hayatımın hiçbir döneminde
kendimi ulusalcı olarak tanımlamadım, tanımlamam. Toplamı otuz bin sayfayı aşan
eserlerimin hiçbir yerinde kendimi ulusalcı olarak tanımladığımı gösteren tek cümle
yoktur. Çünkü benim, ulusalcılık diye bir meselem yoktur. Benim şahsiyet, iman, ideal
dayanaklarım son derece açık ve şu iki kelimeyle özetlenmiştir: Akılcılık, Kur’ancılık.
Bir fikir, eylem, anlayış, siyaset ve şahıs bu iki ana değerden birini veya her ikisini
taşıyorsa o benim otomatik alarak meşgale alanıma girer. Mustafa Kemal Atatürk, bu
iki değerin ikisini de taşıyor ve bu yüzden, benim meşgale alanıma girmektedir.
Gazi Mustafa Kemal, birçok boyutu olan bir liderdir. Egemen boyutu hangisidir,
tartışılır. Tartışmasız olan gerçek şu: Atatürk, aynı zamanda teolojik bir fenomendir ve
bu yanıyla bir ilahiyatçı olan Yaşar Nuri’nin doğrudan doğruya çalışma alanı içindedir.
Aynen bunun gibi, Atatürk’ün zafere ulaştırdığı Türk Kurtuluş ve Aydınlanma Savaşı
da aynı zamanda bir teolojik fenomendir. Ve bunun böyle olduğu, benim bir yorumum
veya iddiam değildir, çağın en büyük tefsir bilginleri (ki büyük çoğunluğu Araptır)
tarafından da tescil ve ifade edilmiştir. O halde, Türk Kurtuluş Savaşı ve onun muzaffer
kumandam, akılcı ve Kur’ancı ilahiyat bilginlerinin meşgale alanı içindedir. Mesela ben,
‘Kur’an Penceresinden Kurtuluş Savaşı’na Bir Bakış’ı yazarken, bir ‘Mâûn Suresi
Böyle Buyurdu’yu, bir ‘Allah İle Aldatma’yı, bir ‘İmamı Azam’ kitabımı yazmak gibi
bir iş yaptım. Çünkü bu konuların tümü, Kur’an penceresinden baktığımda Kur’an’ın
bana “Gör ve değerlendir” emrini verdiği konulardır. Biri neyse öteki de odur.
VAROLUŞSAL GAYEMİZ AYNI
Atatürk’ün, kendi varoluşsal amacını ifadeye koyan cümleleri, benim ve akılcı-Kur’ancı
birçok selefimin varoluşsa! amacının da aynen ifadesidir. Burada sadece üç sözünü
verebileceğim:
“Bu milletin şimdiye kadar Arapların, Acemlerin din maskeli iğfalleriyle aldatılmış
olduğunu ispat etmek isteyen bir adamım.”
“Kur 1 an’la uyarmak istiyorum!”
Dini yozlaştırıp yalan ve hurafeyi din diye pazarlayarak halkı perişan edenlerle
mücadelenin gereğinden söz ederken de şöyle diyor:
“Tek başıma kalsam yine de gider onları tepelerim.”
Elli yılını Kur’an’ı anlayıp anlatmaya adamış bu satırların yazarının varoluşsal amacı
bu sözlerde ifade bulan idealden başka nedir ki?! Atatürk, imanı ve eylemleri
bakımından benim, aynen İmamı Azam gibi, Kadı Abdülcebbar gibi, Necmuddin Tûfî,
İzzüddin bin Abdüsselam gibi akılcı seleflerimden biridir. Dahası, Atatürk, akılcı din
bilginlerinin hasret ve ideallerini hayata geçirmede başarılı olmuş tek selefımdir. Benim
selefim, öncekilerin halefi. Öyleyse, ben, benim tarih yaratmış böyle bir selefimi nasıl
göz ardı ederim?! Atatürk’ü anlayıp anlatmak benim hem imanıma hem de akılcı ve
Kur’ancı teolog seleflerime saygımın bir gereğidir.
Benim Kur’an’a iman ve hizmetimin varlığını kabul eden herkes, benim Atatürk’ü
anlamak ve anlatmak gibi bir görevimin olduğunu da kabul etmek zorundadır. Bu
görevi bana Kur’an yüklüyor. Yalnız ve sadece Kur’an...
Atatürk, bir teolojik fenomen olarak benim sele fimdir. Böyle olunca, tarih yaratmış bir
lider sıfatıyla benim anderimdir. Ulusalcı olduğu için değil, teolojik bir fenomen olduğu
için. Atatürk, elbette ki, birçok insanın meşgale alanına ulusalcılık, askerlik, siyaset
yanlarıyla girmektedir. O meşgaleler de önemlidir ve saygındır ama ben onlarla meşgul
değilim. Ben, teolojik fenomen olan Atatürk’le meşgulüm. Yani ben kendi işimi
yapıyorum.
Son bir söz: Bu yazımı, “Tutturmuşsun bir Atatürk, bırak şu işi” diyen iyi niyetli
zavallılarla kötü niyetli namussuzlara ithaf ediyorum. Umarım beni artık anlarlar.
HALA .ANLAŞILMADI MI?
Batı’nın en büyük tarih felsefecisi olarak kabul edilen İngiliz düşünürü Arnold Toynbee
(ölm.1975), 1940’U yıllarda dünyaya şunu söylüyordu: Yakında insanlık, mutlu bir
geleceği dinlerin mirası içinden çıkarma gayreti içine girecektir. İdeolojiler devri
bitmiştir...
Toynbee'nin kırklı yıllarda gördüğünü, aydınlarımız, Berlin Duvarı yıkıldığında yani elli
yıl kadar sonra görebildi. Ve doğal olarak, Batı’yı ve çağı yanlış okumamız, sırtımıza el¬
li yıllık bir gecikmenin ağır faturasını yükleyiverdi.
Toynbee, özellikle, Batı'nın yarınlarını kotaracak olanların dikkatine sunduğu
uyarısında bir şeyin daha altını çizmiştir: ‘Yeniden Dinler Devri’nde, en büyük şans
İslam'ın olacaktır. Hıristiyanlık, tarih önündeki sınavında başarısız olmuş ve insanlığı
komünizme teslim etmiştir.
Toynbee'nin bu öngörüsünün takipçisi idik. Böyle olduğumuz içindir ki Bertin Duvarı
yıkıldığı günden beri bağıra bağıra şunu söyledik: İdeolojiler sahneyi boşalttı. Dinler
yeniden başköşeye oturdu. Şimdi iki temel soru var:
1. İnsanlık, engizisyon deneyimlerinden ders almış olarak dinin, Allah ile aldatanlar
tarafından sömürü aracı yapılmasına giden yolları tıkama ve dinden bir barış ve
mutluluk reçetesi çıkarma başarısını gösterebilecek mi? Yoksa kitleler; açık veya maske¬
li engizisyonların yeniden sahneyi doldurması üzerine, eskisinden güçlü bir dinsizlik ide¬
olojisine davetiye mi çıkaracaklar?
2. İslam, eski engizisyonun torunları tarafından, insanlıkla kucaklaşsın diye rahat
bırakılacak mıdır, yoksa yirmi birinci yüzyılı peşine takmasını önlemek üzere birtakım
siyasal oyunlarla sahneden uzaklaştırılması mı denenecektir?
Zaman, ne yazık ki, bu soruların ikisine de mutsuzluk ve umutsuzluk sergileyen
cevaplar vermektedir. Başta ABD olmak üzere, çağın egemen kuvvetleri, sahne
antiemperyalist İslam'a kalmasın diye büyük bir seferberlik içine girmiş bulunuyor.
Temel hedef, engizisyon ve emperyalizmin bir numaralı düşmanı olan Kur'an dinini,
emperyalizm yamağı bir ideolojiye dönüştürmek ve Müslüman kitleleri gardiyansız
hapishaneler haline getirilen camilerde.uyuşturup etkisizleştirmek. Atatürk devrimciliği
işte buna engel olduğu içindir ki, ilk yüklendikleri kale Atatürk aydınlığı olmaktadır.
ANA HEDEF CUMHURİYET TÜRKİYE Sİ
Sağa sola hiç çekmeden ve büyük bir üzüntü duyarak söyleyelim ki, Müslüman dünya,
kendisine kurulan emperyalist tuzağa düşmüştür. Cumhuriyet sayesinde bir istisna gibi
duran Türkiye de ayaklarını ve kanatlarını tuzağa kaptırmak üzeredir.
1950’lerden sonra oynanan, Yeşil Kuşak İslâmî, Afganistan'daki Taliban oyunu,
şimdilerde yine bizim üzerimizden oynanan İlımlı İslam oyunu büyük haçlı senaryonun
muhtelif perdeleridir.
İslam bir ‘ilkellik ve dehşet sistemi’ olarak lanse edilebilmiştir. Kinini din, kan dökmeyi
ibadet, oyuna gelmeyi zafer sanan akıl ve aydınlık düşmanı birtakım dinci çeteler
aracılığı ile...
Son ve kesin zafer, Türkiye'nin düşürülmesiyle elde edilecektir. Ana hedeflerden
birincisi Türkiye’dir. On hazırlıklar, Cumhuriyet düşmanı hurafe ve sömürü dinciliğine
zaten yaptırılmış bulunuyor.
Yaşadığımız günler, hazırlık döneminde ekilen fidanların meyvelerinin devşirilmekte
olduğu günlerdir. Ancak karanlığın kesin zafer göstergesi, Anıtkabir’in dümdüz
edilmesidir. Emperyalizm ve yamakları, olanca gayretleriyle bunu sağlamanın
peşindeler. Televizyon ekranlarını taradıkça içimden hep şu ses yükseliyor:
“Acaba Türk televizyonları, özel olarak Atatürk’e ve Millî Mücadele’ye sövmek için mi
kuruldu?! Ve, Halaskar Gazi’nin milleti bu kadar nasıl düşebildi?!”
Şimdi, şu anda bu topraklarda ‘olmak ya da olmamak’ kaygısıyla ilgili soru şudur:
Tarihin diyalektiği, emperyalizm ve işbirlikçilerine Anıtkabir’i dümdüz etme şansını
verecek mi?
Kur’an’daki cennet kavramının boyutları
Dinler tarihinde cennet, ölüm sonrası ödül yurdu olarak bilinir. Ancak Kur’an’daki
cennet kavramı sadece bu kadar değildir. Kur’an cennetin bir de bu dünyada
gerçekleşebilecek bir türünden de söz etmektedir. Ayrıntılarını ‘Küresel Afetler’ adlı
kitabımızda verdiğimiz cennetin dünyadaki şeklinin ‘kirletilmemiş, doğal dengeleri
bozulmamış, doğal gıdalarla beslenmenin esas olduğu bir yurt’ veya yeryüzü olduğunu
söylememiz gerekiyor.
Kutsal metinleri, yukarıda açıkladığımız ölçüler içinde okuduğumuzda cennetin iki
büyük gerçeği sembolize ettiğini anlamakta gecikmeyiz:
1. Sonsuzluk (ölüm sonrası, âhiret) ödülünün sembol adı,
2. Esası bakımından güzel, temiz, bereketli ve mutluluk getirici olan doğal yaşam ve
doğal çevre.
Kutsal metin çok boyutlu kelam olduğuna göre, cennetin bu anlamlardan birine
hapsedilmesi değil, ikisinin birden korunması vabyin muradına daha uygundur.
Cennet tasvirleri dikkatle incelendiğinde temiz ve bereketli bir doğal çevre ve o çevrede
geçen hayatın kastedildiği anlaşılır. Esasen, cennet yeşillik, yeşil ve bereketli bahçe
demektir. Kutsal metinlerin tasvirleri dikkatle değerlendirildiğinde bu mutluluk
yurdunun saf ve temiz doğa olduğu gerçeğine ulaşmakta zorluk çekmeyiz.
HAYAT VE MUTLULUK KAYNAĞI OLARAK SU
Cennetin en imrendirici tasvirleri su merkezlidir. Nehirler, bazen saf bal nehirleri olarak
tasvir edilir.
Cehennemin belirgin özelliklerinden biri de sudan mahrumiyettir. Cehennem bir
anlamda, içilecek vasıfta suyun bulunmadığı yerdir. Şu tasvirdeki kahredici susuzluğa
bakın:
“Ateş halkı, cennet halkına seslenir: ‘Şu sudan yahut Allah'ın sizi rızıklandırdığından
biraz da bize akıtın!* Şu cevabı verirler: ‘Allah, o ikisini de, gerçeği örten nankörlere
haram kılmıştır.’* (Araf, 50}
Su, Kur’an’a göre, hayatın, mutluluğun, o arada yeşilliğin, ziraatin de esasıdır:
“O küfre sapanlar görmediler mi ki, gökler ve yer bitişik idi, biz onları ayırdık. Her
canlı şeyi sudan oluşturduk. Hâlâ iman etmeyecekler mi?” (Enbiya, 30)
Bütün bitkilerin, meyvelerin su ile hayat bulduğunu, gelişip olgunlaştığını ifade eden çok
sayıda Kur’an ayeti görmekteyiz. Su aynı zamanda mutluluk simgesi ve yurdu olan
cennetin baş nimetidir.
Cennet temiz ve arı sularıyla yücelirken, cehennem de kirli, irinli, içilemez hale gelmiş
sularla belirginleşir. Kur’an, cehennemin bu yanını gösteren birçok ayet içermektedir.
O halde, su krizi bir cehennemleşme ve cehennem hayatına geçiş göstergesidir. Bugün
dünyamız bir su krizinin yani cehennem hayatına geçişin eşiğinde bulunuyor.
Profesör Michael Klare, 2001 yılında gerçekleştirdiği ‘Resources VVars’ (Kaynak
Savaşları) başlıklı çalışmasında gösteriyor ki, 1990’dan bu yana su kaynaklan ve gıda
havzaları çevresinde gerçekleştirilen siyasal ve askerî çatışmalar gittikçe artmaktadır.
Hızla artan nüfusu beslemek için arttırılması gereken gıda maddeleri, özellikle tahıl,
insan hayatı için gerekli suyun büyük bir kısmını alıp götürmektedir.
Öte yandan, sanayi artıklarının tahribi ve küresel ısınma yani kuraklık ve kirlenme,
dünya su stoklarını giderek kullanılmaz hale getiriyor.
İnsan sanık sandalyesinde
İnsanoğlu bugün öz anasına, kendisini besleyip büyüten, koruyup gözeten rahme,
yerküreye, doğaya zulmetmekten sanıktır. İnsan; canlıların yaşam alanları olan havayı,
suyu, toprağı yaşanamaz hale getirerek varlıklara ve varoluşa ihanet etmiş, bu ihaneti
yüzünden bütün canlılar tarafından Yaratıcı’ya şikâyet edilmiştir. Bu şikâyet üzerinedir
ki, insan, varlığın en dehşet verici sanık sandalyesine oturtulmuş bulunuyor.
Bütün kutsal metinlere, bütün tekâmülcü felsefelere göre, insan, tekâmülünü gerçekleş¬
tirmek için iki kez doğmak zorundadır. Bunların birincisi fizyolojik doğum, İkincisi ruh¬
sal veya kozmik doğumdur. Birinci doğumun rahmi, analarımızın rahmidir. İkinci doğu¬
mun rahmi ise tabiattır. Birinci doğum, varoluşun sadece hammaddesini hazırlayan do¬
ğumdur. Gerçek varoluş, dünya denen büyük rahimdeki tekâmülle oluşuyor.
Buna dayanarak şunu söyleyebiliriz: İnsanın iki annesi vardır ve bu annelerin en yücesi,
tabiattır.
Tabiat, Allah'ın ayetlerinin en büyüklerinden biridir. Onun iyiden iyiye incelenmesi, sır¬
larının çözülmesi gerekir. Tabiatın kirlenmesi, insan kalbinin paslanmasıyla (deyim
Kur’an’ındır) koşut gidiyor.
ARTIK İNSAN DA KENDİNDEN ŞİKÂYETÇİ
Bugün insanoğlu kendisi dışındaki tüm varlıkların şikâyetçi olduğu bir sanık durumun¬
dadır.
Artık insanın kendisi de kendinden şikâyetçi. Bunun arkasında insanın kendinden kopu¬
şu, kendine yabancılaşması var.
Tarih boyunca dini pis iştahlarının tatmini için ‘aldatma aracı* olarak kullanan din
temsilcisi patentli kuduzlar, insanoğluna dinin esas talebi olan şu gerçeği öğretmediler:
Allah’a teslimiyet yani din varsa tabiat bir kutlu emanet gibi kullanılır. Emanet tahrip
edilmez, sadist zevklerin aracı yapılamaz.
KARINCANIN YARGILAMASI
Kur’an, insanın tabiatı ve hayvanları horlamak yüzünden ilk yargılanmasının
karıncalar tarafından yapıldığını bildirerek, ekolojik idrakin metafizik zeminine
muhteşem bir dayanak sağlamaktadır. Yargılama Hz. Süleyman zamanındadır. Acaba,
karıncalar veya öteki hayvan-lar tarafından bugünkü insanlık yargılansa, nasıl bir
konuşma metni gelir önümüze?
Halk arasında “Karınca gibi ezer geçerim” lakırdısına kaynaklık eden karınca, Kur’an
tarafından, Hz. Süleyman gibi bir peygamberle konuşturulmakta yani en ileri düzeyde
yüceltilmektedir. Bu da insana, doğayı ve onun bir parçası olan hayvanları
küçümsememesi, yönünde çok ciddî bir ihtardır. Dahası var:
Adı, Kur’an surelerinden birine verilen karıncaya, Hz. Süleyman’ın ordularını
‘şuursuzluk’la suçlayan bir konuşma yaptırılarak insana, hayvanlar lehine gerçekten
ürpertici bir uyarı daha iletilmektedir. Karıncayı konuşturan ayetler, o arada Hüdhüd
kuşunu da âdeta usta bir diplo-mat rolünde devreye sokmakta ve böylece, insan-hayvan
diyalogu, peygamberle beraberlik düzeyinde sergilenerek insanla tabiat arası ilişkilerin
metafizik zeminine büyük bir katkı verilmektedir, (bk. Nemi, 16-31) Bu beyyinelerin
geçtiği sure olan Nemi, karınca demektir.
Karıncanın bu yargılamasını okuduğunuzda, ’lslam’ı yüz bin cami ile temsil ettiğini’
söyleyerek kibirlenen Türkiye’de yıllardan beri ‘kolay ve ucuz temizlik’ olsun diye ‘anız
yakma’ geleneği sürdüren, böylece topraktaki yüzlerce küçük canlıyı (ve tabiî öncelikle
karıncaları) yakıp telef eden ‘müslüman Anadolu halkı’m (!) düşünün. Bu halk, bütün
peygamberlerin, hatta kurdun-kuşun lanetlediği bu zulmü işler, sonra da koşa koşa
camiye gider.
O zulmü işleyenleri hiçbir suyun ve hiçbir namazın temizleyemeyeceğini ‘yüzde doksan
dokuz buçuğu müslüman alan’ (!) Anadolu halkına binlerinin mutlaka anlatması
gerekirdi. Ama anlatmamışlar veya anlatamamışlar.
Anlatmamış veya anlatamamışlar ki, yirminci yüzyılın son çeyreğinde, dünya, anızla
yakılan hayvanların kurtarılmasını beklerken, Sivas’ta 38 insan benzin dökülerek diri
diri yakıldı. Sonra da bu işi yapanlar yine ‘abdestlerini alıp’ camiye gittiler ve ‘Allah’ın
huzuruna (!) dönüp namaz (!) kıldılar. Ve kılmaya devam ediyorlar. Tek tesellimiz
şudur:
Kur’an, bu namazları kılanları lanetlemektedir. (Maun suresi, 4-6)
Yeni bir fıkhın gerekliliği
Geleneksel İslam fıkhı, Emevî saltanatının operasyonlarıyla bîr ‘saltanat ideolojisine
dönüştürüldüğü için, hem büyük ölçüde Kur’an dışıdır hem de şiddet üreten bir fıkıhtır.
Çünkü bu fıkıh, İslam’ı ideolojileştiren bir fıkıhtır.
Siyaset dincileri, başka bir deyişle Allah ile aldatanlar bu fıkhı daha çok bu yapısı
yüzünden sevmekteler. Çünkü bu fıkıh onlara bir evrensel rahmet dini olan İslam’ı yerel
siyaset ve çıkar hesapları için istedikleri gibi kullanma imkânı sağlıyor. Ondan asla
vazgeçmek istemiyorlar.
Dolayısıyla, temelleri Kur’an'a dayanan yeni bir fıkıh oluşturmak gerekmektedir. Eski
Marksist yeni Müslüman Fransız düşünür Koger Garaudy, bu gerçeğe dikkat çekerken
şöyle konuşmaktadır:
“Müslümanlar artık çöl fıkhından uzay fıkhına geçmelidirler.”
Hey gidi Garody hey! O geçişi sağlayacak yolu Allah Türkiye’ye Atatürk’ün eliyle nasip
etti ama bu millet bunun kıymetini bilmedi. İslam dünyası ve Türkiye, Atatürk’ü
izlemek yerine ondan rahatsız olan haçlı emperyalizmi izliyor. Geldiği yer ortada: Uzay
fıkhına geçiş yerine Afganlaşma gayyasına yuvarlanış...
Garaudy’nin ‘çöl fıkhı’ tabiri hiçbir hakaret kastı taşımamakta ve sözünü ettiğimiz
‘Emevî fıkhı’ tabirine karşılık düşmektedir.
Kaldı ki, ‘çöl fıkhı’ deyimi, Garaudy’den asırlarca önce büyük Müslüman tarihçi-
düşünür İbn Haldun (ölm. 808/1405) tarafından da kullanılmıştır. Yani ilmî-akademik
bir kullanımdır.
GELENEKSEL MİRASI SORGULAMALIYIZ
İlk sorgulanacak olan, günlük hayatımıza din olarak giren ve her şeyin belirleyicisi
konumunda tutulan geleneksel fıkıh olmalıdır. Müslümanın elindeki ilmihali
sorgulamadan hiçbir hayır üretemezsiniz. Çünkü müslüman kitleleri akıl değil, o ilmihal
güdüyor.
O halde, “Biz eskiye, ecdadın mirasına dokunmayız” diyenlerin çözüm üretmleri
mümkün olamaz.
Garaudy’nin deyimiyle, “Müslümanlar, eğer tarihin önünde ayakta kalacaklarsa, çöl
fıkhından, uzay fıkhına geçmek zorundalar.”
O halde, ‘Dokunulmaz’ denenlerin hepsine dokunmak zorundayız.
Uzay fıkhına geçmek, Emevî'nin buyruklarından sıyrılıp Kur’an'ın evrensel
değerlerinden hareketle yeni bir fıkıh oluşturmakla mümkün olur. Aksi takdirde,
İslam’a bir kader gibi yapıştırılmış bulunan ‘akıldışılık’ ile şiddet üretimi
durdurulamaz.
Şiddeti Kur’an yazmıyor, geleneksel Emevî fıkhı üretiyor.
Kahır verici nokta şu ki, bugünkü İslam dünyasını kotaran bu geleneksel fıkıh,
günümüzde Allah ile aldatan küresel ve yerel güç odakları tarafından desteklenmekte,
yaşatılmakta ve din diye dayatılmaktadır. (Bu konuda geniş bilgileri biz ‘Allah ile
Aldatmak’ kitabımızda verdik)
Unutulmasın ki, dıştaki haçlı güç odaklarının da içteki salatanat dincilerinin de çıkarları
bu dayatmanın başarılı olmasına bağlı bulunuyor. Yoksa hepsi yerle bir olur. Bunu
bildikleri içindir ki, akla gelebilecek her şeylerini feda etmek pahasına bu dayatmanın
devamını sağla maktalar. Türkiye’de bunu daha Millî Mücadele’nin başlangıç
günlerinde, Dürrîzade-Mustafa Sabrı hainlerinin fetvalarıyla ortaya koymuşlardır.
Atatürk’e ve Cumhuriyete saldırının arkapalnında bu vardır. Dürrîzade namussuzu o
hain fetvasını verdiği zamanda Mustafa Kemal ve Müdafaai Hukuk’a saldırmak için ne
laiklik bahanesi vardı ne şapka kanunu ne de harf devrimi. Tek şey vardı:
Emeperyalizme karşı çıkış.
Dürrîzade alçağının ruhunu taşıyanların rahatsız oldukları şey, o gün ve bugün, işte bu
emperyalizm karşıtlığıdır. Gerisi halkı kandırmak için uydurulmuş hikâyelerden
ibaret...
Kutsalı küçültme gafleti
Müslümanların Hz. Peygamber’den sonra ikinci devlet başkanı Hz. Ömer, Kabe’nin
hareminde biç kimseye üç günden fazla kalma imkânı vermiyordu. Eleştirenlere
söylediği şuydu:
“Her gelen orada istediği kadar yayılırsa Kabe'nin mehabeti kalmaz...”
İmamı Şâfıî (ölm.204/820), Peygamberimize salât ve selamın her ağız açıldığında
telaffuzuna aynı gerekçeyle karşı çıkmıştır: Mehabeti kalmaz.
Yani saygınlığı, iç dünyaya nüfuz gücü yok olur, sakıza döner. Bu sakıza dönüş önlensin
diyedir ki, İmamı Şâfîî şöyle diyebilmiştir:
“Bir insan, bir mecliste bir kez salât ve selam getirse yeter. Ömründe bir kez getirse yine
yeter...”
Bu satırların yazarı, ‘Allah’ kelimesini çok az telaffuz eden ama telaffuz ettiğinde
titreyen, bazen yere çöken, gözleri yaşlarla dolan, gerçek Allah adamlarının
sohbetlerinde, onların nefesiyle büyüdü.
O nefeslerin ilhamıyladır ki, Allah’ı pazara indirip aldatma aracı olarak kullanmaya
kalkan sahtekârı çak iyi tanırım. Onu yüzünden, nefesinden, edasından-sadasından
tanırım. Daha ağzını açtığı anda tanırım. Adımını attığı anda tanırım.
Siyaset ve çıkar dincisi sahtekâr, kutsallarımızı, ölümsüz değerlere saygıyı ufalta ufalta
yok etti. Şimdi o, ‘Allah’ dendiğinde olduğu yere çöken, gözleri yaşlarla dolup göğsü
titremeye başlayan yüce ruhlu insanların dine-imana yönelik yarattığı sevgi ve saygıdan
eser kalmadı.
Bu gerçekleri anlattığınızda, çıkar tezgâhı sarsılan din çapulcusu sahtekâr, ruhsal
dedeleri engizisyon papazlarına has katranlı bir melanetle bağırmaya başlıyor:
“Din, binlerinin keyfi için kolaylaştırılıyor, sosyete cennete gidebilsin diye dine
müdahale ediliyor!”
Adamlar, sizin dininizi, aklı ve Kur’an’ı dışlayarak yozlaştıracaklar, siz buna karşı
çıktığınızda ise sizi ‘dinden taviz vermek’le itham edip susturacaklar. Sonra da, su
başlarına geçtiklerinde, yirmi dört saat haçlı kodamanlara hulûs çıkarmayı başarı ilan
edecekler...
Tarih böyle bir ikiyüzlülük, böyle bir onursuzluk kaydetmiş midir?!
Din çapulcusu sahtekâr, ha bire din der, iman der, ibadet der, âhiret der, salâtü selam
der, sarık der, takke der.. Ama insan hakları, helal lokma, emeğe saygı, samimiyet asla
demez. Çünkü bunlar onun kara yüreğini rahatsız eder. O yürek kara yürek, vicdansız
yürek. O kara yürek bütün güzelliklere ve haklara düşmandır. O kara yüreğin yaydığı
ufûnet yüzündendir ki, insanlık, Kur’an’m aydınlık dininden nefret eder hale gelmiştir.
BEKTAŞİNİN ÖLÜMSÜZ MESAJI
Gerçeği tam omurgasından yakalayan şu Bektaşi hikmetini dikkatle okuyalım:
Bektaşi babası kahvede oturmuş, “Allahım! Fakir kuluna bir şişe rakı ihsan et!” diye
yalvarıp duruyormuş. Yan tarafta oturan softa başı, babayı zor durumda bırakıp açık
düşürmek için, “Allahım! Ben kuluna iman nasip et!” diye yalvarmaya başlamış.
Etraftaki softa beslemeleri, efendilerinin mesajını hemen alıp babaya bindirmişler:
“Yahu, sen ne biçim adamsın? Bak, hazret, Allah’tan iman niyaz ediyor, sen rakı
istiyorsun. Kötü örnek olmaya utanmıyor musun?”
Baba; her zamanki sakin, arif ve kâmil tavrıyla asırlara ders olacak ibret ve hikmeti
yerine oturtan şu cevabı vermiş:
“Şaşacak ne var, efendiler. Herkes Allah’tan, kendinde olmayanı ister. Softa efendi onda
olmayanı istiyor, ben de bende olmayanı. Onda olmayan iman, bende olmayansa rakı.”
Allah ile aldatanlar balkın elinden her şeyi aldılar ve bunun içindir ki her şeyleri var.
Onlarda olmayan tek şey, Kur’an’ın istediği iman. Galiba bu yoksunlukları
yüzündendir ki sürekli ‘din-iman’ diye bağırıp çağırmakta, ona buna toslamaktalar.
Baba erenlerin hatırlattığı ölümsüz gerçeği unutmayalım:
“Herkes kendinde olmayanı, muhtaç olduğu şeyi ister.”
Gerçek aydın bunalımı
Kur’an’ın önümüze koyduğu evrensel ilkelerden biri de şudur:
İnsanın mutluluğu ve yücelmesi için iyi adam olmak yetmez, iyilik uğrunda eylemci
adam olmak gerekir. Şöyle deniyor:
“Halkı, iyilik ve barış için gayret gösterenler olsaydı, Rabbin o kentleri/medeniyetleri
zulümle helak edecek değildi ya!” (Hûd suresi, 117)
Bu ayette söylemin ruhu olarak kullanılan sözcük ‘muslih’ (barış ve dirlik için gayret
gösteren) kelimesinin çoğulu olan ‘muslihûn’ sözcüğüdür. Aynı kökten gelen bir de
‘salih’ kelimesi var ki, Kur’an bunu barış ve iyilik sever insanın sıfatı olarak kullanır ve
över.
Hz. Peygamber’e sordular: “İçimizde salib insanlar varken helak olur muyuz?” Cenabı
Peygamber cevap verdi: “Evet, olursunuz. Eğer pislik yoğunlaşmışsa helak olursunuz.”
Kur’an bize gösteriyor ki, bir ülke ve toplumun, hatta bir uygarlığın ayakta kalması,
salih insanlarla sağlanamaz; muslih insanlar lazımdır. Yani pasif barışseverler yeterli
değildir; barış ve huzur için faaliyet ve gayret gösteren eylemci insanlar gerekir. Aksi
halde, barışseverlerin (salihlerin) varlığı, çöküşü engellemez. Yani barış ve iyilik sever
olmak yetmez, barış ve iyilik için uğraşmak, gayret ve eylem sergilemek lazımdır.
Bu da öncelikle aydınların, daha sonra da siyasetçilerin işidir.
Aydın susar ve gerekeni yapmazsa siyasetçi de hesabını ona göre ayarlar ve önce
suskunluk, sonra da çirkefe teslimiyet kader olur. Çünkü böyle bir durumda ‘söz
gümüşse sükût altın’ olacağından susanların kazancı konuşanlardan çok olur. Dahası,
konuşanların maruz kalacağı tehlike ve tehdit, susanlarla kıyaslanmayacak bir düzeye
çıkar; ürküntü ve korku egemen hale gelir.
Bugünkü Türkiye’de durum aynen bu.
MİCHAELRLBİN’E KATILIR MISINIZ?
Pentagon ve Beyaz Saray danışmanı Michael Rubin’in, Türkiye’deki bugünkü durumu
değerlendirirken kullandığı ifadeyi kullanırsak Türkiye bugün, susmanın konuşmaya
tercih edildiği ‘Islamo-Faşist bir yönetimin’yani adı konmamış bir dinci diktatörlüğün
pençesine düşmüş ülke imajı veriyor.
Rubin’in görüşünü tartışabiliriz ama aydınlarımızın büyük çoğunluğunun susmayı
yeğlediği tartışılmaz bir gerçektir. İşte yıkım bunun sonucudur.
Türkiye’de en büyük bunalım, ‘gerçek aydın bunalımı’dır.
Gerçek aydın, gerçeği apaçık, kılık değiştirmeden, maske giydirmeden, olduğu gibi
söyleyen uyarıcı adamdır. Aydın; sadece bilgi çokluğuyla, hatta muhtemel tehlike ve
tehditleri önceden görmekle aydın olmaz. Aydın, fark ettiği gerçekleri, algıladığı tehlike
ve tehditleri topluma hiç geciktirmeden haber veren, toplumu uyandıran, bilinçlendiren,
bunun için meydan yerine çıkan öncüdür. Bu öncülüğünü yapması için, evirip
çevirmeden, gevelemeden konuşması gerekir.
Aydın bilinçlendirecektir ki, siyasetçi bu bilinci eyleme çevirsin. Aydını susan veya
konuşma adına geveleyen toplumun siyasetçisi durumu idare etmek üzere halkı
aldatmakla yetinir.
Türkiye’de, bu söylediğimiz anlamda konuşan aydın sayısı çok azdır. Bu sayı, toplumsal
bilincin eylem yaratmasına yetmiyor.
Türk halkı, asırlardır, bizzat kendi aydınları tarafından yalana, kendi siyasetçileri
tarafından da talana maruz bırakılmıştır. Türkiye, siyaset ve basındaki bu yozlaşmayı
aşmadan rahat nefes alamaz. Çözülmesi gereken temel sorun, işte budur. Haçlı
tasallutunun ensemizde ateş yakmasının esas sebebi de budur.
İslam kimin dini?
Başka bir deyişle, İslam’ı kim kurdu?
Batıklar, İslam’a ‘Muhammedanizm’ yani Muhammed’in dini demeyi çok severler.
Onlara göre, İslam, Muhammed’in kurduğu bir dindir ve Muhammed de bir zındıktır.
Batı’nm anıt şairi İtalyan Dante’nin Divina Komedyası’nda, Hz. Muhammed,
cehennemin en alt tabakalarında azap gören zındıklar arasında gösterilir.
Bir Alman olan bugünkü papa 16. Benediktus, Hz. Peygamber’e saldırırken, onu,
‘şiddet ve şerden başka bir şey yaymamakta’ itham etme talihsizliğini göstermiştir.
Batı’nın biraz daha bahtsız adamları bu sataşma ve hakaretlerini Kur’an’a da uzatırlar.
Reformun babası sayılan ve yine bir Alman olan papaz Luther, Kur’an’ı Hz.
Muhammed’in yazdığı bir kitap olarak görmekte ve bu kitabın bir ‘şer ürünü’ olduğunu
iddia edebilmektedir.
Kur’an, din meselesinde, Batı insanının Yunan ve Koma putperestliğini İsevî tevhidin
üstüne bindiren psikolojisinin kavramakta zorluk çekeceği bir anlayış getirmiştir.
Kur’an’a göre, dinin sahibi, kurucusu Yaratıcı kudrettir, Cenabı Hak’tır. Yani Allah'tır.
Peygamberler, dinin kurucusu değil, dini gösterenlerdir. Dini, kutsal metin getirir ve
canlı model olan peygamber gösterir. Dini kuran, ‘haram’ve ‘helal’ sınırlarını belirleyen
Tanrı’dır. O’nun dışında, peygamberler dahil, hiçbir varlığın din kurma, din adına
kural koyma yetkisi yoktur.
Kur’an, Tanrı dışında hiçbir varlığa, Hz. Muhammed’e bile, din adına haram koyma
yetkisi vermez. {Kur’an, Tahrîm, 1} Bir şeyi ‘haram’ ilan etmek, ulûhiyetin
yetkilerindendir, bir aşkın varlık yetkisidir.
Sonraları, yozlaştırılmış İslam döneminin saltanat uleması, bu yetkiyi Allah'tan çok
peygambere vermeye başlamışlardır. Yetkiyi peygambere verme eğilimlerinin amacı,
yetkiyi, daha sonraki zamanlarda, ‘peygamber vârisi’ (!) dedikleri başka birtakım
insanlara aktarma oyununu haklı gösterebilmektir.
Böylece, Allah’ın yetkilerini kullanan yapay bir sınıf, daha doğrusu Tanrılık yetkiler
kullanan örtülü bir ‘şirk panteonu’yaratılmıştır. Bugünkü İslam dünyasında yaşanan
dinin sahibi Kur’an’ı gönderen Allah değil, bu panteonun yedek ilahları,
kutsallaştırılmış rableridir.
İslam meselesinin en kahırlı noktası da işte budur. Allah ile aldatmanın dayandığı
‘dokunulmaz’ güç kaynağı da bu panteondur.
Kur’an, dînde tek hüküm koyucu olarak Allah'ı göstermesine rağmen, bugün İslam
dünyasında, Allah’ın yetkisi hiçbir zaman % 5Ü’nin üzerine çıkmıyor. Bugün bizim
camilerimizde anlatılan dinde de, Allah’ın yetkisi % 50’nin üzerinde değildir.
‘İndirilen din - uydurulan din’ ayrımı
Peki, bu yetkileri kim kullanıyor?
İslam’ı siyasallaştırarak saltanat aracı yapan Emevîlerin manifestosu bu yetkileri kime
veriyorsa, bu yetkileri işte onlar kullanıyor. Vani dini saltanat aracı veya saltanata
destek yapan kişi ve kurumlar. Bunların başında, sonraki zamanların ‘kutsal
derebeylikleri’ gibi iş gören tarikatlar gelmektedir. Anılan yetkileri bugün,tarikatlar
federasyonu manzarası arz eden dinci-sağcı partiler de kullanmaya başlamışlardır ki,
yüzyılımızın insan hakları açısından en yıkıcı tehdidi budur kanısındayım.
Bu yapı açısından incelendiği zaman, Kur’an’daki İslam ile halkın yaşadığı dinin
birbirinden çak farklı olduğu görülür. Bu noktada, dikkat çeken ayrım, ‘indirilen din-
uydurulan din’ ayrımıdır.
İslam düşünürleri, ‘indirilen din-uydurulan din’ ayrımım çok erken bir dönemde
yapmışlardır. Bu ayrımı ilk yapan düşünür, İbn Teyitliye (ölm. 728/1327) olmuştur.
Kur’aıı'ın bir adı da ‘indirilen kitap’ olduğundan, ‘indirilen din’ ifadesiyle gösterilmek
istenen, Kur’an'daki dindir; dolayısıyla, indirilen din, Kur'an'ın içinde olan dindir.
‘Uydurulan din’ ise, binlerinin uydurma ve dayatmaları ve Kur'an'ın tahrifiyle elde
edilen dindir.
Bu ayrımın, günümüzden altı yüz küsur yıl önce, yani çok uzun bir süre önce yapılmış
olması düşündürücüdür.
Dinci iftiranın tarihsel tahribatı
İnsanlığın, özellikle Müslüman kitlelerin zaaf noktalarını anlamak için Kur’an’ı iyi
okumak gerekir. Kur’an sadece insanlığın ayağının kaydığı noktalara dikkat çekmekle
kalmaz, kendi mensuplarının ayak kayma noktalarına da dikkat çeker. Çeker ki, gerçek
müminler kendilerini tehlikelere karşı koruma tedbirleri alsınlar.
Müslüman ümmetin temel zaaf veya sürçme noktalarından biri ve hatta birincisi
iftiracılıktır. Kur’an, bu ümmet kadar iftirayı dinleştiren ve ileri götüren bir camiadan
bahsetmiyor.
Müslüman ümmetin iftira zaafını anlamak için daha ilk neslin bizzat Peygamberi’ne
yaptıklarına bakmak yeterlidir. İlk ve en saygın nesil, en büyük ve en ağır iftirayı bizzat
Peygamberi’n eşine yapmıştır:
Kur’an’ın Nur suresinde sayfalarca anlatılan ünlü ifk (iftira) olayını iyi öğrenin.
Hz. Peygamber’in eşi Hz. Aişe, zina işlemekle itham edilip ağır ve zalim bir iftiraya
uğramıştır. Peygamber ailesi sarsılmış, Hz. Peygamber hayatının en kederli günlerini
yaşamış, ümmet içinde büyük çalkantı vücut bulmuştur. Ve Kur’an, ümmetin bu en
büyük zaafının hangi büyük yıkımlara yol açacağını ve nasıl bir insanlık suçu olduğunu
sayfalarca anlatmıştır.
Kur’an, kamu haklarından mahrumiyet cezasının en ağırını iftira suçu için
öngörmüştür. İftiracılar ebedî lanetle lanetlenir ve o andan sonra söyledikleri sözlerin
doğruluğuna asla inanılmaz.
Tarih bize göstermektedir ki, İslam dünyasında din üzerinden saltanat ve çıkar
sağlayanlar, hasımlarım yenik düşürmede en çok iftiraya başvurmuşlardır. Din
üzerinden siyaset yapanların tenezzül ettikleri iftiralar insanın aklını ve kanını
donduracak alçaklık ve ağırlıktadır. Din çapulcuları, hasım ve rakiplerini mağlup etmek
için sadece dostlarını, yakınlarını iftira malzemesi olarak kullanmakla kalmazlar, bizzat
kendi mahremlerini de meydana sürerler.
Kendilerini ‘Allah’ın avukatı’ gibi gören dinci müfterilerin bu alandaki düşüş ve
tenezzüllerini, hiçbir dinsiz ve ateistte görebilmiş değiliz. Hiçbir ideoloji sapığı, İslam
üzerinden siyaset yapan siyaset dincilerinin tenezzül ve tevessül ettikleri iftira suçlarına
tenezzül etmemiştir.
Türkiye’de yaklaşık bir asırdır sahnede otan dinci siyasetlerin ve bunların kolancısı din
çapulcularının iftira konusunda neler yapabileceklerini anlamak için son otuz yıla daha
dikkatlice bakmalıvız.
‘FÎ SEBÎLİLLAH FESAT’ VEYA İFTİRA DİNCİLİĞİ
‘Allah yolunda fesat’ anlamındaki bu tabiri, kara yürekli fesat mollasını tanımlamak
için, İslam’ın büyük vicdanı Muhammed İkbal kullanmıştır.
İkbal’e göre, kara mollanın dini, “Allah yolunda” diyerek fesatçılık yapmaktır. Fesat
mollası sanır ki, yaptıklarına ‘fi sebîlillah’ yaftası yapıştırınca onlar melanet ve suç
olmaktan çıkıp sevap olacaktır.
İşte kara yobazın bir alçaklığı da budur. Yani kendi suçlarının başına bir “Allah
yolunda” ekleyerek onları günah olmaktan çıkarmak...
Fesat mollası ekiplerinin, namıdiğer dincilerin profesyonel iftira kadroları, iftirayı
‘Allah rızası’ gerekçesi öne sürerek yapan namussuzlardır. Onlar, dinin en büyük suç
ilan ettiği bir kötülüğü, bir el oyunuyla, ibadet diye pazarlamanın şeytanî yolunu
bulmuşlardır.
Siz, dincilerden a kı llı olabilirsiniz ama onlar sizden kurnazdır. Yani sizin aklınız,
onlarınsa şeytaneti yüksektir.
İmam Cafer Sadık (ölm. 148/765), “Kişinin imanı aklıyla orantılıdır” dediğinde, yanın¬
dakiler sordular: “Peki, a zaman Muaviye en dindar adam mıdır? Çünkü o, Ali gibi
birini bile alt edecek akla sahipti.” Cafer Sadık, şu ölümsüz cevabı verdi:
“Muaviye’ninki akıl değil, şeytanetti.”
Kara yobazın başarı sırlarından biri de bu şeytani kurnazlık, yani namussuzluktur.
Dini yok saymanın yarattığı hüsran
Samimi konuşalım, adam gibi konuşalım. Kalemin hak ve haysiyetini koruyarak
konuşalım.
Türkiye’deki din istismarı, büyük ölçüde, ‘dini yok sayanlara tepki’nin yarattığı bir
sonuçtur. Temel sorumlusu da ‘Atatürk sonrasının CHP'sidir.
İdeolojik veya egoist saplantılarından asla kurtulamayan sözde aydınlar bu gerçeği hâlâ
göremiyorlar. Veya görmek istemiyorlar. Bu noktadaki anlayışsızlık veya inatlarını
örtmek için uydurdukları bahaneler ise yaptıklarından çok daha esef vericidir.
Neymiş efendim, halka hitap ederken dinsel terimler veya kavramlar kullanırsak,
bunun sonucu, din istismarına gerekçe hazırlamak olurmuş. Bu talihsiz nakaratın dibini
de iyi görelim. Bu nakarat bakın nereden başlıyor:
Milli Mücadele günlerinde Halaskar Gazi’yi eleştirenler, başta Kazım Karabekir, şöyle
çatıyordu Gazi’ye: “Dine, dinsel söylemlere yer verme, camilere gitme, camilerde
konuşma yapma. Böyle yaparsan dincileri başımıza bela edersin.”
Mantığa bakın!
Siz dinsel kavramların gerçeğini kullanmaktan kaçtığınızda dinci istismar o
kavramların yozlaştırılmışlarını kullanmaktan vaz mı geçecek? Yoksa tam tersine,
hiçbir mukavemetle karşılaşmadan, din adına yalan söylemeye, dine yalan söyletmeye
devam ederek halkı biraz daha mı aldatacak?
Sol ve laik aydınlar bu hesabı asla yapmıyorlar.
Türkiye’nin anasını ağlatan belaların başında kamu kaynaklarının talanı, vurgun ve
soygun var. İslam ise bu cinayetin işlenmesini en büyük suç sayan din. Ama bu cinayete
ortak olan dinci siyaset, İslam’ın bu yanını asla gündem yapmaz. Varsa yoksa, namaz ve
Pavlus türbanı. Peki, dinle aldatılan koca kitleye bu işi kim anlatacak? Dinci siyasetle
işbirliği yapanlar mı? Onlar anlatmaz! O halde kim?
Dinci siyasete karşı siyaset yapanlar anlatacak. Peki, onlar ne yapıyor? Dinsel
kavramları kullanırsak, bu, laikliğe ve çağdaşlığa aykırı olur diyerek meydanı dinci
sömürüye bırakıyorlar. Millet Meclisi genel kurulunda, din istismarı siyasetinin popüler
isimleri kürsüden buram buram din sömürüsü yaparlarken, ‘Atatürkçü-çağdaş
CHP’nin (!) okkalı bazı elemanları, pis pis sırıtarak şöyle deyip salonu terk ediyorlardı:
“Bu konuştuğu konular bizim alanımıza girmiyor, biz çıkıp gidelim!
İşte, yaptıkları buydu ve hep bu olmuştur. Geldikleri yerse belli: Ebedî muhalefet ve
birbiriyle boğuşma...
Düşünülsün ki, Türk siyasetinde, ‘haram’ kelimesinin kullanılmasını, ‘siyasete dinsel
kıstaslar sokmak’ olarak değerlendiren çağdaş, aydınlıkçı ve de öncü (!) isimler var. Bu
anlayışlarını, bugünkü Türkiye’de ekranlardan halkın gözünün içine baka baka ifade
edebiliyorlar. Başımızda, dinci bir iktidarın olduğunu söyleyerek bağırıp çağıranlar da
bunlar...
TBMM’DE İRMİK HELVASI MESELESİ
TBMM koridorlarında senelerce bu adamlardan bana tarizde bulunan şu sözleri
dinledim: “Yahu, bu kravatlı mollayı bizim partiye kim soktu? Gördükçe nevrim
dönüyor valla! Bunun Recep Tayyip’le farkı ne? Sonuçta ikisi de Kur’an demiyor mu?
Eee! Biz bu adama neden katlanıyoruz?”
Ben işte hu CHP’den ayrıldığımda, şu bahsettiğim adamların bazıları, arabalarının
arkasına tepsilerle irmik helvası doldurup Meclis’e gelmiş ve bagajı kontrol eden
görevlilere “Bu helvaları, Yaşar Nuri’nin partimizden ayrılışından duyduğumuz sevinci
paylaşmak için dağıtacağız” deme düşüklüğünü göstermişlerdir. Ve Meclis İdare
Amirliği bu rezilliğe izin vermemiş ve helvaları içeri sokturmamıştır. 22. Dönem
milletvekillerinin birçoğu bunu bilir. Siz, gerek o Meclis’in tarihinde, gerekse genel
siyaset tarihinde böylesine rezil bir davranış gördünüz, duydunuz mu?
Gerçek şu ki, bu ülkede birileri, bir yandan din istismarından yakınıyor, bir yandan da
bu istismarın ekmeğine yağ sürecek ne varsa yapıyor.
Türk solunun ve laik aydınların temel çarpıklığı bu... Atatürk’ten sonraki CHP’nin
temel çarpıklığı da bu. Dinci siyasetleri başarılı kılan da bu.
Hüseyin Atay ile sohbet
İslam dünyasının dahi ilahiyatçısı Prof. Hüseyin Atay’la, uzun bir zamandan sonra
yeniden sohbet etme imkânı buldum. Daha doğrusu, aziz hocam, bana bu imkânı
vermek üzere Ankara’dan ziyaretime geldi. Sevgili oğlu mimar Faruk da yanındaydı.
Atay Hoca, seksen iki yaşında. Ama hafıza, zihin berraklığı, içsel faaliyet yirmi yaşında.
Üniversitede ders vermeye devam ediyor. Ve her biri bir devrim olan kitaplarını yazıp
yayınlamaya devam ediyor.
Kırk yılı aşkın bir zamandır kendisiyle sohbetlerim olan bu büyük beyinli, büyük ruhlu
adam, bu son sohbette de bana âdeta yeni bir fakülte bitirtti. Her seferinde olduğu gibi.
Sohbet boyunca içimden hep şu geçti: “Rabbim, bir insan, Kur’an’a bu kadar vakıf
nasıl olabilir?! Bir insan, her gün kendini böylesine nasıl yenileyebilir?! Ve İslam
dünyası böyle bir adamdan yararlanıp dertlerine çare bulmayı nasıl ihmal eder?!”
Adı, ‘geçmiş olsun ziyareti’ olan sohbet, yaklaşık dört saat sürdü. Ve ben bu dört saat
içinde kırk kitap okumuş gibi feyiztendim, doldum, bilgilendim. Ufkum yeniden
parıldadı, ruhum ve ümitlerim canlandı. Kur’an’m elli yıllık bir bendesi olmaktan bir
kez daha onur ve gurur duydum.
Sana şükranlar, saygılar Hüseyin Atay hocam!
KİTAPLIK ÇAPTA TESPİTLER
Bu dâhi insanla her sohbetimde olduğu gibi bu sohbette de yepyeni fikir ufukları açan
tespitler kondu ortaya. Bunların birkaçına temas edeceğim:
Bugün ‘İslam* adı altında ortada birkaç din var: Elemanın dini, tarikatların dini, saray
sofralarında oluşturulmuş din ve nihayet Kur’an’ın dini. Bu İslamların bugün en az
itibar göreni, hatta bazı zeminlerde hiç itibar görmeyeni, ‘Kur’an’ın dini* yani gerçek
lstam*dır. Müslümanların iki yakalarının bir araya gelmemesinin sebebi de işte budur.
Kur’an, yanlışları tek tek sıralamak yerine, doğruyu bulmada akıl ve ilmi rehber yapar:
Eski kutsal metinler, yanlışları ve doğruları tek tek sayar. Kur’an, böyle saymak yerine,
doğruları bulmanın zaman ve mekân üstü rehberini gösterir. Bu rehber, akıl ve onun
ürünü olan ilimdir.
Kur’an, dini ilme denetletir ama ilmi dine denetletmez: İnsanlık tarihinin en büyük
devrimidir bu. Yahudi-Hıristiyan gelenek bunun tam tersini yapmıştır. ı\e yazık ki,
Müslümanlar, Kur’an’ın yolundan gitmek yerine, Yahudi-Hıristiyan geleneğin yolundan
gittiler ve mahvoldular.
Kur’an, imana noksanlık ve çirkinlik izafe eder ama ilme hiçbir çirkinlik ve noksanlık
izafe etmez: Kur’an, ilmi kutsalların kutsalı, kutsallıkların denetçisi ve rehberi
yapmıştır. Onun için tek mürşit ilimdir.
Sahabenin eleştiri üstü tutulması, peygamber yaşadığı sürecedir: Çünkü Peygamber
yaşarken sahabede bir yanlışlık olsa Peygamber onu düzeltir; bize düşen bir şey olmaz.
Peygamber’in ölümünden sonra ise bütün sahabîler eleştiriye açıktır, eleştirilirler.
Özellikle kamu görevi yapanları mutlaka eleştirilmelidir; çünkü eleştirilecek birçok iş
yapmışlardır.
Atay burada, bir ilim ve fikir adamının olanca haysiyetiyle, ta Hz. Ebu Bekir’den
başlayarak birçok sababîye eleştiri getirdi, yaptıkları yanlış içtihatları sıraladı. Ve
ekledi:
“İslam dünyası bu eleştiri noktalarını yakalayıp gerekeni yapmak yerine o insanların
yanlışlarını kutsal ilan ederek kendi önüne engeller yığdı ve bunun için bir türlü düzlüğe
çıkamıyor. İslam dünyası, yanlışı eleştirme ruhu olan hanîfliği işletmek yerine yanlışları
kutsal ilan etmeyi din sanan şirkin yolunu tutarak kendini perişan etti.”
Ve nihayet, her sohbetimizin sonunda mutlaka yer alan şu ‘iman ve ikrar’ tekrarlandı:
“Kur’an’ı kim yapmışsa Allah odur. Çünkü böyle bir kitaba Allah dışında bir kudret
vücut veremez.”
Son sözümüz yine her zamanki gibi şu oldu:
“Ya Rab! Mahşerde de bizi bu iman ile haşret!”
‘EFENDİLER DİNİ’NİN HÜSRANI
Kur’an, ‘efendilere kul olmuşlar’m, son hesap günündeki hüsranını, bu dinin
mensuplarının ağzından önümüze koyuyor:
“Derler ki, ‘Rabbimiz! Biz, efendilerimize/mallara ve kitlelere egemen olan güçlere/
karanlık adına egemenlik kuranlara/yılan, akrep, kurt, arslan gibi korku salanlara/kalp
karanlığını temsil edenlere ve ekip başlarımıza/kodamanlarımıza/putlaştırdığımız kişile¬
re itaat ettik de onlar bizi yoldan saptırdılar! Rabbimiz, onlara iki kat azap ver; onları
büyük bir lanet ile lanetle!" (Ahzâb, 67-68)
Kur’an’ın cenneti, tek imza ile girilen bir cennettir. Efendiler dininin cenneti ise birkaç
imzalı bir cennettir. Kur’an, bu birkaç imzalı sanal şirk cennetine ümit bağlayanların
hüsranını birçok ayetinde tanıtarak tevhit mensuplarını uyarmıştır. İşte bir örnek:
“Arı-duru din yalnız ve yalnız Allah'ındır! O'nun yanında binlerini daha veliler edine¬
rek, ‘Biz anlara, bizi .Allah'a yaklaştırmaları dışında bir şey için kulluk etmiyoruz’
diyenlere gelince, hiç kuşkusuz, Allah onlar arasında, tartışıp durdukları konuyla ilgili
hükmü verecektir.” (Zümer, 3)
Kutsal ilan edilmiş tarikat şefleri, İslam öncesi şirk ilahlarının şekil ve isim değiştirip
İslâmî motiflerle süslenmiş yeni görünümleri oldular. Adları Lât, Men a t, Hübel vs.
olmadı, efendiler, üstatlar, ermişler, şefaatçılar, aracılar, erdiriciler vs. oldu ama işlevleri
şirk ilahlarınınkilerle aynıydı: “Allah’a yaklaştırıcılar, Allah katındaki
şefaatçılar.” (Zümer,3; Yunus, Î8)
RİVAYET DUVARLARI
Kur’an’la aramızda en büyük engel, efendiler dininin dayanakları olan rivayet
duvarlarıdır. Bu duvarlar, Peygamber’in döneminde toplamı beş yüzü geçmeyen
hadislerin sayısını Peygamber’in ölümünden sonra bir milyona çıkarmıştır. Hurafenin,
akıl ve Kur’andışılığın en büyük kaynağı bu rivayetlerdir. Bunların çoğu Yahudi-
Hristiyan kültürün mitolojik söylemleridir. Bunlara Israiliyat denir.
İbn Hanbel (ölm. 241/855) diyor ki şu üç şeyin aslı yoktur: “Rivayet tefsiri, savaş
hikâyeleri, kıyametle ilgili yorumlar.” İbn Hanbel’in bu sözlerini nakleden Mısırlı
müfessir Muhammed Abduh (ölm. 1905) şunu ekliyor: “Rivayete dayanan tefsirler
Kur’an’la bizim aramızda bir perdedir.”
Tefsir tarihinin anıt isimlerinden biri olan Fahreddin Razı (ölm. 606/1209) bile şunu
söylemek ihtiyacını duymuştur: “Hayatımız boyunca yararlandığımız ilim, ‘şöyle dendi’
veya ‘şöyle dediler’ laflarında toplananlar dışında bir şey olmadı.” (Abduh, Tefsiru’F
Menâr, 1/8-10)
TANRI’YA DA SİTEM EDİLİR
Yaratıcı benliğe bu sitem hakkını bizzat Tanrı vermektedir. Tanrı’ya sitem etme hakkı
verilmeyenler, tarihin ve zamanın dolgu maddesi olarak kullandığı kadavra benliklerdir.
Ulülazm (yaratıcı eylemlerin sahibi) ruh, Tanrı’ya da sitem edebilir. Bunun böyle
olduğunu zaman üstü kitap, ulülazm bir peygamber’e, Hz. Musa’ya yaptırarak
örneklendiriyor. Tarihin
en büyük oluş ve eriş yüklerinden birini sırtlayan Hz. Musa, çektiği çilelerin beklediği
zamanda sonuç vermemesinden doğan hüzün ve sitemini şöyle ifadeye koyuyor:
“Musa şöyle dedi: ‘Rabbimiz! Sen, Firavun ve kodamanlarına şu iğreti hayatta debdebe
verdin, mallar verdin. Rabbimiz! Senin yolundan saptırsınlar diye mi? Rabbimiz!
Onların mallarını sil-süpür, kalplerini şiddetle sık ki, acıklı azabı görünceye kadar
inanmasınlar!’ Allah cevap verdi: ‘İkinizin duası kabul edildi. Doğruluktan şaşmayın!
İlimden nasipsizlerin yolunu izlemeyin!” (Kur’an, 10/88-89)
Evet, tarihi yapan büyük ruhlar, tarihin de hayatın da sahibi olan Yaratıcı’ya bÜe böyle
sitem edebilirler ve o sitemleri öfkeye değil, takdir ve tebrike vesile olur.
Yaratıcı karşısında niyazın hakkını verenler, yaratıcı karşısında naz da
yapabilirler. Niyazın hakkını vermeyenlerin Yaratıcı’ya sitemi küfür, niyazın hakkını
verenlerinki eriştir.
İslam neyin adı ve Müslüman kim?
Siz İslam’ı dinlerden bir dinin adı sanıyorsunuz. Bununla da yetinmiyor, onu, ideolojilerden
bir ideoloji haline getiriyorsunuz Ama iş öyle değil!
İslam, bizzat Kur’an’ın tanıtımıyla, barış, esenlik ve zulme karşı çıkış için Yaratıcı’ya
teslimiyettir. Bu teslimiyeti kim gerçekleştirirse Müslüman odur. Nüfüs kâğıdına yazmakla
kimse Müslüman olamaz.
Tüm peygamberler, Adem’den Muhamtned’e kadar, bir tek din anlatmışlardır. Kur’an bu
ortak anlatımın zamanlan ve mekânları kuşatan niteliğini göstermek için ‘İslam’ kelimesini
kullanıyor. İslam, bir isimden çok, bir tavırdır. Ve o tavır, Yaratıcı’ya teslimiyet tavrıdır.
Ben size derim ki, Kur’an’a giderek İslam anlayışınızı ve Müslümanlık tanımını z ı yeniden
yapdandırın! Bunu yaptığınızda birçok şeyi düzeltmek zorunda kalacaksınız. Öncelikle ‘İslam
âlemi’veya ‘İslam dünyası’kavram mı düzelteceksiniz. Siz, İslam dünyası deyimiyle nüfus
kâğıtlarında ‘Müslüman’ yazan kitleleri kastediyorsunuz. Bunun Tanrı katında geçerliliği
yoktur Nüfııs kâğıdı nüfus memuruyla sizi bağlar, Tanrı’yı bağlamaz.
Kur’an’a dayanarak derim ki, günümüz dünyasına baktığımızda Kur’an’m değerlerini
hayatına sokma bakımından daha iyi Müslüman olanlar, adına İslam dünyası dediğiniz
coğrafyalar değil, doğruluk, dürüstlük, temizlik, çalışkanlık, yaratıcılık bakımından öne
geçmiş ve sizin tasnifinizde ‘gayrimüslim’ listesinde yer almış ülkelerdir.
İslam’ı tanrısal yapısından uzaklaştırıp bir kin ve nefret ideolojisine dönüştüren geleneksel
dincilik şurada özetlediğimiz Kur’ansaî gerçeği saf dışı etmek ve durumu kendi hesabına
uydurmak için, ‘İslam’ın şart-ları’diye bir tâbir icat etmiştir. O ‘şartlar’, geleneksel
dinciliğin elemanlarında bulunan şartlardır. Oysaki İslam’ın şartlan, peygamberlerin
mesajındaki tanrısal buyrukların tümüdür İslam’ın şartları adına namazı en öne
çıkarıyorsunuz ve bu namaz için onlarca insan ha kk ını çiğniyor, dünyayı velveleye
veriyorsunuz. Şimdi size soruyorlar:
İslam’ın şartlarının başında, iki yüz, üç yüz metreye bir kurulan camilerin her minaresinden
dört hoparlörle gece gündüz avazı çıktığı kadar bağırıp halkı taciz etmek var mıdır? İslam’ın
temel şartı hakka ve halka saygı mıdır, ha kk ı ve halkı çiğneyerek ‘namaz kılmak’ mıdır 1 ? Eğer
öyleyse, Mâûn suresinde, namazlarını insan haklarının ihlaline bahane yapanlar neden
lanetleniyor da namaz kılmayanlar lanetlenmiyor?!
Hesabı geleneksel kabullere göre değil Kur’an’a göre yapın!
Kur’an’m insan hayatına kazandırmak istediği değerler açıkça gösterilmiştir. Bu değerler
açısından bir İslam dünyası dediğiniz kitlelere, bir de ‘gayrimüslim’ dediğiniz kitlelere bakın!
Ve Kur’an’m değerlerinden kimde daha fazla bulunduğunu kaydedin. Not toplamı çok olan,
Müslümanlıkta önde olacaktır.
Siz bu hesabı asla yapmaz, bu tabloyu asla ortaya getirmezsiniz. Çünkü sonuç sizin
aleyhinizedir. Ama unutmayın ki bunu yapmamak, gerçeği ortadan kaldırmaz. Allah, gerçeği
yalın bir biçimde gözler önüne koymuştur. Ne yazık ki, bugün, Kur’an’ırı idealindeki
topluluk, sizin ‘İslam dünyası’ demekte ısrar ettiğiniz topluluk değil, ‘gayrimüslim’ diye
damgaladığınız topluluktur.
Ey Mâûn suresi namazı kılmayı ‘Müslümanlık’ sanan gaflet yığınları! Mâûn suresi, o hak
ihlallerine araç yaptığınız namazlarınız yüzünden sizi rahmete değil, lanete müstahak
görüyor Sîz bu Mâûn suresini hiç okumaz mısınız? Yoksa onu Kur’an’dan saymıyor
musunuz? Kurtuluşunuzun Mâûn suresini hakkıyla okumakta olduğunu size bir kez daha
duyuruyorum.
Siz, ey dinciler, Allah’ın dininin kimlik belgesini gasp etmiş olma suçundan sanıksını z . Ya o
gaspı bırakın yahut da o belgenin hakkını verin.
Artık, müslim (Müslüman) kılığında mücrim olmaktan kurtulun! Ve şu tanrısal uyarıyı sık sık
okuyun:
“Biz, müslîmleri mücrimler gibi yapar mıyız?” (Kalem, 35)
Ditı patentli dinsizlik
‘Din patentti dinsizlik’ kavramını insanlığa tanıtan, Kur’an’m Mâûn suresidir. Kur’an,
ilk bakışta bir ‘din kitabı’dır ama işte böyle bir din kitabıdır. Kur’an kadar din eleştirisi
yapan, din sınıfının sergilediği namussuzlukları ortaya seren, din bezirganlarını iğrenç
ve âdi mahluklar olarak yerden yere çalan ikinci bir kitap yok. Kari Marx’ın o ‘ağır’
eleştirileri de dahil, dinle ilgili tüm eleştiriler Kur’an’ınkilerin yanında ancak ‘zeyl’
olabilir. Kur’an, dinci alçaklığı, damardan, malın gerçek sahibinin ağzından eleştiren,
tüm kahpelikleri milimetrik hassasiyetlerle deşifre eden mucizeler kitabıdır. Lütfen, bu
satırların yazarının, alanında birer ilk olan ‘Kur’an’m Yarattığı Mucize Devrimler’,
‘Allah ile Aldatmak’ve ‘Mâûn Suresi Böyle Buyurdu’ adlı eserlerini okumak zahmetine
katlanın.
Kur’an’a göre, insanoğlunun bütün mutsuzluklarının, kanlarının, kavgalarının, haset ve
kinlerinin besleyici ekibi, dini temsil ettiğini söyleyen dincilik sınıfıdır. Bakara suresi 213
mucizesi, işte bu gerçeğin eşsiz duyurusudur.
Din adı altında dinsizliğin en alçağını pazarlayan şeytanî kadro, din ve Allah adına
ortaya fırlayıp insanları ahiret müfettişi edasıyla hesaba çeken melunlardır. Bunu,
bütün gür sesinizle haykırabilirsiniz. Çünkü dinin gerçek sahibi olan Cenabı Hakk’ın
kitabı size bu hakkı ve yetkiyi veriyor. Dahası, o kitap size bu görevi veriyor. Aydın
olmak, bir anlamda da bu görevi yerine getirmektir.
Aynı zamanda muhteşem bir dindar olan Alman filozofu Kant (ölm. 1804), gerçek
müminlerin oluşturduğu ‘Tanrı Sitesini şöyle tanımlıyor: “Erdem bağıyla birbirine
bağlı bireylerin vücut verdiği ahlak toplumu.'” İşte, Kur’an’m anladığı ve anlattığı Tanrı
Sitesi ve daha doğrusu din budur.
Kant, putperestliği, Tanrı’yı ahlak dışında yol ve araçlarla kabul ettirmeye kalkmanın
ürünü olarak görüyor. Bu anlamda dincilik, bir numaralı putperestlik kurumudur. En
alçak ve en kahpe putperestlik kurumu.
Tam bu noktada, Kur’an’m en büyük düşman olarak putperestliği gösterdiğini
anımsayalım. Ve Hz. Muhammedi en yüce ahlak üzerinde olmakla nitelediğini de buna
ekleyelim. Peki, Hz. Muhammedi, insanlığın önüne en yüce ahlakın temsilcisi olarak
değil de en koyu bedevi kıyafetinin sembolü olarak çıkaranların dinle ilgileri ne olabilir?
ALLAHSIZLIK SİTESİ
Erdemsizlik, ikiyüzlülük, talan gibi temel kötülüklerle kitleyi aldatıp soyan, köleleştiren
ve bunu ‘Allah rızası için’ diye propaganda eden kişilerin vücut verdiği toplumun adı ne
olmak gerekir? Gayet açık: Allahsızlık Sitesi.
Allahsızlık Sitesi’nde her üçyüz metrede bir cami görebilirsiniz ama ahlak ve erdem
göremezsiniz. O camiler, ahlaksızlık ve erdemsizliği kamufle etmek için kurulur. Aksi
olsaydı bu kadar bol olmazlardı.
Peki, bu siteyi kotaranlar bir de kendilerini Allah ve din maskesiyle gizliyorlarsa buna
ne demek lazım? ‘En sefil Allahsızlık Sitesi’ demek lazım. Kur’an’m Mâûn suresi, din
adına pazarlanan bu ‘en sefil Allahsızlık sitesi’nin aktörlerini tanıtıyor ve onları
lanetliyor. Ve biz, Müslüman kitlelerden bin küsur yıldır saklanan bu gerçeği ‘Mâûn
Suresi Böyle Buyurdu’ adlı eserimizle insanlığın ve halkımızın önüne koymuş olmanın
mutluluk ve onurunu yaşıyoruz.
Erdemliler sitesi nasıl doğar? Filozof Kant bunun için özgürlük şartını öne çıkarıyor.
Yani hür iradeyi. Ona göre, özgürlük, saf aklın ideallerinden biridir. Kant’ın bu
tespitleri, Kur’an ayetlerinin bir filozof diliyle tekrarından ibarettir.
Kant, aydınlanmanın öncü filozoflarının başında gelir. Bu haklı unvanı nasıl
kazanmıştır? Aklı ve özgürlüğü öne çıkararak. Peki, Gazatî (ölm. İlil) denen ‘saray
sığıntısı, akıl düşmanı adam’ın yaklaşık bin yıldan beri aklı mahkûm eden ve tarikat
hezeyanlarını aklın üstüne bindiren tahribatı sürüp giderken Müslüman Doğu,
aydınlanmayı nasıl sağlayacaktır? Tarih, bu ‘olmaz’ görüneni ‘olur’ yapan bir adam
gönderdi İslam dünyasına: Mustafa Kemal. O, akıl ve özgürlük adına gerekeni yapıp
aydınlanmanın önünü açtı. Ne yazık ki, saray sığıntısı, akıl düşmanı Gazatî’nin ‘şeytan
evliyası’ (tabir Kur’an’ındır) ekipleri Mustafa Kemal’i din dışı ilan ederek etkisiz
kıldılar. İslam dünyası denen ‘Allah ile aldatılmış kitle’ de Mustafa Kemal’i değil, saray
sığıntısı akıl düşmanını tercih etti. Hükmü Kur’an versin: “Allah, aklını işletmeyenler
üzerine pislik atar.” (Yunus, 100)
İslam dünyasının, o arada Türk halkının üstüne pislik atılmış bulunuyor. Hem de haçlı
emperyalizm kürekleriyle ve yoğun biçimde.
Varsın hayrını görsünler!
Deizm nedir, niçin ve nasıl doğmuştur?
Allah’a imanını korumak ama dinciliğin insan haysiyetiyle bağdaşmayan dayatmalarını
yaşamak istemeyen insanlar, Yaratıcı’ya imanlarını tehlikeye atmamak için bir çıkış
yolu aramışlar ve deizmi bulmuşlardır.
Deizm. Allah’a imanda samimi olan ve bu samimiyeti tahrip ettiği için dincilik
zihniyetine savaş açan insanların yoludur. Deizm. dinci riyakârlığa karşı bir
sı ğınaktır. E ğer Allah’a imanda samimiyete bir anlam veriyor ve o anlamı korumak
istiyorsak, gelecek zamanların da en güvenli ve mutlu inanç kurumu deizm olacaktır.
Kilise ve papaz dayatmalarından bunalanlar tarafından ilk olarak 16. yüzyılda
İngiltere’de kullanılan deizm tabir ve kavramı, meşhur olan tanımıyla, ‘Allah’a iman
eden ama dinlere inanmayan’ bir felsefî meztıeptir. ‘Cenabı Hakkın vücut ve
vahdaniyetine iman itikadı’ olarak da tanımlanır. (Orhan Hançerlioğlu, Felsefe Sözlüs ü.
Neden tanrıcılık maddesi)
Ancak, bu tanımlar, deist felsefenin nüanslarını tam alarak ifade
etmiyor. Deist felsefenin temsilcileri içinde Allah ile birlikte peygamberlere inananlar da
vardır.
Bu felsefenin dışlamak istediği olumsuzluk bellidir: insanlığın tepesine bir zorba balyo-
zuyla dikilen ve hayatı cehenneme çeviren sahte din ve onun karanlık temsilcileri. Deist
felsefenin bir kurtuluş yolu olarak öne çıkmasına yol açan, iste bunlardır.
DEİZM, ALLAH’A İMANI KORUMAK İÇİN ORTAYA ÇIKTI
Deizm, dine karşı değil, ateizme (tanrıtanımazlığa, Allahsızlığa) karşı ortaya çıktı. Din
adı altında insanlığı ateizme sürükleyen dinci zorbalığın yıkımını durdurmanın başka
bir yolu yoktu. Çünkü dinci zorbalar, ortada, Allah’ın iradesinden çıktığı şekliyle bir din
bırakmamış-lardı. Akla saygılı, haysiyetli ve riyadan uzak insanlar ya ateist olacaklardı
yahut da deist.
İnsanlığın uyanışında eşsiz rolleri olan İS. yüzyıl Fransız düşünürlerinin tamamına
yakını, özellikle Voltaire tölm. 1778) ve Rousseau (ölm. 1778) deist idiler. Rousseau, din
adam-larmın Tanrı’nın bizlere bağışladığı en güzel ve aslî duyguları bozduklarından
şikâyetçidir. Aynı şikâyet Kur’an’ın da aslî şikâyetlerinden biridir. Meselenin Kur’an
açısından ayrıntıları, ‘Deizm’ adlı eserimizde incelenecektir.
Dine musallat ekibin din adına yaydığı kahır ve beladan hepimiz şikâyetçi değil miyiz?
Bu adamların temsil ettikleri bir dine vicdanı ve aklı felç olmamış insanların tahammül
etmesi düşünülemez. Bunların büyük kısmı, bütün insanlık tarihi boyunca ‘din adamı’
olmadı, ‘Allah’ın belası ve şeytanın uşağı’ oldu. İnsanlar, tariheengizişyon gibi bir
dehşeti bırakmış bu rezil sömürücülerle neden iman ve yaşam birliği kursun?! Böyle bir
şeyi beklemeye hakkımız var mı?
Gerçek şu ki, Allah’a imanı korumak adına dinci zorbalığın kahır ve hezeyanlarına
katlan-mak, aklın kabul edebileceği bir tavır değildir. Çünkü insanoğlu, birileri
‘din’ demiş diye saçmalıklara inanmak zorunda değildir. İman dediğimiz o esrarlı
mânâ; akıl, ikna ve sami-miyet işidir. Dinci zebaniler kimi ikna etmişler de onlar dine
bağlanmaktan kaçmış.!!!
Eğer dine lakayt olan insanlar bir gün gerçekten dindar olacaklarsa, bunun yolu deizm
deneyiminden geçecektir. Bu deneyimden geçmeden girişilecek bir dindarlık, kısa bir
süre sonra ya dincilik oluverir veya ateizme teslimiyetle sonuçlanır.
Özetleyelim: Deizm. ateizme ve en tehlikeli dinsizlik türü olan dinci dinsizliğe karşı
çıkanların yoludur. Dinci dinsizliği insanlığa, deistlerden çok önce. Maun suresi
tanıtmıştır. Onun içindir ki biz, deistlerin metafizik dayanaklarının basına Mâûn
suresinin yazılması gerektiğine inanmaktayız.
Emek oluyor kî, deizıtıi bize ilham edip tanıtan da Kur’an’dır. Dinci zorbalığın ve akıl
düşmanlığının kahrına uğramış ölümsüz Müslüman düşünürlerin birçoğunun, adı
konmamış deistler olduğunu tespit etmiş bulunuyoruz. Daha önemlisi, şunu tespit etmiş
bulunuyoruz:
Allah’a imam korumak için bu iman dışındaki her sevi feda edebilmeyi insanlığa bir
kurtuluş yolu olarak öneren ve belleten kitap Kur’an’riır. ‘Prizin’ adlı eserimizde bunun
sarsıcı ayrıntılarını gözler önüne koyacağız.
İnsanlık deizme sığınmak zorunda kalacaktır
Evet, insanlık buna mecbur kalacaktır, öncelikle Müslüman kitleler buna mecbur
kalacaktır. Batı, laiklik sayesinde dinciliğin ağır yıkımından büyük ölçüde kurtulmuş
durumdadır. Ama İslam dünyasının böyle bir şansı yoktur. İslam dünyası dincilik
belasının kahrından kurtulmak için mutlaka bir çare arayacaktır. Çünkü İslam
coğrafyalarında din adına hayatı cehenneme çeviren dinci tasallut her gün biraz daha
güçlenerek kitleleri hegemonyası altına almaktadır. Hem Allah’a imanını korumak hem
de dinci zulüm ekiplerinin günlük hayata tasallutundan uzak kalmak isteyenlerin bir
sığınağa ihtiyaçtan vardır. O sığmak, deizm olacaktır.
Mâûn suresi dinciliğinin lanetli riyakârlığı, hayatı giderek kuşatmakta ve hiçbir şer
ideolojisinin cesaret edemeyeceği bir tasallutla günlük hayatı çekilmez hale
getirmektedir. Haçlı emperyalizmin yıllardan beri Müslüman dünyayı, özellikle
Türkiye’yi getirmek istediği yer burası olduğu içindir ki, sistemli bir biçimde laiklik ve
Atatürk’ün altı oyuldu. Çünkü bugünkü dünyada dinci tasalluta karşı tek sığmak
laikliktir.
Laiklik, İslam dünyasında zaten yoktu; Türkiye’de de yok edildi. Şimdi, laiklik öncesi
dönemin ıstıraplı kulvarına yeniden girilecektir. Bu yeni dönemde, Allah’a imanında
kararlı olan kitlelerin dincilik belasına karşı donanım ve şuur kazanmalarında deizm
tek ve kaçınılmaz yol olarak görünüyor. Bu yol, hiç değilse Allah’a imanınızı korur.
Sahte dini yaşamaya kalktığınızda ise ya tahammül edemeyip ateist olursunuz yahut ta
tahammül etmek adına akıl ve insanlık değerlerinden koparsınız. İkisi birbirinden
kötüdür.
Deizm, böyle bir durumda en ideal kurtuluş yoludur. Gerçek dini yaşama şansı
kalmayanlar Kur’an’ın ruhuna ve beklentilerine uygun olan bu deizm yolunu elbette ki
devreye sokacaklardır. Kur’an o kapıyı boşuna açık tutmamıştır.
Deizm, dindarlığa karşı geliştirilmedi, dinciliğe karşı geliştirildi. Dinciliğin hayatı bir
zulüm, şiddet, riya kasırgası gibi kuşatması karşısında Allah’a iman bir tek şekilde
korunabilirdi: Dini temsil ettiğini söyleyen habis ruhtu, şerir ekiplerin tasallutunu
hayatın dışına atmak. Bunun tek yolu ise bu adamların temsil ettiği dine hayatın günlük
akışı içinde yer vermemekti, işte deizm de budur. Dini temsil ettiğini söyleyen habis ve
şerir ekipleri günlük hayatınızda bir biçimde söz sahibi yaptığınız anda hayatınız
cehenneme döner.
EN TEHLİKELİ VE EN ZALİM İDEOLOJİ DİNCİLİKTİR
Hiçbir ideoloji, dinci tasallutun kurduğu hegemonyayı kuramamıştır, kuramaz.
İdeolojilerin en kötüsü bile sizi nihayet evinizin kapısına, en kötü ihtimalle yatak
odanıza kadar kontrol eder. Rüyalarınızı kontrol edemez. Ama dincilik sizin rüyalarınızı
bile kontrol eder. Çünkü dinciliğin melekleri, cinleri, ermişleri, ilhamları, kerametleri,
daha bilmem ne melanetleri vardır. Bütün bu unsurları sizin hayatınızı karartmak için
kullanır. Daha da kötüsü, sîz bu kullanımdan şikâyetçi olamazsınız. Çünkü bu kullanım
‘Allah adına ve Allah rızası’ (!) dîye yaftalanmıştır.
Dindarlar ve deistler kadar, insana saygılı ateistler de ortak bela olan dincilik karşısında
bu gerçekleri bilerek mücadele edeceklerdir. Yoksa dincilik tümünü yerle bir eder.
Dincilik dinsizliği, dini Allah’ın iradesine uygun olarak yaşamak isteyenlere rahat yüzü
göstermemekte, onları dindışı ilan ederek kararsızlık ve perişanlığa itmektedir.
Samimi insanlar; dini, dinciliğin istediği gibi yaşasalar akılları, vicdanları isyan ediyor,
gerçeğine uygun yaşasalar dinciliğin ithamlarından kurtulamıyorlar. Böyle zalim bir
tezgâhı, hiçbir ateizm veya zulüm ideolojisiyle kıyaslamak mümkün değildir. Bu
kahır, Mâûn suresinin tanıttığı dinci dinsizliktarafından üretilmektedir. Bunun içindir
ki, biz, insanlığın inanç tarihiyle meşguliyeti meslek edinmiş insanlar olarak şunu tespit
etmiş bulunuyoruz:
İnsanlığın bütün zamanlarında, bugün ve yarın en büyük ıstırap kaynağı dincilik belası
olmuştur, olmaktadır ve olacaktır. Bu belayı ikinci sıraya atacak bir musibete henüz
rastlanabilmiş değildir. Sözün özü şudur:
İnsanlık, mutluluk, Cenabı Hakk’ın rızası ve nihayet gerçek din adına verilecek en
onurlu ve en önemli mücadele dincilikle mücadeledir. İnsanlık bunu gerçek anlamıyla
kavradığı ve gereğini yaptığı gün, ancak o gün, mutlu olacaktır.
Kur’an deizme niçin ve nasıl kapı aralıyor?
Kur’an’ın deizme kapı araladığını söylemek büyük bir iddiadır; tarihte belki de ilk kez
gündeme getirilen bir iddiadır. Ama ömrünü Kur’an’a hizmete adamış ve bunu varoluş
borcu bilmiş bir ilim adamı sıfatıyla ve bütün vicdanımla söylüyorum, bu sarsıcı iddia
Kur’an’a tamamen uygundur.
Kur’an, deizmi teşvik eden, terviç eden bir kitap değil ama ona kapı aralayan bir
kitaptır. Neden ve niçin yapıyor bunu Kur’an? İşte meselenin çözümü de önemi de bu
sorunun cevabındadır.
Kur’an’ın, her şeyin zirvesine oturttuğu değer, temel amaç, Allah’ın varlık ve birliğine
samimiyetle imandır. Kur’an düşüncesinde ve imanında bunun adı ‘tevhit’ olarak tescil
edilmiştir. Kur’an’ın, bu temel amacı korumak için feda etmeyeceği hiçbir şey yoktur.
Deyim yerinde ise Kur’an bu değerin korunması, yaşaması için indirilen bir kitaptır.
Kur’an ister ki, insanoğlu, Yaratıct’nm zirveye oturttuğu bu temel gerçeği bir iman ve
ideal olarak korurken, o temel gerçeğin bir lütfü olarak kendisine gönderilen ve din adı
verilen mutluluk yolunda yürüsün ve rahat etsin. Bunalımlara, sıkıntılara, ıstıraplara,
kahırlara maruz kalmasın. Evet, Kur’an bunu ister. Ama Kur’an, tarihin en gerçekçi
kitabı olarak şunu asla görmezlikten gelmez:
Mutluluk yolunu dikenleyen. kendi çıkarları için o yolun pusulalarını saptıran ve bunu
yaparken de din ve Tanrı adına is yaptığını iddia eden birtakım bedbaht ekiplerin din
adı altında sahneledikleri yalanların ‘din* diye hayata sokulmasına izin verilemez.
Cenabı Hakk’ın vaadi şudur: “Temel değeri korumak için didinen insanların dini
yozlaştıran tasallutta yüz yüze kalmaları halinde, sadece temel değeri korumalarını
yeterli göreceğim. Din yolunu dikenleyenlerin şaibeli hale getirdikleri dini günlük
hayata sokmayanları, hüsrana uğramışlar arasına koymayacağım. Onlara, ‘Bana
inanıyorsanız, benim adıma konuşan ve egemenlik kuranların her dediğini din bilip
yaşayacaksınız’ demeyeceğim.
DİNLER TARİHİNİN VE DİN ADAMLARININ ELEŞTİRİLMESİ
Kur’an, ‘• gayelerin gayesi* ni bu şekilde belirledikten sonra bunu yaşatmak isteyenlere
problem çıkararak onları temel imanda kuşkulara, ıstıraplara, kabul ve ret arasında
tereddütlere sevk eden din temsilcilerine yüklenmekte, onları deşifre etmekte, temel
gayeyi korumak isteyenleri gerçek dinle tanıştırmak ve barıştırmak için yoğun bir
gayret sarf etmektedir.
Kur’an'ın dinler tarihi ile ilgili eleştirisi çok açık ve çok ağırdır. Kur’an’ın en büyük
mucizelerinden biri işte bu eleştiride yatmaktadır. O eleştiriyi gereğince irdeleyip,
yeterince anlamadan Kur’an’ın insan hayatına sokmak istediklerini yakalamanız
mümkün olmaz. Bu mucize eleştirinin omurga ayetlerinden biri, belki de
birincisi Bakara 213 . ayettir.
Bakara 213, din adına insanlığa yön verme göreviyle sahneye çıkanları insanlığın
çekişme ve didişmesinin temel sorumlusu olarak göstermektedir. Dinler tarihinde böyle
bir mesajın Kur’an dışında bir kutsal metinde verildiğine biz tanık olamadık. Bakara
213, Allah ile aldatmanın kimler tarafından nasıl başlatıldığını ve ne sebeple başlayıp
hangi olumsuzluklar çerçevesinde yürüdüğünü o eşsiz üslûbuyla ortaya koymaktadır.
Bu ayet, insanlığın ilk kavga ve çekişmelerinin sebebi olarak dini temsil edenlerin
azmışlığını göstermektedir. Mucize-devrim ayet şöyle diyor:
“İnsanlar bir tek ümmet idi. Sonra Allah, peygamberleri müjdeleyiciler ve uyarıcılar
olarak gönderdi. Onlarla beraber, anlaşmazlığa düştükleri konularda, insanlar arasında
hükmetsinler diye gerçeği taşıyan kitabı hak olarak indirdi. O kitapta anlaşmazlığa
düşenler, o kitap kendilerine verilmiş olanlardan başkaları değildi. Bunlar, kendilerine
açık kanıtlar geldikten sonra sırf aralarındaki kıskançlık/doymazlık/azgınlık/denge
noktasından sapma/yalancılık/zulüm/kibir/zinakarlık yüzünden, çekişmeye girmiştir.
Sonra Allah kendi izniyle, inananları, üzerinde tartışmaya girdikleri gerçeğe tekrar
ulaştırdı.”
Demek oluyor ki, din maskeli ve gerekçeli zulüm ve ahlaksızlıklar öncelikle, dini temsil
iddiasındaki zümre tarafından sergilenmiş ve din, bunların kötülükleri yüzünden kan,
kavga ve istismar kurumuna dönüşmüştür. Bu noktaya gelindiğinde, Kur’an. Allah’a
imanda samimi insanların, yaşanamaz hale getirilmiş dinden uzaklaşmalarım onların
cezalandırılmasına gerekçe yapmamakta, onların ebedî kurtuluşlarım
garantilemektedir. Bu tavır, deizme onay vermenin bir başka ifadesidir.
Beşinci tipi tanıyalım!
Bunun için, Mâûn suresinin mucize mesajını iyi öğrenelim.
Geleneksel din literatürü, insanların inanç kimliklerini verirken şu dört tipten
bahseder:
1. Mümin: İnanan ve bunu dili ile ilan eden kişi.
2. Kâfir: İnanmayan ve bunu dili ile ilan eden kişi.
3. Münafık: İçinden inanmayan ama diliyle bunun aksini söyleyen kişi.
4. Müşrik: Allah’a inanan ama O’nun yanma yedek ilahlar ekleyen kişi.
Kur’an, Mâûn suresinde beşinci bir tip daha belirliyor: Müraî... Mâûn suresine
ambargo koymaya kalkanlar, bu surenin tanıttığı melun tip olan müraî (riyayı meslek
edinmiş) tipi bilerek veya bilmeyerek gözden kaçırmışlardır. O tip, dincilik tezgâhının
öncüsü ve besleyicisi olan habis tiptir. Bu habis tipin tanınmasını istemeyenler vardır.
Veya çoğunluk, onun tanınmasının önemini kavrayamamıştır. Ama meseleyi görenler ve
kavrayanlar da vardır. Müfessirlerin babası unvanıyla anılan Fahreddin er-Râzî (ölm.
606/1209) bunların başında gelir. Kâzı, Mâûn suresini tefsir ederken, bu surenin
münafık tipi değil, müraî tipi tanıttığını söylemekte, bu tipin münafıkla farkına dikkat
çekmektedir. Yani Kâzı, geleneksel ayrıma, Mâûn suresinin tanıttığı beşinci tipi de
eklemektedir. Türk insanı, bu beşinci tipi, bizim L Mâûn Suresi Böyle Buyurdu’ adlı
eserimiz sayesinde tanıdı.
EN ŞERİR MAHLÛK: MÜRAÎ TİP
Müraî, sadece inanç tiplerinin en şeriri değildir, o aynı zamanda mahlûkların da en
şeriridir. Çünkü müraî, Hz. Peygamber tarafından Allah düşmanı ilan edilmiştir. Allah
düşmanından daha şerir bir mahlûk tasavvur edilebilir mi? Bu tipi tanımlamakta çok
zorluk çekeceğimizi itiraf edelim. Çünkü bu tip bugüne kadar gündem yapılmamıştır.
Belki de gündem yapılması, yolu Mâûn suresine çıkaracağı için savsaklamaya
gidilmiştir. Bu tipi tanımlamak için Mâûn suresini iyiden iyiye irdelemek gerekir.
Müraînin sözlük anlamı olan 4 riyakâr’ ta biri kullanılarak işin içinden çıkıldığını
görüyoruz. Oysaki Mâûn suresi yepyeni ve diğerlerinden tamamen farklı bir ‘inanç tipi’
ortaya koymaktadır. Riyakâr kelimesi bu tipi tanımlamaya yetmez. Mâûn suresi
verilerine dayanılarak bu tipin şöyle bir tanımı yapılabilir:
Müraî, inanç durumu menfaatlerine göre sürekli değişen kahpe tiptir. Müraî tipin
taşıdığı temel inanç tutarsızlıkları şunlardır:
1. Görünürde inanmışlık,
2. İbadete, özellikle namaza devam,
3. Riyakârlık,
4. Din ve ibadetle sağladığı itibarı halkın malını, özellikle kamu kaynaklarını talan
etmek için kullanmak, yani çıkarcılık.
Müraî tipi gelenekse] 4 tipten ayıran, çıkarcılıktır. Müraî tipin esas Tanrısı, çıkarıdır.
Münafık bile çıkarı peşinde olmayabilir. Müraî ise hiçbir çekincesi, hiçbir korkusu ve
kaygusu olmaksızın sırf daha çok menfaat sağlasın diye y alana ve riyay a
başvurmaktadır. İşte Allah’ı öfkelendiren ve müraîye lanet yağdıran budur.
Bu unsurları dikkate alarak müraî tipi ‘nitelikli müşrik’ olarak tanımlayabiliriz. Çünkü
bu tip, riyaya bulaştığı için otomatik olarak gizli şirke batmaktadır ama müraî, şirkinde
de samimi değildir. Böyle olduğu içindir ki ‘müraî, sıradan bir müşrik değil, nitelikli bir
müşrik’tir. Kur’an Mâûn suresiyle öyle bir maske yırtıyor ki, arkasından namazlı-
nivazlı ama şirkin en rezil çukuruna yuvarlanmış ve Allah tarafından lanetlenmiş
korkunç bir tip çıkıyor. Özetleyelim: Allah düşmanlığının kurumu olan şirkin en kahpe
mümessilleri Mâûn suresinin tanıttığı müraîlerdir. Bunun içindir ki, biz şuna
inanmaktayız: Mâûn suresinin mesajı layıkıyla tanınmadan Kur’an’ın dinini tanımak
ve o dinden yararlanmak mümkün değildir.
MÂÛN SURESİNİN LANETLEDİĞİ DÖNEK TİP: MÜRAÎ
Mâûn suresinin dinciliğe vurduğu darbeden korunmak için tedbir alanlar, bu surenin
tanıttığı en şerir tip olan müraî (riyayı meslek edinen) tipi hep sakladılar. En şerir tip
olarak münafık tipi öne çıkardılar. Oysa ki, Mâûn suresinin tanıttığı müraî tip
münafıktan çok daha tehlikeli ve zararlı bir tiptir. Münafık, başkalarına karşı ikiyüzlü
ise de kendi içinde samimidir. Yani münafık, inkârını içinde saklayarak dışa karşı
mümin olduğunu söyler. Müraî ise kendi içinde de samimi değildir. Çıkarı elverdiği
ölçüde ve sürece inanmış görünür, inanmışlıktan daha fazla yarar sağlayacak bir durum
zuhur ettiğinde, içindeki inancı kaldırıp atar.
.Vlüraî. öylesine pis bîr karakterdir ki. onun için ne inanmak diye bir mesele vardır ne de
inanmamak: onun için tek mesele vardır: Daha çok dünyalık kazanabilmek. Daha çok
dünyalık kazanabilmenin en rahat ve risksiz yolu Allah ile aldatmak olduğundan
müraîler daima dinciler arasından çıkar. Bunun içindir ki Kur’an, mürailik meselesinde
daima dinciliğe ve din sınıfına yollama yapmaktadır.
Müraîyi Türkçe’de en iyi tanıtacak tabir, öyle sanıyoruz ki, ‘dönek’ tabiridir. Açık
inkarcıda döneklik olmaz. İnanmadığını mertçe söyler, sonuçlarına katlanır. Münafık
bile durmadan dönmez; onun da iki hali vardır: Dışarıya karşı inanmış görünmek,
kendi içinde inkarcı olmak. Yani münafıkın samimi olduğu bir şey vardır: İmansızlığı.
Ama bunu saklar. Müraî ise hiçbir samimiyeti olmayan, çıkar ve hesaba göre durmadan
dönen bir kahpedir.
Kur’an’ın verilerine dayanarak şunu rahatlıkla söyleyebiliriz:
İçlerinde çıkarcılık saklayanlar, içlerinde inkâr saklayanlardan daha tehlikeli ve daha
alçaktır. Mâûn suresi, insanlığın bir türlü kavrayamadığı veya kavramak istemediği bu
sarsıcı gerçeği tüm bağlantılarıyla tanıtan eşsiz beyyinedir. Bunun içindir ki, Allah ile
aldatanlar . Mâûn suresinin adı geçince fenalaşırlar, kimyaları değişir ve Mâûn mesajını
gündem yapan kişiye kudurmuşçasına saldırırlar. Çünkü bu mucizeler mucizesi sure
onların kirli, kanlı, zalim maskelerini yırtmakta, o maskenin arkasındaki haramla
beslenmiş nursuz-ufuksuz suratı ortaya çıkarmaktadır. Unutmayalım ki, riyakârlıkları
menfaatçılığa dayananlar, Kur’an’a göre, en tehlikeli, en zararlı mahluklardır.
MUHAMMED ABDI HTN LANETLİ NAMAZ YORUMU
Mısırlı müfessir Muhammed Abduh (ölm. 1905), Fatiha suresini tefsir ederken, “Yalnız
sana ibadet eder, sadece senden yardım dileriz” ayetini, Mâûn suresinin riyaya değinen
ayetiyle ir ti ba Bandırarak açıklıyor. İşte birkaç satır:
“Namazın, fotoğraf ve lafızlardan ibaret kısmını yerine getirip onun özünden ve
amacından habersiz alanlar, Mâûn suresinde lanette anılmışlardır. Bu tür namaz
kılanlar fotoğraflarıyla namaz kıldıkları için ayette ‘musaltîn’ (namaz kılanlar) diye
anılmakla birlikte namazın hakikati olan ‘kalbi Allah’a yöneltmekten gafil’
olduklarından ‘namazdan habersizlikle suçlanmışlardır. Bu habersizliğin vardığı nokta
ise ‘riyakârlık ve kamu haklarının yerine ulaşmasına engel olmak’ olarak
gösterilmiştir.”
“Bu tür namazların Allah rızası ile bir alakası yoktur. Hz. Peygamber şöyle
buyurmuştur:
“Namazı kendisini kötülüklerden, çirkinliklerden alıkoymayan bir kişinin o namazı
Allah’tan uzaklaştırma dışında hiçbir ise varamaz. Böylesi salâtlar. ıslak bir bez g ibi
dürülüp kılan kişinin suratına çalınır.” (Reşit Rıza, Tefsîru’l-Menâr, 1/87-88)
Demek ki. riyakârlığın değişik alt baslıkları olabilir: Sirk, münafıklık, menfaatcılık.
De ğişmeyen su kî. riya asla bir mert tavır değildir: iki yüzlülük ve kahpelik tavrıdır.
Riyakâr bu kahpeliği bazen sirk olarak öne çıkarır, bazen nifak, bazen de çıkarcılık.
Mâun suresini tefsir eden bütün müfessirler bu surede bahis konusu edilen riyanın şirk
türlerinden biri olduğunda ittifak etmişlerdir. Sonuç şudur:
Mâûn suresinin önümüze kovduğu tip genel çerçevesiyle müşrik tiptir, münafık tip
değil. Özel çerçevede ise müşriklerin en tehlikelisi olan müraî tiple karşı karşıyayız.
Maun suresi, Kur’an’ın insanlık için en büyük tehlike gördüğü Allah ile aldatan ve
bunun için özellikle namazı kullanan tipi tanıtmakta, insanlığı bu şerir tipe karşı
uyarmakta ve donatmaktadır.
Mâûn suresi mesajı ile ilgili tespitler
Türk asıllı bir müfessir olan Cârullah Zemahşerî (ölm. 538/1143), Keşşaf adlı anıt
tefsirinde, Mâûn suresinde ele alman riyayı ‘şirkin bölümlerinden biri’ olarak
tanıttıktan sonra şu hadisi naklediyor: “Riya, siyah karıncanın karanlık gecede siyah
yün kaftandaki yürüyüşünden daha sessiz ve sinsice yol alır.”
Büyük müfessir şunu da söylüyor: “Bu surenin dikkat çektiği hal üzere olan nice ‘İslam*
damgalı kişi vardır. Hatta bunlar içinde bu riyakâr sıfatına müstahak nice ‘ulema*
unvanı taşıyanlar vardır.*’ (Zemahşerî, el-Keşşâf ‘an Hakaiki’t-Tenzîl, 4/289-290)
Mısırlı müfessir Ahmet Mustafa el-Merâğî (ölm. 1952) bu surede namazları ‘lanet’ ile
anılanları anlatırken şunları söylüyor: “Evet, onlar namaz kılarlar; fakat yaptıkları
ameller sadece halk görsün diyedir. Mallarından başkalarına bir şey verme
yükümlülüğüne asla girmezler. Bunların namazları kendilerini ‘dini yalanlayanlar’
çizgisinden kurtarmaz. Kamu hakkı talancılarının, kendilerini ‘İslam’ damgasıyla
damgalamaları veya bu damgayı taşımamaları hiçbir fark yaratmaz. .Allah’ın hükmü
tektir. Aşırılmış isim ve unvanlar bu hükmü değiştirmenin gerekçesi olamaz. Taşman o
unvanlar ve isimler, gerçek anlamlarıyla Cenabı Hakk’ın muradına uygunluk arz
ettiklerinde bir değer taşırlar.” “Dini tasdik edenleri dini yalanlayanlardan ayıran
nitelikler adalet, merhamet ve insanlara iyiliktir. Bu nitelikler yoksa din de
yoktur.” (Ahmet Mustafa Merâğî, Tefsir, 10/250)
‘MÜSLÜMAN’ MASKELİ ŞİRKİ DEŞİFRE EDEN SURE
Mâûn suresi, üstüne ‘İslam’ maskesi geçirilmiş gizli şirki deşifre eden bir suredir. Onun
içindir ki, riyakârlık yoluyla şirke batmış dincilerin korkulu rüyası bu suredir.
Unutmayalım, Kur’an’a karşı çıkan Mekke müşrikleri dinsiz değillerdi; Allah’ı kabul
ediyor, ibadet ediyor, namaz kılıyorlardı ancak Allah’ın yanma yedek ilahlar
koyuyorlardı. Yani aynen bugünkü türbeperest, Mâûn mücrimi, ‘efendici, hazretçi’
dincilerin yaptıklarını yapıyorlardı. Yani, “Allah var ve en büyük kudretin sahibi O,
ancak bizim ‘şefaatçi, aracı’ efendilerimiz de kenara itilmemeli. Allah’ın yanında onlara
da yer verilmeli” diyorlardı. Evet, istedikleri tek şey buydu.
Mâûn suresinin gösterdiği gerçek şudur: Hem namaz kılıp hem de ‘dindar’ maskesini
kullanarak kamu hakkını talan eden kişi, bu yaptığıyla ‘muvahhit inanmıştık’ sıfatım
yitirip ‘müşrik inanmıştık’ sıfatını almıştır. 1 Müşrik inanmıştık’ tabirini de Kur’an’ın bir
ayetinden aldık. Kur’an, bu meselede, daha sarsıcı bir hakikate parmak basıyor:
İnsanlığın büyük çoğunluğunun müşriktik hali içine girmeden Allah’a inanmayı
başaramayacağına dikkat çekiyor. Şöyle diyor Kur’an:
“Onların çoğu, müşrikler durumuna düşmüş olma hali dışında Allah’a iman etmez.”
(Yusuf, 106)
Şirk bir ateizm ve dinsizlik olmadığı için, bir insan, Allah’a ve dine inandığı halde
müşrik olabilir. Nitekim Kur’an’ın birçok ayeti, Mekke müşriklerinin bu nitelikte
insanlar olduğunu açık ifadelerle bildirmektedir.
Kur’an, bırakın başkalarının mallarını çarpmak için riyakârlığı, kişinin kendi malından
başkalarına verirken işe riya bulaştırmasını bile ağır ifadelerle kınıyor:
“Ey iman sahipleri! Allah'a ve ahiret gününe inanmadığı halde, insanlara riya için
malını dağılan kişi gibi, sadakalarınızı başa kakmak ve eza etmek süreliyle boşa
çıkarmayın! Böylesinin durumu, üzerinde biraz toprak varken tepesine şiddetli bir
yağmur inip kendisini cascavlak bırakmış yalçın bir kayanın haline benzer. Böyleleri,
kazandıklarından hiçbir şey elde edemezler.” (Bakara, 264)
“Bunlar, Allah'a ve ahire! gününe inanmazlar da halka gösteriş olsun diye mallarını
dağıtırlar. Arkadaşı şeytan olan için ne kötü arkadaştır o.” (Nisa, 38)
Müşrikler Allah düşmanıdır
Bugün sizi, Kur'an’ın mucize mesajlarından biriyle daha tanıştıracağız. Geleneksel
saltanat dinciliğinin asırlardır üstünü örttüğü en hayatî mesajlardan biri de budur.
Kur’an'a göre, müşrik sıfatına bir biçimde müstahak hale gelenler, tevhit mabedi inşa
ve imar edemezler. Ederlerse oralara tevhit mabedi denemez.
Mekke müşrikleri, Kabe’ye ve hacılara hizmetlerini, din üzerinde hegemonya kurmanın
gerekçesi yapıyorlardı. Tevbe 19. ayet, günümüzün Mâûn ihlalcisi çevrelerinde de
egemen olan bu şirk zihniyetini deşifre ediyor; buna dayanarak insanlar arasında afra
tafra satan maskeli müşrikleri tanıtıyor.
Müşrik kimdir? Bu sorunun cevabı Kur’an’dadır ve o cevap halka olduğu gibi değil de,
saptırılarak, hesaba uydurularak açıklanmıştır. Halk sanıyor ki, namaz kılan, cami
yaptıran, tespihli, dualı kişiler asla müşrik olmaz. Hayır! Kur'an, bir insanın namazlı-
nivazlı, tespihli-dualı olmasına rağmen müşrik olabileceğini, hatta en tehlikeli müşrik
olabileceğini bildirmektedir. Bu Kur'ansal gerçekleri halka dinci istismar ekipleri
elbette açıklamaz. Açıklaması beklenenlerse, “Biz bu din işine karışmayız, biz laik
adamız” şeklinde ahmak ve imansız bir teraneyle kenara çekiliyor.
Kur’an ve sünnetin verilerine göre, insanı müşrik sıfatına müstahak hale getiren
sebeplerden biri de riyakârlıktır. Anıt fıkıh bilgini İbnül Kayyım'ın deyişiyle, “Riyanın
her türü şirktir” (İbnül Kayyım, ed-Dâu ve’d-Devâ’, 234) Riya, bizzat Hz Peygamber
tarafından, şirkin en tehlikeli, en kahpe şekli olarak tanıtılmıştır. Müslüman görünümü
altında şirke batıran bir başka sebep, Mâûn suresi ihlali yapmak yani kamu
imkânlarının, ait oldukları yere ulaşmalarına bir biçimde engel olmaktır. Mâûn suresi
bunu, dinin inkârı olarak tanıtmıştır. Bu halk bu gerçeği, ilk kez, bizim ‘Mâûn Suresi
Böyle Buyurdu’ adlı eserimizden öğrendi.
Mâûn suresi ihlali yapan ve böylece müşrik sıfatına müstahak hale gelenler tevhit
mabedi inşa ve imar edemezler, ederlerse oralarda tevhidin ibadeti yapılamaz Ne yazık
ki, tarih boyunca, cami yaptırmada en önde gidenler, Mâûn ihlalinde en önde gidenler
arasından çıkmıştır. Bu gerçeğe işaret için olacak, Hz Peygamber, ‘bütün ümmetlerin
felaket sebep-lerinden birinin de mabet yaptırmada aşırılık' olduğunu, kendi ümmetinin
felaket sebebinin de bu olacağını mucize bir ihbarla bildirmiştir.
Tevbe suresi bize müthiş bir ihbarda daha bulunmaktadır:
Müşrikler Allah’ın düşmanıdır. Allah'ın düşmanlarının tevhidin mabedine ve dinine
ellerini, dillerini dokundurmaları olumlu karşılanamaz
TEVBE SERESİ 17-19 MUCİZESİ
Tevbe suresi, iniş sırasıyla 113. suredir yani, en son inen iki sureden biridir. Bunun bir
anlamı da şudur: Daha önce inmiş surelerdeki kavramların anlamlarım belirlemede en
hayatî ayetlerin (müfessir ayetlerin) bir kısmı bu surededir. Bu surenin 114. ayeti, Hz
İbrahim’in şirk dinine hizmeti meslek edinmiş müşrik babasını ‘Allah’ın düşmanı'
olarak anmakta ve böylece, müşriklerin birer Allah düşmanı olduklarını hükme
bağlamaktadır. Şimdi, müşrikler, Kur’an'ın hükmüyle birer Allah düşmanı ise onların
tevhit mabedine el sürmeleri, oraya herhangi gerekçeyle hizmete kalkmaları, meziyet
olarak görülmek şöyle dursun, kabul bile edilemez. Açık veya hükmî müşrikler
(riyakârlar, Mâûn mücrimi talancılar) bir biçimde mabet inşa ve imar etmişlerse
muvahhit müminlerin oralara girmemesi gerekir. Kur’an’ın hükmü budur. Bu hükme
rağmen oralarda namaz kılmaya kalkanlar, ‘örtülü şirk’e ve ‘maskeli müşrikler' 1 e
destek vermiş konuma düşerek dolaylı yoldan Mâûn suçlusu olurlar. Kur’an bize
bildiriyor ki, Mâûn suçlusu maskeli müşrikler, çeşitli oyunlarla kendilerini
saklayabilirler, hatta Allah’ın avukatı gibi ortaya fırlayıp halkı Allah ile aldatabilirler
de... Ve bu aldatmanın getirdiği nemalarla hem kasalarım doldurup hem de birkaç yüz
metreye bir cami yaptırabilirler. Ama Allah’ın, “şirk bulaşmış bütün eylemlerin sonu
hüsrandır” (Zümer, 65) hükmünü saf dışı edemezler. O camilerin sayısı arttıkça o
maskeli müşriklerin egemen olduğu ülkenin ve halkın da hüsran ve sefaleti artar. Tevbe
17,18,19 ve 114. ayetlerden çıkan matematikse] kesinlikteki gerçek budur. Bu gerçeğin
duyurulması birçoklarının canını yakacaktır ama neyleyelim ki, hükmü veren, bizim
kitaplarımız değil, Kur’an’dır.
BİR MEKT1 BUN HATIRLATTIKLARI
Kırk yılı aşkın bir zamandır köşe yazıları yazıyorum. Ve elbette ki binlerce mektup
aldım. Öveni var, şoveni var. Okuyucu mektuplarını köşeme taşıyan yazılarım parmakla
sayılacak kadar azdır. Vermek istediğim mesajları daima öne almak ihtiyacı duydum.
Çünkü söyleyeceğim çok şey var.
Okuyucu mektupları içinde tarihsel önemde ve değerde olanlarına bile çok az yer
verebildim. Çünkü bunların hemen tümünde beni öven satırlar var. Övülecek çok iş
yaptım ama istedim ki bu övme işini benim dışımda birileri yapsın. Batı basınında bunu
yapanlar çok oldu. Mısır’ın el-Khram ’mdan. Almanya’nın Frankfurter Allgemeine
Zeitung ’una. Die Zeit ’ına kadar birçok büyük basın organında röportaj ve makalelerim
tam sayfa olarak yayınlandı. Alman-ya’nın en itibarlı gazetesi sayılan Frankfurter
Allgemeine Zeitung ’da benimle ilgili yazılan makalelerin sayısı, şu an itibariyle
18’dir. O sayededir ki, Time dergisinin 2001 yılında sonuçlanan anketinde, dünya kamu
oyu bendenizi ‘20. Ytizyıl’a en çok etki eden yüz insan’ listesinin 7. sırasına oturttu.
Hakkımda yapılan doktora tezlerinin tümü de Batı üniversitelerin-dedir. Birinci sırada
Alman üniversiteleri var. Benim ülkemde benim hakkımda yapılmış doktora tezi yok.
Sadece üç master tezi yapıldı. Ne ilginçtir ki onların da bir tanesi İngilizce...
Batı basınında gördüğüm ilgi ve itibarı benim ülkemin basınından ne yazık ki
göremedim. Türk medyası benden hep ‘ yararlanma* yönüne gitti. Beni ne anladılar ne
de anlattılar. Benim ülkemde beni öven, destekleyen, gündem yapan vakıflar, dernekler,
şirketler de yok. Çünkü ben, ‘tam özgür’ bir adamım. Sırtımı kimseye dayamam. Benim
ülkemin resmi ve özel kurumlan yıllar boyu bana hep sövdüler. Devletse bana hep kazık
attı . Geriye kalıyor halk. Halkın önemli bir kısmı Allah ile, bir kısmı Atatürk ile
aldatılmıştır. Bu aldatılanlar da bana hep sövdüler ve sövmekteler. Bunu yaparken
bazen insanoğlunun düşebileceği en sefil çukurlara yuvarlandılar. Taze bir örnek
vereyim: Halk arasında ‘ Kerhaneci Şeyh’ diye bilinen birinin müritlerinden bir tanesi,
bana söverken, benim hastalığımı bahis konusu ediyor ve hastalanmamdan duyduğu
sevinci yazıya geçiriyor. Yani benim hastalanmamı kendileri için bir zevk ve zafer olarak
algılıyor. Siz, insanoğlunun bu kadar alçaldığı başka bir örnek hatırlıyor musunuz?
Bunlar yeri geldiğinde de “Biz tarikat ehliyiz, sevgi ve nezaket bizim şiarımızdır” diye
kasılırlar. İşte böylesine onursuzca, böylesine hayvanca sövüp saydılar. Yıllar boyu
attıkları iftiranın bini bir para. Ama Allah’ın işine bakın ki, bu ülkede yıllardan beri, en
çok okunan adam benim. Altmışı aşkın kitaplarımın tümü bestsellers listeye girmiştir.
Birçoğu, listenin bir numarasına oturmuş, bazıları ‘yılın kitabı’ seçilmiştir. Daha ilginci
şudur: Bana şovenler de beni okumazlık edemiyorlar. Çünkü hakikat ve aydınlık adına
nefes alabildikleri tek pencere benim. Bunu itirafa namus kıratları izin vermiyor ama
böyle olduğunu biliyorlar.
Bir de tarafsız değerlendirmeler yapan bilim insanları var. işte beni mutlu eden
onlardır. Bugün anlardan birinin mektubunu, benzeri birçoklarını da sembolize ettiği
için hiçbir yorum eklemeden buraya alıyorum. Ve sadece teşekkür ediyorum.
DOÇ. DR. AYLİN KANTARCI’NIN MEKTUBU
“Bugün okuduğum Einsiein ’in bir sözü bana sizi hatırlattı. Bu münasebetle sizinle ilgili
düşüncelerimi paylaşmak istiyorum.”
“E ge Üniversitesinde, bilgisayar mühendisliği alanında doçentim. Bugüne kadar pek
çok teknik araştırma yaptım ve inceledim, pek çok teknik uzman ve araştırmacı ile
karşılaştım, görüş alışverişinde bulundum ve birlikte çalıştım. Rahatlıkla söyleyebilirim
ki. çalışmalarınızın daha geniş bir kitleye yayılması ve etkileri bakımından sizin topluma
katkılarınız bizim katkımızdan daha büyüktür. Bilimsel buluşların olabilmesi için ilk
önce düşünsel devrimlerin gerçekleşmesi gerekir. Düşünsel devrimlerin
gerçekleşmesinde sizin gibi kişilerin emeklerinin büyük payı var.”
“Sizin tüm kitaplarınızı okuyor ve TV programlarınızı dikkatte izliyorum.
Küçüklüğümde anlatılan şeylerin birçoğunun aslında yanlış olduğunu sizin
eserlerinizden öğrendim. Benim düşünsel devrimimde çok büyük emeğiniz var. Bu
durum birçok kişi için geçerli. Sizin gayretleriniz sayesinde birçok kişinin geleceği de
iyileşiyor. Umarım dile getirdiğiniz gerçeklerin değerini anlayanların sayısı artar ve
daha cok insanın geleceği iyileşir. ”
“Sizinle aynı ç a ğda yasamaktan dolayı çok mutluyum. Einstein’in sözünü okuyunca
aklıma bu düşünceler geldi ve verdiğiniz emekler için tüm sevenleriniz adına teşekkür
etmek istedim. İnşallah daha uzun yıllar sizin ışığınızdan yararlanacağız.”
Kurtuluşu olmayan tek felaket: Şirk
Kur’an’a göre, din Allahla, sadece Allah’a özgülenmeden, yani din konusunda Allah’ın
yetkilerini kullananlar saf dışı edilmeden insanlığın mutluluğu mümkün değildir. Dini
Allah’a özgüleme mücadelesi hayatın sürekli faaliyetlerinden biri olarak
gösterilmektedir. Din Allah’a özgüle nene kadar mücadele sürecektir. (8/39; 2/193) O
halde, bir şirk (din adına Allah’ın yetkilerini kullanmak) zihniyet ve kurumu olan
dincilikle mücadele diğer bütün şer gelişmelerden öncelikli ve önemli görülmek
lazımdır. Biz, zaman zaman “İnsanlık tarihinin her devirde en büyük tehlike ve tehdidi
dinciliktir” derken, duygusal bir tespit yapıyor değiliz; söylediğimiz, temel Kur’ansal
gerçeklerden biridir.
Dinin Allah’a özgülenmemest, dinin inkârından çok farklı bir kavramdır. Dinin Allah’a
özgülenmemesi halinde ortaya çıkan kötülük, şirktir. Oysaki dinin inkârı söz konusu
olduğunda sadece inkârdan bahsedilecektir. Kur’an’ın temel düşmanı zulümdür ve
“Şirk, gerçekten çok büyük bir zulümdür.” (Lukman, 139) Şirkte kurtuluş söz konusu
değildir ama inkârda kurtuluş söz konusudur. Kurtuluşu olmayan tek bela yani ebedi
hüsran, şirkin karşılığıdır, inkârın değil:
“Hakikat şu ki, Allah kendisine ortak koşulmasım/şirki affetmez, bunun dışında kalanı/
bundan az olanı dilediği kişi için affeder. Allah’a şirk koşan, gerçekten büyük bir iftira
günahı işlemiştir.” (Nisa, 48, İlâ)
Hemen ifade edelim ki, şirki böylesine ağır şekilde mahkûm eden Kur’an, din sınıfını
şirk üreten bîr sınıf olarak eleştirmektedir. Deizmin, din sınıfının tasallutundan
kurtulmak için dinsel bayatı reddetme yolunu seçtiğini de anımsayalım.
EN BÜYÜK ŞİRK RİYAKÂRLIKTIR
Hz. Peygamber, “Ümmetim adına en çok tedirginlik duyduğum şey, gizli-maskeli şirktir
ve o da riyakârlıktır" diyor. Mâûn suresi, riyanın insanı dinden-imandan koparıp en
melun inkarcılar arasına nasıl koyduğunu anlatan mucize beyyinelerin suresidir. Mâûn
suresi, insan hakları ihlali-riyakârlık-ibadetle aldatmak-din yaftalı dinsizlik arasında
irtibat kurmaktadır. İnsan haklarını ihlal edenler, özellikle kamu haklarına musallat
olanlar ve bu tasallutu kıldıkları namazlarla kamufle edenler, dini fiilen inkâr etmiş ve
bunun için de tanetlenmeye müstahak hale gelmiş Allah düşmanlarıdır. (Bu hayat!
mesajların ayrıntıları için ‘Mâûn Suresi Böyle Buyurdu’ adlı eserimizin okunması
lazımdır.) Riyanın böylesine ağır biçimde mahkûm edilmesi sebepsiz değildir.
Riyakârlık, dinin özü olan samimiyeti yani erdemi çürütüp yok etmektedir. Erdemin
yok edildiği bir zeminde kılınan namazların yoğunluğu ve cami sayısının çokluğu,
olumlu hiçbir anlam ifade etmemekte, tam aksine, bu namazlar, kılanların
lanetlenmesine sebep oluşturmaktadır, (bk. Mâûn suresi, 4-6)
KURTULUŞUN YETERLİLİK ŞARTLARI
Kur’an’a göre, ebedî kurtuluş veya ölüm sonrası mutluluğun temel şartları üç tanedir:
1. Allah’a iman, 2. Ahirete iman, 3. Barışa, iyilik ve hayra yönelik hizmetler sergilemek,
(bk. Bakara, 62; Mâide, 65) Ahirete iman, Allah’a imanın ayrılmaz parçasıdır. Allah,
bütün zamanlarda varolduğuna göre, biz öldükten sonra da varolacaktır. Biz öldükten
sonra varolacak bir kudrete inanmak, ahirete inanmayı otomatik olarak içermektedir.
Ayetlerin açık beyanlarına göre, anılan üç şartı taşıyanlar nüfus kayıtlarında ne yazarsa
yazsın, sonsuz kurtuluşu elde ederler. Bunun anlamı, ‘Müslüman olmayanlar da cennete
gider’ demek değildir. Müslüman olmayanlar cennete giremez, ancak Müslüman
olmanın son tahlildeki şartlarının işte bu üç şart olduğunu unutmamak gerekir.
Geleneksel dincilik zihniyeti, ‘Müslüman’ olmayı, kendi koyduğu şartlarla eşitlemekte,
böylece ondan onay almayanları ebedî kurtuluştan yoksun göstermektedir. Kur’an işte,
dinciliğin bu engizisyon hegemonyasını yıkmaktadır.
Bakara 62, Mâide 65. ayetler, Müslüman olmayanları cennete sokmuyor, İslam’ın esas
anlamını, evrensel özünü veriyor; İslam’ı bir kamp-kavim ve bölge dini olmaktan
çıkarıp bir yaratılış gerçeği olarak belirginleştiriyor.
Kur’an’ın insan hayatından söküp attığı saplantılardan biri de patent hegomanyasıdır.
Hiç kimse dedesinden kendisine miras kalan nüfus kâğıdındaki damgayla cennettik veya
cehennemlik olmaz. Cenneti de cehennemi de herkes bizzat kendi eliyle hazırlar.
Üstü örtülen bir Atatürk gerçeği daha : ‘ Doğu Maneviyatı’ kavramı
Atatürk’ün, üzerinde hemen hemen hiç durulmayan ama Atatürk’ün ideallerini
tanımada birinci derecede önemli olan bir tabir var : ‘Doğu Maneviyatı’ tabiri.
Gazi’nin 6 Mart 1922 tarihli TBMM gizli oturumunda, muhteşem öngörülerle dolu
uzun bir konuşması var. Kısa bir bölümünü okuyalım:
“Türkiye, fikir yanlışıyla, zihniyet yanlışıyla malul olan birtakım adamlar yüzünden her
saat, her gün, her asır biraz daha çok gerilemiş ve daha çak düşmüştür. Efendiler, bu
düşüş, bu gerileme yalnız maddiyatta olsaydı hiçbir ehemmiyeti yoktu. Ne yazık ki,
Türkiye ve Türkiye halkı ahlaken düşüyor ve bu halet incelenirse görülür ki, Türkiye,
Doğu maneviyatı ile başlayan ve Batı maneviyatı ile sona erdirilen bu yol üzerinde
bulunuyordu. Batı ve Doğu’nun birleştiği yer üzerinde bulunduğumuzu ve ona
yaklaştığımızı zannettiğimiz takdirde Batı’nın aslî mayası olan Doğu maneviyatından
tamamen kopuyoruz, yalnızlaşıyoruz." ‘Doğu maneviyatı’ tabiri, Atatürk’ü tanımada
anahtar kavram olmanın yanında, Atatürk’ten ürküntünün de temel sebeplerinden
biridir. Bu kavram, iki zihniyette Atatürk’e yönelik ürküntü yaratmaktadır :
1. Saltanat dincisi Arapçı zihniyet,
2. Emperyalist-haçlı Batı zihniyeti.
Bilindiği gibi, emperyalist-haçlı kuramcı Huntington, daha doğrusu ABD, medeniyetleri
çatıştırmak ve Doğu’nun Batı uygarlığından yararlanmasını engellemek peşindedir.
Hunting-ton’a göre, Batı’nın bugün temsil ettiği değerler sadece Batı’nmdır; dünyanın
ortak malı değildir. Batı bu değerleri üretmede tek ve biricik olduğu gibi, bunlardan
yaralanmada da tek hak sahibidir. Bu değerlerden yararlanan ötekiler, bunun faturasını
ödemek zorundadırlar. Bu değerleri Batı’ya fatura ödemeden yararlanma alanına
sokmak hiç kimsenin hakkı ve haddi değildir.
Atatürk bu savı, bu inadı, bu egoizmi çok erken bir tarihte kırmıştır. Şunu göstermiştir:
Evrense] bilim ve fikir değerlerinin esas sahipleri Doğululardı. Atatürk bu değerlere
‘maneviyat’ diyor ve ‘Doğu maneviyatı’ tabirini gündeme getiriyor. Atatürk’e göre, biz
esasında Doğu maneviyatına bağlıyız.
MI HAMMED İKBAL’İN ATATÜRK’LE ÖRTİJŞEN TEZİ
Atatürk’ün Pakistan’daki fikirdaşı, Müslüman düşünür Muhammed İkbal (Atatürk’le
aynı yılda öldü), bu noktanın altını çizerken şu yolda konuşuyor:
Batı’nın bugün sahip bulunduğu ve kendisini öne çıkaran değerleri biz ondan almaya
kalktığımızda yaptığımız iş, o değerlerin esas sahipleri olan Müslüman ecdadımızın
mirasını geri almaktır. Bu yüzden biz, Batı’da ki evrensel değerleri alırken aşağılık
kompleksine düşmemeliyiz. O değerler, temelde bizim atalarımızın ürettiği ve Batı’ya
kaptırdığı değerlerdir. Bu değerler Batı’dan geri alınmalı ve ardından da Batı’nın zulüm
ve hegemonyasını yıkmak için kullanılmalıdır.
Atatürkçü geçinen bazı gafiller, Atatürk’ü, Müslümanları Batı’ya teslim eden adam gibi
göstermeye çalışan dinci müfterilerle işbirliği yaparcasına Gazi’yi, hayatında hiç
telaffuz etmediği ‘Batıcılık’ın öncüsü gibi gösterme gayreti içinde oldular. Bunlar Türk
Kurtuluş Savaşı’nı ve Türk inkılaplarını Batılılaşmak, hatta Batı’ya uşaklık olarak
telakki etmeyi, Atatürkçülük diye yutturmak için ellerinden geleni yaptılar.
Atatürk’ün ‘Doğu maneviyatı’ve ‘Avrasya’ tezini bugün bir ölçüde Çin hayata
geçirmektedir. Atatürk’ün Çin’de yıllardan beri ders gibi okutulması boşuna değildir.
Batı bunu biliyor ve Atatürk’ün altını oyarak gereğini yapıyor. Müslüman Doğu bunu
bilmiyor ve Atatürk’ü kendinden saymama ahmaklığını sürdürüyor. Attila İlhan, bu
noktaya parmak basarken şöyle demiştir: “Türklerde, kurtuluşu Doğu’da gören ilk
ihtilalci, Mustafa Kemal idi.” Atatürk’ün Batı’yı çıldırtan yanı işte budur. Batı,
Atatürk’ü işte bunun için asla hazmedemiyor, asla hoş göremiyor.
Avrasya idealini tehdit eden temel olumsuzluk: Din istismarı
Avrasya kavram ve idealinin tek kutuplu şeytanî dünyayı ciddi biçimde rahatsız ettiğini
asla unutmayın. Bunu unutmadığınızda, Avrasya idealinin hangi tehlikelerle yüz yüze
kalabileceği kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Bu tehlikelerin başında tek kutupluluğun
süper güçlerince oynanabilecek oyunlar gelmektedir. Ve o oyunlar yıllardan beri
oynanmaktadır. Bu oyunlarda kurban edilen değerli insanların sayısı epeycedir.
İkinci sırayı din istismarı veya dinin siyasallaşması alacaktır. Ben inanıyorum
ki, Avrasya idealine vara açacak bir numaralı olumsuzluk, dinin istismar ve
►'ozlaştırılmasıdır. Tarihin her döneminde her büyük idealin en büyük problemi,
yozlaştırılan dinin, din aktörlerince istismar edilmesidir.
Dinin bir yıkım ve bölücülük aracı olmasını önlemenin ilk şartı, tarihten ders
almaktır. Tarih, bir anlamda, din kavgalarının döktüğü kanların ve akıttığı göz
yaslarının serüvenidir. Bu kanlardan ve göz yaşlarından ders almak zorundayız. Bu
dersi alabilirsek, bugün arlık şu veya bu teolojinin öne çıkmasını değil, “tarihin
teolojisi nin öne çıkmasını hareket noktası yaparız. Ben buna “ teolojilerin teolojisi ni
öne almak diyorum. Bunun daha açık anlamı şudur:
Dinlerin ortak değerleri olan sevgi, paylaşım, hoşgörü, şefkat, yardımlaşma gibi evrensel
değerleri ve kategorik ahlak ilkelerini birlikte almak, bunun dışında kalan alt
meselelerde birbirimize hoşgörülü davranmak...Herkes öteki din mensubunun
mabedine ve ibadet şekline hoşgörülü davranacak ama herkes şunu da bilecek:
Gerçekte tüm yeryüzü mabet, tüm meşru fiiller ibadettir. Tas-toprak duvarlar arasına
sığdırılan bir Tanrının insanoğluna hiçbir şey vermediği artık anlaşılmış olmalıdır.
Artık öğrenmiş olmalıyız ki Tanrı, sadece bu yerküreyi değil, tüm evreni bir büyük
mabet yapmıştır. Bu büyük mabedin bir küçük modeli de insanın yüreğidir. Hz. İsa’nın
ölümsüz deyişiyle, kullanacağımız çanağın içi, insanın yüreğidir. Ne yazık ki insanoğlu
bugüne kadar çanağın hep dışını yıkamakla uğraştı, kendisine esas hizmeti verecek içi
ihmal etti.
Bugün artık, büyük evren mabediyle, onun yeryüzüne inmiş şekli olan insan yüreğinde
birleşip ikincil mabetler konusunda birbirimizi hoşgörü ve anlayışla karşılamalıyız. Din
sınıfının hegemonyasını sembolize eden taş duvarları, geçmişte yapıldığı gibi, insanın
üstüne çıkardığımız taktirde din, insan haklarını ihlalin kutsal bir aracı ve maskesi
haline gelir ve eski ıstırapları yeniden yaşamak zorunda kalırız. Mabed duvarları, din
sınıfı denen şerir güruhun kutsalıdır, Tanrı’nın değil. Tanrı’nın kutsalı, insanın hakları
ve yüreğidir.
İnsanlık şunu da unutmamalıdır:
Komünizm çökmüştür ama sosyal demokrasi, hatta sosyalizm cökmemistir.
cökmevecektir. Çünkü sosyal demokrasi bir ideolojik değer değil, bir ortak-evrensel
insanlık değeridir. Kapitalizm de komünizm de insan gerçeğiyle bağdaşmıyor. İnsanın
mutluluğuna zemin oluşturacak hayat ve insan değeri, sosyal demokrasidir.
Küreselleşme, Batı sömürgeciliği tarafından komünizmin karşıtı gibi gösterilse de
aslında sosyal demokrasinin karşıtıdır.
AVRASYA İDEALİ, LAİKLİK VE DEİZM
Avrasya ideali, bir sosyal demokrasi modelinin büyük bir dünya gücüne dönüşmesi
olmalıdır. Bu modelin maruz kalabileceği en büyük tehlike olan din istismarı ve
hegemonyasının hukuksal panzehiri laiklik, felsefı-metafizik panzehiri deizmdir.
Laiklik . Batı destekli Ortadoğu despotizmlerinin tanıttıkları gibi, din karşıtlığı
değildir. Deizm de. dincilik zihniyetinin tanıttığı gibi ateizm değildir. Laiklik de deizm de
Allah‘a imanını korumak isteyen ama dinci tasallutun kahrı altına girmek istemeyen
kitlelerin . kurtuluş reçeteleridir. Bu reçetelerin, Kur’an tarafından da onaylanmış
olduğunu insanlığa duyurmaksa tüm aydınların vicdan borcudur. Geleneksel aldatma
odakları salya püskürtür diye bu gerçekler saklanırsa aydınlık adı altında ihanet
sergilenmiş olur.
Avrasya ideali açısından Türkiye
Avrasya kavramının Türkiye için taşıdığı anlam çok önemlidir. Herkes itiraf eder ki,
Türkiye, Avrasya coğrafyası açısından hayatî öneme sahiptir.
Tek kutuplu dünyada, diğer bir deyişle, küreselleşmenin sömürüsüne maruz bırakılan
dünyada en ağır ve kahırlı faturalardan birini de Türkiye ödüyor. Ne ilginçtir ki,
küreselleşmenin bir modern sömürü aracı halinde kullanıldığını Güney Amerika
ülkeleri bile fark edebiliyor ve bakıyorsunuz 180 milyon nüfuslu Brezilya, yanma aldığı
bazı Latin Amerika ülkeleriyle bu yeni sömürü aracına karşı çakmanın yolların arıyor.
Türkiye ise, her yanından budanmakta, her gün yeni bir oyunla aldatılmakta olmasına
rağmen daha işin farkında bile olamamış bîr, zavallı görüntüsü taşımayı sürdürüyor.
Sebep belli: Atatürk Türkiye'sinde Atatürk'ün çap ve mesajına kısmen olsun varis
olacak devlet adamı yak. Fatih Altaylı . Başbakan’ın Atatürk’e sataşan bîr demeci
üzerine ne güzel yazmıştı geçen gün: “Atatürk’ten sonrakilerin tümünü toplayıp beşle
çarpsanız yarım Atatürk elde edemezsiniz.” İşte Türkiye’nin temel meselesi budur.
ABD ve AB Türkiye’yi içlerine alacakmış gibi görünerek Türkiye’den istediklerini
alıyorlar, Türkiye’yi istedikleri yere getirip istedikleri kıvamda şekillendiriyorlar.
Türkiye Batı’nın (ABD ve AB) bu ikiyüzlü çökertme politikaları karşısında nasıl ayakta
duracaktır? Bunun yolunun Batı’ya biraz daha teslim olmaktan geçtiğini öne süren
Batıcı tipler az değildir. Bunlar, Batı ile beraberlik adına Türkiye’yi 'kendisi' yapan her
şeyi vermeye hazır görünüyorlar.
Saltanat dincisi, akılcılık karşıtı ekipler de, Batı’nın ağızlarına çaldığı bir parmak balla
uyuş-muş olarak Batıcılarla birliktelik içine girmiş bulunmaktadır. Saltanat dincileri.
Batı’nın, özellikle AB’nin kucağına uzandığımızda kendileri için bir numaralı sıkıntı
Bu takıntılardan arınarak baktığımızda görürüz ki, Türkiye’nin Batı tahribi karşısında
tek başına direnmesi şu an itibariyle mümkün değildir. Türkiye’nin dayanacağı tek çare
yeni dengeler yaratmak ve yeni birliktelikler kurmaktır. Bunların en rasyoneli ve en
kolay oluşturulabilecek olanı Avrasya birlikteliğidir. Türkiye, Avrasya imkânını
değerlendirerek bölge ülkeleriyle yeni birliktelik oluşturup yeni bir denge yaratamaz ise
ABD ve AB Türkiye’yi birkaç parçaya bölerek mahvedebilir.
Avrasya birlikteliği için koşullar son derece elverişlidir. Rusya ve Çin başta olmak üzere
İran ve Arap ülkelerinin önemli bir kısmı Batı’nın tek kutuplu dayatmasıyla dünyanın
felakete sürüklenmekte olduğunu görebilmektedir. Hindistan da durumun farkındadır.
Fransa ve Almanya gibi büyük AB ülkeleri de Amerikan hegemonyasının yaratacağı
dehşetten ürktükleri için, karşı birlikteliğe en azından şimdilik engel çıkarmayacak bir
görünüm arz etmekteler. Potin’in verdiği büyük destek, yani Rusya'nın öncülüğü.
Avrasya hareketini önemli bir aşamaya getirmiş bulunuyor. Çin, Hindistan ve Iran
Rusya’nın yanında yer almış görünüyorlar. Şimdilerde Türkiye’nin tavrı ne olacaktır
sorusu soruluyor.
BATI’VATESLİMİYETTEN KURTULMADIKÇA...
Ne yazık ki Türkiye, bu noktada Batı’ya teslimiyetin uyuşukluk çemberinden sıyrılarak
kendisine ufuk ve gelecek açacak bu oluşuma katılma iradesi sergileyemiyor. Batı,
Türkiye’nin burnuna âdeta balka geçirmiş, nefes almasına izin vermiyor; Türk
hükümetlerinin ensesine sıkıca basmış, “Benim iznim olmadıkça kımıldayamazsın”
diyen bir tavırla Türkiye’yi kontrol ediyor. Su başlarını tutmuş ve Mâûn ihlalleriyle akıl
almaz servetlere sahip olmuş saltanat dincileri ise “Mustafa Kemal’i yok etme projemize
destek ABD ve AB’den gelir” beklentisi içinde her şeyi unutmuş, yarı mefluç halde
Batı’nın dikte ettiklerini sayıklamaya devam ediyorlar. Kendi tabirlerince. ”Ankara’nın
şerrinden Brüksel’in şefaatine sığınıyorlar.” Bunu söylerken, bugün ‘Ankara’ demenin
kendileri demek olduğunu unutuyorlar. Kin, işte böyle şaşılaştırıyor.
Durumu bir cümle ile özetlemek istediğimizde şunu söyleyeceğiz:
Türkiye üzerindeki Batı dayatmaları ya Avrasya kavram ve idealiyle etkisizleştirilecek
veya Türkiye, AB ve ABD tarafından yavaş yavaş çökertilecek.
Bir 26 Ağustos daha: Malazgirt’ten Kocatepe’ye
Müslüman Türklerin Anadolu’ya girişleri bir 26 Ağustos’ta olmuştu. 1071 Malazgirt
zaferiyle. Malazgirt’in intikamını alarak Türkleri Anadolu’dan kovmak isteyen haçlı
ordularının Kütahya topraklarında imha edilmesiyle Anadolu’nun ikinci kez Türkler
adına tarihe tescili de bir 26 Ağustos günü oldu. Bu kez, savaşın adı Büyük Taarruz,
kumandanı, Alparslan’ın torunu Mustafa Kemal’di. Velhasıl, mübarek bir gündür bizim
için 26 Ağustos...
19 Mayıs 1919’da başlayan destanî ‘Kurtuluş’ yürüyüşü, 30 Ağustos 1922 sabahı şu
manzara ile sonlanır. Destanın ölümsüz başbuğunun anlatımından izleyelim:
“Muharebe meydanını dolaştığım zaman ordumuzun kazandığı zaferin azameti ve
buna karşılık hasım ordusunun uğradığı felaketin dehşeti beni çok duygulandırdı.
Sırtların gerilerindeki bütün vadiler, bütün dereler, mahfuz, örtülü yerler; bırakılmış
toplar, otomobillerle, namütenahi teçhizat ve malzeme ile ve bütün bu metrûkat
aralarında, yığınlar teşkil eden ölülerle, toplanıp karargâhımıza sevk edilen esir
kafileleri ile hakikaten bir mahşeri andırıyordu.” (Şevket Süreyya Aydemir, Tek Adam,
2/486)
Böyle bir sonu hiç kimse hayal bile edemiyordu. Bir kişi hariç: Destanî yürüyüşü
yöneten kumandan Mustafa Kemal. O, en iyimserlerin bile ‘acaba!’ dediği günlerde
sonucun zafer olacağından öylesine emindir ki, ‘Tekâlif-i Milliye’ (Ulusal yükümlülük)
ile halkından ellerinde olan her şeyin yüzde kırkını borç/yardım isterken onlara makbuz
vermekte ve makbuza şu taahhüdü yazmaktadır:
“Zaferden sonra ödenmek üzere...”
Mustafa Kemal sözüydü bu. Mustafa Kemal böyle emin konuşuyordu ama ülkenin her
yanında, özellikle İstanbul’da ‘zafer’ kelimesine gülenler, “Kazanacağız” tabirinden
tiksinenler vardı. O günleri yaşayarak yazmış Falih Rıfkı Atay’ı dinleyelim: “Ah
Mustafa Kemal, Mustafa Kemal! Sana ölünceye kadar o günün sevincini
ödeyebilmekten başka bir şey düşünmeyeceğim. Dilim, kalemim tutuldu. Vakup
Kadri’yi aradım; ilk vapurla İzmir’e gitmeyi teklif ettim. Tuhaf şey: İzmir’in alındığı
haberi geldiği vakit, içimizde sevinme gücü bile kalmamıştı. Gönlümüz uzun ve derin bir
uykuya dalmış gibiydi.”
“■Nemiz varsa, bağımsız bir devlet olmuşsak, hür vatandaş olmuşsak, şerefli insanlar
olarak dolaşıyorsak, yurdumuzu Batı’nın, vicdan ve kafamızı Doğu’nun pençesinden
kurtarmışsak, şu denizlere bizim diye bakıyor, bu topraklarda ana bağrının sıcaklığını
duyuyorsak, belki nefes alıyorsak, hepsini, her şeyi 30 Ağustos zaferine borçluyuz.
Akşam gazetesinin ilk sayfası için koskoca bir klişe hazırlamıştık: ‘Elhamdülillah,
İzmir’e kavuştuk.’ Gazeteyi pencereden atıyorduk. Alan, yüzüne gözüne sürüyordu.
DİNCİ ALÇAKLIĞIN 26 AGLSTOS’TAN RAHATSIZLIĞI
Tarihin kulağına şu ibret verici gerçeği de üflemek zorundayız. Mustafa Kemal’e
muhalefeti din-iman yapmış bağımsızlık düşmanı, Dürrîzade ve Damat Lerit torunu,
emperyalizm uşağı dinci alçakları nasıl kahrettiğini, Lalih Rıfkı’nın yaşanmış şu
satırlarından daha iyi hiçbir şey anlatamaz:
“Muhittin Baha bana bir Ankara hikâyesi anlattı. Onlarda sevinçten ne yapacaklarını
bilmiyorlarmış. Meclis’te bir aralık ellerini yıkamaya gitmiş. Asık suratlı bir milletvekili
görmüş; Mustafa Kemal’in muhaliflerinden biri, şöyle konuşmuş: ‘Ne var sanki? Nasıl
olsa İzmir’i bize vereceklerdi. Nesini büyütüp duruyorsunuz.’ Ve namussuzlukların en
iğrenciyle eklemiş: ‘Yunanlılardan kurtulduk; bakalım Mustafa Kemal’den nasıl
kurtulacağız? Evet, Mustafa Kemal’in muhalifleri ve rakipleri sapsarı idiler. Ah! Bir
kurşun, son Yunan kurşunu Mustafa Kemal’in göğsüne saplanamaz mıydı?” fAtay,
Çankaya, 338-340)
Ben, Mustafa Kemal’e düşmanlığı kuduz bir sadizme dönüştürmüş dinci alçaklığı bu
anekdot kadar isabetle tanıtan ikinci bir anlatıma rastlamadım.
Günah ve riya
İnsanı günahlar değil, riya batırıyor. Mahveden bela günah değil, riyadır.
Kur’an, günahın her geçtiği yerde Allah’ın rahmet ve merhametini anarken, riyanın her
geçtiği yerde azap, tehdit ve hüsranı anmaktadır. Hz. Leygamber’e yöneltilen şu hitaba
bakın:
“Yemin otsun, sana ve senden öncekilere şu vahyedilmiştir: Eğer şirke düşersen,
eylemin/üretimin/ibadetin kesinlikle işe yaramaz hale gelir ve mutlaka hüsrana
düşenlerden olursun.” (Zümer suresi, 65)
Kur’an’a göre, riya, şirkin en tehlikeli ve namert şeklidir.
Türkiye’de bugün, riyalarının açtığı utanç verici yaraları yine riya ile merhemlemek
isteyenler çırpınıyorlar ama çırpındıkça batıyorlar. Son zamanlarda birbirlerini kırıp
geçirmekteler. Din ci kesimde bir ‘döneklik ve dönekler’ kavgasıdır gidiyor. Döneklik,
riyakârlığın en namert ve iğrenç şeklidir.
Dinci siyaset ekiplerine şunu sormalıyız: Döneklik tartışmasıyla, diyelim ki bir yarayı
merhemlediniz; diyelim ki gerçeği gördünüz, hatta diyelim ki artık riyayı bıraktınız;
peki, o riyakârlık günlerinizde dünya âleme attığınız iftiraların günah faturaları nasıl
ödenecek? İftira günahına bulaşanların ebediyen lanetlendiğini ve sözlerinin asla
dinlenemeyeceğini Kur’an söylüyor...
İşleri çok zor. Tövbe etmek dışında bir şeye hakları ve yüzleri olamaz. Nasıl olabilir ki,
yıllar ve yıllar saldırıp sövdükleri sistem ve devletin tüm imkân ve nimetlerinin
subaşlarında oturuyor, o nimetleri tepe tepe kullanıyorlar— Ve bir yandan da hakaret ve
sövmeye dolu dizgin devam ediyorlar. Seçim otobüslerinin üzerine şunu yazabiliyorlar:
“84 yıllık karanlığı yıkacağız!”
Bu iddianın cevabı tektir: Siz karanlığı yıkmadınız, yıkamazsınız; siz karanlığı
getirdiniz, ihya ettiniz. Aslında siz karanlığın ta kendisisiniz. Ya şuna ne dersiniz:
‘Türkiye’nin Başbakanı’ unvanını taşıyan sayın RTE. İS Ağustos 2012 günü tarihîn
ender rastlanır ‘kin ve tutarsızlık’ demeçlerinden birini, Kadıköy-Kartal metrosunun
açılışında Atatürk’ü açıkça hedef alan şu sözleriyle verdi:
"Onuncu Yıl Marşı’nda geçer, ‘Demir ağlarla ördük falan. Neyi ördün ? Hiçbir şey
örmüş falan değilsin. Ortada duranlar belliydi. Demir ağlarla şimdi Türkiye’yi biz
örüyoruz."
Bu demeç, her kelimesiyle talihsiz bir demeçtir. Türkiye Başbakanı unvanı taşıyan sayın
RTE, başında olduğu devletin kurucusunu tahkir edici bu demeciyle meziyet
sergilediğini mi sanıyor ? Çok yazık !
CEVABİ FATİH ALTAYL1 VERDİ
Tarihî gerçeklere tamamen aykırı bu kinci demece bence en güzel cevabı, gazeteci yazar
Fatih Altaylı verdi. Birkaç satırını alalım:
"Cumhuriyetin ilk on yılı evrensel bir başarı öyküsüdür. Atatürk’ten sonra Türkiye’nin
başına geçen liderlerin toplamını alsan, yetinmeyip bir de beşle çarpsan bir değil, yarım
Atatürk etmezler. ‘Neyi ördünüz’ deyip beğenmediğiniz Mustafa Kemal Atatürk,
yüzlerce yıldır savaşlardan bîtap düşmüş, elindeki toprakların yüzde seksenini
kaybetmiş, yetişmiş adamlarını cephelerde yitirmiş, kaynaklarını tüketmiş, borç harç
içinde kalmış, ekonomisi olmayan, üretimi bilmeyen, çöp üretmekten, ot yetiştirmekten
âciz bir ülkeyi kurtarmakla kalmamış, tüm bu kayıpları kısa sürede yerine koyacak bir
sistemi ülkeye getirmiş bir adamdır. "
"Bugün sata sata bitiremediğiniz kurumlarm büyük bölümü onun eseridir.
Sümerbank’tan şeker fabrikalarına, bankalara kadar her şeyi onun dehası düşünmüş,
kurmuş, yaratmıştır. Tek kilometre yolu, kendine ait tek bir demiryolu traversi olmayan
Anadolu’da tüm bunları var etmiştir."
"Türkiye’nin demiryolu yapmadığı tek dönem, Türkiye’nin ABD’nin kulu haline
getirildiği Demokrat Parti dönemi ve sonrasıdır. Türkiye’nin en büyük yokluk dönemle¬
rinde binlerce kilometre ray döşenirken Demokrat Parti ve sonrasında Türkiye,
karayoluna mahkum olmuş, 1950’den 2003 yılma kadar bin kilometre bile ray
döşenmemiş, Türkiye otomobile, kamyona, karayoluna ve tabiî petrole bağımlı hale
gelmiştir. 1 '
9 EYLÜL VE İZMİR RUHU
Kurtuluş Savaşı’nın mukaddes erleri ve onların mukaddes başbuğu, 30 Ağustos 1922
zaferiyle Afyon ovasına serdikleri ırz ve namus düşmanı işgalci Yunan paryalarının
leşleri üzerinden geçerek İzmir’e doğru vfirüdüler. ’Halâskâr Gazi’ . 10 Eylül günü
İzmir’e girdi. Tarihin bu muhteşem ve mübarek gününden bazı ölümsüz tabloları
hatırlatalım. Halaskar Gazi’ye ihanetin âdeta dinleştirildiği şu ‘devr-i hıyanet’ de hiç
değilse İzmir ruhu taşıyan benliklerde yeni bir coşku yaratır.
S Temmuz 1920’de Bursa işgal edildiği zaman TBMM kürsüsünün üstüne siyah bir örtü
örtülmüş ve “Bn örtü, memleket kurtarıldığında kaldırılacaktır’* denmişti. 10 Eylül
1922’de Bursa düşmandan temizlendi. Ve TBMM’deki siyah örtü o gün kürsünün
üstünden kaldırıldı. Kaldırılan o örtü, âdeta, Türk milletinin kara bahtının kaldırılıp
atılmasıydı. (Şevket Süreyya Aydemir, Tek Adam, 2/500)
Düşmanı ülkenin harimi ismetinden temizleyen mustarip-mukaddes adam Mustafa
Kemal İzmir’e girdiğinde onun geleceği binanın önünde toplanan değişik kasabalardan
kadınlar bekliyorlardı. Şimdi o tabloyu seyreden Halide Edip ’i. gözyaşları miza hâkim
olmaya çalışarak dinleyelim:
“Gölgeler gibi çekingendiler. Onu, o dar girişte görünce yerlere doğru eğildiler. Sarılıp
dizlerinden öptüler. Başörtülerinin uçlarıyla ayakkabılarının uçlarım sildiler. Bazıları o
tozları gözlerine sürdüler. Ve onların gözlerinden onııa ayakkabılarına gözyaşları
damladı. Sonra geçip önünde el bağladılar. Yaşlı gözlerle ona uzun uzun baktılar.”
İzmirliler ona bir otomobil hazırlamışlardı. Bu otomobili, tek parçası görünmeyecek
kadar güller, çiçekler, laleler, sümbüllerle süslemişlerdi. Göklerde uçan bir mitoloji
tanrısının kanatları gibi. Yalvarırlar: “Gazi bu araba içinde Karşıyaka’ya geçsin.”
Ve Atatürk’ü ölümsüzlük semasına taşıyan bir büyüklük belgesi: Muzaffer kumandan
gireceği binanın taş döşeli kapısı önüne geldiğinde tam içeri gireceği noktada yere serili
bir şey görür. “Bu nedir?” diye sorar. Bir bayan cevap verir:
“Yunan bayrağı, paşam. Bu eve giren işgalci Yunan Kralı Konstaııtin, içeri girerken.
taşlığa serilen Türk bayrağım çiğneyerek geçmişti.”
Mustarip ve mukaddes adam, sonsuza kaydedilecek cevabını verir:
“Hata etmiş. Ben bu hatayı tekrar edemem. Bayrak milletin şerefidir: ne olursa olsun,
yerlere serilmez ve çiğnenmez. Kaldırınız!”
DESTANÎ ZAFERİN GETİRDİĞİ DESTANI TEVAZU
İzmir’den Ankara’ya döndü. 4 Ekim 1922 günü TBMM karşısında konuşurken, sanki
fazla bir şey yapmamış gibi mütevazıdır. O büyük zaferi göklere çıkarırken bunu millete
mat eder. Öte yandan, yapılan işi bir sevinç ve uçuş sebebi saymak yerine bir başlangıç
sayar. Muhteşem başbuğa göre, kazanılan zafer ber şey demek değildir. TBMM’den
şöyle seslenir:
“Kazanılan zafer, bize bir imkân bağışlıyor. Biz bu imkânı, memleketimizin, milletimi¬
zin refahı, geleceği için kullanacağız.”
Anlaşılan o ki, ölümsüz adamın ruhunda saklı bulunan sevda, kazandığı bu zaferden
çok daha büyük zaferlere imza atacak dirayettedir.
1928 yılının 30 Ağustos Zafer bayramı kutlamaları sırasında duygularını yazması
istendiğinde ölümsüz adam şunları yazmıştır: “Bir insan kendini milletiyle beraber
hissettiği zaman ne kadar kuvvetli bulur, bilir misiniz? Bunu anlatmak çok zordur.
Bunu izahta âciz kalıyorsam beni mazur görünüz.” (Atatürk’ün Bütün Eserleri, 22/203)
Tam bu noktada, Atatürk’ün, İzmir dönüşü TBMM’ye girdiğinde millet için ne anlam
ifade eder hale geldiğini onun hayatını en iyi yazanlardan biri olan Şevket Süreyya
Aydemir’den dinleyelim:
“Halkın gözünde o artık, mîlletin sinesinde bir ferdi mücahit olmaktan çıkmış, milletin
rızasıyla milletin üstünde bir varlık haline getirilmişti.”
Dinci nankörlüğün bu mukaddes varlığa, bu mukaddes zaferden kısa bir süre sonra çok
alçak ve imansız bir hıyanet tezgâhı kurduğunu da unutmayalım. Gelecek yazıda
anlatacağız.
Halaskar Gazi’ye dinci ihanetin ilk oyunu
Anlatacağım olayı her okuduğumda, "Halâskâr Gazi’nin milleti bu mu?” diye sorarım
kendi kendime. Evet, bir millet, bir halk, iki ay önce analarını, avratlarını, kızlarını,
kızanlarını işgalci paryaların tasallutundan kurtarmış bir çilekeş adama, böyle bir
ihaneti, böyle bir nankörlüğü nasıl reva görür.
Evet, yaratıcı ruh, iltifatlar, takdirler ve madalyalar için yaşamaz. İltifat ve madalyalar
onun gayret ve şevkini arttırabilir ama son tahlilde amaç, yaratıcı ruhun tarihe
bırakacağı eser olduğundan yaratıcı ruh, tüm nankörlüklere rağmen yürümeye ve
üretmeye devam eder. Belki kaşları çatık, tebessümü eksik olur ama yola devam eder.
Yaratıcı ruh için ilke şudur: “Gönül kalsın, yol kalmasın!” (Kuşadalı İbrahim Halveti)
“Doğum verim, maalesef bugünkü şuurların haricinde kalmış bulunuyor. Her hangi bir
seçim bölgesinde beş yıl devamlı oturmuş değilim. Onun sebebi, bu vatana
yaptığım hizmetlerdir. Eğer bir yerde beş yıl oturma şartına uymuş olsaydım,
düşmana karşı verdiğim mücadeleleri vermemem gerekirdi. Hiçbir yerde beş yıl
oturamayaeak kadar mesai sarfetmiş bulunuyorum. Ben zannediyordum İti, bu
hizmetlerimden dolayı mîlletimin muhabbet ve tevecühüne mazhar olmuşum.
Belki bütün İslam âleminin teveccühüne mazharım. Bütün bu hizmetlerime
karşılık, vatandaşlık hukukundan düşürülmeye maruz kalacağımı asla hatırıma
getirmezdim. Sanıyorum, yabancı düşmanlar bana suikast etmek sûretivle beni
memleketimin hizmetinden uzaklaştırmaya çalışacaklardır. Fakat asla hatırımdan
geçmezdi ki. bu yüce Meclisle velevki iki üc kişi olsun, avm zihniyeti tasısın.
Benim vatandaşlıktan düşürülmem için takrir veren bu efendilere bu hakkı kim
vermiştir? Bunu bütün millete soruyorum ve cevap istiyorum/* (Enver Behnan
Şapolyo, Mustafa Kemal Faşa ve Millî Mücadele’nin İç Alemi, 154-
156; Atatürk’ün Bütün Eserleri, 14/160-163)
Gazi’nin bu konuşması üzerine, ülke ayağa kalktı; namussuz takrir geri çekildi. Ve
hıyanetin bu ilk perdesi böylece kapandı. Ama hıyanet vazgeçmedi, uyumadı. Daha
sonra neleri nasıl yaptı? Bu köşeyi takip edenler, bu sorunun cevabı olacak yazılarımı
elbette okumuşlardır. Ve okuyacaklardır.
Kurtuluş Savaşı kadrolarında namus kavramı
Türk Kurtuluş Savaşı, namıdiğer Müdafaai Hukuk lügatinde ‘Namuslu adam’ tabiri şu
üç anlamı kapsamaktadır: l.Vatanperver, 2. Dürüst, 3. Dindar yani dini, riya ve çıkar
aracı yapmadan benimseyen.
‘Namussuz adam’ da bu ayrıma uygun alarak şu üç anlamı kapsayacaktır: 1. Vatan
haini veya vatan diye bir kaygısı almayan, 2. Çıkarcı, egoist, şahsiyetsiz, dönek ve kahpe,
3. Dinci yani dini emperyalizmin emrine vermekte ve çıkarı için işgalci haçlılarla
işbirliği yapmakta sakınca görmeyen onursuz tip.
Namuslu adam öncelikle vatanperver adamdır. Bir adamın namuslu olup da
vatanperver olmaması söz konusu edilemeyeceği gibi, vatanperver olup da namuslu
olmaması da söz konusu edilemez. Vatanperver adamın dürüst olmaması da söz konusu
edilemez. Müdafaai Hukuk öncülerinin namus kavramından neyi anladıklarını tam
kavramak için onların başbuğu olan Mustafa Kemal'in bu kavramdan ne anladığına
bakmak gerekir. Atatürk, tarih önünde yaptığı işin "namuslu olmanın bir gereği'
olduğunu düşünmektedir.20 Mart 1923 Konya konuşmasında şöyle diyor:
“Milletimin emniyet ve itimadına, ancak bundan sonra da tarihe, millete, vatanıma
karşı uhdeme düşen namus vazifesini en son hadde kadar yaparak layık olmaya gayret
edeceğim." (Atatürk’ün Bütün Eserleri, 15/233) Anahtar kelime ‘namuslu’ kelimesidir.
Bir Kuvayi Milliyeci “Bu adam namusludur" dediğinde o adama her Kuvayi Milliyeci
her şeyini teslim ve emanet eder, her sırrını açar.
NAMUSSUZLARIN YARDİM VE DESTEĞİ BİLE KABUL EDİLMEZ
Bir adamın veya bir devletin vaat ettiği destek ve yardım, eğer ‘namuslu destek’ ise
kabul edilir; aksi halde neye yararsa yarasın reddedilir. İstiklal Harbimizin büyük
kumandanlarından biri olan Ali Fuat Cebesoy, bu ilkeye sadakatten bahsederken şöyle
diyor: “Namuslu destekten başka bir yardım düşünmeyiz." (age. 21/201)
Burada, şu Kur’ansal buyruğun bir uygulamasına tanık almaktayız:
“Hayırda erginlik/dürüstlük ve takva üzere yardımlaşın! Kötülük/çirkinlik, düşmanlık/
saldırganlık üzere yardımlaşmayın!" (Mâide suresi, 2)
Müdafaai Hukuk zihniyetinde ‘namus’, olumlu, hayırlı, işe yarar tüm kavramların bir
bileşkesi olarak kullanılıyor. Atatürk’ün defalarca kullandığı anahtar ifadeye bir örnek
daha: “Firar eden Vali (Harput Valisi hain Ali Galip) ve mutasarrıf (Malatya
Mutasarrıfı hain Halil Bey) yerine, namus sahibi iki zatın süratle tayini lazımdır."
(Atatürk’ün Bütün Eserleri, 21/76) Dikkat edilirse, aranan tek şey, namuslu olmaktır.
Mustafa Kemal, sadece Türk milletinin değil, bütün toplumların çektikleri acıların
sebebini tek kelimeye indirgemektedir: Namussuzluk. O halde, Mustafa Kemal’e göre,
kurtuluşun, başarının ve mutluluğun sırrı da namuslu olmaktadır. Bir ülkenin namuslu
adam sıkıntısı yoksa o ülkenin hiçbir sıkıntısı yoktur, olamaz. Türk milletine gelince,
onun da biricik sıkıntısı namuslu adam kıtlığıdır. Özellikle namuslu aydın, namuslu
işadamı ve namuslu siyasetçi kıtlığı. 19 Ocak 1923 günü İzmit’te yaptığı uzun
konuşmada şunları da söylüyor: “Çok namuskâr olmalıdır. Şimdiye kadar işlenen
hataların en büyüğü, bilhassa müteşebbislerimizin, aydınlarımızın ve bilhassa
âlimlerimizin en büyük günahı, namuskâr olmamaktır. Milletin karşısında namuskâr
olmak, namuskâr hareket etmek lazımdır. Milleti aldatmayacağız! Millete daima ve
daima hakikati söyleyeceğiz. Belki hata ederiz; hakikat zannederiz. Fakat millet onu
düzeltsin!" (age. 14/349)
KURTULUŞ SAVAŞI GÜNLERİNDE NAMUSSUZLARIN TEMEL DAYANAKLARI
Bütün zamanlarda ama özellikle Kurtuluş Savaşı günlerinde namussuzlar
namussuzluktan yararlanmada başlıca iki unsuru kullandılar: Din, para.
Dinin kullanımını bu sütunda sık sık dile getirmekteyiz. Paranın kullanımına gelince,
Atatürk bu hıyanet aracına daha Erzurum Kongresi ’nin açılışında dikkat çekmiştir.
Şöyle diyor:
“Memleketimizde cok miktarda yabancı parası ile birçok propaganda cereyan ediyor.
Bundaki amaç pek acıktır: Millî hareketi sonuçsuz bırakmak, millî istekleri felce
uğratmak. Yunan, Ermeni emellerini, vatanın bazı önemli kısımlarım işgal amaçlarını
kolaylaştırmaktır. Bununla beraber her devirde, her memlekette ve her zaman ortaya
çıktığı pibi bizde de kalp ve sinirleri zayıf, anlayışsız insanlarla beraber vatansız ve aynı
zamanda refah ve kişisel çıkarını vatan ve milletin zararında aravan sefiller de vardır.
Doğu islerini idare ederken, zayıf noktalan arayıp bulmakta elinden cok is gelen
düşmanlarımız, memleketimizde bunu âdeta bir teskîlât hâline getirmişlerdir.”
(Atatürk. Söylev ve Demeçler, 4-5)
Namuslu adamların muhalefetleri ne kadar can yakıcı olursa olsun onlara
dokunulmamıştır. Dokunulmayanlar içinde Kurtuluş Savaşı’nın başbuğuna aşağıdaki
davranışları reva görenler de var. Tarihçi Enver Behnan Sapolvo . yaşayarak
gördüklerini kayda geçiriyor:
“Mecliste Atatürk’ün şahsıyla uğraşanlar vardı, fîir gün yine mecliste idim. Trabzon
Mebusu Ali Şükrü kürsüde konuşuyor, her şeyi şiddetle tenkit ediyordu. Mebuslar onu
susturmak için ayak teptiler. Bunlar arasında Atatürk de vardı. Ati Şükrü herkesi
bırakıp Atatürk’e dönerek, ‘Paşa, Paşa insanlar ayak tepmezler!’ diye bağırdı. Fakat
onun bu sözüne kimse aldırmadı. Yine bir gün, operatör Emin Bey, gençler evlenirken
erkekler de, kızlar da muayeneye tabi tutulsun deyince muhalif grup: ‘Kızlarımızı
doktorlara muayene ettirmeyiz’ diye bağırdılar.”
“Atatürk kürsüye gelerek, bu layihayı müdafaaya başladı. Bunun üzerine Erzurum
Mebusu Hüseyin Ayni , sac sobanın önünde bulunan bir odunu Atatürk’e fırlattı. Fakat
bu odun zabıt kâtiplerden birine rastgeldi; kâtip baygın yere yuvarlandı. Yine Atatürk
buna sabırla cevap verdi.” (Şapolyo, Mustafa Kemal ve MİM Mücedele ’ttin İc Alemi 101-
102 )
NAMUSLU ADAMA, MUHALİF DE OLSA DOKUNULMAZ
Ali Şükrü, bizim yakın tarihimizin en garip tiplerinden biridir. Namuslu, bir adamdı.
Bunu, Ali Şükrü ’nün en ağır saldırılarına muhatap olan Atatürk bile dile getirmektedir.
Ali Şükrü, mesela, bir Rıza Nur değildir. Rıza Nur da Atatürk’e sövmekle tarih
olmuştur ancak Ali Şükrü’den farkı; ahlaksız, dinsiz, müptezel, hatta bazı kayıtlara
göre homoseksüel, rezil bir tip oluşudur. Atatürk’e sövmeyi din haline getiren dinciler,
san zamanlarda birinci derecede işte bu rezil adamın Atatürk hakkındaki küfür ve
hezeyanlarını delil olarak kullanmaktalar. Bu da ayrı ve çok vahim bir namus zaafıdır.
Biz burada, şunu görmezlikten gelemeyiz: Ali Şükrü, hastalık çapında bir Atatürk
düşmanıydı. Bütün siyasal hayatı Atatürk’e saldırmak, onu küçük düşürmek, ona
sataşarak tatmin bulmakla geçmiştir. Kişilik yapısı bakımından Ali Şükrü’ye benzeyen
bir mebus da Erzurum milletvekili Hüseyin Avni Ülas ’tır. O da Atatürk’e hastalık
çapında düşman olanlardan ve en ağır hakaretleri edenlerden biridir. Bu muhalifler,
haset ve kin krizleriyle sataştıkları Atatürk söz konusu olduğunda birer ‘acaip mahlûk’a
dönüşüyorlardı.
“Ali Şükrü, Mustafa Kemali hiç çekemezdi. Bütün tenkidlerine onu hedef tutardı.
Mecliste mütemadiyen her vesileden faydalanarak Gazi’ye hücum ederdi. Bu menfî
hareketleri ile, kendine bir şöhret vapmıstı.”tSapolvo. age. 154-156)
Atatürk, işte bu Ali Şükrü’den ağır şikâyetlerle huzuruna gelenlere şu tarihî sözü
söylüyor:
“Onun muhalefetine katlanalım, çünkü namuslu bir adamdır. Diyelim ki onu bertaraf
ettiniz: onun verine hem muhalif hem de namussuz biri gelirse ne yapacaksınız.
Atatürk . Ali Şükrü’yü öldüren Topal Osman ’ın, emniyet güçlerince yakalanması emrini
vermiş, ölü olarak ele geçirildiğinde ise cesedini TBMM’nin kapısı önünde asarak
sallandırmıştır. Müdafaai Hukuk öncülerinin namuslu adama saygıları böyleydi. Vatan
■* A
haini namus yoksunlarına ise asla acımamışlardır. Mesela, İskilipli Atıfla Babaeski
müftüsü Abdurrahman ’ı. vatana hıyanetleri yüzünden (Şapka Risalesi yüzünden değil),
hocalıklarına hiç bakmadan İstiklal Mahkemeleri nde yargılayıp asmışlardır. Vatan
haini bir adam hoca olsa ne, hacı olsa ne!!!
Din, insan hakları, taciz ve ibadet
İnsan hakları ihlali, insanları tacizle ibadetler arasındaki ilişkiyi irdeleyen yoğun
sorulara muhatap olmaktayım. Soruların omurgasında şu iki cümle var:
“Dünya genelinde. Müslümanlığın insan haklarına saygısız, insanları tacizi mubah
gören bir din olduğu yolunda yaygın bir kam var. İnsanı taciz ve insan haklarım ihlal
pahasına yapılan ibadetlerin durumu nedir: bu ibadetlerden sevap ve Allah rızası
beklenebilir mi?”
İnsanı taciz ve insan haklarını ihlal pahasına yapılan ibadetlerden elbette ki hayır
beklenemez. Onlar, Tanrı katında, ibadet tabelası altına saklanmış insanlık suçları
olarak kalırlar. Ve Mâûn suresine göre, sahibinin lanetlenmesinden başka bir işe
yaramazlar. Nitekim Kur'an bu ibadetlerin yapıldığı mabet patentli yerlere, *zarar
mescitleri* diyor ve mensuplarını bu mescitlerde namaz kılmamaya çağırıyor.
Hz. Peygamber, soğan, sarmtsak yiyenlerin camiye gelmesini yasaklamıştır. Çünkü
onların ağız kokuları insanları taciz etmektedir. Soğan ve sarımsak kokusuyla taciz,
ibadeti ibadet olmaktan çıkarıyorsa başka yollarla taciz veya insan haklarına tecavüz
pahasına yapılan ibadet nasıl olur da “İslam'ın gözettiği anlamda ibadet” olur?! Esas
ibadet, bu tacizlerin insan hayatından çıkarılmasının yolu ve reçetesi değil midir?!
İbadet bahanesiyle insanları taciz, gerçek dinin yerini sahte istismar dininin aldığı
coğrafyalarda dikkat çeker. Ve bu tacizler giderek engizisyona dönüşür. Sonuç, din
adına zulümdür.
O halde, insanların en küçük anlamda tacizine ve en küçük anlamda insan hakkı
ihlaline sebep oluşturan bir ibadet, ibadet olmaktan çıkar, doğrudan veya dolaylı hak
ihlali ve zulüm haline gelir. İslam, tüm bu olumsuzlukların doğmasını önlemek üzere çok
radikal tedbirler almıştır. Ne yazık ki bu tedbirler, tarihin her döneminde, dini sömürü
ve saltanat aracı yapanlarca ya tamamen yok edilmiş yahut da çeşitli oyunlarla işlemez
hale getirilmiştir.
İBADET .ADİ ALTINDA TACİZİN TÜRLERİ
Kur’an'ın verileri açısından baktığımızda ibadet bahanesiyle taciz iki ana başlık arz
eder: Birincistmaddî haklara tecavüzle taciz, İkincisi rahatsızlık vererek (ses ve tavırla)
tacizdir. Birinci başlık altına şunları koyabiliriz:
1. Mescit-mabet yapmak için insanların mülk ve mallarına çeşitli baskı ve hilelerle
(örneğin, ahiret-cehennem korkusu salarak veya örtülü tehditler sergileyerek, din dışı,
dine saygısız gösterme tehditleri isletereki el kovmak:
Bu olumsuzluklardan birinin veya birkaçının bulaştığı mabetlerde ibadet caiz değildir.
Çünkü Kur’an, ibadet edilebilecek bir mabedin ancak takva üzerine kurulan bir mabet
olabileceğini açıkça bildirmekte, Hz. Peygamber, takva üzerine kurulmayan mabetlerde
ebediyyen namaz kılmaması için uyarılmaktadır. (Bk. Tevbe suresi, 107-108)
2. İbadet etmeyenlerden alınan vergi vs. türü paralarla mescit-mabet yapmak, maaşlı
din görevlisi tutmak, mabet ve mescit masraflarını kamu hâzinesinden karşılamak.
Tüm yurttaşların hakkı olan kamu mal ve imkânlarını sadece ibadet edenlerin
yararlanacağı hizmetlere harcamak. Diyanetsin veya din cemaatlarının kullanımına
vermek, acık bir Mâlin ihlalidir yani sirktir.
ikinci ana başlık olan ses ve tavırlarla tacizin başında bid’at ezanlarıyla
taciz gelmektedir. Şunu bilmeliyiz ki, namaz vaktinin cihazla duyurulması bizzat
Peygamberimiz tarafından yasaklanmıştır. O halde, ezanı cihazla okumak İslam’a
tamamen aykırıdır. Bırakın ezanı, fakihler, cihazla okunan Kur’an’ı Kur’an
saymamaktadır. Ezanla taciz, makineyle ezan okumanın başlamasıyla başlamış ve başını
alıp giderek bugün bazı zeminlerde âdeta anayasal suça dönüşmüş bulunuyor. Bu suça
karşı çıkanlar, 'dinden, ezandan, namazdan rahatsız olmak 1 vs. gibi din dışı ithamlarla
anında bastırılmakta ve hak ihlaline karşı çıkışlar bir tür dinsizlik gibi yaftalanarak
insanlar susturulmaktadır. Oysa ki, birçoklarının ' asırdık ve baskıcılık ^ ile suçladığı
İran gibi bir ülkede bile ezanların dışarıdaki insanları taciz etmemesi için hoparlörlerin
cami içine dönük hale getirilmesi esas alınmıştır. İJstelik İran’da, birer bid’at alameti
Osmanlı türü olan minareler de yoktur. İran’da caminin iyice yakınına sokulmadıkça
ezanı duyamazsınız.
Ne yazık ki. din konusunda artık İran kadar özgür değiliz.
Tevhit gerçeği
Tevhit, birlemek demektir. Bununla kastedilen; insanın ve gerçeğin bir ve tek olduğunun
bir şuur hali ve hayat anlayışı olarak benimsenmesidir.
Varlık ve oluşta her şey Bir’le ve Bir, her şeyle ilişki içindedir. Şu şartla ki, varlık ve olu¬
şun şuurlu ve belirleyici gücü o Bir olacaktır. Tevhit, olmuş ve olmakta olanı o Bir'in gö¬
züyle görmek ve oluş serüveninin bütün coşkusunu yine o Bir’le beraber yaşamaktır.
Kur’an, tevhidi anlatan kitaptır.
Realitenin temelinde, bir yaratıcı şuur vardır.
Bütün oluşlar, geliş gidişler, bütün hayat serüveni bu yaratıcı şuurun açılıp saçılması, çe¬
şitli renk, şekil ve desenler halinde kendini ortaya koymasıdır. Tasavvufta
buna ‘tecellU denir. Ve tecelli sonsuzdur. O halde, oluş sonsuzdur. Varlıksa, sonlu olmak¬
la birlikte sınırsızdır, (bk. Kur'an, Fâtır, 1; Zâriyât, 47 ) Ve o halde, varlık ve oluşta başı¬
boşluk, rastlantı, çarpıklık ve sürekli çelişki yoktur. Diyalektiğin sergilediği çelişki ve
düalite, geçici ve İzafîdir. Başlangıç ve son, birlik ve ahenktir.
Tev hidin, Kur'an’dan alman formül cümlesi şudur: Lâ İlahe İllellah : Allah'tan başka
tanrı yoktur. Bu formül cümleye Kelimei Tevhit denir. Allah güzelin, iyinin, mutluluğun
ve ölümsüzlüğün mutlak kaynağıdır. Buna dayanarak diyebiliriz ki, tevhit, insanın, ka¬
derini öz benliğinin elinde tutması ve hayatına güzeli ve ölümsüzü egemen kılmasıdır.
Allah denince bu değerleri hatırlamayan bir benlik, Kur'an'ın tanıttığı Tanrı’ya inanmış
olamaz.
Formül cümle Kelimei Tevhit iki bölümden oluşur: Negatif bölüm, (Fâ İlâh), pozitif bö¬
lüm (İllellah)... İslam literatüründe bunların birincisine nefy. İkincisine isbat denir. Var¬
lık kamışının içi iyi boşaltılmazsa (nefy gerçekleşmezse) sonsuzun ezgileri doğmaz. İnsan
benliği "Allah" dediği anda, Allah dışındaki her şey (mâsiva) şuurdan silinecek ve ben¬
lik, Yaratıcı'yla dolacaktır. Benliğin, Allah dışında değere layık gördüğü ikinci bir şeyin
şuura takılı kalması tevhidi şirke dönüştürür.
O halde tevhit, özü bakımından, bir kelime ve söz işi değil, bir şuur ve oluş halidir. Da¬
hası, tevhit, ölümsüze katılmak, oluşu onunla yaşamaktır.
Tevhidin ilk şartı, birliğin önüne dikilen sayısal engelleri devirmektir. Bilmek ve inan¬
mak gerekir ki, Allah birdir, varlık birdir, insanlık ve fikir birdir, zaman ve tarih birdir.
Bilgi ve sezgi de birdir. Ama iş bununla bitmez. Yaratıcı Kudret'in tasarruflarına, başka
bir deyimle, hayatımıza katılımına da ortak koşmamak gerekir.
Tevhit sırrının insan hayatındaki anlam boyutlarından biri de şudur: Allah dışında her
sev vasıtadır. Servet. çocuk, kadın, ibadet, hatta din, hatta peygamber. Bunların hepsi,
gayelerin gayesi olan Yaratıcı'yla beraberlik şuuruna yol açtıkları, imkân hazırladıkları
için değer taşırlar. Eğer bunu sağlayamıyorlarsa, bizzat kendileri tevhit yolunun dikeni
olurlar. Kinlere, intikamlara, vurgunlara, yıpratmalara, çıkarlara âlet edilmiş din
iddiaları ve bu iddiaların kümelendiği mabetler, işte bu yüzdendir ki, hiç durmadan
"Allah bir" dedikleri halde, insanlığa ıstıraptan başka bir şey veremiyorlar.
DOKUNULMAZLARA DOKUNUNCA...
Kur’an, Allah dışında her hangi bir şeyin, Allah'ın yapıcı ve belirleyici gücüne ortak ko¬
şulmasına şirk demektedir. Sirk. Allah’a imanı olup da güveni olmayanların dinidir. Şirk
ateizm değildir. Şirk mensuplan Allah'ın varlığım, yüceliğini kabul ediyorlar ama her
şeyin onunla bitmeyeceğini söylüyorlar. Müşriklere göre. Allah ile İnsan arasında
'aracılara, yaklaştırıcılara. sefaatçılara’ ihtiyaç vardır. Bunlar, efendiler, zevatı kiram
denen dokunulmazlardır. Şirk kodamanlan, bu ‘dokunulmazlarda servetlerine
dokununcaya kadar size asla dokunmazlar. Yedek ilah yapılan efendilerle kodamanların
servetlerine dokunduğunuz anda şirkin hedefi olursunuz.
Hz. Muhammed, işte bu iki dokunulmaza dokunuyordu; dokunuyordu ne demek,
tarihin en sert vuruşuyla vuruyordu. Mekke şirk kodamanlan, Hz. Muhammed’e işte
bu dokunulmazlara dokunduğu için düşman kesildiler. Yoksa onlar da Muhammed gibi
namaz kılıp oruç tutuyor, Kabe’yi tavaf ediyor, gusül abdesti atıyorlardı. Sarık ve sakal
onların da saygın değerleriydi. Kavganın sebebi bunlar değildi, kavganın sebebi ‘yedek
ilahlar’ ve ‘servetler’ idi.
Sözü, büyük sûfî mirasın (tarikat mirası değil) şu muhteşem tespitiyle bağlayalım:
Her insanda kendinden ve kendinde her insandan bir parça bulmayan, tevhitten haber-
sizdir—
Büyük musibetin eşiğindeyiz
İnsanoğlunun ayağını kaydıracak çürüme noktalarına parmak basan mucize ifadelerle
dolu Kur'an, uyarılarından birinde şöyle diyor:
"Korkun o musibetten ki içinizden yalnız ve özellikle zulme sapanlara musallat olmaz."
(Lnfâl suresi, 25)
‘Büyük musibet’, herkesin beyninde bir kıyamet borazanı gibi ses vermeye başlayan
musibettir. Böyle musibetlerden kurtulmak ancak kitlesel tövbe ve seferberlikle müm¬
kün olabilir. Böyle bir musibetin baş gösterdiği ortamlarda suçu şunun bunun üstüne
atmak bir çıkış yolu gibi gösteriliyorsa, batış kader haline gelmiş demektir.
İslam dünyası, o arada ülkemiz bugün böyle bir musibetin eşiğinde bulunuyor. Ekono¬
miden dine, politikadan sanata kadar bütün alanlarda yıllardır işlenen zulümler ve
sergilenen ahmaklıklar ülkeyi ve insanımızı ortak ürperti ve kaygı yaratan bir musibetle
yüz yüze getirmiştir. Ben bunun daha çok, dine ve düşünceye ilişkin yönlerine dikkat
çekmekteyim ama hepsi o değildir.
‘Ortak ve büyük musibet’ten yakayı kurtarma yolunda olmanın göstergesi, eleştiriye
açık olmak ve havalecitiği bırakmaktır. Bozukluğu sürekli şuna buna fatura eden,
gözünün üstünde kaşın var diyene düşman damgası vuran, eleştirenleri bir biçimde
süründüren yaklaşımlar, büyük musibetin atlatılmasını geciktirmekten başka hiçbir işe
yaramaz.
Büyük musibet; dini kin ve çıkarların egemenliğine sokan din istismarcıları, aklı, takli¬
din ipoteğine sokan aydınlar ve ahlakı madde hırsının ipoteğine sokan zenginler
tarafından üretilen kötülüklerin sonucudur.
ÜÇ ZÜMRENİN AYMAZLIĞI
Kur'an bize gösteriyor ki büyük musibetin arkasında ulema (her türüyle aydınlar,
özellikle dinin gerçeğini saklayan ilahiyatçdar), ümera (yönetenler, siyasetçiler) ile ağni-
ya (servet sahipleri) zulmü vardır. Her toplumun tüm rahatsızlıklarının temelinde bu üç
zümrenin gafleti ve günahı yatar.
Ülkeyi tarihsel kinleri yönünde uçuruma götürmek için oyunlar tezgâhlayan dış güçlerin
tahripleri de bu üç zümrenin aymazlık veya hıyanetleri kullanılarak gerçekleştirilir.
Türkiye'deki rahatsızlığın temelinde de bu üç zümrenin yanlışları, aymazlıkları,
hıyanetleri var.
Bir yığın zulüm ve şeytanlıkla ülkenin imkânlarını kasalarına akıtanlarla onların kırın¬
tılarından ya ‘'çağdaşlık'satarak ya da ‘âhiret vizesi 1 vererek sebeplenenlerin açtıkları
yaralar milyonları tehdit etmektedir. Subaşlarındakilerin zulümlerine karşı çıkmayan
kitleler, gelecek büyük musibetten mutlaka paylarını alacaklardır. Çünkü zulme seyirci
kalmak da zulümdür. ‘Türk halkı’ denen yığınların büyük çoğunluğu, zulme rıza
göstermiştir. Kıza göstermek ne ki, zulme destek vermiştir.
Tövbe etmek ve günahın faturasını ödemek zamanı yaklaşmıştır.
HALK KENDİNE GELMELİDİR
Suç hepimizindir, ortak ve büyük musibette hepimizin payı vardır. O halde sorumluluğu
başkalarına havale etmek yerine, onu paylaşmak ve bu paylaşımın gereğini yapmak zo¬
rundayız.
Sorumluluğun paylaşılması ilkesinin bu sütunda daha çok dinle ilgili kısmı ele alınmak¬
tadır. ‘Çağdaşlık’ adı altında dinsizlik sömürüsü yapan inkarcılarla dini halkın keseleri¬
ni boşaltmak için ahiret vizesi veren bir ‘Allah ite aldatma’ aracına dönüştüren siyaset
dincilerinin açtıkları yaraları, aldatılmış halk tedavi edecektir.
İş, Hakk’ın bir görünümü olması gereken ama asla olmayan halka düşmektedir. Halkın
sahiplenmesi gereken gerçek ise “Gelen ağam, giden paşam” namertliğine son vererek
zulme karşı çıkmaktır. Zulme karşı çıkmanın bu ülkedeki ilk adımı, ‘Allah ile aldatan 1
kahpeliğe karşı çıkmak olacaktır.
Din, Allah ile aldatan kahpeliğin elinden kurtarılıp onu gönderen kudretin kitabına tes¬
lim edilmedikçe sömürü durmayacak, büyük musibeti besleyen zulüm devam edecektir.
HARAM LOKMA, ALLAH İLE ALDATMA VE SİYASETİN ÇÖKÜŞÜ
Türkiye’nin en büyük sıkıntısı, haram lokmadan kaynaklanan sıkıntıdır. Basınımız bu
haram lokma tespitimizi vurgun, soygun, çeteleşerek Türkiye’yi soymak, kamu
haklarını ihlal etmek, emeğe ve alın terine ihanet... şeklinde değişik ifadelerle
vermektedir. Ben kendi bilim ve düşünce sözlüğümü kullanarak bu derdin ana
başlığını haram lokma olarak veriyorum.
Halkımız bilmelidir ki, haram serveti hayatımızın amacı haline getirmek bizi perişan
etmiştir. Benim görüşüme göre, Türkiye’nin hiçbir sıkıntısı yoktur ki, o haram lokma ve
haram servet tutkusu ile bir biçimde irtibatta olmasın. Haram lokma köylerimizi,
kentlerimizi, ormanları-mızı, suyumuzu ve nihayet kamu imkânlarımızı talana maruz
bırakmıştır. Ve daha kötüsü, siyaseti çürütüp çöküş noktasına getirmiştir.
Bundan da kötüsü, haram lokma virüsü, sadece dinci ve dinsiz hırsızların kanını
bozmakla kalmamış, artık halk tabakalarını da zehirlemıştir. Viyebilen yiyebildiği kadar
haram lokmaya istekli hale gelmiş veya getirilmiş bulunuyor. 1980 sonrası siyasal
iktidarları haram lokmayı meşrulaştıran politikalarla bu ülkenin ahlak ve vicdan
yapısını büyük bir yıkıma uğratmıştır.
İstisnalar, her alanda olduğu gibi burada da kuralı bozmuyor, bozamıyor.
İkinci ana sıkıntı, Allah ile aldatma dır. Yani temel betaların birincisine günlük
deyimlerle hırsızlık, soygun ve vurgundan kaynaklanan sıkıntı dersek, İkincisi de din
istismarından, Allah ile aldatmaktan doğan sıkıntı adını alabilir.
Allah ile aldatma tabirini doğrudan doğruya Kur’an’dan alıyorum. Zamanlar üstü
kitap bu deyimi, üç yerde kullanmaktadır: Lukman suresi 33, Fâtır suresi S ve Hadid
suresi 14. Ve bu tabiri kullanırken söylediği aynen şudur: “Dikkat edin, sizi aldatan
sakın Allah ile aldatmasın!”.
Kur’an bir din kitabıdır. İnsanlık tarihinin, peygamberler mirasının özetini veren
zamanüstü bir kitaptır. Bu kitap neden “Allah ile aldatılmayın!” diye altını çize çize
haykırmakta, insanlığı hem vicdanından hem de omuzlarından tutarak silkmekte,
sallamaktadır? Çünkü Allah insanın şah damarındadır, canındadır. Allah ile aldatan
kahpelik insanı işte o can noktasından vurur ve böyle bir kahra maruz kalmış insan
kitlelerinin kurtulmaları, hatta aldatıldıklarının farkına varmaları bile ömürler alır.
Onun içindir ki, Yüce Yaratıcı, insanoğlunu. “Sakın sizi benimle aldatmasınlar!” diye
bizzat kendisi uyarmaktadır.
Din bağlamında gündeme gelen bütün meselelerden kaynaklanan sıkıntıların çözümü,
bu tabirdedir. İnsanoğlu, din adına Allah ile aldatılıp aldatılmadığmın hesabını ciddi bir
biçimde yapıp tedbirlerini de ciddi biçimde olmadıkça iflah edemez.
Din, kalbe benzer; kalp, sağlığına kavuşturulmadıkça huzur ve rahat söz konusu
olamaz. Ve bu benzetmede kalbin rahatsızlığı dinin istismarı demektir.
ALLAH İLE ALDATMA BİTMEDİKÇE HUZUR BULAMAYIZ
Bütün aldatmaların, bütün oyunların, kandırmaların, ihanetlerin acısı bir biçimde biter.
Ama Allah ile aldatılanların acıları, ıstırapları ve gözyaşları bitmez. Allah bitmez ki
Allah ile aldatma bitsin! İdeolojiler, rejimler, modalar ve sevdalar biter ama Allah ve
onun gönderdiği kurum olan din bitmez. O halde, Allah ile aldatma kahrına karşı
sürekli ve "tam teyakkuz durumu* kaçınılmazdır. Tarih boyunca hep böyle olmuştur ve
ileriki zamanlar boyunca da hep böyle olacaktır.
İleriki zamanların evrensel çapta kavgalarının esasını din ve mezhep çekişmelerinin
oluşturacağını, benim gibi bir ilahiyatçıdan değil de bir siyaset bilimciden sormak
isteyenlere, süper güç ABD’nin politikalarına yön veren beyinlerden biri
olan Samuel Huntington ’ın “The Chısh of Civiüzatioııs andthe Retııakitif offVorld
Order” (Medeniyetler Çatışması ve Dünya Düzeninin Yeniden Oluşturulması) adlı
eserini okumalarını öneririm.
Benim vardığım sonuç şudur: İnsanoğluna Allah ile aldatılmanın panzehirini veren
temel kaynak Kur’an’dır. Bu Kur’ansal panzehirin nasıl kullanılması gerektiğini
kitlelere anlatan ve düşünce tarihimizde bir devrim kabul edilen 'Allah ile
Aldatmak’ adlı eserimiz mutlaka ve muhakkak okunmalıdır. İşin özeti şudur:
Kur’an’ı din ve dini Kur’an yapanlardan başkası Allah ile aldatmanın yıkıcı kahrından
korunamaz.
Kur’an’dan en çok rahatsız olanlar kimler?
Kur’an*] iman ve vicdanınızın kıblesi yapmışsanız bu sorunun cevabı şu olacaktır:
Kur’an’dan en çok rahatsız olanlar saltanat dincileridir, yani maskeli müşrikler.
Özellikle Mâûn suresinden ve şirki tanıtan ayetlerden rahatsızdırlar.
Çünkü Mâûn suresi halkın malını talan edenlerle namazına riya bulaştıranları
lanetliyor. Ve bu iki illet, dincilerin temel illetleridir. Şirki tanıtan ayetlerse mümin-
Müslüman yaftalı nice ruhu bozuk adamın İslam maskesi altında müşrik benliği
taşıdığını ifşa ediyor. Bunun içindir ki, tarih boyunca bütün siyaset ve saltanat dincileri,
şirkin tanıtılmasını engellemişlerdir. Ve bugün de engellemektedirler. Çünkü şirk,
Kur’an’ın verileriyle tanıtılınca saltanat dinciliğinin bir Müslümanlık değil, bir Ebu
Cehil dini olduğu ortaya çıkacaktır.
Allah ile aldatanların, 24 saat Allah ve din diye bağırıp çağırmalarına rağmen en büyük
rahatsızlıkları Kur’a nadandır. Kur’an dediğiniz zaman âdeta kan tepelerine
fırlamaktadır. Kur’an’a, isim vererek karşı çıkamazlar, çünkü istismar ettikleri dindir
ve herkes teorik olarak bilir ki dinin kaynağı Kur’an’dır. Ne yapacaklar? Bir biçimde
Kur’an’ı saf dışı bırakacaklar.
Gidin, Türkan Suresi’nin 30. ayetini okuyun. Bu dinin muazzez Peygamberinin, mahşer
mahkemesinde kendi ümmetinden şikâyetini şöyle vermektedir: “Resul diyecektir ki
‘Rabbim, benim ümmetim bu Kur’an’ı dış görünüşte tutmalarına rağmen gerçekte
hüküm dışı bıraktı, dışladılar.” Yani kılıflarını, kapaklarını baş üstüne koyup
kelimelerini papağan gibi telaffuz etmeyi kutsadılar ama onun içindeki dinin yerine
birtakım insanlarca oluşturulan başka bir dini koydular.
Kur’an*] dışlamak, sadece onu inkâr veya hapsetmek değildir; esas dışlamak, Kur’an’ı
kutsadığını söyleye söyleye onu hayatın dışına itmektir. Birinci kötülük hemen fark
edilir ama İkincisini fark etmek için asırlarca çile çekmek gerekir.
İşte bu ikinci ve büyük zulmü, din hurafecileri, zübürcüler, kilik dincileri, din
istismarcıları yapar.
Bakın tarihe! Kur’an herkes tarafından okunmasın, ne dediğini herkes anlamasın dîye
ne oyunlar tezgâhlanmıştır: Abdestsiz okunmaz, tercüme edilmez, tercümesiyle ibadet
edilmez... Peki, ne yapılır? Mezarlarda okunur, fal bakmada, kısmet açmada kullanılır,
kelimelerinin Arapçası Arap papağanları gibi telaffuz edilir ve tüm bunlar için halktan
trilyonlar toplanır ve iş orada noktalanır.
AKİL VE KUR’AN’IN YERİNE RÜYA VE İLHAM GEÇİNCE...
Bu tezgâha karşı çıkanlarsa “Dinde reform yapıyor, sünnete karşı çıkıyor!” iftirasıyla
alçakça itham edilir. Böylece ortalık boşaltılır. Bu boşlukta dini, Allah ve Peygamber’in
yetkileriyle donatılmış ve dokunulmaz hale getirilip bir tür yedek ilaha dönüştürülmüş
efendiler ve onların rüyaları, ilhamları (!) kotarır.
Kur’an’ı insanlığa ileten nebinin, son ve en büyük mahkemedeki şikâyeti ürpertici değil
mi? Bu son mahkemede Son Peygamber’in şikâyetini bildiren ayet, Allah ile
aldatanların neleri, nasıl yürüttüklerini ve sonuçta ne ile karşılaşacaklarını göstermesi
bakımından bir mucizedir.
Tam bu noktada, eğer takıyyecilik veya tatlı su aydınlığı yapmaya tenezzül
etmeyeceksek, şunu söylemek kaçınılmaz olmaktadır:
Türkiye’de siyasetin iflasında etkili olan bir numaralı olumsuzluk din istismarı veya
Allah ile aldatmadır. Bu bir numaralı olumsuzluğa, sadece saltanat dincileri değil, dine
karşı tavırlarıyla ünlenmiş sözde hümanist, liberalist, sosyal adaletçi, Atatürkçü...
siyasetçiler bile gırtlağına kadar batmıştır. Ve bence, en büyük yıkım da bu ikinci
tiplerden gelmektedir. İslam’ın büyük vicdanı Mehmet Akif, bu ikinci tipi, Safahat’ında,
eşsiz bir ferasetle fotoğraflamışfîr:
“Şimdi Allah’a söver, sonra biraz bol para ver,
Hiç utanmaz, Protestanlara zangoçluk eder!”
Ha para için yapmış, ha oy için! Ha Protestanlara zangoçluk etmiş, ha dinci fırkalara
yalakalık...Vicdan o vicdan, sefalet o sefalet...
Aşk ve diyalektik
“Ezelde aşk vardı” diyor, sûfî düşünce... Aşk vardı ve her şeye vücut sebebi o oldu.
Sonuçta da aşk olacaktır. Kısaca, varlık ve varoluş serüveninin başı ve sonu aşktır.
Varlık, aşk annenin çocuğudur. Düşe kalka büyür ve sonunda kendini dölleyen rahme
döner, yine aşk olur.
Batılı kafa, yıllar ve yıllar, bir terane tutturmuştur: Kur’an’da sevgi yoktur veya sevgi
motifi çok zayıftır. Bir saptırma ve yalan değilse, bir gaflet ve göremeyiştir bu...
Kur’an’ın ana teması Allah (veya Allah-insan diyalogu) ve Allah’ın temel vasfı
rahmettir. Rahmet, Kur’an terminolojisinin o esrarlı kavramıdır ki, Yaratıcı Kudret’in
varlık ve oluşa uzanan sınırsız sevgisini bize iletir ve gözlerimizin önüne, güzelliklerden,
şefkatten, sevgiden, vecd ve cezbeden bir evren koyar. Rahmet; aşk, şefkat ve merhamet
gibi üç temel unsuru kucaklayan bir ulûhiyet (tanrılık) vasfıdır.
Rahmet, Kur’an’ın öğrettiği aşkı iğretiliklerin, sefilliklerin ötesine, üstüne çeken erdirici
kavramdır. Aşkı süzer, arıtır, ölümlünün, basitin çamurundan kurtarırsanız, rahmet
olur; küçüğü büyüğü, kadını erkeği ile bütün insanlığı kucaklamakla kalmaz, bütün
varlığı en sıcak duygularla bağrına basar.
İman dediğimiz o esrarlı mânâ, sadece İslam mistiklerine göre değil, hemen hemen tüm
İslam düşünürlerine göre, bir aşk alakasıdır. Muvahhit filozof İbn Sina’ya sorsanız “Aşk
esas, kurallar ve ibadetler uyarıcı (münebbihât)dır. Münebbihât esas değildir, esas olan
aşktır.” (İbn Sina, eş-Şifa, ilahiyat bahsi, makale: 10, fasıl: 3) Ve aynı düşünürün aynı
yerdeki tespitine göre, “İlk hareket aşktandır.” İlk ve son, başlangıç ve bitiş noktaları
aşktır.
DÜNYADA EGEMEN OLAN AŞK DEĞİL, DİYALEKTİKTİR
Ancak, bunun kadar gerçek olan bir şey daha var Kur’an’da: Tevhidin ilk ve son
noktalarının arasında yani, oluş çizgisinde hâkim olan, aşk değil, kesret (çokluk) cedel
ve cihaddır; yani, diyalektik. İnsanın tekâmülü, bir başka deyimle oluş, aşk üzre değil,
cihat üzre seyrediyor. İnsandan istenen, aşkı, mümkün olduğunca hayata sokmaktır
fakat ne yazık ki, hayat serüveni, aşk üzre değil, diyalektik üzre yürüyor. Hayat
sahnesinde, özellikle dünya planında, diyalektiğin üstüne çıkmış, aşka ulaşmış ruhlar
yok değildir ama yok denecek kadar azdır. Bu yüzden, Kur’an, hakların savunulmasını,
zalimin durdurulmasını ister; bu yolda gösterilen gayretleri kutsar. Hakkın korunması,
diyalektiği aşka yükseltmesi beklenen müminin yani, Allah adamının tavrı olacaktır. O
halde, Kur’an’daki cihat (oluşu güzele ve iyiye çekmek için sürekli didinme) Marksist
terminolojideki diyalektiği aşan bir yürüyüşün adıdır. Cihat, bir metadiyalektik
arayışıdır.
Diyalektiğin en zorlu süjesive alanı, insanın bizzat kendisidir. İnsan, aynı anda
diyalektiğin hem süjesi hem objesi hem de alanıdır. O, hem kendini kuşatan dünyada
hem de kendisinin kuşattığı dünyada bir diyalektik sergiliyor. O yüzden “insan, şeylerin
diyalektik bakımından en zorlusudur.” (Kehf, 54)
Kur’an, sürekli değişmeyi esas alan diyalektik bir mantık sergiler. Onun en sevmediği
şey, değişmezlik esasına oturan form el mantıktır. Bu yüzdendir ki, büyük M uhammed
İkbal’in de işaret ettiği gibi, Kur’an’ın dinamik düşüncesini eski Yunanın statik
düşüncesine bağlayan İslâmî teoloji hareketi (İlmi Kelam) Kur’anî gelişmeye bir darbe
indirmiştir.
Kur’an diyalektiğinin temelinde, altta kalanın, Yaratıcı Kudret tarafından sürekli
yukarı çekilişi yatar. O’nun deyimlerini kullanırsak, bu bir müstaz’af-müstaz’ifveya
müstaz’af-mütref çelişme ve didişmesidir. Burada, mustaz’af ezilen, horlanan, altta
kalan, haklan gaspedilen, küçük görülen; mustaz’ifveya mütref ise, ezen, horlayan,
küçük gören, gaspeden, şımaran anlamlarına geliyor. Bu anlamda bir diyalektiğin özünü
veren ayet Kasas suresinin 5. ayetidir. “Biz istiyoruz ki, yeryüzünde mustaz’af
tutulanları nimetlendirelim, onları önderler yapalım ve mülkümüze onları varis
kılalım." (Ayrıca bk. Isra, 16) Burada, ezileni sürekli yukarı çeken kuvvet, Yaratıcı
Kudrettir. Ve motor güç, ezilendir.
Büyük ruh’a düşen, diyalektikle yürürken aşka tırmanabilmektir.
İlim namustan işte bu kadar!
Temel görevini, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu ve Türk-lsla m aydınlanmasının
öncüsü Mustafa Kemal’e sövmek, onu yıpratmak alarak belirlemiş bulunan
Emperyalizm ve dincilik zurnası medya’ . Atatürk’ü yıpratma misyonunu yerine
getirirken, tarihte eşi menendi görülmemiş vicdansızlıklara, düşüklüklere imza atan
birtakım ‘haçlı hizmetçisi’ propagandistleri ekranlara, kaşelere taşıyıp büyük para
destekleriyle palazlandırmaktadır.
Bu propagandistlerin azgınlarından bir tanesi, Atatürk’ün malvarlığını gündem
yapıyor. Bakın nasıl:
Atatürk’ün menkul ve gayrimenkul mallarının listesini veriyor. Milletinin ona hediye
ettiği mülklerden oluşan bu listedeki gayrimenkuller, büyük bir yekûn tutuyor. Adam,
“Atatürk işte bu malların sahibiydi" deyip kesiyor. Gazi’nin bu malları, ölüm öncesinde
zerresine kadar devlet hâzinesine bağışladığına ilişkin tek kelime söylemiyor.
Evet, Atatürk, ölümünden bir sure öncesine kadar bu malların sahibiydi. Bu arazilerin
tümü, ülkede ziraatı, hayvancılığı geliştirmek için öncülük eden çiftlikler olarak
çalıştırılmış, Atatürk’ün ölümünden bir süre önce de tümü millete, kamu kuruluşlarına
bağışlanmış ve bağışların resmi tescilleri bizzat Atatürk nezaretinde yapılmıştır. Atatürk
bununla da yetinmemiş, kendi el yazısıyla ve noter huzurunda hazırladığı vasiyetiyle de
bu bağışları ayrıca hukuksal garantiye kavuşturmuştur. Onlarca, belki yüzlerce kaynak
ve sicil bu gerçeği belgelemektedir.
Atatürk, onca mülkten Ankara’da bir evi, kimseye muhtaç olmadan oturması için kız
kardeşi Makbule Hanım ’a. yine kimseye muhtaç olmadan oturması için bir evi de Fevzi
Çakmak Paşa ’ya vermiştir. Şu kadere bakın ki, Fevzi Çakmak Paşa’ya verdiği ev,
Atatürk’ün ölümünden sonra Fevzi Paşa’nın elinden İsmet İnönü tarafından alınmıştır.
Evden çıkması söylendiğinde Fevzi Paşa, Atatürk’ün kendisine verdiği tapuyu
göstermiş, İnönü bu kez, evin bulunduğu araziyi istimlak ettirerek Mareşal Çakmak’ı
evden yaka paça dışarı attırmıştır. Tipik bir ‘İnönü klasiği’ dir bu.
Atatürk’e bağışlanan arazi ve binalar, birer hizmet kurumu olarak 13 yıl çalışmışlardır.
“10 Haziran 1937 günü Trabzon’a gelen Atatürk, burada akşam yemeği sırasında şöyle
dedi: ‘Bana bordro imzalatırlar ama ne para veren olur ne de paranın hesabını. Su anda
cebimde para yok. Benim zaten paraya ihtiyacım vok. Masrafım da yok. Bana milletim
bakar.”
“Atatürk ertesi gün, Trabzon’dan başbakanlığa gönderdiği bir yazı ile bütün çiftlikleri
ve üzerindeki taşınmazları Hazine’ye bağışladığını bildirdi. Çiftliklerden sonra,
üzerinde kayıtlı diğer bazı taşınmazları da devletin ilgili kurumtarma bağışladı.” (Ali
Güler, Sonsuzluk Yolcusu, 200)
ÖFDÜĞÜ GÜN, TARİH YARATMANIN ONURUNDAN BAŞKA BİR ŞEYİ YOKTU
Atatürk’ün malvarlığı listesini abarta abarta yazan ‘haçlı hizmetkârları’ , işin şurada
açıkladığımız millete hibe kısmına tek kelimeyle girmiyorlar. Eisteyi verip bunu bahane
ederek Atatürk’e sövüp sayacak kanı ve imanı bozuklar ekibini harekete geçiriyorlar.
Kanı ve imanı bozuklar eki binin Sonuncular* I! 1 korosu da haçlı üstatlardan meşk ettiği
şarkısını söylemeye başlıyor:
“Vay be! Adam, neredeyse memleketin yarısına el koymuş!”
İlim namusuna uygun olarak konuşulup yazılsa mesele başka bir veçheye bürünecek ve
Atatürk’ün, gözlerini hayata kapadığı anda hiçbir menkul ve gayrimenkulünün
bulunmadığı, neyi varsa milletine bağışladığı ve bunu resmen tescil etmeden bu âlemden
ayrılmadığı ortaya çıkacak. O zaman elbette ki şöyle dememiz gerekecek:
Atatürk. Hz. Peygamberin, “Biz nebilere vâris olunmaz, arkaya ne bırakmışsak sada¬
kadır” yani “kamunun ortak malıdır’ sözüne ııvgun bir imanla hareket ederek arkaya,
binlerinin vâris olacağı hiçbir sev bırakmamıştır.
Tarih kayıtlarının sadece bir kısmı verilip diğer bir kısmı örtüldüğü için gerçeğin yüzü
gölgeleniyor ve neyi varsa son kuruşuna ve son karışına kadar milletine bağışlayarak bu
dünyadan tıpkı dünyaya geldiği zamanki gibi ‘Meteliksiz Mustafa Kemal’ olarak
ayrılan ölümsüz Gazi’nin bu mahviyetkâr-melamî yanı bir türlü ortaya çıkamıyor.
Bir millet; analarını, avratlarını, mabetlerini işgalci tasallutundan kurtaran adama
böyle bir nankörlüğü nasıl reva görür? ! Akıl ve idrak bu soruya cevap bulamamanın
çilesi içinde kıvranmaktadır.
ŞEKİL VE OZ
Şekil-öz, şekil-ruh veya kalıp-öz...
Varlık ve oluşta bir çelişki sırrının ifadeye konuluşudur bu... Sûfîler, zâhir-bâtm veya
sûret-mânâ deyimlerini kullanırlar. Geçici ile süreklinin, iğreti ile ölümsüzün, aldatıcı ile
gerçeğin, riya ile samimiyetin varlık ve hayat sahnesinde sergiledikleri didişme, bir
polarite halinde, bu kavramlarla dile getirilir.
Tasavvuf düşüncesinde bu, yalnız ahlaksal planda bir tespit olarak kalmaz; evrensel-
ontolojik planlara taşınır. Sûfizme göre, varlık bir ve tektir. Onun şekline, kalıbına, eşya
ve çokluk; özüne ve ruhuna, Yaratıcı Kudret, Hak veya Allah diyoruz. Varlığın görünen
yüzü halk, görünmeyen yüzü yani öz, Hak’tır. Ve tasavvufun ölümsüz ilkelerinden biri,
bu noktada şöyle kristalleşir: En büyük sanat ve kemal, halkla Hakk’ı birleştirmektir.
Varlığın Hak yüzüne bakmak tahakkuk (Hak’la beraberlik) halk yüzüne bakmak
tahalluk (yaratılmışlarla meşgul olmak) adını alır. Sanatların sanatı, yüceliğin zirvesi,
tahalluk ile tahakkuku birlikte yürütmektir ki, buna da taalluk (iki kutup arasında
ilişkiyi kurmak) diyor sûfî düşünce...
İnsan, bütün büyüklüğünü, bu taalluku gerçekleştiren varlık olmasına borçludur. İnsan,
halkla Hakk’ın ortasında durmakta ve bu ikisinin özelliklerini bünyesinde, aynı anda
taşımaktadır. “Burada bir âlem, orada bir âlem; ben ortada, eşikte durmaktayım” diyor
Mevlana Celaleddin.
İslam düşüncesinin zirvelerinden biri olan İbn Arabi (ölm. 1240) şekil-öz sırrını evrene
uygularken şöyle düşünüyor: Esas olan, vechullah yani, Allah’ın yüzüdür. Öz odur.
Görünen varlık, a özün büründüğü kalıptır. Özün, yarın bir başka şekle bürünmesi ne
gariptir, ne de zor: “Her şey yok olur da, Allah’ın yüzü sürekli baki kalır.” (Kur’an,
Kasas, 88)
Kısacası; şekil iğretidir, geçicidir ve sonuç olarak da araçtır. Böyle olunca, ruh
maddenin değil, madde ruhun eseridir, demek gerekir.
Şekil-öz ayırımı, insan için de geçerlidir. İslam Peygamberi: “Bedenleriniz sizin
bineklerinizdir. Onlara iyi bakın ki, sizi iyi taşısınlar” diyor. Beden çirkin değildir. Onu
bor göremezsiniz. Ama süvariye tanınan onuru bineğe tanımak akıl işi olmayacaktır. Bu
yüzden, Kur’an, insanın yüceliğini ve üstünlüğünü şeklin uzantıları olan renk, ırk ve
nesepte yani, binekte aramaz; insanın niyet, hizmet ve sevgisinde yani, özde arar.
Değerlerin kaynağı, binek değil, süvaridir.
ŞİŞELER VE GÜLSUYU
Şekil-öz meselesinde, Kur’an’ın tezi şudur: Amaç olan özün yerine araç olan şekli
koymak, bir başka deyimle özü ikincil kılmak insanı iğretiye mahkûm eder, hiçliğe yenik
düşürür. Şekilde, çokluk ve değişme esas olduğundan kavga ve didişme şekle bağlılığın
ürünüdür. Şekil, şişelere; öz, şişelerin taşıdığı gül suyuna benzer. “Şişeleri kırın” diyor,
büyük Mevlana, “kırın ki, peşinde olduğunuz şeyin bir ve aynı olduğunu göresiniz.” Bir
ve aynı olan gül suyunu unutarak şişelerin boy ve renkleriyle uğraşmak, ne büyük
zavallılık...
Hz. Muhammed; resmi mabet, din sınıfı ve din kisvesini insan hayatından çıkarmakla,
insanlık tarihinin en büyük darbesini indirmiştir şekilciliğe. “Bütün yeryüzü bana
ibadet-hane yapılmıştır” diyor. İnsan ruhunun, duvarlar arasına hapsedilmesine son
veriştir bu. İslam Peygamberi, mabet süslemeyi, mabetleri görkemli yapmayı (yani
mabetperestliği), dinde iflasın bir belirtisi sayıyor. Bize gösteriyor ki, eski toplumların
din rahmetinden yarar-lanamamaları, mabet süslemeyi Allahla yakınlık sanmaları
yüzündendir. Ve gösteriyor ki, bu süsleme tutkusu, ruhsat yetersizliği ödünlemek için,
nefs putunun işlettiği bir mekanizmadır.
Gönül mabetlerini ihya edemeyenler, gösteriş adına duvar ve minare dikseler de, kitleye
sunacakları, yalnız hayal kırıklığı olacaktır. Soluk benizli çocukların, çöp yığınlarından
çıkardıkları ekmek parçalarıyla karın doyurmaya çalıştıkları bir dünyada hangi mabet¬
ten, hangi duayı Allah’a yükselteceksiniz?
Velhasıl, özü esas almayanlar, insanı tanıyamazlar; insanı tanıyamayanlardansa hayatın
beklediği hiçbir mutluluk olamaz.
Totem ve tabular
Freud’un ünlü eseri Totem ve Tttbtt 'vu anlatacak değilim. Freud’un eserinden de söz
edeceğim; ama esas anlatacağım o değil...
Totemizm ile ilgili görüşümüz ne otursa olsun, insanlık, totemi de totemizmi de artık çok
gerilerde bırakmıştır. Fakat, acaba tabuyu, tabuları söküp atabilmiş midir? İslam
Peygamberinin ölümsüz tespitiyle, açık sirk (totemizm ve benzerleri) bitmiştir, artık
geri gelmez ama gizli şirk hep sürüp gidecektir. Başka bir deyişle, totemleri öldürdük,
fakat tabular yaşıyor.
Totemleri, görünür putları parçalayan insanlık tabuları hep arttırmış, yoğunlaştırmış ve
hayatına egemen kılmıştır. İnsanlık, dışındaki puthaneleri yerle bir etmenin
bahtiyarlığını kutlarken onları iç dünyasında daha ihtişamlı bir biçimde kurmanın
azabına yakalanmış bulunuyor.
Psikolog VVundt ’a göre “tabu, insanlığın en eski yazılmamış kanunudur.” Ve tabu,
günümüz normlarından çok daha etkilidir. Freud ’un tanımıyla “Tabu, bir otorite
tarafından dışarıdan yükletilen ve insanın en zorlu isteklerine karsı çevrilmiş olan ilkel
bir yasaktır.” Tabuda negatif-pozitif, VVundt’un deyimiyle kirli ve kutsal halinde bir
polarite, daima vardır. Yani tabu, ya bir emir olarak bizi baskı altında tutar ya da yasak
koyarak. Buna, tabunun bîr şeyden alıkoyma veya bir şeye itme rolü denebilir. Sonuçta
o, Freud’un deyimiyle bir * kutsal korku* halinde belirir.
Freud, kendine özgü tahrip dehasının bir uzantısı olarak, insanoğlunun düzen duygusu
adına tutunduğu hemen bütün değerleri (vicdan dahil), tabunun görünümleri olarak
görüyor. Ona göre, ahlaki emirler (Kant in, teolojiyi üzerlerine oturttuğu kategorik
emperatifler) . tabu temeline dayalı belirişlerdir.
Tabunun iki şaşmaz niteliği vardır: Gerekçesizlik. kırılın azlık tistisna
tanımazlık). Tabunun dikte ettiği yasak ve emir için gerekçe aranmaz. ‘Neden’ diye
soramazsınız. Sorarsanız, bizzat siz, negatif bir tabunun konusu olursunuz. Çünkü
tabuyu çiğneyenin kendisi de tabu olur. Tabu, istisnai haller, zorunluluk gibi kuralı
yumuşatan, delen veya kıran haller, durumlar kabul etmez. Öyleyse öyledir. Ölseniz de
öyledir, kalsanız da. Gerekçe ve mantık, tabunun dünyasına
yaklaşamaz. Freud. buradan hareketle, tabuyu izahta baskı nevrozu (compulsion
nevrozu) nu esas almıştır.
KUR’AN, TABULARI YIKAN KİTAPTIR
Kur’an, insan hayatında emir ve yasakların, bir başka deyimle yükümlülüğün tabu ve
baskıya dönüşmesini önleyen tedbirleri bizzat kendisi getirmekle, insanlık tarihinin en
büyük devrimlerinden birini gerçekleştirmiştir. Çünkü dinin, insan hayatını cehenneme
çeviren yozlaştırmaların âleti yapılması, yükümlülüğün tabuya dönüştürülmesiyle vücut
bulmaktadır. Tabulastırma. emir ve vaşağı gave haline getirmektedir. Ovsaki emir ve
yasaklar vasıtadır: gaye, hayatın devamı ve insanın mutluluğudur.
Emir ve yasakların tabulaştırılması, bizzat normu koyan ayetler tarafından önlenmiştir.
Yasaklar veya emirler sıralanır; aynı ayetin sonunda ıztırar (hayatı zorunluluk) ilkesi
getirilerek istisnaî hallere, zorunlu durumlara çıkışlar gösterilip ta bulaştırma engellenir.
Kur’an’da tabu olmadığı gibi. Batı’nm klasik anlayışında ver aldığı sekliyle, dogma da
voktur. Buvruk o şekilde gönderilmiştir ki, onun önümüze koyduğu yoruma açık esnek
yapı, hayatın çeşitli zorluklarına değişik zaman ve mekânlarda sayısız nüanslarla çare
bulma fırsatı verir. Kur’an. ihtiyaç duyulacak reformu bizzat kendisi getirmiştir.
Tabulaştırmayı yıkan ilkelerden biri de şudur: “Binde baskı ve zorlama
yoktur.” (Bakara, 256) Fiil ve hareket, hür irade ve serbest niyetin ürünü olacaktır.
Böylece, Kur’an, emir ve yasaklar planında bir baskı nevrozuna yol açılmasını
önlemiştir. İnsanın tekâmülü ve kurtuluşu acısmdan. hür iradeye davalı günahlar, baskı
ve zorlama ürünü ibadetlerden daha değerlidir.
Kur’an: gerekçesi gösterilmeyen emir ve yasak kovmaz. Her emir ve yasağın, her fiilin
bir gerekçesi olmalıdır. Hayat ve ölüm bile, gerekçeye dayanmalıdır. “Ölen bevvine
(gerekçe ve aydınlık) üzerine ölsün: yasayan da bevvine üzerine yasasın.” İKnfal. 42)
Tabulaştırmayı önleme açısından günümüz İslam dünyasına baktığımızda, manzara
ürperticidir. Tabulaştırılan şahıslar, kurumlar, ekoller, devirler, kavramlar vardır. Ve bir
türlü bitmeyen sefaletin sebebi de bunların varlığıdır.
GERÇEK VE GELENEK
Yalnız yolcular değil, yollar da yürüyor. Var olmak, sürekli yürümektir.
Engizisyon kahrı altında ezilen Ortaçağ Batı insanı, dünyayı hep yerinde duran bir küre
olarak görüyordu. Hareket eden, dünya değil, sadece güneşti. Dünya dönmüyordu;
dünya evrenin tam merkeziydi ve bir yere çakılı olarak duruyordu.
Varlık ve oluşu bir tespih (Yaratıcının cezbesiyle sürekli yüzüş hali) faaliyeti olarak
gören Kur’an: “Her şeyin uzayda yüzmekte olduğunu” (Yasin, 40) söyler. Yalnız dünya
değil; güneş, ay, yıldızlar, galaksiler hep faaliyet, hep hareket halindedir. Makro
plandaki bu hareket mikro planda, atomlarda da aynen yürürlüktedir.
Yaratıcı Kudret, galaksilerdeki sırrı atomlarda da aynen korumuştur. O, bunu
yapabilen kudret olduğu içindir ki, “İstisnasız her sev O’nu tespih etmektedir.” (Isra,
44)
Ne duran bir şey var ne de işi bitip hikâyesi noktalanmış bir oluş. Her an yeni bir söz
söylen-mede, her an yeni bir evren oluşmada. Her an yeni bir doğusun sancısıyla
kıvranıyoruz. Bir sürekli oluş, bir durmaz-dinmez yürüyüş içindeyiz . “Bir şey ne ise
odur” diyemeyiz. A, A’dır diyemeyiz; çünkü, bunu derken iki A arasına zaman girmiş,
onları farklı hale getir-miştir. Kısacası, ölümsüz Heraklit’ in dediği gibi, “Bir suda iki kez
yıkanılmaz.”
Sürekli oluşu, ontolojik-metafızik plandan psiko-sosyolojik plana aktarırsak, Kur’an’ın
esrarlı dünyalarından biriyle daha tanışırız.
Bu ikinci alanda da değişmeyen şey, gerçektir. Gerçeğin kendi (mânâ, hakikat) hep aynı
kalır. Fakat gerçeğin formu (suret, şekil) sürekli değişir. Bu yüzdendir ki, Kur’an,
değişme fikrine inatla karşı çıkan ve “Atalarımızı üzerinde bulduğumuz tavır ve tarzı
izleyeceğiz” diyen Mekke müşriklerini yerer ve şunu sorar: “Ya ataları bir sev
anlayamaz ve doğruyu yakalayamaz idiyseler?” (Bakara, 170)
Kur’an, hukuk alanında geleneğe (örfe) atıf yapar, (bk A’raf, 199) Ancak bu, hukukta
değişmezliği esas almanın değil, tam aksine, sürekli değişmeyi esas almanın ilanıdır.
Kur’an, değişmezliğin ölçütü alarak fıtratı (yaradılışın değişmezleri) esas alır. Adalet,
mesveret-sûra tcumhurivet. demokrasi!, bev’at tsosval mukavele! değişmez
ilkelerdir. Kur’an, bunları koyar ama bunların şekline yani uygulamanın nasıl olacağına
değinmez, onu insana bırakır.
Şekil ve yöntemi, her toplum, evrensel gerçeklerden sapmamak üzere, kendisi
belirleyecektir. Vahyin saptadığı yaradılış kanunlarını yoruma tâbi tutamazsınız. Ancak,
sürekli değişmeyi durdurmamak ve gerçeği geleneğe boğdurmamak için de, şu ilke
konmuştur: “Zamanın değişmesiyle hükümlerin değişmesi esastır.”
İÇTİHAT KUR’AN’IN RUHUDUR
Konumuzun en zorlu sorusu şudur: Gerçekle geleneği, yani sürekli değişmeyle fıtratı
nasıl uyuşturacağız? Hem durup donmamak hem de değişme adı altında tahribe
uğramamak, buharlaşıp dağılmamak için ne yapmalıyız? Hem sürekli akmak hem de
eriyip tükenmemek nasıl mümkün olacaktır? Çare, veni sentezlere gitmek başka bir
deyimle içtihattır.
Sürekli gelişmeyle bu gelişmenin vücut verebileceği tahribin önlenmesini birlikte
yaşatmak, içtihat ilkesini çalıştırmakla mümkün olur.
İçtihat, gerçeği zedelemeden oluşun seyrine yeni imkânlarla katılmanın biricik yoludur.
O, bir ilim ve fikir gayretidir ki; insan, vahiy ve evren kitaplarındaki ayetlerin layıkıyla
okunuşun-dan çıkarılacak sonuçları, birey ve toplumun hizmetine sunmamıza zemin ve
malzeme hazıralar ve bizi hayat ve insan gerçeğiyle çatışmaktan korur. Kur’an’ın zaman
ve mekân üstü olu-şunun ancak içtihat sayesinde işlevsel kılarız. Bu bize, eşya ve
olayları, Yaratıcı’nın istediği ve gösterdiği yönde şekillendirmenin bahtiyarlığını
kazandırır ve insan tekâmülünde daha yeni aşamaları süratle aşmamızı kolaylaştıracak
yolları önümüzde açar.
İçtihat: hayat, insan ve toplumun sürekli değişmesine sürekli cevaplar bulmanın ve
Kurban*» hayata sokmak için yeni perspektifler ve sentezler keşfetmenin Kurbansa!
yoludur.
Kur’an ahlakı
Kur’an ahlakı, Hz. Muhammed’in, Kur’an’ı yaşamasından doğan ahlaktır. Hz. Âişe’ye
“Bize Peygamberimizin ahlakından bahseder misiniz?” dediklerinde o, şöyle demiştir:
“Onun ahlakını tanımak için gidin Kur’an’ı okuyun; onun ahlakı Kur’an’ı yaşamaktan
ibaretti.” O halde, onun sünneti de Kur’an’ın içindedir.
Sünneti Kur’an’da değil de Arap örflerinde arayanlar asırlardır hüsran gayyasında
debelenmekteler.
Evet, Hz. Peygamber, Kur’an’ın yaşayan modelidir. İslam düşünürlerinin kullandıkları
bir deyimle, o, yaşayan Kur’an’dır. Bu gerçeğe işaret ederken o, şöyle buyurmaktadır:
“Ben, ahlak güzelliklerini tamamlamak için gönderildim.”
Aslında her Kur’an mümini bir ‘yaşayan Kur’an’ olmalıdır.
Kur’an ahlakının en önemli niteliği, Allah ile beraberlik şuuruna ulaşmaktır. Bu Kur’an
gerçeği, yine Hz. Peygamber tarafından, ünlü Cibril hadisinde şu şekilde ifadeye
konmuştur: “Her an, Allah’ı görüyormuşsun gibi hareket et. Her ne kadar sen O’nu
görmüyorsan da O seni görmektedir.” Çünkü “O, insana şah damarından daha
yakındır.” (Kaf suresi, 7) Ve O, “Her nerede olursanız olun, O sizinledir.” (Hadtd suresi,
4)
A *
Bu beraberlik, insanın ‘ilahlaşma’sı değildir ama ‘ilahileşme’sidir. (bk. Ali Imran, 79)
Kur’an ahlakının ikinci temel niteliği, hayırda eylem olarak karşımıza çıkar. Kur’an ve
Hz. Muhammed öğretisi; insanın, şerde hareketsiz kalmasını yeterli görmemektedir.
Şerde faal olmamak, kemal noktası değildir. Kemal noktası, şöyle formültendirilmiştir:
“İnsanların en hayırlısı, insanlara en çok faydalı olandır.”
Hayırda aktivite, diğer adıyla insanlığa hizmet, Peygamber’in eşsiz beyanıyla, “halka
hizmettir.” Halk, Allah’ın kulları anlamındadır. Tasavvufta, bu incelik şöyle dile
getirilir: “Halka hizmetle Hakk’a hizmeti birleştirmek Muhammedi ahlakın özüdür.”
Allah’ın kullarına sevgi ve hizmetle Allah’a sevgi ve hizmet birleştirilmeden olgunluk
elde edilemez.
Hayırda faal olmanın çilesi, karşılıksız değildir. Sözünü ettiğimiz noktaya gelenlere
Kur’an’m bahşettiği bir sonsuzluk armağanı vardır: İnsanın tüm davranış ve
düşüncelerinin ibadet oluşu. Hayat yolunu, bahsettiğimiz ölçüler içinde ve o niyetle
yürüyenlerin, türküleriyle ibadetleri birleşir ve soluyuşlarından adım atışlarına kadar
her şeyleri ibadet olur. İş o hale gelir ki, “Dostunun yüzüne tebessüm, eşinle oynaşman
bile ibadet olur.” (hadis)
ÖZGÜRLÜK VE SAMİMİYET
Kur’an ahlakının bîr diğer niteliği de, hürriyet ve samimiyettir.
Hürriyete ve samimiyete oturmayan davranışlar, Kur’anTn anladığı anlamda, ne ahlak
olabilirler ne de ibadet. Kur’anTn değer verdiği hareket, insan benliğinin bir aşk
alakasıyla kucaklayabileceği ve “İşte bu, benimdir” diyebileceği davranıştır. Belirli
kalıpların, gizli veya açık baskılarla, şuursuzca icra edilişi veya ettirilişi, Kur’anTn
kutsadığı şeyler değil, tiksindiği şeylerdir. îlke, evrensel ve ölümsüz bir güzellikte
konmuştur: “Dinde zorlama ve baskı olmayacaktır.” (Bakara, 256) Baskı veya riya ile
yapılanın dış görünüşü ibadet olsa da, gerçekte o, bir lanet vesilesinden başka şey
değildir. Bu lanetli ibadet, insanı mümin değil, müşrik yapmaktadır. (Ayrıntılar için
bizim Mâûn Suresi adlı eserimizin okunmasını öneririz.)
Hürriyet ve samimiyet ilkesi, bizi, bir başka Kur’an gerçeğine götürür: Riya, en tehlikeli
dinsizliktir. Ve dinlerine riya bulaştıranlar, en zararlı dinsizlerdir. Riyakârlık, bizzat,
Hz. Peygamber tarafından, ‘gizli şirk’ olarak nitelendirilmiştir. Bu demektir ki,
gerekçesi ister sosyo-politik, ister, bireysel-psikolojik olsun, riya bulaşmış ‘ibadetler’
Allah’ın rıza ve rahmetini değil, öfke ve lanetini celp etmekten başka bir işe yaramazlar.
Bu gerçeği iyi bellemek için Mâûn suresini iyi okumak ve üzerinde derin derin
düşünmek lazımdır. Sözün özünü, dinin tebliğcisinden dinleyelim:
“Din, samimiyetten ibarettir.”
O halde, dinin sömürüsünü meslek edinen dincilik, zehirli bir dinsizlikten ibaret
olacaktır.
EMEK VE KERAMET
Mucize ve keramet, kısa bir ifadeyle, doğaüstü hal, oluş ve belirişler olarak kabul edilir.
Teo-logların bir kısmı, mucizeyle keramet arasında fark görmezken, diğer bir kısmı bu
ikisini yapı ve hedef bakımından ayırırlar. İslam ilahiyatçılarının büyük çoğunluğu
mucizeyi peygamber-lerden, kerameti velilerden zuhur eden olağanüstülükler diye
ifadeye koyarlar. Ne var ki, aynı olay bir peygambere mal edilince mucize, bir veliye mal
edilince keramet adını alabilmektedir.
Konuya Kur’an açısından baktığımızda varlık ve oluş, bütünüyle harikuladedir,
hayranlık ve-ricidir, güzeldir, coşturucudur. Bunun zorunlu sonucu, Kur’an’a göre
şudur: Varlık ve oluşu tanımak ve oluşa doğrudan katılmak en büyük mucize, en büyük
keramettir. Bunu gerçekleş-tirmek ise beden ve düşünce faaliyetiyle olur. Kur’an
buna amel (is. eylem, hareket) demek-tedir.
Düşünülebilecek en güzeli ve en olağanüstüyü yakalamak, harekette mümkündür. Varlık
ve oluşu amel ve emek yoluyla incelemek, onunla kucaklaşmak ve Yaratıcı Kudret’le
beraberliğe ulaşmaktır. Tasavvuf düşüncesi bunu ‘yaşadığımız anı ise çevirmek’ ve
‘ Yaratıcı’nın faali-vetine katılmak’ olarak adlandırır.
İslam Peygamberi ve onu tarih içinde gerçek kişiliğiyle tanıyanlar, mucize ve kerameti
varlık ve evrenin fethedilmesi ve oluşa katılmak şeklinde anlamışlardır. İşte bu yüzden,
onlara göre, amel ve onun dayandığı emek, kutsanmava birinci derecede layık olan
de ğerlerdir. Hayat, insan ve tarihin motor gücü amel ve emektir . Yaratıcı Kudret’in;
oyunu, daima amel ve emekten yana kullandığını, Kur’an diyalektiğinin bir özelliği
olarak görüyoruz. Ve Hz. Peygamberin ifadesine göre, düşünce ftefekkiırk amel ve
emeğin burcuna oturan bîr numaralı değerdir.
GERÇEK KERAMET, DÜŞÜNCE VE EYLEMDİR
Amel ve emeğin bedensel olanının onurunu, “ Allah ve Peygamberin sevdiği el. değer
üretenin elidir” diyerek ifadeye koyan Son Peygamber, düşünceyi onurun doruğuna
oturturken de şöyle konuşuyor: “Bir anlık düşünce bir yıllık ibadetten üstündür.” Bu
yaklaşımın çok güzel bir belirişini, İslam mistiklerinden Bişr el-Hâfl ’ve (ölm. 226/840}
atfedilen şu anekdotta görebiliriz: Kendisinden, çoluk çocuğu için dua isteyen bir işçiye
bu sûfi şöyle diyor: “Benden dua istemek verine, çocuklarının yiyecek ve giyecek için
seni sıkıştırdıkları anda, sen bana dua et. Çünkü senin o anda yapacağın dua
benimkinden daha makbuldür.” Burada, geleneklerin ‘keramet’ sandığı değerin yerine
emeğin, özellikle, karşılığını alamamış emeğin konduğunu görüyoruz.
Kur’an’ın ve Hz. Muhammed’in mucize ve kerametten anladıkları, kısaca, budur.
İnsanlık, deveyi Allah’a teslim etmek için onu bağlamanın gerekli olduğunu ilk defa Hz.
Muhammed’den öğrenmiştir. Başıboş bırakılmış devenin Allah’a teslim edilemeyeceğini,
anlayışının hareket noktası yapan bir sistemde insanın kaderi, insanın fiil ve emeğinden
başka hiçbir şeye emanet edilemezdi. Ve edilmemiştir. Bu yüzdendir ki, Kur’an. Son
Peygamberi bir amel, emek ve hareket sembolü olarak göstermekte ve Peygamberi,
meleklerle dola-şan, kendisine gökten sofralar inen, ayaklan yere değmemiş (bk.
Furkan, 5-9) bir ‘olağanüstü varlık’ olarak görmeyi, putperestliğin niteliklerinden biri
olarak değerlendirmektedir.
İnsanın değeri işiyle, emeğiyle yani insanlığa ve hayata kazandırdıklarıyla ölçülür.
Tasavvuf tarihinin ‘önder’ diye andığı büyük sûfi Ba ğdatlı Cüneyt (ölm. 296/908),
göstermeye çalıştığımız Kur’an kaynaklı gerçeği şu ölümsüz sözüne çok güzel
sığdırmıştır: “Su üstünde yürüyebilen kişiler olmuştur. Fakat susuzluktan ölenler,
gerçeği yakalama bakımından onlardan çok daha üstündür.”
Hayata ve insana hizmet için didinmenin ve düşünmenin susuzluğunu göğüslemek en
bflvük keramet haline geldiğinde İslam dünyası belini doğrultacak, insanlık dünyası
daha aydınlık ufuklara yönelecektir.
Ekmeğe saygı
İslam Peygamberi’nin sözlerinden biri şöyle: “Ekmeğe sayg ı gösterin: çünkü Allah veri
ve gökleri ekmeğin önünde boyun eğdirmiştir.” (Ibn Abdrabbih, el-Ikd et-Feriâ, 6/293)
Bu peygamber sözünü sıradan insan sözü gibi değerlendiren geleneksel yaklaşım, onu
boyutlarından yalnız biriyle algılar ve ekmeği öpüp alnına koymakta işin içinden
çıkacağını sanır. Oysa ki iş, bu kadar basit değildir.
Ekmeğe o tür bir saygı, bu hadisin dikkat çektiği İslam inceliklerinden yalnız biridir ve
o da insana saygının bir uzantısıdır. Ekmek gibi aziz bir nimete dudağını silip çöpe atan
ruhsuz ve gönülsüz bir kuşak, insana saygının farkında olmadığından ekmeğe saygıdan
da habersizdir. Böyle olmasaydı, insanın ağzına koyduğu bir nimeti, temizlik için
kullanıp çöpe atmayı insan onuruna hakaret sayardı.
Kur’an’ı ve Hz. Muhammed’in kişilik ve öğretisini dikkate aldığımızda yukarıdaki
hadisin anlam boyutlarından biri de, insanın rızkına ve rızkı elde etmek için dökülen
tere, kısaca, emeğe saygıdır.
Kur’an’ın tetkikinden anlıyoruz ki, ekmeğe saygının yokluğu toplum bünyesinde iki
görünümle ortaya çıkar: Emeğin sömürülmesi, ihtiyaçların sömürülmesi. “Dini
yalanlayan kimdir?” sorusuna Kur’an’ın Mâmı suresinde verdiği cevap aynen şudur:
“Kamunun mal ve imkânlarına musallat olan.” Dahası var: Bu musallatların kıldıkları
namazlar onlara lanet olarak geri döner.
Ekmeğe saygısızlığı, şurada saptadığımız çerçevede düşündüğümüzde, İslam
dünyasının, o arada ülkemizin durumu hiç de iç açıcı değildir. Şunu hemen söyleyelim
ki, 2-3 Arap ülkesinin kumdan fışkıran petrodolar bolluğuyla define bulmuş şaşkın
misali para sarf ederken kitlelere sundukları yapay ve geleceği belirsiz sözde refah, bu
ülkelerde ekmeğe saygının varlığı anlamında yorumlanamaz. Ekmeğe saygı her hal ve
şartta insana ve emeğe saygının bir uzantısıdır ve ne yazık ki, İslam ülkelerinde bu
yoktur.
Türkiye özeline bakalım: Millî Mücadelecin ölümsüz başbuğu ve Cumhuriyetin çileli
mimarı Halaskar Gazi ’nin bu âleme veda edişinden beri görülen şudur: Her geçen gün
milli gelirin genelde yükselmesine ve ülke şöyle veya böyle birtakım aşamalar
kaydetmesine rağmen, büyük kitlenin sofrasından her gün bir şeyler eksilmekte ve
kuşaklar daha az beslenir duruma düşürülmektedir.
Fırsat eşitliği her gün büyük kitle aleyhine bozulmaktadır. Gel gör ki, politika, makro
planda ve kâğıt üzerinde hesaplar yaparak ‘Teri başına milli gelir artışından söz eder
durur. İşin gerçek yüzü şudur: Sayıları elliyi, yüzü geçmeyen şirketlerin kasalarına akan
para, elli milyona bölünmekte ve fert başına milli gelir hesaplanmaktadır. Ama biz
biliyoruz ki, büyük kitlenin sofrasına bu ‘milli gelir’den bir zeytin tanesi bile
gitmemektedir.
EKMEK DE KELİMEİ ŞEHADET GİBİ KUTSALDIR
Ekmeğe saygısızlık bahsinde bir noktaya daha dikkat çekmek gerekiyor: Büyük kitle,
politik sömürünün yarattığı bir yığın umacının saldırdığı dehşetle tir tir titretilmekte ve
dinsel duyguları sömürülmektedir. Slogan şudur: Ya din ve mukaddesat ya ekmek ve
fırsat eşitliği. Dün kendisine Allah demeyi yasakladıkları kitleye bugün, şeriat
satıyorlar. İnsanımıza öğretilmelidir kî, din ve mukaddesatın gereklerinden biri, belki de
birincisi, insanın ekmeğine ve alm terine saygıdır. Dinden maksat İslam’sa, o bize şunu
haykırmaktadır: Kelimeî Sehadetiniz kadar ekmeğiniz de kutsaldır...
Ekmeği ve alın teri acımasızca talan edilen yığınlara cami avlularında makarna ve
bulgur dağıtmayı paylaşım diye pazarlayanlar, çeşitli yollarla haklarını yedikleri
kitlelere kendilerini merhamet kahramanı, hatta çağdaş evliya diye alkışlatmayı da
başarabilmişlerdir. Bu şeytanlığın sürekliliğini sağlamak için, kitlenin gerçek İslam’ı
öğrenmemesi uğruna sergilenen oyunlar ise kahır ve zulümlerin en zehirlisidir.
Durum budur, zulüm de budur... Şimdi şu soruyu sorabiliriz: Ekmeğine saygısızlık
edilen kitleler, ekmeğe saygının, yoldaki kırıntıyı öpüp alna değdirmekten öte anlamlar
da taşıdığını ne zaman öğrenecekler? Ye Allah ile aldatanlara ne zaman soracaklar?
Bize, cennetten köşk vaat etmeyi bırakın da hakça ve insanca bir paylaşımı ne zaman
getireceğinizi söyleyin!
Bir 10 Kasım yazısı: Herkesle ve hiç kimsesiz önder!
Gazi Mustafa Kemal Atatürk’süz bir 10 Kasım daha yaşadık. Onsuz kalışın acısını en
derinden hissettiğimiz bir 10 Kasım oldu bu...
Halaskar Gazi'yi bu fani âlemden ölümsüzlüğe uğurlayışımızın üstünden 74 yd geçti. Bu
yıllar boyunca ona hasretimiz de büyüdü, onsuzluktan kaynaklanan dertlerimiz de... Bu
hasret ve bu dertler büyümeye devam ediyor, devam edecek.
Dünyadaki ve Türkiye’deki gelişmeler gösteriyor ki, onun yeri ne bu ülkede ne de
dünyada, daha uzun yıllar doldurulabilecek. Yüz yıl, belki iki yüz yıl o boşluk ve o
boşluğun yarattığı derin ıstıraplar sürüp gidecek. Bu ıstırapların bitmesi için insanlığın
onu anlaması tazım. Ne yazık ki, insanlık onu anlamış değil, yakın zamanda anlayacağa
da benzemiyor. “Büyük bir askerdi” deyip geçiveriyorlar.
Atatürk bu kadar mıydı? Hayır, asla!
Onu anlamayan insanlık, onunla ilgili konuştukça bir gerçek daha belirginleşiyor:
Atatürk, yaşarken yapayalnızdı, şimdi de yapayalnız. Bu yalnızlık tarihin bir benzerini
tanımadığı bir yalnızlıktır.
İnsanlığın en muhteşem mistik mirası olan tasavvufta, yaratıcı ve tarih yapıcı ruhun
kaderini ifade eden ölümsüz bir söylem vardır. Farsça orijinaliyle şöyle:
“Bâ heme vo bî heme.”
Türkçesiyle şu demek:
“Hem herkesle hem de hiç kimsesiz.”
YARATICI RUHUN ARKADAŞI OLMAZ
Büyük ruh, işte böyle bir benliktir. Hem hep kitlelerle birlikte olur hem de yapayalnız,
bir başına yaşar. Bu ölümsüz söz, Atatürk kadar çok az insanda yerine oturur. Atatürk’ü
iyi tanıyanlar itiraf eder ki, bu söz âdeta Atatürk için söylenmiş bir sözdür. Bendeniz,
Atatürk’ü anlatmak için yazdığım ‘Atatürk Gerçeği’ adlı eserimin alt adı olarak bu sözü
seçtim: ‘Herkesle ve Hiç Kimsesiz’
Kurtuluş Savaşı boyunca o herkesle ve herkes onunla. Aydınlanma savaşı boyunca hiç
kimse onunla değil ve o, hiç kimsesiz. ‘Atatürk’ün arkadaşları’ tabiri kısmen ve çok az
yanıyla doğrudur. Gerçeği tam ifade etmez.Çünkü yaratıcı-tarih yapıcı Atatürk’ün
arkadaşı falan yoktur, olamaz. Hiçbir yaratıcı ruhun arkadaşı yoktur ve olamaz. Olursa
o ruh yaratıcı ruh olamaz. Yaratıcı ruh için ‘arkadaşları’ sözü laf ola beri gele türünden
bir sözdür. Bizzat Atatürk’ü dinleyelim:
“Millî Mücadele’ye beraber başlayan yolculardan bazıları, millî hayatın bugünkü
cumhuriyete ve cumhuriyet kanunlarına kadar gelen gelişmelerinde kendi fikir ve
ruhlarının kavrama sınırları bittikçe bana direnmişler ve muhalefete geçmişlerdir. Ben,
milletin vicdanında sezdiğim büyük ilerleme kabiliyetini bir millî sır gibi vicdanımda
taşıyarak, peyderpey bütün İçtimaî heyetimize tatbik ettirmek mecburiyetinde idim.”
Atatürk’ün, edebiyat tarihimiz açısından da bir şaheser olan Nutuk’u, birçok seçkin
niteliği yanında ‘Herkesle ve hiç kimsesiz önder’in bu paradoksal kaderinin de
anlatımıdır. İhanetler, aldatmalar, hıyanetler, suikastlar, riyakârlıklarla çevrilmiş ama
biraz da sevdalar, aşklarla dolu bir yalnızlığın bizzat yaşayanın diliyle anlatılmış bir
tarihidir Nutuk.
Kör döğüşü
İki yüzüyle de karanlığı ve inadı temsil eden çift başlı bir canavarın huzur kaçırıcı
horultularını dinleyerek büyümek talihsizliğine uğramış bir kuşağın çocuklarıyız.
Canavarın iki başı, fakat karanlığa, çirkefe, musibete ve ruh dengesizliğine kaynaklık
eden tek benliği vardı. Biri, çağdaşlık yaftalı inkâra, ötekisi ‘iman’ yaftalı inada dayalı
olarak iş gören materyalist ve dinci yobazlıktan bahsediyorum, sevgili okuyucular.
Bunların bîri haykırıyordu: “Allah var mı? Varsa, hadi bize şeker ver, deyin de versin
bakalım.” Allah’la rulet makinesini bir gören ilkelin en sefili bir mantıktı bu. Öteki,
şöyle sesleniyordu: “Allah’ın varlığı hakkında soru sorduğun için kâfir oldun,
cehenneme gideceksin.”
Bu iki ilkel, köprünün üstünde karşılaştılar ve biri ötekine sordu: “Yağmuru kim
yağdırıyor?” Ve beriki cevap verdi: “Yağmur, yerküredeki suların buharlaşarak
yükselmesi ve atmosfer şartları altında yoğunlaşarak su halinde tekrar yere düşmesi
olayıdır.
Ne demek, kim yağdırıyor?” Bu kez öbürü kükrüyordu: “Böyle şey olmaz! Yağmuru
Allah yağdırır. Sen bunu inkâr ettiğin için kâfirsin.” Ve kavga, bu minval üzere sürüp
gitti. Bu arada olan, köprünün açılmasını bekleyen diğer insanlara oldu. Yol tıkanmıştı.
Beklediler, beklediler. Ve hâlâ bekliyorlar. Çok köşeli örneklerle ifadeye koyduğumuz bu
didişme, aslında bir kör döğüşü, bir inat, bir illetti. Zararını günahsız kuşakların çektiği
bir illet.
Kur’an, bu tip illetlere yol açan dengesizlikleri ortadan kaldıran, mutlu yaklaşımların
kitabıdır. Az önceki yağmur kavgasına dönelim. Yağmur, birinci yobazın dediği şartlar
altında yağar. Ancak bu düzeni koyan ve sürdüren bir Yaratıcı Kudret vardır. Ona,
Allah diyoruz. Allah, varlık ve oluşa aynı sebepler ve şartlar altında aynı sonuçları
doğurmak üzere bir düzen koymuştur. Kur’an buna fıtrat {yaradılış) ve sünnetullah
(Allah’ın tavrı ve tarzı, tabiat yasaları) demekte ve eklemekte: “Sünnetullahta değişme
ve bozulma bulamazsın.” Evet, sünetullah, yağmuru yerküredeki suların buharlaşıp
yükselmesi ve atmosfer şartları altında yoğunlaşarak tekrar yere inmesi olayı alarak
düzenlemiştir.
Sünnetullah, suyun 100 derecede kaynamasını belirlemiştir... Kur’an, işi burada da
bitirmiyor. Sünnetullahın, atomdan galaksilere kadar tetkik edilmesini, insana, bir görev
olarak yüklüyor. Ve bundan da ilginci, insanı bu görevini yerine getirirken tamamen
özgür bırakıyor. Bu özgürlüğü kutsuyor. Sünnetullah, Kur’an’a göre, bir ayetler
(Yaratıcıya götüren işaretler) düzenidir. Kur’an ayet-lerden oluştuğu gibi insan ve evren
de ayetlerden oluşur.
Ve Kur’an, kendisini de insan ve evreni de kitap olarak nitelemektedir. Ayet, varlık ve
oluşta insanın araştırmasına açılan her şeydir. Gece karanlığı, kelebek kanadı, fosiller,
kelimeler, renkler, atomlar, yıldızlar ve galaksiler birer ayettir. Kur’an, bunların
tümünün tetkik edilmesini insandan istemektedir.
İKİ YOBAZIN GÖREMEDİĞİ MATERYALİST veya inkarcı yobaz, pozitif bilimlerin
tespit ettiği düzen içinde işleyen varlık ve oluşun arkasındaki şuurlu Benlik’i yani
Yaratıcı Kudreti göremiyor, görmek istemiyor. Çünkü bu, çileli bir iştir. İnsana
yükümlülükler getirir. İnsandan bir şeyler ister: Sevgi ister, acımak ister, bazen gözyaşı
ister. Kafa yormak kadar, gönül yormaya da çağırır.
İnsanın, yemlenip suyunu içerek bir köşede uyumasına karşı çıkar. Kısaca, ekmeğe ve
suya sığınarak ömür tüketmeyi iğrenç bulur. Dinci yobaz ise Yaratıcı Kudret’in varlık ve
oluşa, hür iradesiyle egemen kıldığı kanun ve ilkeleri görmek istemez. Çünkü bunu
görmek, Kur’an’m, “Varlığı atomdan galaksilere kadar inceleyin, araştırmak ve
düşünmek en büyük ibadettir” yolundaki direktifine kulak vermeyi gerektirir. Böyle bir
şey ise çalışmak, didinmek, ter dökmek, kısaca, çile çekmektir. Yemini ve suyunu alıp
“Her şeyi Allah yapıyor, Allah’ın işine karışılmaz” diyerek tatlı rüyalara dalmak varken,
dikenli, ıstıraplı yollara vurmak niye?
Böyle düşünür, din yobazı. Yüzyılımızın insanı, o arada bizim insanımız kör döğüşünden
çok çekti ve çekmektedir. Daha acısı şu: Dinci ve dinsiz yobazlığın ürettiği ıstırap
artarak devam etmektedir. Çünkü dünyayı sömüren emperyalist güçlerle onların güçsüz
ülkelerdeki piyonları çıkarlarını bu ıstırabın devamında görmekteler.
İman ve körlük
Alman filozofu Kant (ölm. 1804), “İmana yer bulmak için aklı aradan çıkarmak
zorunda kaldım'* diyor. Kant’tan 30 yıl sonra ölen vatandaşı büyük Protestan ilahiyatçı
Schleiermacher, aynı düşünceyi benimsemiş olacak ki, imanı ‘şartsız bağımlılığın
hissedilmesi* diye tanımlamıştır.
Hıristiyanlık açısından bakıldığında tutarlı olabilen bu yaklaşımı, Kur’an öğretisi
açısından savunmak mümkün değildir. Kant’ın akıl ve bilim alanı (fenomen âlemi) ile
vicdan ve iman alanı (numen âlemi) diye iki ayrı âlem kabulü, Kur’an'ın, düşünce, fiil
ve varlığı bir gören tevhit (birlik) anlayışına uymaz. Kur*an*a göre imanla ilim, (vahiy
ile akıl) aynı varlığın, gerçekte bir ve bölünmez olan realiteye bakışının değişik
aşamalardaki adlarıdır. Tevhidin en esaslı anlamı olan bu idraki, dinci yobaz asla
telaffuz etmez. Ona göre, tevhit, Müslümanların birliği, beraberliğidir. Bunu duyan da
sanır ki, yobazın dünyasında bu birlik ve beraberlik gül gibi sağlanmıştır. Nerede? Akıl
ile vahyin birliğini tevhit dışında gören kafanın insanların birliğini sağlaması mümkün
mü? Mümkün olamadığını tarih gösteriyor.
Akıl ile vahiy, ilimle iman birbirini tamamlamak ve realiteyi kavramada güç birliğine
varmak durumundadırlar Elverir ki, biri ötekine ilahtık taslamasın, herkes haddini
bilsin... Bunların birini benimsemek için, ötekini inkâr gerekmez. Aksine, bunların
birinin, hedefine tam varabilmesi ötekini ihmal etmemeyi zorunlu kılar. Bunun içindir
ki, Kur’an, yüzlerce ayetinde doğrudan veya dolaylı olarak, aklı kullanmaya,
düşünmeye, araştırmaya çağırmakta ve bu faaliyeti, insanoğlunun en değerli faaliyeti
olarak kutsamaktadır. Ve bunun içindir ki, Kur'an, İS asır gibi uzun bir zaman önce
Arap Yarımadası gibi bir kum okyanusunun ortasında hitap ettiği Peygamber'e (ve
elbette ki onun kişiliğinde bütün insanlığa) ilk buyruğunu “Oku” olarak yöneltmiştir.
Kur’an ile yakınlığı olanlar iyi bilirler ki felsefeden güzel sanatlara, din ilimlerinden
deneyse] bilimlere kadar her bilim ve düşün faaliyeti bu “Oku’*ya dahildir. “Oku”nun
kitabı olan Kur'an’ın, adı bile okumak anlamına geliyor.
Kur’an'a göre, varlık, iç içe üç kitap oluşturur: Vahiy, insan ve evren kitapları... Bu üç
kitap, ayetlerle doludur. Bu ayetlerin tetkiki, çeşitli bilim ve disiplinler tarafından
yapılır. Ayetlerden hiçbirinin tetkiki ötekinden ne az ne de çoktur. İlim, mutlak
değerdir. Bir Kur'an ayetini tetkikle, mesela bir fosil, çiçek, yıldız ayetini tetkik arasında
hiçbir fark yoktur. Bunların hepsi, iman sırrının, hedefini yakalamasına yardımcı
olacaktır. O halde, ilimde yükseliş ve düşüncede derinleşme, imanda aydınlığın artışı
demektir.
Kur’an, imanı, ‘kutsal* adı verilen bîr kuvvet veya mekanizmaya bağlanarak dış
dünyaya, aklın el attığı varlık ve oluşlara gözü kapatmak olarak görmemektedir.
İslam'da akıl-vahiy ilişkilerini incelediği ‘Revelation and Reason in İslam’ adlı eserinde
İngiliz yazarı Arberry şu sonuca varmakta zorluk çekmemiştir: “İslam, bir dini
dogmalar sistemi olmaktan daha fazla bir şeydir.” Çünkü onun kaynağı Kur’an,
dogmayı, aklın ve araştırmanın elini-gözünü bağlamak için değil, bilime kol-kanat
takmak için devreye sokmaktadır. Bu onun, diğer dinlerle en belirgin farkıdır.
Tanrısal isimlerden biri de Hak’tır. Kur'an, aynı anda hem Yaratıcı Kudret'e hem de
varlığa Hak demektedir. Yine Kur’an’ın anlayışına göre bizim kuşattığımız âlem
(insanın iç dünyası) ile bizi kuşatan âlemi (dışımızdaki dünyayı) dolduran sırların
tetkiki, Hak’ın iyice tanınmasını sağlayacaktır. (Fussılet, 53) Yani, varlık ve oluşun
sırlarını çözmek Y aratıcı Kudret*in sırlarını çözmek olacaktır. Kur'an'ın, varlık ve
oluşu tetkike çağıran ayetleri, Allah'a imana çağıran ayetlerinden az değil. O halde,
Hakk'a imanın, Hakk'ın bir görünümü olan varlık ve oluşun incelenmesinden yani aklın
faaliyetinden çekinmesi anlamsızdır. Çünkü varlıklar Hakk'ın zıddı (bâtıl) değildir. (Ali
İmran, 191)
İman körlük değil, beyyine (delil, bilgi) üzere yaşamanın ilanıdır. (Cnfal, 42) Beyyineden
uzak düşmek, körlüktür. Ve “Bu dünyada kör olan öbür dünyada da kör olacaktır. En
berbat sapık da odur.” (Isra, 72)
Demek oluyor ki, iman sadece bir ahlak alanı değil, aynı zamanda bir bilgi
alanıdır. Bilgiyle kucaklaşmayan, akıl alanında ayağını sağlam noktalara basamayan,
varlık ve oluştan kaçan bir iman Kur’an’da kendisine yer bulamaz. Varlık ve oluşla
kucaklaşmak, şüpheye düşmek pahasına da olsa göz ardı edilemez. Kaldı ki, varlığın
tetkiki şüphe olmadan gerçekleşemez. Şüphe denemesini yaşamadan kesinliğe ulaşmak
mümkün değil...
Özetleyelim: Hiç kimse, Kelimei Şefıadet’i ezberlemekle iman şerefinin doruğuna
oturduğunu sanmasın. Bu şeref, imanı; çile, ıstırap ve eylemleriyle ispatlayanlarındır. O
da, hem kendini hem evreni fethetmekle gerçekleşir.
Atatürk sadece asker mi?
Şu saz, çoğu insanın sadece asker olarak gösterdiği Atatürk’ündür:
“Hiçbir zafer gaye değildir. Zafer, ancak kendisinden daha büyük olan bir gayeyi elde
etmek için vasıtadır. Gaye fikirdir. Bir fikrin istihsaline dayanmayan zafer yaşamaz.”
(Şevket Süreyya, Tek Adam, 3/505)
Bu sözler, bir askerin değil, bir filozofun hem de idealist bir filozofun sözleri olabilir.
Dahası, bu sözler, bir mistik-hümanist filozofun sözleri olabilir. Ama biz biliyoruz ki bu
sözler Atatürk’ün sözleridir.
Atatürk denince hepimizin akima askerlik gelir. Bunu devlet adamlığı ve siyasetçilik
izler. Çoğumuz Atatürk’ün çağrıştırdığı değerler konusunu burada kapatırız. Zaten bu
ilk üç alanda öylesine kuvvetlidir ki Atatürk, onu bir başka alana daha çekmek insanın
zihnine zor gelir. Oysaki Atatürk, daha birkaç alanda büyüktür, örnektir, yaratıcıdır. Bu
‘öteki’ alanların başında kültür ve düşünce alanı gelir. Başka bir deyişle, düşünce
derinliği, fıiozofık kişilik. Bir kere, şu gerçeği görelim:
Milli Eğitim Bakanlığı’nın yaptığı araştırmaya göre, Atatürk, 10 bin civarında kitap
okumuş. Atatürk tarafından kenarlarına notlar, eleştiriler, açıklamalar konarak okunan
kitapların dökümü şöyle: 1233 tarih, coğrafya ve biyografi, 121 felsefe, 161 din, 387
dilbilim, 261 askerlik, 204 siyasal bilimler, 150 hukuk.
Bitmedi. Yurt içinde yaptığı tüm gezilerde, okuyacağı kitaplardan birkaç sandık yanma
alıp götürürdü. (Cumhuriyet, 9 Aralık 2004) Devam edelim:
NL'TLJKTJ YAZAN BENLİK, SADECE ASKER OLAMAZ
Gazi’nin kimlik kodlarının tümünün tecelli alanı bulduğu tarihî eser Nutuk’tur. Nutuk,
bazı Atatürk düşmanı mecnunların iddia ettikleri gibi, ‘Atatürk’ün hatıratı’ değildir.
Aynı anda tarihî, edebî, felsefî, siyasî bir eserdir. Hemen ekfeyelim, edebî yönden
baktığımızda, Nutuk, Osmanlıcanın en selis ve seçkin kullanıldığı ender eserler
arşındadır. Kısa cümleleri birer edebî söylem gibi yerine oturmaktadır. Ama iş bu kadar
değildir. En girift meselelerin ele alındığı en koyu Osmanlıca cümlelerin bazıları son
derece uzundur. Bu uzun cümlelere, dikkatle ve eleştirel gözle baktım; hiçbirinde en
küçük bir anlam kayması, en küçük bir içinden çıkılmazlık yoktur. Murat ve maksat, en
kısa cümlelerdeki vecizlik ve selislikle ifade edilmiştir. İsmail Arar’ın şu tespiti derin bir
hakikatin ifadesidir:
“Türk hitabet sanatının erişilmesi en güç ve en güzel örneklerinden biri de Nutuk’tur.”
(Sinan Meydan, Nutuk’un Şifreleri, 73)
Gazi, Fransızcayı iyi bilirdi. Atatürk’le, 1928 yılında İstanbul’da 7 saat süren uzun bir
görüşme yapan Fransız gazeteci Henri Beraud, Le Petit Parisien’in 7 Ekim 1928 tarihli
nüshasında yazdığı uzun makalede Atatürk’ün değişik yönlerini anlatırken şunu da
söylemiştir:
“Tuhaf bir hoşluk ve alaycı bîr tavırla, dilimizi çok rahat ve aksansız kullanıyordu.”
(ABE, 22/215)
Fransızcayı böylesine güzel konuşmasına rağmen, Fransızca konuşan gazetecilerin
çoğuyla, tercüman aracılığıyla konuşmayı tercih etmiştir. Bu da Atatürk'ün
örnekleştirdiği bir devlet adamı ciddiyeti, bir Türklük gururu idi.
Atatürk Arapça biliyor muydu? Birçok din hocasından daha iyi biliyordu ve bunu
kendisi de ilan ve itiraf etmiştir. Dinci ve dinsiz yobazlar bu gerçeği saklarlar. Onlara
göre, Atatürk'ü ‘Arapça biliyor' göstermek onu örtülü biçimde ‘dindarlaştırmak’ olur.
O halde, Atatürk’ü Arapçanın A'sını bile bilmeyen bir adam olarak tescil etmek
lazımdır.
Atatürk, İzmir İktisat Kongresi gibi önemli bir toplantıda şöyle diyor:
“Ben Arapça bilmem, fakat Arabistan'da bulunduğum için anladım ki, Müftü
Efendi’den daha çok biliyorum Arapçayı... Nasara yensuru. Bilirsiniz ki, bunu hepimiz
okuduk ve ben de senelerce okudum, hâlâ öğrenemedim. Ve ben mi öğrenemedim?
Medreselerde okuyanlar da çok iyi bildiklerini iddia edemezler.” (Atatürk'ün Bütün
Eserleri, 15/96-97)
Konuşmalarında birçok ayet ve hadisi özgün metinlerinden okuyup büyük bir vukufla
tercüme ederek yorumladığını görüyoruz. Bu, Arapça bilmeden yapılamaz.
Boyutlar sonsuzdur
Bilmekle, hemen bilmek aynı şey değil. Bilgiye saygıyla, bildiğimizi ilahlaştırmayı
birbirine karıştırmamalıyız. Hemen anlamak iddiası bizi hayatın ve gerçeğin esası
yerine, oluşun arkada bıraktığı atıkları kutsamak gibi bir çaresizliğe mahkûm
edebiliyor. Soylu beyinlerin yola çıkış sorusu hep şu olmuştur: Biz neyi, ne kadar
bilebiliyoruz? Yalnız şu anda bildiğimize inanırsak, bilgimiz nasıl büyüyecektir?
Çapı milyonlarca ışık yılı uzunluğunda, evren denen bir kürenin parçalarıyız,
üstümüzde, ötelerde sayısını henüz tam bilemediğimiz kadar boyutlar var. Sonsuz
planlardan acaba, kaçının sırrına mahremiz? Biz bir geçiş noktasında bulunuyoruz. Lfç
boyutlu bir âlemin, âdeta, mengenesindeyiz. Oysaki, boyutlar sonsuzdur. Bizi aşan
sayısız varlık ve bilgi planları var. Bugün parapsikoloji, spiritoloji, tecrübî psikoloji
çalışmaları gösteriyor ki, sadece insanın değil, tüm canlıların pozitif bilimlerce saptanan
yapılarının ötesinde realiteler vardır. Bunlar bizi, determinizm kavramımızı
değiştirmeye zorluyor. Sebep-sonuç sistemi yepyeni boyutlar kazanmaktadır. Canlı
organizmayı ve hayatı anlamak için laboratuvarla teşrih masasının yetmediği
anlaşılmıştır. Çünkü bunlar, “Bize hayatı ve mesela insanı tanıt” dediğimizde onu önce
yüzlerce parçaya bölüyor yani, ortadan kaldırıyor, ondan sonra hakkında bilgi
veriyorlar. Oysaki biz, hayatın geride bıraktığı kadavrayı değil, hayatın kendisini
tanımak istiyoruz. Duyular üstü idrake kapılarını kapatan, yani, körlüğü arkadaş
edinen bilim, bu konuda bize fazla bir şey söyleyemiyor. Kur’an, belki de, bu körlüğe
çatmak için, şöyle diyor: “Andolsun, insanı biz yarattık ve iç dünyasının ona neler
fısıldadığını da biz biliriz. Biz ona, şah damarından daha yakınız.” (Kaf, 16)
Yaratıcı Realite, işte bu sesin çeşitli kanallardan renk ve desenlerle bize kazandırdığı
duyular üstü bilgilerle yakalanabiliyor. Zekânın ürettiği bilgileri onlarla birleştirdiğimiz
zamandır ki, gerçeğin sınırsız ufuklarına doğru yükseliyoruz. Bu tavrı bir gerilik ilan
eden materyalist yaklaşım, onca ter döktükten sonra, bugün, karaladığı dinin değil,
kendinin iflasını seyrediyor.
Görmek ve dokunmaktan gayrı hiçbir şeye güvenmeyen bir bilim, realiteyi yakalamak
için bizi, her şeyi inorganik kütlelere çevirmek zorunda olan zekâya teslim ediyor. Oysa
ki, büyük Bergson’un da dediği gibi, “Zekâ, cansız âletler yapmak ve kullanmakta usta
olmasına ve geçtiğimiz yollar hakkında söz söyleyebilmesine rağmen geçilecek yollar
hakkında söylenecek söze sahip değildir.” İnsan, görüneni izahla yetinecek kadar basit
bir susuzluk içinde değil; varlığın esasını, göklerdeki senfonileri anlamak isteyen derin
bir hasretin kucağındadır.
BÜYÜK BİLGELERİN ORTAK İDRAKİ
Yaşadığımız yıllar, duyular üstü bilgilere ve kaynaklara tiksinerek bakan bir bilimin
insanı ortada bıraktığını fark eden ruhların, klasik tavırları sarsan çalışmalarına tanık
olmaktadır. Zaman dilimimiz, “Yaratıcı faaliyet, bilim ve onun metotlarıyla
açıklanamaz. Bu faaliyet bir şuuraltı faaliyetidir” diyen Koestler’i, sosyal mekânın
coğrafî mekândan farklı olduğunu gösteren bir Sorokin’î, sosyal zamanın matematik
zamandan farklı olduğunu gösteren bir Gurvitch’i, psikolojik zamanın matematik
zamandan farklı olduğunu gösteren bir Einstein’ı, Ouspensky’yi, Muhammed İkbal M,
nedensellik ilkesi yerine, yaratıcı hamleler ilkesini koyan ve “ Determinist yaklaşımdan
insan ve hayat hakkında total açıklamalar beklenemez.” diyen bir Jung’un yaşadığı
zaman dilimidir.
Yakınlarda yazdığı kitabı şu anda elimde olan Prof. Dr. Michio Kaku, ‘Hyperspace’ adlı
muhteşem eserinde “Şu an itibariyle evrende on boyutu tespit etmiş bulunuyoruz”
demekte ve eklemekte: “Görünenle öz aynı şeyse bilime ne ihtiyaç var?!” Bütün
bunların anlamı, hayatı tanımada bilim yaftalı inadı kırıp ‘ötelerden gelen ses’e kapıları
aralamanın kaçınılmaz olduğudur. Aksini düşünmek, Henry Clausen’in şu anlamlı
yakınışını daha uzun süre tekrarlamamıza neden olacaktır:
“Pozitif ilimler, hayatımızın maddesel yanını geliştirdiler, fakat, ruh ve ahlak yanını ilk
çağların karanlık çukurlarında yüzüstü bıraktılar. İnsan, günümüz toplumunda
hayvansal ve sefil tabiatını konuşturmaya devam ediyor. Bu gidiş ancak, insanı insana
düşüren farklılıkların -dinsel farklılıklar da dahil- ortadan kaldırılması ve insanlığın bir
yüksek ruhsal plana ulaştırılmasıyla durdurulabilir.” (Clausen, Beyond the Ordinary,
39)
Efendi değil, arkadaş peygamber
Basımda olan ‘ Din Maskeli Allah Düşmanlığı: ŞİRK* adlı eserimizde ele alınan tüm
konular bağlamında en büyük Kur’an devrimlerinden biri de Hz. Muhammed’in,
İslam’ın çekirdek nesli olan iman arkadaşlarıyla ilişkilerinin, bir benzerî görülmemiş
düzenlenme şeklidir. Bu düzenlemenin özellikle şirk bağlamında çok dikkatle
değerlendirilmesi gerekir.
Kur’an, hiçbir yerinde, ima ile bile olsa, Hz. Muhammed’i geleneksel İslam’ın
kullandığı ilahlaştırıcı, toplumdan tecrit edici, farklılaştırın ifadelerin hiçbiriyle
anmamakta, tanıtmamaktadır. Bu tür ilahlaştırıcı veya ilahlaştırmayı çağrıştırın ifade
ve tavırları, bizzat Cenabı Peygamberdin çok sert biçimde yasaklayıp kırdığını, anılan
eserin muhtelif yerlerinde gösterdik.
Örneğin, ‘Efendimiz’ tabiri. Hz. Peygamber, arkadaşlarının
kendisine “Efendimiz” (seyyi-düna) diye hitap etmelerini şiddetle yasaklamış, bu ifadeyi
kullananların imanlarının gereğine göre değil de şeytanın keyfîne göre konuştuklarını
söylemiştir. Onun bu tavrı (sünneti diyelim), Kur’an’ın 10’a yakın ayetinin fiilî tefsiridir.
Evet, Kur’an, Hz. Muhammed’i hitap ettiği ve ahlaklarını ilk elden inşa ederek
insanlığa örnek modeller olarak eğittiği muhataplarının efendisi, üstadı, hazreti, yücesi,
şefaatçisi vs. olarak anmamaktadır. Onun arkadaşlarıyla münasebetlerinde ona tek
sıfatla hitap etmektedir: Arkadasınız. İniş sırasıyla 7. sure olan Tekvîr’den başlayarak,
iniş sırasıyla 113. yani sondan bir önceki sure olan Tevbe’ye kadar.
Kur’an, kendisinin mahhatı t indiği benlikl olan Mtıhammed Alevhisselam’ı. hitap ettiği
çekirdek neslin sadece ‘arkadaşı’ olarak anmaktadır. Muhammed onların arkadaşıdır,
onlar da Muhammed’in arkadaşlarıdır. İki taraf da ‘arkadaş’ sıfatıyla anılmıştır.
Muhammed ‘efendi’, onlar ise ‘köle, basit seviyeliler, geri kalmışlar, dilenenler’vs. diye
anılmamıştır. Kur’an’a göre, Muhammed onların efendisi falan değildir, arkadaşıdır.
Onlarda Muhammed’in kölesi falan değildir, arkadaşlarıdır.
AYDINLATAN DA ARKADAŞ, AYDINLANAN DA...
Eğiten de arkadaş olarak anılmıştır, eğitilen de, veren de arkadaş olarak anılmıştır alan
da, aydınlatan da arkadaş olarak anılmıştır aydınlanan da, yücelten de arkadaş olarak
anılmıştır, yücelen de... Bir inkılabın büyüklüğüne, gerçekliğine, insancıllığına, hakka
uygunluğuna en büyük kanıtlardan biri de bu değil midir? Okuyalım şu ayetleri ve
ürperelim:
“Arkadaşınız bir cin çarpmış değildir. Yemin olsun ki, onu apaçık ufukta
gördü.” (Tekvîr, 22-23)
“Yemin olsun inip çıktığı zaman yıldıza/fışkırıp çıktığı zaman çimene/süzülüp aktığı
zaman Ülker Yıldızı'na/aşağı indiği zaman o parçalar halinde ağır ağır gelene ki,
arkadaşınız ne saptı ne de azdı. O; kuruntudan, keyfinden konuşmuyor. İndirilmiş bir
vahiyden başkası değildir o. Kuvvetleri çok müthiş olan belletip öğretti onu
ona.” {Neem, S)
“Düşünmediler mi ki, o arkadaşlarında cinnetten eser yok. Apaçık bir uyarıcıdan
başkası değildir o.” (A’raf, 184)
“Arkadaşınızda cinnetten eser yok! O, şiddetli bir azap öncesinde sizi uyaran bir kişiden
başkası değil.” (Sebe’, 46)
“Eğer siz ona yardım etmezseniz bilin ki, Allah ona zaten yardım etmişti. Hani,
küfredenler onu iki kişinin İkincisi olarak yurdundan çıkardıklarında, mağarada
bulundukları bir sırada arkadaşına şöyle diyordu: ‘Tasalanma, Allah bizimle!" (Tevbe,
40)
Şimdi biz, İslam dünyasını asırlardır, ‘Efendiler, hazretler, ekâbir, izam, fıham,
üstatlar’ ve daha bilmem neler olarak boyunduruğu altında inleten maskeli putlara,
Kur’an’a, imanlarının olup olmadığını sormak zorundayız. Kur’an’a imanları varsa, o
imanla, kendilerine
verdirdikleri o unvanları yan yana nasıl tutuyorlar? Ya Kur’an’a imanı ya o unvanları
seçeceklerdir, ikisini birden seçerek ‘Kur’an mümini’ olamazlar.
Ne yazık ki tarih bize, onların o unvanları seçtiklerini ve seçmeye devam ettiklerini
gösteriyor.
Tasavvuf ve İnsan
Islam-Doğu’nun düşünce burçlarından biri olan Iranlı Sadi, “İnsan nedir?” sorusuna şu
cevabı veriyor: “Bir damla kan, binlerce hasret ve problem.” Yaratıcı Kudret, bir avuç
toprağın içine binlerce özlem, acı, coşku, problem ve kavgayı doldurup adına ‘insan’
demiş.
Tasavvufa göre insan, bir vasat-ı camia yani toplayıcı ortamdır. Neleri topluyor insan?
Zıtları topluyor: İyi-kötü, güzel-çirkin, hayır-şer, sonlu-sonsuz... Bu yüzden, “İnsan,
varlığın, didişme ve savaşmaya en fazla sahne olanıdır.” (Kehf, 54) İnsan, yalnız
dışındaki dünya ile değil, belki ondan da önce, kendi içindeki dünya ile bir diyalektik
sürdürüyor. İnsanın üstünlüğü ve erişilmezliği de bu diyalektikten kaynaklanıyor.
Bünyesindeki, ‘zıtların çarpışmasını saf dışı bırakırsanız insan, hiçlik oluverir. Bu
yüzden, sûfî düşünce, ‘melek insan’ idealine karşıdır. Yaratıcı, meleklerin, insanın
yaradılışına karşı çıktıklarını ve onu ‘kan dökücülük ve bozgunculukla’ suçladıklarını
bildiriyor, fakat bu suçlamaya karşı insanın tarafını tutuyor. (Bakara, 30) Knr’an,
birçok ayetinde ‘tüm varlıkların insanın emrine boyun eğdiğini’vurgulamaktadır.
Böylece Kur’an, getirdiği dini, insanın evren karşısındaki zavallılığını ödünlemeye giden
bir yol olarak değil; insanı, evrenin hâkimi olmaya götüren bir yol olarak önümüze
koymaktadır.
İnsan, kalıbı ile ölümlünün, toprağın bir ürünü olmakla birlikte özü bakımından
Yaratıcı Kudret*le aynıdır. Bu öze Kur’an, İlahî nefha (Yaratıcı’nın nefesi) demektedir.
İnsan serüveninin temelinde, bu özün kendini ortaya çıkarma arzusu yatmaktadır.
Hayat macerasının, diyalektiğin temelinde de bu vardır. Tasavvufun, çağlar önce dile
getirdiği bu tespit, yüzyılımızda varoluşçu düşünürler tarafından ifadeye konmuştur.
Fransız düşünürü Sartre, ateist bir beyin olmasına rağmen, şöyle diyebilmiştir: “İnsan,
tanrı olma savaşı veren bir varlıktır. Daha doğru bir ifadeyle insan, derin bir ‘Tanrı
olma’ özlemidir.”
Tasavvufun bu temel yaklaşımı bizi hangi pratik sonuçlara ulaştırır? Tasavvufta bu
sorunun cevabı da çarpıcı ve sarsıcıdır: İnsan, artısı-eksisi, hayrı-şerri, güzeli-çirkini,
kiri-pasıyla büyüktür, güzeldir ve yücedir. İnsanı bu karşıtlıkların sergilediği
diyalektikten soyutlamak onun varlık yapısını tahrip etmek, anlamını ayaklar altına
almaktır. Diyor ki İslam Peygamberi, “Eğer günah işlemeseydiniz Allah sizi yok eder,
yerinize günah işleyen bir topluluk getirirdi.” Hz. Peygamber’in, bu sözüyle vermek
istediği nedir? Herhalde, insanları kötülüğe ve günaha teşvik değildir. Dikkat çekilmek
istenen şudur:
İnsan tekâmülünde sürçmenin, düşüp kalkmanın, hataların, isyanların, ters düşmelerin
rolü inkâr edilemez. Din, bu sürçme ve ters düşmeleri, kendi terminolojisi içinde ‘günah’
diye anmaktadır. Demek olur ki, İslam Peygamberi gelişmenin, olgunlaşmanın, evrene
egemen olmanın yolunu melek insan ideali üstüne değil, zıtların diyalektiğine sabne bir
varlığın üstüne oturtmaktadır. Tasavv uf tarihini bilenler, bu kabulün çok ilginç
belirişlerine tanık olurlar. Birçok büyük sûfî, hayatlarının belli dönemlerinde günahlar
işlemiş insanlar olarak karşımıza çıkar. Ve onlar, diyalektiği hapsedecek tüm
gelişmelere, adı ne olursa olsun hep karşı çıktılar. Bu yüzden, tasavvuf tarihini, Fransız
düşünürü Garaudy ile birlikte ‘imanın destanlaşması’ olarak niteleyebiliriz.
TALİHSİZ İKİ GELİŞME
Bunlardan ilki, Muhammed İkbal’in eşsiz tespitiyle, Kur’an’ın dinamik ve anti-klasik
ruhunu, statik ve spekülatif Y’unan düşüncesine yenik düşüren harekettir. Bu hareket,
Kur’an verilerini eski Yunan düşüncesiyle, özellikle Aristo metafiziğiyle bağdaştırmaya
ve bu yolla ‘Kur’ansal değerleri klasik felsefe normları içinde ispat’a koyulan filozoflar
faaliyetidir.
İkinci talihsizlik, Muhammed İkbal tarafından Mollaizm diye anılan ve Kur’an
diyalektiğine eylem imkânı vermeyen katı kuralcılıktır. Ne yazık ki, tasavvuf gibi
dinamik bir kurum bile, Hicrî 6. (m. 12’nci) yüzyıldan sonra İslam dünyasını saran
tarikatlar aracılığıyla, bu katı kuralcılığa yenik düşme noktasına getirildi. 14’üncü
yüzy ıldan itibaren, tarikatlar, büyük kısmıyla, birer tasavvuf ekolü olmaktan çıkıp birer
Mollaizm alt kurumu haline dönüştüler. İkbal, bu yozlaşmayı ifade için de bir terim
tespit etmiştir: Pirizm, yani, şeyhperestlik.
İnsanı, Kur’an ve Hz. Muhammed öğretisinin amaçladığı yerine oturtmak ve Müslüman
kuşakları inanç kaynaklarının erdirici ve eser bırakıcı iklimine sokmak için yeni bir
diriliş hareketi kaçınılmazdır.
İnsan gerçeğinde birleşmek
Her şey susturulabilir, her şey yalanlanabilir ama insan gerçeği asla. Alternatifi yoktur
onun, bitişi, tükenişi yoktur. Bütün ezgilerin indirgendiği ses, bütün duaların kıblesidir
o... Evet, insan gerçeğinde birleşmek yolun sonunu, varış noktasını görmüş olmaktır.
Bütün yollar o nokta için adımlandı. Bütün çamurların derdi, o noktaya varmak için
çekildi. İnsanoğlu bunu fark etmek için çok düştü kalktı. Bugün artık şekillerin, farklı
mabetlerin, farklı duaların bir tek hedefe yöneldikleri, bilinmez, görünmez olmaktan
çıkmıştır. Hedefin insan gerçeği olduğu anlaşılmıştır. Neden hâlâ çamurla, ayak izleriyle,
çer çöple oyalanıyoruz? Bütün duaların bir ölümsüz şarkıyı aradığını bitiyorduk.
Ölümsüz şarkının, insan gerçeği olduğunu, hâlâ anlamayanlar mı var? “Bütün yollar
Roma’ya çıkar" diyordu Roma gururu. Bütün yollar Atina’ya, Konya’ya, Bursa’ya,
Edirne’ye, İstanbul’a, Berlin’e çıkar diyenlerin gururlarını da seyretti insanlık. Sonuç
ortada: Ne biri kaldı, ne öteki. Şimdilerde, bütün yollar Washington’a, Moskova’ya
çıkar diyenlerin gurur geçidini izliyoruz. Bu da sona erer. İnsanoğlu, “Bütün yollar
insan gerçeğine çıkar” demedikçe daha çok medeniyetlerin batışını izleyecektir. Aynı
zamanda hocam olan derviş babamı hatırladım. Demişti ki bir gün: “Cedlerimiz
Bağdat’tan Malatya’ya, oradan da bu şehre gelmişler. Topraktan baktığımızda her
birimiz bir başka yerdendir. Fakat esastan bakarsak hepimizin anavatanının bir küçük
nokta olduğunu anlarız." İnsanlık, zafer anıtının üstüne, “Bütün yollar insanın gönlüne
çıkar” yazan bir uygarlığın özlemi içindedir. İdeoloji, ırk, renk, mezhep, tarikat, klik...
Bütün bunlar, karınları geniş yaratıklardır. İyi, kötü birçok şey doldurabilirsin içlerine.
Ama insan gerçeği kıl payı oynaklık kabul etmez. O gerçeğin tavrı net ve açıktır:
Öldüremezstn, sömüremezsin, ezemezsin, horlayamazsın. Tam aksine, sevmek
zorundasın. Kısacası, “kendin için hoş görmediğini bir başkası için isteyemezsin.” İnsan
gerçeği yürek ister. Seni meydana çeker. Ekmeğini, aşını bölüştürür. İnsana başka türlü
gitmek olmaz. Dosta gider gibi, sevgiliye gider gibi gidilir insana. Yürek sıcak, gönül
berrak olmalıdır. ‘Kutsal mücahit’ aktörlüğünün, devrim hokkabazlığının nefesi yetmez
bunu yapmaya. “Yetmiş iki milleti bir bilmek” lazım bunun için, “insanlığı bir vücut
bilmek” lazım. Mahşer tellallığına, hac palyaçoluğuna, Kabe vurgunculuğuna izin
vermez insan gerçeği.
İNSAN VE SARIK
Alın teri sömürülen milyonları susturmak için “Ya Kelimei Şehadet ya ekmek, ya
minare ya haklarınız" şeklinde sergilenen iblis politikalarıyla kitleleri kendi inançlarının
ağında boğmak, yalnız insan gerçeğini esas alanların saf dışı edebileceği bir oyundur.
Çünkü insan gerçeğinde birleşmek Hak’ta birleşmektir. Çünkü ikisi de hayatın
parçalarıdır. Ve hayat kutsaldır. İnsan gerçeğini bilenler bunu çok iyi bilirler. Bu
yüzden, cehalet ve duygu ticaretinin usta bezirganları, kitleyi, insan gerçeğinde değil,
kliklerde, ‘izmler’de birleşmeye itmekte, insan yerine, taşı toprağı kutsal ilan
etmektedirler. Hizmet ve insanlık sevdalısı Hamza Bâli’yi (Olm. 1561) astıran Osmanlı
mollalarından biri, idam sırasında şöyle diyordu: “Başından sarığı alın, sarığa
saygısızlık olmasın." Hamza Bâli’nin o şerefli başını, birkaç santim bezden kıymetsiz
gören bir şerefsiz mantıktı bu. Ve bunlar, insanı mutlu etmek için gelen bir din adına
yapılıyordu. Ne korkunç, ne ürpertici! “Bir eve gidelim ki, orada şah kim, köle kim belli
olmasın” diyor, Tebrizli Şems. S asır öncesi için, insan gerçeğine ne muhteşem bir
yaklaşım. Ya bugün? Bugün bir ev kurmalıyız ki, orada, şah, köle vs. değil, yalnız insan
olsun. Bir ev kuralım ki, orada kimseye rengi, ırkı, dili, camisi, kilisesi, havrası
sorulmasın. Bir ev kuralım ki, orada “Bütün yery üzü bana mabet yapılmıştır.” (hadis)
diyen en büyük insanın sonsuzluk şarkısı okunsun. Bir ev kuralım ki, orada yalnız
gönüllere bakılsın. Menfaat putlarını, ideoloji tabularını aşıp insan gerçeğinde
birleşirsek hepimizin, bir tek vücudun hücreleri olduğunu anlarız. Bütün yolların insana
çıktığını anlarız. Ve o zaman bütün yolların mutluluğa çıktığını görebiliriz.
Evrensel olabilmek
“Dünya, kiri ile pası ile sevmeye değer.” Böyle diyor Bedri Rahmi Eyüboğlu.
Şair bir ruhun, hayatı ve insanlığı kucaklamaya doğru ilk atılımıdır bu. Fakat bu ilk
atılım, başka bir deyimle bu duygusal ve romantik ‘tatlı dillilik’ evrensel olmak, yani
bütün insanlığı bir ve aynı bilmek için yeterli olabiliyor mu? Hayır! Sözden işe geçmek,
ölümsüz Nietzsche’nin deyimiyle insanın çilesini çekmek gerekiyor. Sevmek her zaman
eylem olmayabilir ama çile daima eylemdir ve eylem olmadan evrensellik almaz. Çile,
evrenselliğin belgesidir.
Pascal, “Evren insanı kuşatamaz, fakat insan evreni kuşatır” diyordu. Pascalin Batı’da
17’nci yüzy ılda ifadeye koyduğu bu düşünce İslam mistikleri (sûfîler) tarafından 8.
yüzy ıldan itibaren tekrar tekrar dile getirilmişti. Orijinalite kimin olursa olsun, mesaj
önemli: İnsan, evreni kuşatacak genişlikte bir düşünce kapasitesine sahiptir. Buna,
insanın gönlü diyoruz. Ve gönlün kuşattıkları arasında ayrı gayrı görmemek, her şeyi, en
azından herkesi sevmek, saymak isteniyor. İşte, evrensellik budur. Şiir kudretiyle
çağların üstüne çıkabilmiş Yunus Emre (ölm. 1320), espriyi, erişilmez bir sadelik içinde
şöyle ölümsüzleştirmiştir:
“Yaratılanı severiz Yaratan’dan ötürü.”
Yaratıcı Kudret’in insana ulaşan sözlü mesajlarının en son kaynağı olan Kur’an, varlık
ve oluşları, Yaratan’ın belirişleri, açılıp saçılmaları (tecelli) olarak görür. Yaratılmışların
en güzeli ve en kutsalı, insandır. Bu yüzden insanı sevmek, kutsamak ve ona hizmet
etmek Yaratıcı’yı sevmenin şaşmaz belirtisi kabul edilmiştir. Burada altı çizilmesi
gereken şudur: İnsanı renk, dil, ırk, din, bölge vs. ile kayıtlamak, Kur’an mesajına ters
düşmek olur.
Tasavvuf, İslam Peygamberi 1 ni evrensel ruh (Ruh-i Azam) alarak nitelendirir. Bu
düşüncenin dayanağı, Kur’an’ın Hz. Peygamberi anlatan ayetlerinden birindeki şu
ifadeye ve onun Hz. Peygamber tarafından sergilenen uzantılarına dayanır. İfade
şudur: “Size dokunan her şey o Peygamberi de rahatsız eder, üzer.”Anlaşılan o ki,
Kur’an’a sorarsanız evrensel ruh olmak tüm insanlığın acı ve ıstıraplarını ve doğal
olarak sevinç ve mutluluklarını öz benliğinde duyabilmeye bağlıdır. Yalnız hizbini,
ırkını, bölgesini, yandaşını, yöndaşmı düşünenler evrensel olamaz.
DÜŞMANA BİLE İYİLİK DİLEMEK...
Taife gidiyor Hz. Peygamber, Arap Yarımadasının en azılı putperestlerinin yaşadığı
kente. Onları doğruya ve güzele çağırıyor. Verdikleri karşılık, Hz. Peygamberi taş
yağmuruna tutup vücudunu kanlar içinde bırakmak oluyor. Acılar içinde kıvranıyor Hz.
Peygamber. Yanındaki yol arkadaşı, ağlayıp yalvararak şöyle diyor Hz. Peygamber’e:
“Ne olur bunlara beddua edin.” Cevap şudur: “Böyle bir şeyi yapmam. Onların
soyundan putperestliği bırakacak insanlar gelecektir.” Ve ellerini açarak şöyle
yakarıyor: “Rabbim, benim şu topluluğuma doğruyu göster, ne yaptıklarını
bilmiyorlar.”
İşte evrensellik!
Sizi kanlar içinde bırakan putperestlere “Benim topluluğum” demek, bir başka deyimle
en azılı düşmanlarınızı bile kendi benliğinizden birer parça gibi görecek ruh enginliğine
ulaşmak.
Kolay iş değildir bu?
İslam tarihi, sadece cellâtların, zebani ruhlu mollaların, siyaset cambazlarının tarihi
değildir. Dini, ‘yaratılanı Yaratan’dan ötürü sevme’nin kurumu ve yolu olarak gören,
şekil ve kalıba mahkûm olmamış bir kadro evrenselliği, daha ilk günden başlayarak
binlerce renk ve desenle tekrar etmiştir. Hem de çoğu kez kanları ve canları pahasına.
Bazı kaynakların ilk halife Ebubekir’e ve 9. yüzyılın ünlü sûfîsi Ebul Hüseyin Nuri’ye
mal ettikleri, fakat pek çok sûfîde benzerini gördüğümüz şu yakarışla noktalayalım
yazımızı:
“Rabbim, eğer günahkâr kullarını, cehenneme koymaya karar verirsen, onların hepsi
yerine beni cehenneme koy ve vücudumu öylesine büyüt ki, cehennemi doldursun ve
diğer günahkârlar dışarıda kalsınlar!”
Kozmik birliğe doğru
Fransız düşünürü Andre Malrauv (olm. 1976), Tokyo Mektupları ’nda şöyle der:
“Çağımızın kültür ve zihniyet alanında en büyük keşfi, bir değil, birçok medeniyetin var
olduğuna ilişkin keşiftir. Bu keşfi gerçekleştirdiğimiz zamandır ki, evrensel ilk
medeniyetin doğumunu yakalamış, en azından sezmiş olduk Sözünü ettiğimiz keşfin
gerçekleşmesine kadar bizim dışımızdaki medeniyetler düşman, önceki medeniyetlerse
ilkel kabul edilmiştir.
Batılı birçok yazarda Malraux’nun yaklaşımını görmek mümkün. Toynbee. Krom m.
Garaudv bu düşünürlerden bazıları.
Batı, bu düşünürler aracılığıyla günah çıkarıyor. Zamanı, Milattan Önce-Milattan
Sonra diye keyfince parselleyen o dur. Kültürler arası bağı inkâr eden Spengler .
“Evrimleşme sonunda en iyinin kalması doğanın düzenidir. Ayakta kalan tek uygarlık
Batı’nmki olduğuna göre, en iyi, Batı’dır” diyen Spencer onun çocuklarıdır.
Bütün güzellikleri kendine, tüm çirkinlikleri diğer medeniyetlere ve kitlelere mal etmek.
Batı egoizminin karakteristiklerinden biri oldu. Ölçü kendisi idi: İyinin, güzelin,
kurtuluşun, refahın ölçüsü...
Fakat hayat gerçeği, Batı’ya tükürdüğünü yalatmıştır. Öz çocukları onun bu
talihsizliğini çok acımasız bir dille ifadeye koydular. 50 yıllık yoğun bir kültür hayatını
Batı’ya hizmetle geçirmiş olan Roger Garaudv . eseri Tlslam Habite Nötre Avenir ’e şu
cümleyle başlıyor: “Batı, insanlık tarihinde bir faciadır.”
İKİ GÖSTERGE: MEVTANA VE DANTE
İnsanlığın birliğini, buna bağlı olarak medeniyetlerin birliğini, başka bir deyimle
evrensel bir medeniyetin varlığını kabul ve itanda geç kalmıştır Batı... Çünkü
kendinden başkasını insan saymak zor gelmiştir ona. Uygarlığının temelini oluşturduğu
varsayılan Roma Hukuku insanları doğuştan hür ve doğuştan köle diye ayırıyordu.
Günümüzden 700 yıl önce yaşamış olan Mevlana ile Dante’y i karşılaştıran İngiliz
bilgini Nicholson şu tespiti yaparken derin bir acı duymuş olmalıdır: Mevtana, sokak
köşelerindeki Hıristiyanların küçük görülmesini Tanrı’yt gücendirecek bir davranış
olarak nitelerken, onun ölümünden birkaç yıl sonra ünlü İlahî Komedya ’sım kaleme
alan Dante, eserinde, Müslümanların Peygamberini cehennemin alt tabakalarında
yanan bir zındık olarak gösteriyordu. Batinın, kendisi dışındakilere bakışı, işte budur.
Kur’an göstermiştir ki, insanlık bir bütündür. Uygarlıklar mozaiğinin her parçası aynı
öneme sahiptir. Hiçbir medeniyet, oluştaki yeri bakımından, ötekinden üstün değildir.
Hayat, sürekli yeni sentezler yapar. Bu sentezlerde bileşime giren unsurlardan hiçbirini
ikinci] ilan edemezsiniz.
İnsan uygarlığı, Hz. Adem’le başlar. Adem ilk insan, fakat aynı zamanda ilk
peygamberdir. Yani, insanlık bir peygamber neslidir ve bu yüzden yücedir, saygındır.
Renk, dil, bölge vs. ayrıcalıkları yapaydır; insanın saygınlığına etki etmez. Kur’an’ın
aziz tebliğcisi ilan etmiştir ki, “İnsanların tümü bir aile oluşturur. İnsanlık Allah’ın ev
halkıdır.” (Müslim, ıtk, 16) Bu aile içinde “En değerli fert Allah’ın ıvaline en yararlı
olandır.”
Evrense] ve kozmik şuur, işte bu insan anlayışının sonucudur.
Evet, çağımız, evrensellik ufkundan kozmik idrak ufkuna yükselmenin sancıları
içindedir. İnsan, dünya denen yuvarlağa sığacak kadar zavallı değildir. Bütün mesele,
bunun farkında olanların, yapay ayırımları bir kenara bırakarak kozmik beraberliğe
doğru kanatlanma sürecine girmeleridir.
Acaba, Batı ve onu izleyen dünyalılar, Kur’an’ın çağırdığı şuur boyutuna yükselmek
için söz makamını kozmik benliklere verme basiretini gösterebilecekler mi? Yoksa
Mevtana ile Dante arasındaki fark hep yaşanacak mıdır?
ŞEB-İ ARÛS
“Ölüm günü tabutum yürüyünce, şu dünyanın derdiyle dertleniyorum sanma. Bana
ağlama, yazık, yazık deme. Şeytanın tuzağına düşersem işte hayıflanmanın sırası o
zamandır. Cenazemi görünce ayrılık, ayrılık deme. Buluşma-görüşme zamanım, o
vakittir benim. Beni toprağa tapşırınca elveda, elveda deme sakın. Mezar, cennetler
topluluğunun perdesidir. Dolunmayı gördün ya, doğmayı da seyret. Güneşle aya
guruptan ne ziyan gelir ki? Sana dolunmak görünür ama doğmaktır o. Mezar,
hapishane gibi görünür ama ruhun kurtuluşudur. Hangi tohum yere ekildi de çıkmadı?
Niçin insan tohumu hakkında yanlış bir sanıya düşersin?”
Böyle diyordu, çağları aşan sonsuzluk eri Mevlana Celaleddin Rumî. O yüzden, onun
ölümüne Şeb-i Urs (düğün, şenlik, kavuşma gecesi) dendi. Bu deyim, zaman içinde Şeb-
Arûs şekline getirildi.
Şeb-i Arûs’u, “Bu gece dünya gebe kaldı, ebedi bir dünyayı doğuracak” diye ifadeye
koyan Mevlana, 5 Cemâziyelahir 672/17 Aralık 1273 günü sonsuzluğa göçtü. 69
yaşındaydı. Ruhu, ayrıldığı bütüne, Yaratıcı’ya doğru kanatlanırken gün batmak
üzereydi. Ruh, bineği olan cesedi terk etti ve Rumî’nin deyimiyle “nur, nura kavuştu.”
İnsan, Mevlana’ya göre, aslı ve can yoldaşı olan Yaratıcı’dan kopup bu noksanlıklar
dünyasında bîr yolculuğa çıkmıştır. Bu yüzden, sûfîler insan hayatına sefer, hicret, seyr
ve gurbet derler. Bir sürekti yürüyüştür hayat, bir sürekli koşuş. Beden bineğinde
bulunduğumuz sürece, aslımız olan Yaratıcıyı tam bilemeyiz; bilgilerimiz bir tür
hayaldir. Dünya serüveni bitince, biz, beden bineğinden ayrılırız; Yaratıcı da hayal
olmaktan çıkar. Ylevlana bunu anlatırken: “Ben tenden soyundum; O, hayalden. Şimdi,
kavuşmanın bahçelerinde salınıp geziyorum” diyor. O bahçeler, Mevlana’ya göre bir
kamışlıktır ve biz de bir kamış parçasıyız. Oradan koparak bir ney olmak üzere bu
âleme geliriz. O yüzden, bu dünyada insan, yürek delen ayrılık ezgileri çıkarmaktadır.
Hayat dediğimiz, bir ayrılık hikâyesinden ibaret...
Sonsuzluk bahçesinden kopup gelerek bu dünyanın ıstıraplarıyla, kiriyle-pasıyla kucak
kucağa yaşamak niçin? Cevabı şu Mevlana’nın: “Eğer çaresizlerin uyarılması görevini
üstlenmiş olmasaydık, bu toprak dünyada bir an bile durmazdık.” Böyle bir görevle bu
âlemde oturmak, böyle bir bilinçle bu yolculuğu sürdürmektir ki, insanı ‘ölümsüz’
yapar.
ÖLÜMSÜZ SALTANAT HANGİSİ?
Randevu isteğine aylar sonra cevap verdiği Selçuklu Sultanı ona sordu: “Benimle senin
farkın nedir?” Mevlana’nın cevabı başlı başına bir ölümsüzlük beratı olduğu gibi,
ölümsüzlüğün bir tanımıdır da. Şöyle dedi imparatorluğun sultanına:
“Barkımız şu: Senin saltanatın öldüğün gün biter, benim saltanatımsa öldüğüm gün
başlar.”
Gerekçeyi de şöyle veriyor: “Ben o padişah değilim ki, tahttan inip tabuta bineyim.
Benim saltanat beratımın üstüne ‘ölümsüz ve sonsuz’ diye damga vurulmuştur.” Bu
damgayı beratlarına vurduranlar hep yaşarlar. Ama onların yaşadıklarını görebilmek
de bir başka eriş ve oluş gerektirir. Onların, ölüm sonrasında nereye saklandıklarını iyi
bilmek lazım. Bir ipucu veriyor Mevlana: “Ölümümüz ardından, bizim mezarımızı
toprakta arama. Bizim türbemiz, sonsuzluk erlerinin gönüllerindedir.” Demek ki,
Mevlanalar yeni yeni bedenlerde devamlı gelip gidiyor ama bunu fark edebilmek
herkese nasip olmuyor.
Özü, sonsuzluk erlerinin gönüllerine giderken, cesedi Konya toprağına verildi
Mevlana’nın. Her dinden, her ırktan, her renkten insan, ardından gözyaşı döktü. Çünkü
o, hepsinin Mevlanası idi. Kimi onu Musa’nın, kimi İsa’nın, kimi de Muhammed’in bir
belirişi sayıyordu. Bu yüzden, herkes kayba uğramıştı. Kedisi bile ağzına bir kırıntı
koymadan bir köşede büzülüp kaldı. Tam yedi gün, aydınlıklar kadar berrak sahibinin
ölümüne yas tuttu kedicik ve 7. günün sonunda açlıktan öldü.
Mevlana’nın ölümsüzlüğe geçen özünü kutsamak, daha doğrusu bu özden nasiplenmek
için, cesedinin saklandığı türbenin çevresinde 7 asrı aşan bir zamandır el bağlıyoruz.
Mevlana, ölümsüzlük gibi saygındır. Hatırası önünde tazimle eğilmeyi onur biliyorum.
Mevlana'yı tanıyor muyuz?
Mevlana’yı her Aralık ayında anıyoruz ama tanıyamıyoruz, anlayamıyoruz. Bugün
.Vlevlana’yı en az anlayanlar, Müslümanlardır. Vlevlana konusunda daha çok şu kavga
île meşguldürler: Mevtana Türk müydü, Iranlı mı? Türk alsa ne, Iranlı olsa ne? O,
Mesnevi ile Divan-ı Kebir Ue, Fîht Mâfih ile büyüktür. Konyalı veya Belh’ti olduğu için
değil.
Büyük İskender: “Benim esas babam kral Philip değil, Aristo’dur” diyor. Neden garip
otsun? İskender’in beynini ve ruhunu Philip değil, eserleriyle Aristo yoğurdu. Mevtana
da, “Benim canım ne sensin, ne şu; benim canım Cüneyd ile Serî’dir” diyerek,
tasavvufun iki büyük ismine dayandırıyor ruhunu. “İnsan cevher, varlık ona arazdır”
diyerek zaman ve mekân kategorilerinin bile özüne uygulanmasını kabul etmeyen
Mevtana için, hayat macerasının gayesi, insanı sosyal veya tarihsel kılmak değil, kozmik
ve evrensel kılmaktır. Onu, milliyet, bölge, iklim, renk, ırk kalıplarına hapsetmeye
kalkmak doğru olmaz. Ne var ki, konuyu böyle anlamak bir derinlik ve çap meselesidir.
Ve gerçek Mevlana’yı anlayıp anlatabilmeyi gerektirir. Bunu yapamayanlar, bir ‘turistik
Mevtana’ ortaya çıkarmak ve onu anmak durumundadırlar. İşte, Vlevlana’yı anma adı
altında yıllardır yapılan ‘kutsal dans’ gösterileriyle, çekilen beşinci sınıf politikacı
nutuklarının arz ettiği manzara budur.
Nasıl tanıyacaksınız Mevlana’yı? Bunun için Kur’an’ı, tasavvufu, Hz. Muhammed’i,
felsefe tarihini anlamak gerekir. Aksi halde, Vlevlana’yı ya şeriat yobazının katranına ya
da Marksist hezeyanın kızılına batırır, boğarsınız. Fakat Kur’an’ı ve Muhammed’ı nasıl
anlayacaksınız?
Tarikat önderi geçinen sahtekârların, sekizinci sınıf parti liderlerinin ellerini öptükleri
bir ortamda tasavvuf anlaşılır mı? Hayatının, harplerde ‘kelle koparmak, kâfir
boğazlamak’ olarak anlatıldığı bir coğrafyada Hz. Vluhammed’in gerçek kişiliği fark
edilebilir mi? Anayasal bir direktif olan din kültürü ve ahlak öğretimini, evrensel din
esaslarını tanıtmak yerine, İslam tarihinin yorum ekollerinden biri olan Hanefîliğin
yozlaştırılmışını belletmek şeklinde uygulayan bir eğitim sisteminin yürürlük alanında:
“Kâfir de, putperest de olsan gel, bizim kapımız ümitsizlik kapısı değildir” diyen
Vlevlana’yı, nasıl anlayıp anlatabilirsiniz?
Camilerde, ilahiyat mekteplerinde hâlâ musikînin ‘şeytan büyüsü’ olduğuna dair
fetv alar veren ‘hoca efendiler’ var. Hal böyle iken, insanlığın birliğini esas alan ve bu
yüzden insanlığın ortak dili musikiye hayatında en büyük yeri veren Vlevlana’yı nasıl
tanıtırsınız? Mevlana, “Ben Kur’an’m kölesiyim, Muhammed’in yolunun toprağıyım”
diyor ve ardından sevgiden, birlikten, hoşgörüden, güzellikten örülü bir dünya
öğütlüyor. Öte yanda, “Ben Kur’an’m ve Muhammed’in askeriyim” diyen ve ardından
nefret, kin, bölücülük, karanlık ve çirkinliklerden örülü bir kaos takdim edenler de var.
O da Kur’an adına konuşuyor. Bunların farkını kim gösterecek?
DİNCİLİK, MEVLANA’Yl NEDEN SEVMEZ?
Mevlana, bu toprağın insanına 700 yılı aşan bîr zamandan beri ruh ve sonsuzluk
liflemektedir. Cumhuriyet Türkiyesi’nin anayasal din işleri kurumu otan Diyanet
Keisliği’nin, sayıları düzineleri bulan yayınlarına bakın. İçlerinde, Mevlana’yt anlatan
bir tane gören varsa, lütfen bana da bildirsin. Yoksa Mevlana’nın din ve ahlak
konusunda çağın Türk çotuklarına verecekleri, fıkıh mollalarının vereceklerinden daha
mı azdır? Elbette ki değil ama Mevlana ruhunu devreye sokmak, bir sanayi kolu haline
gelmiş bulunan din ticaretinin dayanaklarını yıkacağı için, anılan ticaretin patronları,
böyle bir şeye izin vermezler. Koltuğunu anlara borçlu olanlar da susmayı yeğlerler.
Malum, “Söz gümüşse sükût altındır.* 1
Bir felsefî-edebî metin; değeri ne ölçüde büyük olursa olsun, gerçek yorumcusunu
bulamaz ise ya bir hiç olarak kalır yahut da insanın zararına kullanılır. Bunun, tarih
içinde en güzel örneği, Kur’an’dır. Kur’an, her devirde yeniden yorumu yapıldığında -ki
bu onun emridir- insanlığa aydınlıklar getirdi. Onu izleyenler, ilimlerin temellerini
attılar; rönesansı hazırladılar. Sonra, yorumlama durdurulunca İslam dünyası düşüşe
geçti ve çöküşün eşiğine geldi. Kitap aynı kitap, fakat okuyanlar aynı değil.
Mevlana’yı, çağa hitap edecek çizgide yorumlayanlar, ne yazık ki, İslam dünyasının
dışında bulunuyor.
‘Varoluş çıkmazı 1 ve Mevlana
Başlıktaki “varoluş çıkmazı" (existential dilemma) deyimi, çağımızın ünlü psikanalizci
* A
düşünürü Erich E rom m ekolüne mensup Iran asıllı Amerikalı Profesör Kıza Araste’nin,
Mevlana’yı anlatan kitabında (Rûmi, tbe Persian, tbe Sufi), günümüz insanının içinde
bulunduğu durumu ifade için kullanılmaktadır.
Çalışma salonum, bir ayı aşkın bir zamandır, bir Mevlana mevsimi yaşamakta, bir
Mevlana coşkusuyla dolu bulunmaktadır. Sebepsiz değil. 17 Aralık, Şeb-i Arûs’tu. Bir
yazı, bunun için yazacaktım. Ama bu kadarla kalmadı. Bir haftayı aşkın bir zamandır,
ziyaret veya sohbete gelen dostlarla hep Mevlana konuştuk.
Böylece, sevgili okuyucular, manevi koşullar kadar, dış sebeplerde masamın üstünü,
Mevlana’nın eserleri ve Mevlana üzerine yazılan kitaplarla doldurmamı zorunlu kıldı.
Mevlana mevsimi, masamı da onurlandırmıştı. Bir yığın kitap... Türkçe, Osmanlıca,
Arapça, İngilizce, Farsça, Fransızca...
İki Müslüman yazar, rahmetli Abdülbaki Gölpınarlı ve Iranlı FUrûzanfer, Mevlana
konusunda otorite isimler. Bu iki yazarda, Mevlana’nın hayatını, devrini, çevresini ve
nihayet eserlerinin edebi-filolojik tahlillerini buluyorsunuz. Mevlana, çağa nasıl
anlatılmalı, çağdaş insanın bulunduğu çizgide Mevlana nedir, neleri temsil ediyor veya
edebilir gibi soruların cevapları ise bu iki yazarda yok. Oryantalizmin devlerinden biri
olan Nicholson, Mevlana*ya bu açıdan bakma gücü olan bir beyin. Fakat Mevlana’nın
esas kaynağı olan İslam’a bakışı ‘yamuk’ olduğu için bir türlü sadede gelmiyor... Arap,
İslamcın Araplaştırılmasına bir engel teşkil ettiği için olacak, Mevlana ile asla
ilgilenmemiştir diyebiliriz. Arapça literatürde Mevlana, genel bazı eserler içinde, bir iki
sayfalık yer tutar; hepsi bu.
Onu atıyorum, bunu kenara koyuyorum, elimde “İşte, Mevlana çağa böyle anlatılır”
dedirten üç kitap kalıyor: Pakistan asıltı, fakat çalışmalarını Amerika’da sergilemiş bir
ilim adamı-yazar olan Halife Abdülhakim’in The Metaphysics of Rûmi (Mevlana’nın
Metafiziği) adlı eseri, Kıza Araste’nin, az önce andığım kitabı ve bendenizin Almancaya
da tercüme edilen L Mevtana ve İnsan’ adlı eseri.
ÇAĞIMIZIN M EVLAN ASI: MLHAMMED İKBAL
Tam bu noktada şunu, altını çizerek, ifadeye koymak borcundayız: Çağdaş düşünceye
Mevlana’yı, belki de uzun yıllar aşılamayacak bir çapta anlatmak nasip ve şerefi,
ölümsüz şair-düşünür Muhammed İkbal’in olmuştur. İkbal, Cavidnâme adlı anıt
eseriyle Çağımızın Dantesi diye anılırken, kişiliğine ve sistemine hâkim olan Mevlana
etkisi yüzünden de ‘Rûmi-i Asr’ (yüzyılımızın Mevlanası) olarak adlandırılmıştır.
Halife Abdülhakim, Mevlana’yı, felsefe ve tasavvuf düşüncesi zemininde ele alıyor.
Araste ise girişi Ericb Fromm tarafından yazılan eserinde, Mevlana’yı çağın
problemlerine, çıkmazlarına, bunalımlarına çareler sunabilecek en önemli isim olarak
değerlendiriyor.
Araste, Erich Eromm ekolüne mensup bir psikanalizci. Amerika Birleşik Devletlerinde,
George Washington Üniversitesinde psikiyatri profesörü olarak çalışmakta. Iran asıllı
oluşu O’nu tasavvufa çekmiş, Farsça aracılığı ile çok iyi tetkik imkânı bulduğu Mevlana
ise onun düşünce dünyasına en büyük etkiyi yapmış.
Araste, tasavvufu sadece psikanalize değil, pedagojiye de uygulayan ilginç bir bilim
adamı-düşünür-yazardır. Mevlana’yı anlatan eserinden sonra yazdığı ve serbest bir
çeviriyle ’Sûfi Düşüncede Benliğin Geliştirilmesi’ diye verebileceğimiz ‘Grawth to
Selfhood, the Sufı Contribution’ adlı eseri, tasavvuf alanında, günümüzde yazılmış en
güçlü kitaplardan biri kabul edilebilir.
A
Araste’ye göre, Mevtana, yüzyılımızda en ideal temsilcisini Erich Fromm’un kişiliğinde
ve yaklaşımında bulmuştur. O halde, Mevlana’yı, Fromm’un penceresinden ve onun
mesaisiyle kaynaştırarak tanıtmak, günümüz insanına, özlediği aydınlığı büyük ölçüde
getirecektir.
Haçlı emperyalizmi Allah’a tercih edenler
Bu ülkenin son çeyrek yüzyılda yaşayarak gördüğü en altı çizilesi, en ibret dolu
gerçeklerden biri de şu oldu:
Dinden-imandan-mukaddesattan en çok söz edenler, bu değerleri fütursuz biçimde
maddî çıkara, siyasete, servete tahvil eden dinci takımı olmuştur. En cilalı, en hararetli
din nutukları onlardadır ama dinin temel amacı olan ahlaktan en az nasibi olanlar da
onlardır.
Dinin temel düşmanları olan yalancılık, kamu hakkı talanı, iftira, insana kötülük (diri
diri insan yakmak dâhil) bu dinci takımın sıradan eylemleri olmuştur. Son otuz yıl
boyunca ekranlar bunların rezillik ve zulümleriyle reyting rekorları kırdı.
Menfaatleri için çiğneyemeyecekleri ablak ilkesi, çamur atmayacakları haysiyet, rencide
etmeyecekleri hak söz konusu değildir. Özellikle iftira, bunların baş ibadeti, birinci
dereceden siyasal sermayesidir.
Tam bu noktada, Müslüman halkımızın şu Kur’ansal gerçeği aklından çıkarmamasını
öneriyorum:
Kur’an, bu ümmetin, öz Peygamberinin eşine zina suçu iftirası attığını bize uzun uzun
anlatmaktadır. Bunu sebepsiz göremeyiz. Kur’an bu yolla bizi, Müslüman ümmetin
zaaflarından birine karşı uyarmaktadır.
İftira atma zaafı, siyaset dincisi ekiplerde şaşmaz bir kişilik yapısına dönüşmüş
bulunuyor. Bu kafanın ve bu çürümüşlüğün, İslam dünyasını, o arada Müslüman
Türkiye’yi getirdiği yer ortadadır.
İslam Peygamberinin elbisesini, sakalını din yaptık ama ahlakını din yapamadık.
İşte, temel facia noktamız budur. İslam’ın getirdiği evrensel ilkeleri din yapmak yerine,
İslam’ın geldiği dönemin Arap örflerini din yaptık.
Hz. Peygamber, kamu malını talan edenlerin cenazesine gitmezdi dediğimde, bana neler
yapıldığını dünya âlem bitiyor. Bu gerçeği duyurmamdan ilk ve en çok rahatsız olan, bu
ülkenin iki katrilyon lirayla kotarılan Diyanet Teşkilatı oldu.
Allah ile Aldatmak kitabım, bu ibret verici serüvenin ayrıntılarını milletimizin önüne
koymuştur. Daha sonra yayınlanan ‘Mâ ün Suresi Böyle Buyurdu’ adlı kitabımsa halkın
malını çeşitli oyunlarla talan edenlerin dinsiz-imansız lanetliler olduğunu Kur’ansal bir
gerçek olarak insanlığın önüne koydu.
İSLAM’I HAÇLI EMPERYALİZME SAİT İL AR
İki kadeh rakı içenleri, başını, Pavlus buyruklarına uygun olarak sarıp
sarmalamayanları din dışı ilan etmekten çekinmeyenler, milletin malını talan edenlere
ilişkin İslâmî ilkelerden tek kelimeyle söz etmediler. Edenleri de çamurlayıp etkisiz
kıldılar.
Diploma törenlerinde babası, hatta dedesi yaşındaki hocasının elini sıkan kızlarımızı
‘günah işlemek’le, batta ‘İslam’a ihanet’le suçlayabilenler, Irak sokaklarında ırzlarına
geçilen 11-12 yaşlarındaki kızlı-erkekli çocukların katilleriyle aşna-fışna olmakta, onlara
açık veya örtülü biçimde destek vermekte hiçbir sakınca görmediler.
lrak’ta Müslüman çocukların ırzına geçen haçlı katilleri kınayalım diye TBMM’ye
getirilen ‘kınama önergesi’ne karşı çıkanların, aynı zihniyetin uzantıları olduğunu
dünya biliyor.
Peki, Müslüman mazlumların ırzları, kanları, malları, bu kadar mı önemsiz?
Bilenler biliyor ki, bu dinin bizzat Peygamberi, insanın kanının, ırzının, malının,
haklarının, bırakın kumaşı-kılı, Beytullah’tan bite daha kutsal olduğunu dünyaya ilan
etmiştir.
Asırlarca tartışılmış küçük ayrıntıları dinin-imanın temel meselesi yaparak
Müslümanları kavgaya sokmakta hepsi yekta, hepsi şeytana taş çıkartacak kadar
kurnaz. Ama Müslümanların haçlılara karşı hukukunu korumak söz konusu olduğunda
hepsi suspus. Keşke sadece suspus olsalar; hepsi Batı meddahı, hepsi haçlı destekçisi...
Eğer bu halk, böylesine çürümüş bir riyakâr zihniyete hâlâ değer veriyorsa Allah’ın
gazabına uğrayıp belasını bulmaya müstahak hale gelmiş demektir. Sabredin,
göreceksiniz.
A
Akif in ıstırabı
lslam-Türk şiirinin, bireysel-psikolojik ıstırabı işleyen en büyük ismi Fuzulî ’dir. Aşk ve
ıstırabın çağları aşan şiir sultanı Fuzulî için hayat hep şöyle yürümüştür:
“Dost bîperva, felek bîrahm, devran bîsükûn
Dert cok. hemdert vok. düşmen kavi, talih zebûn.”
Böyle bir lirizm ustası, yalnızlığını, acılarını dile getirirken, yüzyılların kesemeyeceği bir
şiir şokunu gök kubbeye yansıtır ve ruhumuzu, söz büyüsünün burcuna çeken şu beyti
bize armağan eder:
“Ne yanar kimse bana âtes-i dilden özge.
Ne açar kimse kapım, bâd-ı sabadan gayrı.”
Burada, şairin ruhunda bir kor gibi yanan ıstırap ve yalnızlık, onun büyülü kelam
kudretiyle, sadece insana duyurulmakla kalmıyor; varlık ve oluş da bu acıyı yaşar hale
getiriliyor. Bu beyti okurken biz, çöl sessizliğinde bir şafak vakti esintisinin, bir büyük
ruhun yalnızlığına acıdığını ve onu teselli için, kimselerin ırgalamadığı kapısından içeri
süzüldüğünü, onu sıcak bir dost gibi kucaklamak istediğini hissederiz.
İşte, zamanı önünde eğen sanatkâr budur. İşte Fuzulî budur...
Fuzulî’nin, derinliğine ve mistik ıstırabı, aynı büyüklük ve kıvamda, fakat genişliğine ve
A
sosyolojik bir belirişle, Mehmet Akif Ersoy’da karşımıza çıkar. Gerekçesi ne olursa
olsun, ıstırabın duyuluşu ve onun, sanat dediğimiz ölümsüz ve esrarlı dille aktarılışı
dikkate alındığında, Akif de büyük bir mistiktir . Esasen, bir insanın sanatkâr olup da
mistik olmaması söz konusu edilemez. Tartışma konumuz, mistisizmin türü olacaktır,
varlığı-yokluğu değil. Bütün iman, aşk, ıstırap ve coşku olayları bir mistisizm sergiler.
Akif’i din ticaretine veya ticari dine âlet eden, güzelden ve ıstıraptan yoksun molla-softa
hezeyanı, mistik olmayı falan veya filan tarikata mensup olmakla eşitlediği için “Akif’te
tasavvuf yoktu” hükmünü verir ve onu, kokuşmuş kuralcılığın bir “vezinli söz
bezirganı” olarak sunar.
1936’da hayata gözlerini yuman Akifi, her 26 Aralık’ta anarken bu düşünceleri tekrar
tekrar yaşarım. Akif, istismar palyaçoluğunun musallat olduğu değerlerden biridir.
İMAN VE ISTIRAP ADAMI AKİF
Akif, şiir denen söz yaratıcılığının zirvelerinde oturmuş bir dev olmanın yanı sıra, İslam
tasavvufunun (tarikatçılığın değil), hatta vahdeti vücudun en güzel terennümünü
gerçekleştirenlerden biri alarak da dikkatimizi çeker. Bakın Safahat ’ın 7. kitabı
Gölgeler’e; özellikle Gece. Secde. Hicran adlı şiirlere:
“Nasıl dursun benim biçare gölgem, senden ayrılmış
Güneşlerden değil, ya Rab, senin sinenden ayrılmış
Hayır, imanla, itmi’nanla dinmez ruhumun ve’si
Ne afâk isterim sensiz, ne enfus. tamtakır hepsi”
“Güneşler geçti, aylar geçti artık gel ki mili mamın.
Şu hû d ıı ıı d a ıı cüda imanla yoktur kalmak imkânım”
“Kıyılmaz, lâkin Allahım, bu gaşyolmuş vatan vecde
Bırak, hilkatle olsun varlığım yekpare bir secde.”
Bu dizelerde, en ileri vecd ve coşkunluğa yükselmiş Müslüman mistiklerin aşk ve birlik
anlayışları dile gelmektedir. Bunlar, mabedi ve secdeyi, koltuk kapmak ve biraz daha
fazla yiyebilmek için propaganda aracı yapan sefil goygoycuların çıkarabileceği, hatta
anlayabileceği sesler değildir. Bu sesler, Kur’an ve Muhammed’in vicdanı gibi
konuşacak çizgiye erişmiş ruhların ezgileridir. İşte size, altına rahatlıkla İbn Arabi
veya Hallaç imzasını atabileceğiniz, abide bir beyit daha:
“Mülhid de senin, kalb-i muvahhid de şenindir
İlhad ile tevhid nedir? Menşeleri hep bir.”
Mehmet Akif de uyandıramadı!
A
Akif, aşk ve ıstırabının Leylası bildiği, ‘İslam dünyasının uyanışı’na özlem içinde bu
dünyadan ayrıldı. Leyla’yı görememenin, ona yol açamamanın acıları içinde kendi
derinlerine çekildi ve bütün yaratıcı ruhlar gibi, iniltilerinden gök kubbeye destanlar
bıraktı. Şu sızlanışlara bakın:
“Bana dünyada ne yer kaldı emin ol, ne de yar
Ararım göçmek için başka zemin, başka diyar
Bunatan ruhuma ister bir uzun boylu sefer
Yaşamaktan ne çıkar, günlerim oldukça heder
Bir güler çehre sezip güldüğü yoktur yüzümün
Geceden farkını görmüş değilim gündüzümün”
“Artık, ey yolcu, bırak ben yalnız ağlayayım.”
“Yoktur elemimden şu sağır kubbede bir iz,
İnler, Safahatımdaki hüsran bile sessiz.”
Akif'in, bu iniltilerle gözyaşı döktüğü sırada İslam dünyası gerçekten perişandı.
Emperyalizmin, sömürgeciliğin, zulmün, ezilmişliğin, yokluğun, sefaletin pençesinde kan
ağlıyordu. Bugün elliye yakın bayrak ve iki milyarlık kitleye ulaşan İslam dünyası,
ekonomik bakımdan da iyi noktalara gelmiştir. Peki, Leylası göründü mü Akif in? Bitti
mi çile, dindi mi acı? Hayır! Akif'in ıstırabı, belki de, biraz daha büyümüş olarak,
ortadadır.
Akif’in Leylası ekonomik, askerî, politik, coğrafî bir ülkünün sembolü değildi. O, bir
şuur ve uyanış peşindeydi. O halde, onun Leylası ancak insan unsuru beklenen çizgiye
gelince ortaya çıkacaktır. Ve bu, İslam dünyasında henüz gerçekleşmemiştir.
Akif de, bir toprak ve tarih şuuru vardır. Bu, onu, önce Millet (Türk milleti), ikinci
olarak da ümmet (İslam milletleri) için konuşturur. Türk vatanı ve Türk tarihi bu
bakımdan kutsal beşiktir Akif için. Bakın İstiklal Marşı’na, bakın Çanakkale
Şehitleri'ne, bakın Bülbül'e...
ÜÇ BÜYÜK MUSİBET
A
Akif, ideal insanın vücut bulmasına engel üç musibet görüyordu: Yobazlık, hareketsizlik
ve Kur’an’dan kopuş. Bu üç musibeti saf dışı bırakmak için, bir beyin-ruh seferberliği
istiyordu. Bu, onun dilinde inkılâp diye anılır ve bu inkılâbın esasını, ilme ve Kur’an’a
dönüş oluşturur. Buna; İslam'ın, Kur’an’dan kaynaklanan öz çehresini değiştiren
uydurmaların, hurafelerin saf dışı edilmesi de diyebiliriz.
Safahat’tan bazı mısralar okuyalım:
“Ya taassup! ya taassup! o kadar maskaraca
Bir yol almış ki, bakarsın başı misvaklı hoca
Mütehassısken edepsizliğin eşkâlinde
En ufak şeyden olur dini hemen rencide.”
“Müslümanlık denilen ruh-i ilahi arasak
Müslümanız diyen insan yığınından ne uzak!”
“Müslümanlık nerde, geçmiş bizden insanlık bile
Adem aldatmaksa maksat, aldanan yok, naille
Kaç hakiki Müslüman gördümse hep makberdedir
Müslümanlık, bilmem amma, galiba göklerdedir
Şu dize, bugünlerde ‘Arap Baharı’ denen alçaklığın bir tasviri gibidir.
“Gaza namıyla dindaş öldüren bîçare dindaşlar!”
Akif in ıstırabını, acısını besleyen sebepler, ortadan kalkmak şöyle dursun, beraberine
politik destek ve parayı da alarak kitlelerde derin yaralar açmaya devam etmektedir.
Akif, Kur’an’ın vicdanı kadar berrak ve ölümsüzdür...
Kemiklere sığınmak
Kur’an’ın surelerinden biri de Tekâsür adını taşıyor.
Tekâsür. ‘çoklukla övünme yarışına girmek’ anlamında. Kur’an, tekâsürün, insan
hayatında daha çok mal ve insan çokluğuyla övünme şeklinde belirdiğini gösteriyor.
Çoklukla övünme, niteliğe karşı niceliği yani, öze karşı şekil ve kütleyi öne çıkarmaktır
ki, Kur’an bunu aldanışın, çöküşün habercisi sayar. Servetten ibadete kadar bütün
alanlarda sayı çokluğuyla övünmenin birey ve toplumu, yıkımın kucağına ittiğini kabul
ve ilan, Kur’an’ın ve Hz. Muhammed’in temel tavırlarıdır.
Tekâsür suresi bize, insan sayısının çokluğunu bir üstünlük sebebi sayan iki Arap
kabilesinin zavallılığını örnekleştirerek, ölümsüz bir ders vermektedir. Bu iki kabile,
insan sayısı bakımından çok oldukları iddiasını birbirlerine karşı öne sürmekle
başlattıkları kavgayı iyice kızıştırmış, nihayet ölülerini de saymaya başlamışlar ve
böylece kavga mezarlığa götürülmüştür. Esrarlı Kur’an dili bunu şu şekilde ifadeye
koyuyor:
“Oyalayıp aldattı, o çokluk kuruntusu sîzleri. Öyle ki. ölüleri savmak üzere ziyaret
ettiniz kabirleri. İs. sandığınız gibi değil, ilerde bileceksiniz bilinecekleri.
İki görünümü vardır kemiklere
o-
Övme görünümünde, ölüp gitmiş kişi veya kişilerin, Uretilemeyen güzellik ve iyiliklerin
yerine ortaya sürüldüklerini görürüz: “Benim babam, benim ecdadım şuydu, buydu.
Ben, falan babanın, Ulan ırkın çocuğuyum..." teraneleri bu çaresizliğin ifade
şekillerinden bazılarıdır.
Görünüm ister bireysel planda, ister sosyal planda olsun, Kur’an’ın buna cevabı
şudur: Baban, ecdadın peygamber bile olsa, eğer sen bir şey üretemiyorsan, hiçlik ve
hüsrandan kurtulamazsın.
Soya tapma, ataları ilahlaştırma ve kutsanan kemiklerin arkasına saklanma, Kur’an’a
göre putperestliğin niteliklerindendir.
Yaratıcı dehadan yoksun bireylerin, yaratıcı ruhlardan yoksun toplumların eskiye
sığınışlarına hayat gerçeğinin verdiği yanıt şudur: Kendi elinle ürettiğin, kendi ruhunla
yarattığın bir sev varsa, göster. Yoksa, olduğun vere çömel ve sus!...
Kemiklerle uğraşmanın yerme görünümü ise eksiklik ve cüceliği kemiklere yükleme
şeklinde ortaya çıkar. Zavallı benlikler, başarısızlıklarını, kendilerini savunamaz
duruma gelmiş kişilerin mezarlarına yüklemeyi, en geçerli yol bilirler. İslam
Peygamberi, ölülerin arkasından çirkin şeyler söylemeyi yasaklayarak, üzerinde
olduğumuz evrensel ilkeyi çok yalın bir nezaket kuralı içinde göstermiştir.
İSLAM DÜNYASININ TALİHSİZLİĞİ
Kemiklere sığınma talihsizliğinin en tipik belirişlerini, ne yazık ki, günümüz İslam
dünyasında görmekteyiz. Ülkemizin de, ilk sıralarında yer aldığı bir dizi topluluk,
yaratıcı hamlelere beşiklik yapacak büyük beyinler yetiştirmenin sırlarını aramak ve
çilesini çekmek yerine, geçmişin, başkaları tarafından tarihe bırakılmış değerlerini
zavallı bir bezirgânlıkla sömürme açıkgözlülüğünden bir şeyler beklemekte. Bu
ülkelerdeki, kitleleri coşturma, avutma ve susturmanın yolu her şeyden önce,
hararetli ‘ecdat ve mazi övme -1 nutuklarından geçiyor. Ve hayat, bu ülkelere sürekli şunu
soruyor: Peki, siz ne yapıyorsunuz?
Oluş ve eriş hiç kimsenin kazanılmış hakkı değildir. Her insan, ölümsüzleşmeye, sadece
potansiyel olarak adaydır. Bunu, fiile çevirmek, benliğin sarfedeceği öz gayrete bağlı
bulunuyor.
Kemiklerle uğraşmaya harcanan ümit ve enerjileri kendimizi tanımaya ve oluşun çileli
yolunu yürümeye harcadığımızda talih ufkumuz aydınlanacaktır.
Lnginizasyonun ayak seslerinin yeni yıl mesajı
Genelde insanlık, özel olarak da Türkiye çok zorlu bir berzahtan geçiyor. Önce genele
bir bakalım:
Ümitler, beklentiler var; deneyimlerimizle elde ettiğimiz ışıklar var ama korkular,
ıstıraplar, karanlıklar, tehlikeler de var. Bundan da önemlisi, tüm ümitlerimizin hayat
kaynağı olan evrensel değerleri kemirmek, insanlığı, eskinin karanlık dehlizlerinde
çürütmek üzere bekleyen tahrip odakları var. Bunlar, kudurgan bir şehvetle insanı
boğmak ve sadizmlerini tatmin etmek üzere pusudadır.
Berlin Duvarı yıkılmıştır. Duvarın arkasından ümit ve coşkularla birlikte ‘acabalar’ ve
endişeler de akın etmiştir. Soru, kısaca şudur: Zulüm ve kahırla bastırılan kitlelerin
serbest kalışıyla su yüzüne çıkan boşluklar nasıl doldurulacaktır? Cevap ne olursa
otsun, şunu görmezlikten gelemeyiz: Materyalizmden idealizme, dinsizlikten dine,
Allahsızlıktan Allah ile aldatmaya gidiyoruz. Magazin züppesi sözde ‘aydınlarca, devlet
adamlığını Kırkpınar ağalığı sananların hâlâ fark edemediği bu gerçeği bundan elli-
attmış yıl önce görenler var.
Çağın en büyük düşünürlerinden bîri olan İngiliz Toynbee, 1940’Lı yıllarda şunu
söylüyordu: “Eğer insanlığın mutlu bir geleceği olacaksa bu yine büyük dinlerin mirası
içinden çıkacaktır.” Yüzyılımızın düşünce devlerinden bir başkası, Fransız Andre
Vlalraus, aynı gerçeği daha keskin bir ifadeyle şöyle tekrarlamıştır: “Önümüzdeki
yüzyıl ya dinler çağı olacaktır ya da hiçbir şey.”
Büyük dinleri, evrensel ilkelerin, insana sevgi ve saygının kaynak kurumu olarak
aldığınızda bu doğrudur. Ama unutmamak gerekir ki, insanlığı din dişiliğin, inkâr ve
materyalizmin en zehirlisine teslim edenler de büyük dinlerin temsilcileri olmuştur.
Burada, Kur’an’ın, yaklaşık üçte birinin, din temsilcilerini şikâyetten oluştuğunu bir
kez daha belirtmek isterim. Yani rahmet ve mutluluk kurumu olması gereken dini,
zahmet ve kahır kurumu haline getirenler, ne yazık ki, dini inkâr edenler değil onu
temsil edenler oldu.
Kılık değiştirmiş engizisyonların yakamıza yapışması imkân dışı değildir. Çünkü
engizisyon ölmez, sadece uyar; uyanmak için de sizin uyumanızı bekler. Bugün, hassas
kulakların duydukları bazı sesler, engizisyonun ayak sesleridir. Çöken sistemlerin
bıraktıkları boşlukları doldurmak üzere din, ruh, üst âlem, öte dünya, kutsal adına
binlerce kişi ve klik sahneye fırlamıştır. Her ilde birkaç ‘mehdi’ (!) türemiştir. Bunlar,
esrarlı bir paralellik ve entegrasyona girebilmişlerdir. Hatta yer yer ‘ortak hurafe
mafyaları’na vücut verebilmektedirler.
Dinlerin bünyesinden çıkabilecek mutlu yarınlar kendiliğinden gelecek kadar ucuz
değildir.
Herkesin, özellikle aydınların kolları sıvaması şarttır.
Bizim teklifimiz şudur: İnsanlığın ulaştığı bugünkü bilim, aydınlık ve deneyim
mirasıyla, vahyin son ürünlerini toplayan Kur’an’ı kucaklaştırıp yepyeni reçeteler elde
etmeliyiz. Bunun için, Kur’an’ı, geleneksel tabuların tüm tasallutundan kurtularak
yeniden okumak gerekiyor. Biz bu okuyuşun devrim niteliğinde örneklerini iki düzineyi
aşkın eserle ortaya koymuş bulunuyoruz.
VE TÜRKİYE ÖZELİ
Türk halkı olarak yeni bir oluş sürecine girmiş bulunuyoruz. Türkiye ile, Türk
tarihiyle, Türk’ün ruh ve iman kökleriyle hesaplaşıyorlar. İşin kotarımı, Kelime-i
Şehadet’in ve Malazgirt ruhunun bin yıllık düşmanı haçlılarda. Destek ve
meşrulaştırma işi ise içerdeki kanı bozuklarla imanı bozuklara ihale edilmiş. Türkiye
borç batağına tepesi üstüne batırılmış. Seksen küsur yıllık birikimlerimizin işe yarar
nesi varsa ona buna satıldı. İslam dünyasındaki en yakın komşularımızla neredeyse
kanlı bıçaklı olmuşuz. Hukuk askıya alınmış. Süratli bir biçimde diktatörlüğe gidiyoruz.
Diktatörlük özlemleri hedefine vardırılırsa bölücü terörün döktüğü kana ilaveten
dinciliğin dökeceği kanlar dönemi başlayacak.
Türkiye şundan haberdar mı: Dincilik, planını çok becerikli bir biçimde ve çok önceden
yapmış bulunuyor. Dincilik yıllardan beri iç ve dış teröre yatırım yapıyor. Ayağını tam
sağlam bastığı anda, Türkiye'nin canını yakacak kıyımlar sürecini açacaktır. Böyle
giderse dincilik bu millete yakın bir gelecekte PKK’ya rahmet okutacak dehşetlere imza
attıracaktır.
Allah bu milleti korusun. Yeni yılınız kutlu olsun!
İşığı uyandırmak...
Karanlığın ve kötünün, doğrudan varlığı yoktur. Işık ve iyi ortadan çekilince boy
gösterir, karanlık ve kötü.
İşık olmak; vermektir, çile çekmektir, ıstırabı göğüslemektir. Verenlerden olmak; Ali,
Haşan, Hüseyin olmaktır. Çöl susuzluğuna dayanmak, Kerbela eri olmaktır. Ucuzun,
hep aşağı doğru yürümenin, hep hazır yemenin, hep uyumanın rahatını sevmez güneş
adam... Yezit nasipsizliği, tiksindirir onu. Bilir ki; var olmak, ışıkla dost olmaktır. Bilir
ki; karanlığı kovmak, aydınlığı kucaklamaktır. Bu da, dikenli yollardan geçmeyi
gerektirir...
İşık ekin insanın içine. İşık, tüm antitezleri eriten, yok eden tezdir. Bu yüzden,
düşüncenin cüceleri, acezeleri hep antitez olur, hep hırlar, hep horlarlar. Çünkü
verecekleri bir şey yoktur. Bütün sermayeleri, veren elleri karalamak, ışığı çarpıtmaktır.
İşık verenler ise sadece ışık vermekle meşguldürler.
İşık veren, sevgi tohumu eken hizmet ve sonsuzluk erleri yeterince olmazsa, kötülük boy
atar ve kavga, ümit haline gelir.
İşık vermeyi, ışık adam olmayı, akıl-sevgi-Kur’an üçlüsüne oturan bir Islamla
eşitliyorum. Hesaplara, ideolojilere, politikaya, kin ve öfkeye âlet edilmeyen bir İslam...
Anadolu’nun dört bir yanından şu feryat yükseliyor: “Bize, İslam adına öfke ve kin
öğretildi. Biz, din adamı adı altında cehennem müfettişi dinlemek istemiyoruz.
İnsanlığın rahmet kucağı olarak nitelediğiniz Hz. Peygamber’i, bize, bir kinci bedevi
gibi tanıttılar. Nikâhlarımıza geçersiz, çocuklarımıza piç diyenler var. Bayramda,
cumada, camiden bizi kovanlar var. İslam, bize, çekilmez bir kahır gibi gösterildi. Biz,
hiziplerin, politikanın kirli sularında lekelenmiş bir İslam istemiyoruz; biz Kur’an’ı ve
Hz. JVluhammed’i istiyoruz. Klikçilik yapanların, insanlar arasında şu veya bu
gerekçeyle ayrımı körükleyenlerin hayır getireceklerine inanmıyoruz.”
Güzel ülkemin ve aldatılmış halkımın istekleri, en güvenilir, en samimi ve kendiliğinden
bir anketin sonuçları halinde, işte böyle özetlenebilir:
Üniversitelerimizin değerli üyelerinden bir dekan, bir konferansımın ardından yanıma
sokulup şöyle inledi: “Bize İslam’ı, Müslüman olmayı, bir onur halinde sundun.
İçimizdeki mirastan gurur ve haz duymamızı sağladın; sana ebediyen minnettarız.”
BİR ŞEV LER YAPMALIYIZ!
İnsanımıza din, büyük kısmıyla, bilgisiz temsilciler tarafından anlatılmış ve bu durum,
onlarda güvensizlik yaratmıştır. Bu güvensizlik, inkâr yobazlığı tarafından sömürülerek
kitleler ya manevî boşluğa düşmek yahut da din sömürüsü yapan yobazlığa “Eyvallah”
demek durumuna getirilmişlerdir. Bu çıkmazı aşmak, dini, ana kaynağı Kur’an’a ve
akla dayandıracak, yetenekli, yetişmiş, hizmet aşkı ve insan sevgisiyle dolu iman ve fikir
adamlarına sahip olmakla mümkündür. Bu yapılmadıkça din, izbelerde karanlık
üretimlerini sürdüren hiziplerin tekelinde kalacaktır. Bunun sonucu ise bu hiziplerin
standartlarına uymayanların ‘zındık, fasık, kâfir’ ilan edilmeleri ve halkın birbirine kin
tutması olacaktır.
Bu ülkenin insanını, “Filan veya falan zümre gibi düşünmez, filan veya falan efendinin
elini öpmezsen Müslüman olamazsın” şeklindeki hain ve müşrik tasallutun tahribinden
kurtarmak lazımdır.
Bugün, her hizip, kendi standartlarına uymayanları, en amansız biçimde itham etmekte
ve İslam dışı gösterebilmektedir. Din adına aşılması gereken temel problem, budur.
Kısacası, insanımız; bilgili, gönlü zengin, insan sevgisiyle dolu, Allah’ın kulları arasında
ayrım yapmayan hizmet erlerine muhtaç ve hasrettir. Bu hasreti, Allah ile aldatan
bezirgân zümreye boğdurmamak, bizim, insanlık borcumuzdur.
Gelin, ey yüreği donmayanlar! Yakalım sevgi kandilini, uyandıralım ışığı! Bir ses
bırakalım kubbede! Hadi gelin!...
Mal putu
İnsan, yalnız verdiği şeylerin sahibidir; yığdığı şeylerin değil... Ve yalnız paylaşan sahip
olur, biriktiren değil. Hz. Muhammed’in, tebliğcisi olduğu Kur’an adına insanlığa
öğrettiklerinden biri de, budur.
Sonsuz güzelliklerin kaynağı Yaratıcı’ya imanla dolu gönüller, O’na güvenmenin
doyumsuz mutluluğu içinde coşar ve sahip olduklarını, O’nun yarattıkları hayrına bol
bol dağıtırlar. Paylaşmak, onlar için, Yaratıcı Kudret’e güvenmenin en güzel belirtisidir.
Kur’an, bu dağıtma ve kaynaşmaya infak diyor ve ekliyor: “Sevdiğiniz şeylerden bol bol
vermedikçe sonsuzluk ve mutluluğa eremezsiniz.” (Ali İmran, 92)
Verebilmek ölümsüzleşmenin, sonsuzlaşmanın en emin yoludur. Aşk bir verebilme sanatı
olduğu içindir ki, onun defterine yazılabilen bütün adlar ölümsüzdür.
Verebilme buysa; hapsetme, yığma, başkalarını mahrum bırakma, ölüme, hiçliğe,
iğretiye, sefilliğe, mutsuzluğa mahkûm almaktır. Böyle öğretiyor Kur’an ve bunu
gösteriyor onu tanıtan en büyük insan.
HZ. PEYGAMBERİN BEDDUASI
Hz. Muhammed’in en büyük bedduası, mal putuna yenik düşenlere yaptığı bedduadır.
Şöyle diyor mal putunun şerir ve azgın kulları için:
“Gümüş ve altın paranın, kadifenin, süslü giysilerin kulu-kölesi olan, yüzükoyun yere
çakılıp gebersin! Yüzükoyun yere çakılsın da yerlerde sürünsün! Vücudunun her yanma
dikenler batsın da o dikenleri çıkaranlasın! O öyle biridir ki, bir şeyler verildiğinde
hoşnut otur, bir şey verilmediği zaman ise asla vefa göstermez." (Buharî, cihad 70,
rikaak 10; İbn Mâce, zühd 8)
Adları bilinenleri ve bilinmeyenleriyle, iyi ve güzel adına bütün mirasımızın babaları
olan peygamberler, biliyorlardı ki, paylaşabilmek, güzel bir dünyanın kurulabilmesinin
tek yoludur, imkânları hapsetmekse hayatı cehenneme, mutluluk iksirini zehre çevirir.
İmkânlar ve onların paylaşımının sembol ismi ekonomik değer olarak bilindiği için,
üzerinde olduğumuz konuda başlık daima mal ve daha sonra para olmuştur. Buna,
kısaca, kapital diyelim.
TÜM DESPOTLAR MAL PUTUNUN KULUDUR
İnsanoğlu, hırsım tatmin için başkaları üstünde hegemonya kurmak istemiş, bunun en
geçerli yolu olarak da madde-ekonomi üstünlüğünü görmüştür. Ne ilginç talihtir ki,
anılan hegemonyaya karşı çıkanların zafer yolu da, madde-ekonomi üstünlüğünü
sağlamaya bağlandı. Böylece, insanlık bünyesinde, ekonominin tarihe ve ideye
egemenliği hem hırsına yenik düşenlerce hem de onlara antitez olanlarca, savaş alanının
tek gerçeği haline getirildi.
Ekonominin tarihe ve ideye üstünlüğünü, şöyle veya böyle kabul, insanlığın bahtını
kararttı. Çünkü hırs iblislerinin tek değer ve tanrı haline getirdikleri mal putu, onu
yıkmak isteyenlerin de putu oluverdi. Tezin ve antitezin putu, korkunç bir kader
oyunuyla aynılaşmıştı. Bugünkü dünyaya bakarsanız, bu putun, komple materyalizm
olan komünizmle, pratik materyalizm olan kapitalizmde aynı kudret ve saygınlık
burcuna oturtulduğunu görürsünüz. İkisi de insanlık bünyesinde habis birer urdur.
Kur’an, kendine özgü üslubu ve yaklaşımıyla, mal putunun kanı durumundaki hırsı
insan benliğinden sökmeye çalışırken onun beslediği organların yırtıcı tırnaklarıyla
mücadeleyi de ihmal etmez. Ve bu mücadele, Kur’aıı’a göre, insan onurunun bir
gereğidir ve din diliyle, en kutsal ibadettir.
Mal putunun zulüm çocukları
Toplumların çöküşlerini bir yaradılış zorunluluğu haline getirenler, mal putunun
azdırdığı hırs uşaklarıdır ki, Kur’an onlara mütref {sen et ve refahla şımarmış olanlar)
demektedir. Mütrefler, insanlık suçu işlemeyi hayat kuralı haline getiren, insan emeğini
sömüren canavarlardır. Kur’an onları, kendi iddiaları ne olursa olsun, ’dîni
yalanlayanlar’ olarak adlandırır ve ibadetlerine bakmadan lanetler, (bk. Maun suresi)
İslam’ın muazzez peygamberi biliyordu ki, mal putu, tarih boyunca iyice devleşmiş ve
en güçlü devrini Muhammed ümmeti zamanında elde etmiştir. Bu yüzden o, mal putuna
mağlup ve mahkûm olmanın yaratacağı tehlikenin büyüklüğünü, bu tehlikeden
kaçmanın yollarını fiil ve sözleriyle bütün hayatında gösterdi ve yetiştirdiği örnek
kuşağı bu bilinç ve ahlakla donattı. Tehlikeye şöyle dikkat çekmiştir:
“Her ümmetin bir bozgun sebebi vardır. Benim ümmetimin bozgun sebebi de maldır.”
“Kişinin mal ve gurura düşkünlüğünün dinine getirdiği zarar, sürü içine dalmış
kurtların koyunlara getireceği zarardan daha büyüktür.”
Şu söz de onun: “Allah’a yemin ederim ki, ben sizin için fakirlikten korkmuyorum.
Sizin adınıza beni korkutan şey şudur: Sizden önceki topluluklar gibi dünya nimet ve
imkânları önünüzde birikecek ve bu nimetler yüzünden çekişme ve didişmeye
gireceksiniz de önceki topluluklar gibi mahvolacaksınız.”
Ve aynen öyle olmuştur.
Mal putu, Peygamber’in hayata veda edişinden kısa bir süre sonra kitleyi tahribe
başlamış ve aradan yarım asır geçmeden iki peygamber torunundan biri zehirletilerek,
öteki boynu vurularak ortadan kaldırılmıştır. Mal putunun zehrini kusmaya başladığı
hengâme olan Halife Osman devrinin dünya malı doymazlığını gören sahabî,
Abd ur rahman bin Avf şöyle diyordu:
“Bizler zorluk ve ıstıraplarla denendik sabredebildik de, bolluk ve refahla denenince
haşarılı olamadık.” (Ihn Mübarek; Kitabu’z-Zühd, 182)
Bir başka büyük sahabî, İbn Mesfid, mal putunun sendelettiği kitleye şöyle sesleniyordu:
“Siz bugün namaz ve benzeri ibadetlerde, Muhammed’in saha bilerinden daha
ilerdesiniz; o ibadetleri daha çok yapıyorsunuz ama onlar sizden çok daha hayırlıydılar.
Çünkü onların sizden bir farkı vardı: Dünya malına karşı sevgileri sizden az, sonsuzluğa
sevgileri sizden fazlaydı.” (aynı kaynak, 173)
EMEVÎ’NİN TANRISI MAL PUTIYDU
Peygamberimizin hanımlarından süt emmiş bir tabiî (sahabîleri gören kişi) ve İslam ilim
ve fikir tarihinin en büyük isimlerinden biri olan Haşan el-Basrı, mal putunun saptırdığı
Emevî sultasının kahrını çektiği sıralarda şunu söylüyordu:
“Şu ümmetin mal hırsı yüzünden maruz kaldığı kötülüğe, başka hiçbir ümmet maruz
kalmamıştır. Bu ümmetin herhangi bir ferdi, din kardeşinin kemiklerini, mal hırsı
yüzünden parça parça kırabilir.” (aynı kaynak, 231)
İslam toplamları, peygamberlerinden kısa bir süre sonra pençelerine takıldıkları mal
putunun açtığı yaraların acılarıyla kıvranmaya devam ediyorlar. Günümüz
Müslümanlarının, çağın üstünde bir insan modelini dünyaya yeniden sunmaları,
Kur’an’ın feragat, aşk ve sonsuzluk ateşinin ısıttığı gönüller oluşturmalarına bağlıdır.
Daha iyi yeme, daha mükellef koltuğa oturma, daha çok gururlanmanın âleti yapılmış
bir ‘ideolojik din’, Hz. Muhammed’in, tanıttığı ölümsüzlükten nasiplenmeye imkân
vermemektedir.
Bugün, Müslüman vicdanların devirmek zorunda oldukları baş putlardan belki de
birincisi, mal putudur. Ellerdeki mallar değil, gönüllerdeki mal putu...
Bir tereddüdün romanı
Komandan filan söz edecek değilim.
Sözünü ettiğim tereddüt, Millî Mücadele sürüp giderken gerçekleştirilen İzmir İktisat
Kongresi’nde hayatının en uzun konuşmasını yapan Atatürk'e dinleyiciler arasından
gelen müthiş bir sorunun yarattığı ve bugün kahırlı acılara dönüşen bir tereddüttür.
Benim tespitlerime göre, Atatürk’ün hayatında yaptığı en uzun süreli konuşma, 2 Şubat
1923’te İzmir Kordon’da, İzmir İktisat Kongresi toplantılarından birinde yaptığı
konuşmadır. O tarih yaratan konuşma, halkın da dinlediği, canlı sorular sorduğu ve
cevaplar alarak katıldığı destanı bir konuşmadır. 2 Şubat 1923 günü birkaç oturumda
tamamlanmış, saatlerce sürmüştür.
Halk, konuşmaya zaman zaman tezahürat cümleleriyle, bazen de Gazi’ye sorduğu ve
cevabını anında aldığı canlı sorularla katılıyordu. O konuşma bu yönüyle de eşsizdir,
örnektir, tarihtir.
İşte, zabıtlarda ‘hazır olanlardan biri’ diye geçen bir yurttaşın uzun sorusundan ibret
verici, keramet gibi cümleler. Parantez içi sözler bizim açıklamalarımızda. Uzun
sorunun özeti şu:
“İslam’ın kurtarıcısı! Müsaade-i devletleri olursa bendeleri de memleketimin ve devletin
mukadderatıyla alakadar bir noktadaki müşkülümün hallini zâtı devletlerinden rica
ediyorum. (Şu vakara, şu ciddiyet ve nezakete, şu öngörüye bakın). Köylüleri karşısına
alıp büyük bir tevazu ile her türlü ihtiyaçlarını ve yaralarını dinlemek için lütfen teşrif
buyuran yüce Gazi’den bütün köylü rica ve istirham eder ki, bu millî hâkimiyetin
ebediyyen bekasını temin edecek yollar ve bunlara ait hususlar tespit olunsun.”
“Paşa Hazretleri! Devletlilerince de malumdur ki, halkımız eğitimsizdir ve masumdur.
Bu cehalet ve masumiyetin neticesidir ki, (şimdi şu bilince, şu idrake bakın) memlekete
dün mebus sıfatıyla o millet kürsüsünden hitap eden Mustafa Sabri (Damat Ferit ve
İngilizlerle Bağımsızlık Savaşı aleyhine işbirliği yapan ve halkı Allah ile aldatan hain
şeyhülislam) ve emsali, bugün büyük felaketler getirmiştir. Varım kim temin edecek ki,
Mustafa Sabri veyahut o mayadaki adamlar memlekete girmesin. Gençlik bunda bütün
ruhuyla, bütün mevcudiyetiyle tereddüttedir../’ (Atatürk’ün Bütün Eserleri, 15/52)
KERAMET GİBİ SORULAR
Şimdi de, aynı oturumdaki bir bürokratın sorusunu yine özetleyerek verelim. Maarif
Müdürü Vasıf Bey soruyor: “Paşa Hazretleri! Çöken imparatorluğu teşkil eden saray ve
o sarayın etrafındaki menfaatperestler zümresi ve o zümrenin menfaatini temin etmek
için dini araç kabul eden zümre tamamen yıkıldı mı?”
“Osmanlı İmparatorluğu yaşarken herkeste genel bir kanaat vardı: Padişaha karşı değil
silah atmak, padişah konuşurken titrememek bile günahtır. Fakat görüyorsunuz ki,
Anadolu halkı ve köylüsü üç yıldan beri padişahın hilafet ordusu diye (Millî Mücadele
savaşçıları üzerine) gönderdiği kuvvetlere silahla karşı koydu. Ruhlarda ve fikirlerde
husule gelen bu değişikliğin sebebi nedir?” (Adı geçen eser, aynı yer)
Türkiye doksan küsur yıldır bu soruların ve bu tereddütlerin romanını yaşamaktadır.
Kahırlanarak söyleyelim ki, bu roman, bu tereddüdü duyan o büyük ruhlu
dedelerimizin kaygılarını haklı çıkarmış, Allah ile aldatmanın haçlı ile işbirliği yapan
tezgâhı, onlarca Damat Ferit ve Mustafa Sabri üretip ülkenin subaşlarına oturtarak
aydınlanmanın mirasını çürütmüştür.
ABD’si, AB’si, yeni Damat Ferit ve Mustafa Sabrilerle işbirliği halinde o mirastan
intikam alıyor. Ne için?
Velinimetlerine ihanet etmiş birkaç ruh hastasıyla, aydınlık aleyhine kiralanmış birkaç
namussuzun işbirliğinden doğan çıkar ve ihanet değirmenine su taşımak için...
Bu hale getirilmiş ve üstelik bu hali bir tür meziyet gibi algılamış bir ülkenin akıbeti
nasıl olabilir? Cevabı vicdanlarınız versin, sevgili okuyucularım!
Varolmak ve ıstırap
Varlık alanına gelmekle, varolmak aynı şey değil. Varlık alanına gelenlerin birçoğu,
varoluş sırrının gerçekleşmesine malzeme olan ’şeyler’dir. Varolmaksa, şey olmaktan
çıkıp şeylere yön verme, şekil verme çizgisine ulaşmaktır. Varoluşçu felsefenin
terimlerini kullanırsak; varolmak, iğreti varlıktan gerçek varlık (authentic eniştence)
mertebesine geçebilmekle mümkün olur. İğreti varlık, bestenin malzemesi; varolansa
besteyi yapandır.
İrade, kudret, faaliyet, yapıp-ediş, kısaca yürüyüştür varolmak... Malzeme varlıksa,
yürüyenlerin kullandıkları hammaddelerdir.
İnsan dışındakiler, sadece malzeme varlıklardır. Varolan, yalnız insandır. Malzeme
varlığın bütün şerefi, varolana hizmet etmesindedir. Kur’an buna teshir (varlıkların
insana boyun eğdirilmesi) diyor. Boyun eğdirilen varlıklar, varolanın hâkimiyeti için
araçlardır. Varolan varlık, o malzemeyi kullanır ve külli egonun istediği yönde hedefine
götürür.
Kur’an, varolanın, malzeme varlıklar üstündeki hâkimiyetine giden yolun ışıklarını
yakar, köşe taşlarını koyar ki, yaratıcı mimarlar emin ve rahat yürüsünler.
Varolmak, ’özgür ben’ olmaktır. Ben veya benlik olmak, çok ince bir yolu yürümek
sanatıdır. Kur’an buna, sıratı müstakimi yürümek diyor. Bir yoldur ki sıratı müstakim,
hem külli ego tarafından izlenir hem parça egolar tarafından. (Höd, 56; Fatiha, 6)
İnce yolu yürümeye koyulmak bizi bir kozmik titizliğe mecbur bırakır. Bu yüzden,
varolmak, bir kozmik ürperiş getirir benliğe... Bu bir risktir, en büyük risktir. Malzeme
varlıkların, yakınına bile sokulamadığı bir risktir bu... Varolmanın en çileli, fakat en
şerefli yolunu gösteren Kur’an, bu riske, bu kozmik sancıya dikkat çekerken şöyle
konuşuyor:
“Biz, emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten
çekindiler, ürpererek uzaklaştılar. İnsansa, çok zalim ve bilgisiz olduğu halde, emaneti
yüklendi.” (Ahzâb, 72)
Varolma riskinin en güçlü omuzlayıcılan, peygamberler oldu. En büyük peygamberin
muazzez torunu, aşk ve ıstırap şehidi Hz. Hüseyin’de bu gerçek, ifadesini şöyle
buluyor: “Hayat, inanmak ve mücadele etmektir.”
1ST1RAPS1Z İMAN İMAN DEĞİLDİR
Malzeme varlıkla varolan varlık arası farkı, ıstırabı kucaklayan iman belirler. Ara
varlıklarda iman, bir söz ve iddia alayı olduğundan, onların imanı, ıstıraba ulaşamaz.
Bu yüzdendir ki, Kur’an, ıstırapsız imandan bir şey beklemez:
“İnsanlar zannederler mi ki, ‘iman ettik’ demeleriyle, hiçbir imtihana çekilmeden
bırakılacaklardır. İşin doğrusu şu ki, biz onlardan evvelkileri de ıstıraplarla denedik.”
(Ankebût, 2-3)
Kur’an’ı anlamak, imanla ıstırabı kucaklaştırmaktır. Varoluş sırrının Muhammedi
zirvelerinden biri olan Muhammed İkbal şöyle demiştir: “İman adamı, Kur’an’ı
okurken Kur’an olabilen adamdır.”
Bugünkü Islam-Doğu, Kur’anî varoluşun hürriyet ve yaratıcılık boyutlarını yakalamak
zorundadır. Bu dünyada insan, henüz kahır ve ezilmişliğin acısından kurtulup hür
yaratıcılığın ufuklarına yükselebilmiş değildir.
Servet ve refah, ıstırabı azaltırken, hürriyet ve yaratıcılık riskini göğüslemeyi sağlayan
aşk ve imanı kokuşturur, pörsütür. Bu yüzden, Yaratıcı şuurla paralelliği kurulmayan
servet ve refah, insanın varolma coşkusunu öldürür.
İnsanlık, zamanüstü kitabın, ‘'zeval bulmaz saltanat: mülk lâ yebla’ (Tâha, 120) dediği
oluş ve erişe layık hale gelmek için, “Yalnız lütuf isteriz” demenin hayvansal
rahatlığından sıyrılıp, “Kahır içindeki lütfü isteriz” demenin büyüklüğüne ulaşmak
zorundadır.
Var olmak ve özgürlük
Var olmak, oluşa, faal bir biçimde katılmaktır. Oluşun malzemesi (malzeme varlık), bu
faaliyeti tanımaz. Var olanla ‘şey’in farkı, işte bu faaliyetidir. Faaliyet, yaratıcılıktır.
Zâtı Hakk’ın yaratıcılığı, hem oluşu hem de malzeme varlıkları kuşatır. İnsan ise yalnız
oluş sergiler; onun, malzeme varlık yaratma kudreti yoktur. Fakat unutmamak gerekir
ki, insan, bir parça-yaratıcıdır. Kurban, “Allahla yardım ederseniz Allah da size yardım
eder.” (Muhammed, 7) derken parça-yaratıcı olan insanın oluşa katılımını bir yaratıcı
faaliyet olarak belirlemektedir.
Külli Yaratıcı, fragmanter yaratıcıya, halifesine bu yetkiyi, hür iradesiyle vermişse
insanın yaratıcılığı O’nun yaratıcılığının bir devamı olur. Elbette ki, Allah'ın Allahlığı
daima kendisinindir. Fakat bu, O’nun, dilediği kadarını dilediğine vermesine engel
olmaz.
Var olmak bir yaratıcı faaliyetse, özgürlük bunun temel şartı ve alt yapısıdır. Hürriyetsiz
bir yürüyüşten yaratıcı faaliyet beklemek, varlık sırrına terstir. Platon “İnsan ruhunu
harekete getiren en önemli sev, insanı özgür tutan şuur halidir” derken bu gerçeği çok
güzel yakalamıştı.
Özgürlük, bir risktir; hatta hürriyet, bir riskten de öte, her şeyi riske atmaktır. Ne var
ki, bu risk göze alınmadan ne hayat sırrına yaklaşmak mümkün olur ne de insanlık
kervanını ileri götürmek. Kierkegaard “Ebedî hayat -buna kahramanca yasamak da
diyebilirsiniz- bir ödüldür ki, onu ancak her sevi, hem de mutlak olarak riske atanlar
elde eder” derken bir oluş gerçeğine açıklık getiriyordu. Bu risk, aşkın ta kendisidir.
İKİ RİSK VE TANRl’MN TERCİHİ
Şunu da biliyoruz: Özgürlük insanın hep “Ben” deme noktasına gelmesini yani
firavunluk riski ni taşıyor. Ve insanlık bu yüzden çok zehirli kahırlara maruz kalmıştır.
Ama unutmamak gerekir ki; bu riski göğüslemekten kaçan bir yürüyüş hep binlerine
“Sen” demenin pençesine düşer; yani zillet riski ne mahkûm olur.
Kur’an’ın volu. firavunluk riskiyle zillet riski arasında bir denge yoludur.
Kur’an bize gösteriyor ki; külli Yaratıcı, Tanrı, insan adına hürriyet riskini tercih
etmiştir. İnsanın kan dökücülüğünden, bozgunculuğundan yakman ve kendilerinin
sadece emirleri yerine getirdiklerini söyleyerek insana güvenin tehlikeli olacağını ileri
süren meleklere, Külli Ego’nun verdiği cevap şudur: “Ben sizin bilmediğiniz şevleri
bilirim.” (Bakara, 30, 33) Böylece, Yaratıcı, insan adına, hürriyet riskini kucaklıyor.
İnsana düşen, Allah’ı bu güveninde haklı çıkarmaktır.
İnsanlık tarihînde hiçbir dinsel-felseft metin kendini, Kur’an’da olduğu kadar, hür fikir
faaliyetine açmamıştır. Kur’an, bu faaliyete sadece müsaade etmez; onu emreder ve en
seçkin ibadet olarak kutsar.
ÖZGLRLFK RİSKİ VE İÇTİHAT
Bu hür ve yaratıcı faaliyetin adı, İslam düşüncesinde, içtihattır. Mnhammed İkbal ’in
deyimiyle, “İçtihat. İslam düşüncesinin dinamik ruhudur.”
İçtihat, hürriyet riskini kullanmanın ve kabullenmenin çarpıcı ifadesi ve burumudur.
İçtihat iledir ki; İslam, hürriyet riskini benimsemeyi kamulaştırmış ve
kurumlaştırmıştır. Bu kurumu reddetmek veya işlemez hale getirmekse Müslümanlarda
yaratıcı ruhların ölümü veya prangalanması oldu. İslam dünyası bu ölümden yeni bir
dirilişe, bu prangalardan özgürlüğün engin fezasına geçmenin sancılarını çekiyor. Henüz
mücadelesini tam veremiyorsa da sancılarını çekiyor...
Müslüman kitleler, “E ğer günah işlemesevdiniz Allah sizi yok eder, verinize günah
isleyen bir topluluk getirirdi” diyen peygamberlerinin, var olma ve ayakta kalmanın
temeline, özgürlük riskini göğüslemeyi yerleştirdiğini çok iyi görmelidirler.
Kadın ve sonsuzluk
Allah aşkından söz eden ünlü sûfîi en-Nuri’yi (ölm. 295/907) zındıklıkla suçlayıp
yargılayan fıkıh mollaları; aşkı, insan hayatının iğrenç bir yanı olarak görüyorlardı. Bu
tutumlarıyla onlar, aşkı, bir ‘psikoz prototipi’ sayan Ereud’a ne kadar benzerler! Bu
yaklaşımın, “Aşık olup aşkını lekelemeden içinde tutarak ölen, şehit olur” diyen bir
Peygamber’in ruh dünyasına ne kadar uzak olduğunu söylemeye gerek var mı?
Tasavvuf, mecazî aşk dediği kadm-erkek ilişkisini evrenselliğin en mükemmel belirişi ve
Allah’a gidişin erdirici yollarından biri sayar.
İslam mistik edebiyatı içinde kadının sonsuzluğa götürücü rolünü ve gücünü en güzel
anlatan sözlerden biri de Hintli sûfî Ahmet Faruk Serhendî’nin (ölm. 1621) ünlü
Mektûbât’mın ilk mektubundaki şu tespittir:“Tanrısal güzelliğin kadın güzelliği
halindeki belirişi, başka hiçbir varlıkta yoktur. Emir âleminin (ideler âleminin)
güzellikleri, kadında belirginleştiği ölçüde başka hiçbir varlıkta ortaya çıkmaz.”
Kur’an, kadını hayatın sıcaklık, sevgi, huzur ve rahmet unsuru olarak göstermektedir.
(Kum, 21) Ona göre, kadının şeref burcu olan annelik, tanrılıktan sonra, saygıya en
layık olan mertebedir. Annelik, tartışmasız gerçektir. Bir çocuğun annesi, insanlık
tarihinin bütün hukuk sistemlerinde, onu doğuran kadındır. Varadılış düzeni,
babanınkinin aksine, annenin durumunda kuşku ve tartışmaya imkân vermemiştir.
Kur’an’ın bu verilerine dayanan sûfî düşünürler, yaratıcı sıcaklığın motor gücü olarak,
kadım görmüşlerdir. Ali el-Havvâs (ölm. 1532) bu gerçeğe değinirken şöyle
diyor: “Varlık ve oluşta esas olan dişiliktir, erkeklik değil. Bu yüzden tüm ruhlara kadın
sevdirilmiş tir.”
İslam düşüncesinin en büyük temsilcilerinden biri olan Muhyiddin İbn Arabi (ölm.
1240), kadın konusunda şu sonuçlara varıyor: İJstüıı insan gözünde yaratıcı güzellik ve
gücün en mükemmel beliriş alanı, kadındır. Kadın, mükemmel varlıktır. Erkek, yalnız
aktivite taşır. Kadınsa, aktivite ve pasiviteyi benliğinde aynı anda barındırdığı için,
yaratıcılığa kaynaklık etme özelliği erkekten fazladır. Yollarını, “Son Peygamberdin
hayatını yaşama kurumu” olarak tanıtan sûfilerin, “evlenmemiş kişiyi ruhsal eğiticiliğe
yetkili görmemeleri,” işte bu yüzdendir.
Sûfilerin kadına bakışı, zındıklık, batta dinsizlik olarak görülebitmiştir. İslam bilim ve
düşünce disiplinleri içinde yalnız tasavvuf, prototipleri arasına bir Râbia et-Adevî (ölm.
752) ve yalnız Bektaşilik, bir Kadıncık Ana koymuştur.
PEYGAMBERDEN SONRAKİ DÖNEMDE KADIN
Hz. Peygamber devrinden sonra, büyük yozlaşmalardan biri de kadına bakışta ortaya
çıktı. Hayatı boyunca, oyunu her zaman kadın lehine kullanmış otan ve ölümüne yakın
günlerde kadın ve yetimlerin haklarını korumada muhtemel eksiklikleri için Allah'tan
af dileyen İslam Peygamberi’nin, bir eşya olmaktan kurtardığı kadın, sonraki devirlerde
tekrar ezildi, itildi. Belirgin özelliği, İslam’ı Araplaştırmak olan Emevî yönetimi, Hz.
Peygamberdin ölümünden sonra, eski Araplığından beslenen şuuraltını hortlattı ve
kadına bakışı da, diri diri kadın gömen bu şuuraltı tarafından belirlendi. İslam tarihinin
‘en büyük melun’ diye damgaladığı Yezid’in, Kerbela’da Peygamber torunu kadın ve
çocuklara reva gördüğü vahşet bu şuuraltının bir boşalışı sayılabilir. Onca masum kadın
ve çocuğun kimi doğrandı, kimi de paryalar gibi uzak diyarlara sürüldü.
Kadına bakışta bu yozlaştırma ve geriye götürmenin düşüş çizgisi, OsmanlI döneminde
çok daha aşağılara indi. Batılı Islamolog Goldziher, Müslim Studies (İslam
Araştırmaları) adlı eserinde, ilk devir İslam’ının kadınıyla sonraki zamanların hareme
kapatılmış kadını arasındaki farkı, yine İslam açısından, ilginç bir şekilde ortaya koyar.
Vardığı sonuç şudur: Hareme tıkılan kadın, Kur’an ve Peygamber’in getirdiği haklar
elinden alman kadındır.
Hayat ve sonsuzlaşma coşkusu duyanlar, yürüyüş ve uçuşun iki kanatla (kadın, erkek)
gerçekleştiğini bilmek ve birbirlerini daha güçlü yapmanın yollarını aramak
zorundadırlar. Ve kırılan kanat; güzellik, ahenk ve enginliği temsil eden kadınsa, sadece
yürüyüşümüz durmaz, hayatımız da cehenneme döner.
Kur’an din olmaktan çıkarılınca...
Birer yorum ve düşünce ekolü olan ve bir kısmı politik kamplaşmalardan kaynaklanan
İslâmî mezheplerin birçoğu kendisinin tek gerçek olduğunu iddia edebilmiş ve
çerçevesinin dışında kalanları ‘İslam dışı’ (heterodoks) olmakla suçlayabilmiştir. Oysaki
bu mezheplerin hepsi, Kur’an’ı kaynak almakta birleşirler. Ve Kur’an, bu birliğe
girenlerin kardeş olduklarını açıkça belirtir, (bk. Hucurât, 10)
Kendi mezhebi dışında kalanı ‘sapıklık ve fitne çıkarmakla suçlamak, Emevîlerle
başlayan ve sonra Emevîlik’e tepki olarak doğan anlayışlarla beslenen bir illettir. Bu
illet, İslam dünyasını tarih boyunca kemirmiş ve kemirmeye devam etmektedir.
Oryantalistler, bu illeti yaygınlaştırmak için, birer yorum ve yaklaşım şekli olan
mezhepleri, bağımsız birer din gibi öne çıkarmakta ve Müslüman kitleleri birbirine
yedirtmekte pek usta davranmışlardır.
Bu açıdan bakıldığında en acı tabloların Şîî-Sünnîveya Alevî-Şünnî ayırımından
doğduğu görülür. Bu iki mezhebin Kur’ansal beraberliğinin esas alınması, tarih içinde
bunları sömüren politik odakların işine gelmediğinden esasta birleşmeyi teşvik yerine
ikinci] noktalara ağırlık verilmiş ve Kur’an kardeşliği hançertenmiştir.
Kur’an’da ve Hz. Muhammed’de birleşen ruhların, Kur’an’ın tamamlanmasından ve
Hz. Peygamber’in vefatından sonra ortaya çıkmış görüş ayrılıklarının, dinin esasıyla
hiçbir ilgisi olmadığını bilmeleri gerekir. Kaldı ki, anılan mezheplerin mensupları, ortak
bir sevgi unsuruna da sahiptirler: Ehlibeyt. Sünnî veya Alevî hiçbir Müslümanın evinde
bir tek Muaviye yahut Yezit adına rastlanmaz. Ama her evde bir Ali, Haşan ve Hüseyin
bulabilir-siniz. Demek olur ki, tarihsel Müslüman kamu vicdanı, ortak sevgi objesine
ilişkin bir icma (consensus) oluşturmuştur. Bu, Ehlibeyt sevgisidir. En koyu Sünnî
tarikatlarda bile 12 imamdan birkaçı, önder kişiler silsilesinde yer almaktadır. En sert
Alevî karşıtı bilinen Nakşîlik’in, en titiz kolu Halidiyye’de bile, silsilede, Selmanı Fârisi
ve Caferi Sadık vardır. Kur’an ve Ehlibeyt sevgisinde birleşmek bu ekollerin bütün
sıkıntılarını ortadan kaldırır ve bu birleşme, onlar için hiç de zor değildir. Ne ilginçtir kî,
Hz. Muhammed, çağlar öncesinden bu temel birleşme noktasının altını şu mucize
sözüyle çizmiştir:
“Ehlibeytim Nuh’un gemisine benzer, ona binen kurtulur.”
SİYASAL ÇIKAKLARIN ENGELLEDİĞİ KARDEŞLİK
Halledilemeyen nedir? Halledilemeyen politik çıkarlar, hırslar ve cehalettir. Buna, azın-
lıktakilerin ihmalini, horlanmasını, kucaklanmamasını da eklemeliyiz. Yıllar boyu,
Sünnî-leştirmekten söz edilmiştir; kardeşleştirme, Kur’an’da birleştirmeden değil.
Gönül isterdi ki, Kur’an ve Muhammed şuur ve rahmetine sahip din öncüleri çıksın ve
Anadolu insanının, bu yapay illet tarafından açılmış yaralarını sarsın. Ne yazık ki,
bugüne kadar böyle bir yaklaşım getiren, değil din görevlilerine, Kur’an’ın ve birliğin
temsilcisi olması gereken bir Diyanet İşleri başkanma bile rastlayabilmiş değiliz. Hâlâ,
,bir yığın din adamı (!), Alevî-Sünnî evlilik-lerinin Islamdtşılığma dair fetva verme
hıyanetini göstermeye devam etmektedir. Bunlar, fetvalarını haklı göstermek için karşı
tarafa insaf ve imanla bağdaşmayacak iftiralardan çekinmiyorlar. Burada Gazalî'nin el-
lktısad fi’l-l’tikad (İnançta Orta Yol) adlı eserinde hatırlattığı bir Kur’ansal ölçüye
dikkat çekmek istiyorum: “Bir Müslüman hakkında hüsnüzanda bulunup yanılmak,
kötü düşünceler besleyip de isabet etmekten daha iyidir, daha Islamcadır.”
Gazatî, eleştirilerinde bu dediğine kendisi uymamışsa da tespiti tamamen Kur’ansaldır,
doğrudur.
Müslümanları, Kurban ve Hz. Muhammed’de birleşmeye çağıracak rahmet önderlerine
ihtiyaç vardır; falan veya filan mezhebe çağıranlara değil. Kur’an ve Muhammed kar¬
deşliğine çağıranlara hasretiz. Allah-Muhammed-Ali sevdalıları, bir birlikle bin ayrılığı
giderebilen erlerdir. Bin birliği bir tek ayrılığa feda edenler ‘din adamı* yaftası taşısalar
da Hak adamı olamazlar. İnsanımız, din zebanilerinden çok çekmiştir; şimdi Hak adamı
aramaktadır.
Kitap, Peygamber, kıble ve secde birliğini; çıkar, gaflet, cehalet ve sömürü ayrılığına
yenik düşürenlere yazıklar olsun.
En ideal zikir Kur’an okumaktır
Kur’an’ın en önemli kavramlarından biri olan zikir, türevleriyle birlikte 260 küsur
yerde geçmektedir. Sadece zikir kelimesi 90 küsur yerde kullanılmıştır.
Kelime anlamıyla zikir, ‘unutulan bir şeyi hatırlamak ve bir şeyi unutmamak için
sürekli hatırda tutmak, şeref, öğüt, düşündürücü* demektir. Zikir, aynı zamanda
Kur’an’m adlarından biridir. Kur’an kendini bu adla defalarca anmaktadır. (Örnek
olarak bk. 3/58; 7/63; 12/104; 15/6, 9; 16/44; 21/50; 36/69; 38/49; 68/51, 52)
Kur’an’m hem adı zikir’dir hem de içi zikirle doludur. Kur’an, aynı zamanda ‘zikirle
dolu* (zü’z-zikr) bir kitaptır, (bk. 38/1)
Tam bu noktada, tasavvuf tarihinin ciddî sapmalarından birini ele almak gerekiyor.
‘Allah’ı zikretmek’ anlamında zikir, tarikatların asırlık şartlandırmaları yüzünden, belli
tarikat vird-lerini tekrar tekrar okumak anlamında dondurulmuştur. Oysaki Kur’an’m
söylediği bunun tam tersidir. .Allah’ı zikrin en yüce ve en etkili şekli, Allah’ı Kur’an
okuyarak zikretmektir. Dahası, zikretmek, Kur’an okumakla eşanlamlıdır. Kur’an’m
ilk emri “Oku!” olduğu gibi, temel ibadet de Kur’an okumaktır. Namaz, Kur’an okuma
emir ve ibadetinden daha sonra vahyedilmiştir.
İş bu kadarla da bitmez: Kur’an, namazla Kur’an’m karşılaştırmasını da yapmış ve
sonucu müminlerine bildirmiştir. Kur’an şöyle diyor:
“Kitaptan sana vahyedileni oku! Namazı da yerine getir! Çünkü namaz, çirkinliklerden
ve kötülüklerden alıkoyar. .Allah’ın zikri/Kur'an’ı ise elbette ki daha büyüktür! Allah,
neler yaptığınızı biliyor.” (Ankebût, 45)
CUMA NAMAZI VE KUR’AN OKUMAK
Kur’an, yeni zamanlar için çok hayatî pencereler açacak bir tespit daha yapıyor: Bir
ibadet olarak Cuma namazı ile ‘zikrullah’ (Kur’an) eşitlenmiştir. Ayet şöyle diyor:
“Ey inananlar! Cuma günü, namaz için çağrı yapıldığında, Allah'ın zikrine/Allah'ın
Kur’an'ına koşun! Alışverişi bırakın! Eğer bilirseniz bu sîzin için daha hayırlıdır.”
(Cumua, 9)
Bu ayetin bize bildirdiği gerçek şudur:
Bir mümin, Kur'an’ın emrettiği Cuma vakti ibadeti için isterse cemaatin oluştuğu bir
yerde cuma namazı kılar, isterse cuma namazı vakti süresi kadar Kur'an okur veya
Kur’anî bilgilerle meşgul olur.
Bu eşitlemede şaşılacak bir yan yok. Kurban, salâtın (namazın) esas amacının ‘Allah'ı
zikir' olduğunu zaten bildirmiştir:
“Bana ibadet et ve namazını, benim zikrim için/beni hatırlayıp anmak için yerine getir."
(Tâha, 14)
Allah'ı zikrin en yücesi de Kur'an olduğuna göre, Kur'an okuyan (Kur'an’ı tilavet eden
veya Kur’an ilimleriyle meşgul olan), namazın en yücesini kılmış olur. Böyle birisinin,
Kur’an’la meşguliyeti bırakmak pahasına kalkıp namaza gitmesi bir tercih meselesidir;
bir emir veya kazanç değil.
Bu gerçeklerin geleneksel dayatmalarla dışlanmış olması, art arda yıkımlar getirmiştir.
Bir defa, din bahsinde otorite, Kur'an ehlinden alınıp tevil, ilham ve rüya tüccarlarına
verilmiş, böylece, toplumlara ve zihinlere ilim yerine teviller ve rüyalar egemen
olmuştur. Oysaki bu anlayış, Kur’an’ın insan hayatından kovmak istediği temel belanın
ta kendisidir. Kur'an şöyle diyor:
“Bilmiyorsanız zikir/Kur'an ehline sorun.” (Hicr, 43; Enbiya, 7)
Biraz önce değindiğimiz yıkım ise bu Kur’ansal emrin şu şekle dönüşmesine yol
açmıştır: “Eğer bilmiyorsanız, tarikat ehline ve tarikat şeflerine sorun!” Ve bu hezeyan,
Müslüman kitlelerin beynine Allah'ın emri gibi kazılmıştır.
Kur'an zikir olmaktan çıkarılınca
Kur’an'ın esas zikir olduğu yolundaki emrin arkaya atılıp onun tersinin
dinleştirilmesinin sonucu ne olmuştur? Kur'an, bunun cevabını, çok açık biçimde
veriyor:
“Kim Rahman'ın Zikri'ni/Kur'an'ı görmezlikten gelip ondan uzaklaşırsa biz ona bir
şeytanı musallat ederiz de o ona can yoldaşı olur. Bunlar onları yoldan tamamen
saptırırlar. Onlarsa kendilerinin hâlâ hidayet üzere olduklarını sanırlar.” (Zühruf, 36-
38)
Kur’an zikrine sırt dönenlerin şeytanla birlikteliğe itilecekleri, başka vesilelerle de ve
yine Zikir kelimesi kullanılarak ifade edilmiştir:
“Şeytan onları kuşattı da Allah'ın zikrini/Kur'an'ını onlara unutturdu. İşte bunlar
şeytanın hizbidir. Dikkat edin! Şeytanın hizbi, hüsrana uğrayanların ta kendileridir.”
(Mücâdile, 19)
“Kim Rabbinin zikrinden/Kur'an'dan yüz çevirirse Rabbi onu, gittikçe yükselen bir
azaba sokar.” (Cin, 17)
“Kim benim zikrimden/KuCanımdan yüz çevirirse onun için zor, sıkıcı bir hayat
şekli/dar bir geçim vardır; kıyamet günü de onu kör alarak haşrederiz.” (Tâha, 124-126)
İslam dünyasının sürünüş tablosunu, görünüşü ve gerekçeleriyle bundan daha etkili
biçimde anlatacak bir beyan bulunamaz. Tanrısal kitaba sırt dönmenin hangi
hüsranlara yol açabileceğini de yine Zikir kelimesini kullanarak yine Kur’an vermiştir:
“Yemin olsun, size bir kitap gönderdik ki, öğüt ve uyarınız/zikriniz/şerefiniz yalnız
ondadır. Hâlâ aklınızı çalıştırmayacak mısınız?” (Enbiya, 10)
KUŞ AD ALI İBRAHİM’İN YARATTIĞI DEVRİM
Tasavvuf-tarikat tarihinde bu Kur’ansal gerçeği hayata geçiren bilgin, Türk sûfî
düşünürü Kuşadalı İbrahim Halveti (ölm.1845) olmuştur. Zikretmenin Kur’an okumak
olması gerektiğini, bunun için de Kur’an dışı zikirlerin tasavvuf bünyesinden
çıkarılması lüzumunu ilk kez ilan eden Kuşadalı, bu düşüncesiyle İslam tarihinde büyük
bir devrimin temsilcisidir. Kuşadalı, tekkelerin artık devrini doldurduğunu, çünkü bu
mekânların meyhane ve kerhaneye dönüştürüldüğünü, Allah’a varışın artık, Hz.
Peygamber döneminde olduğu gibi, tüm yery üzünü mabet olarak algılamakla
gerçekleşeceğini söyleyen büyük önderdir.
Atatürk’ün doğumundan 30 küsur yıl önce ölen Kuşadalı, bu düşüncelerinden
bakıldığında, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu ve Türk aydınlanma devriminin
mimarı büyük Atatürk’ü müjdeleyen bilgedir. Bu bakımdan biz, Atatürk-din bağlandı
bir çalışmanın Kuşadalı’yı ihmal etmesini çok büyük bir kayıp sayarız. Atatürk’ün ne
yaptığını ve niçin yaptığını anlamanın İslâmî anahtarlarından biri de, Kuşadah’mn fikir
dünyasını tanımaktır. Ayrıntılar için bizim ‘Kuşadalı İbrahim Halveti’ adlı eserimize
bakılmalıdır.
Kur’an, Allah’ı yalnız Kur’an’daki anılış şekliyle anmayı tevhidin kaçınılmazlarından
biri olarak tescil eder ve müşrik zihniyeti en çok rahatsız eden şeylerden birinin de
Cenabı Hakk’ın Kur’an’daki şekliyle anılması olduğunu kayda geçirir:
“Rabbini yalnız Kur'an’da andığın zaman/Kur’an’da yalnız Rabbini andığın zaman,
nefretle kıçlarına doğru geriye dönerler.” (Isra, 46)
Dinin Kur’an’a teslim edilmesi ve Allah’ın, Kur’an’da tanıtıldığı şekilde andması, şirke
bulaşmış zihniyetleri rahatsız eden temel olgulardan biridir. Bu rahatsızlığın belirgin
görüntülerin], gizli şirke batık dinci ekiplerde izlemekteyiz. Allah, bu ekipler için, ancak
kendi efendileriyle birlikte ve kendi efendileri bağlamında anıldığında bir anlam ifade
etmektedir. Hatta bu şirk şaibeli zihin sahiplerinin bazıları, din bahsinde yapılacak
müzakere ve tartışmalarda kendi efendilerinin yazdıkları dışında referans
istememektedir.
Böyle bir tavır, Kur'an’ın hemen her sayfasında şikâyetçi olduğu şirkin dehşet verici bir
görünümüdür.
Okuyabilmek
Yapılan tespitlere göre en az okuyan milletler arasındayız. Ne acı, ne düşündürücü, ne
ürpertici bir gerçek!
Hangi noktadan sonra ve ne ölçüde Batılı olduğumuz tartışılabilir. Fakat başlangıçtan
beri Doğulu olduğumuz tartışmaüstü bir gerçektir. Bunu gereğince bilsek ve baştan beri
iyi değerlendirebilseydik, Batı lokomotifine yük vagonu olmanın acıları içinde kıvranma
yerine, Doğu vagonlarına lokomotif olabilirdik. Ne yazık ki, olmadı. Olabilir mi? Kader,
bizim dudaklarımız arasında değil. Her şey mümkündür.
Müslüman dünya, din mirasının en mükemmel ve en son kaynağı Kur’an’ı, gereğince
anladığı zamanlarda ilim, düşünce, estetik ve refahta bugün Batı ile arasında aleyhine
tecelli eden tabloyu, daha büyük farkla lehine tecelli ettirebilmişti. İslam Doğu’nun
başkenti Bağdat'ta Müslüman şehirliler çalar saatle uyanırken, Batıklar, yıkanmayı
bilmiyor ve hayvanlar gibi topraktan kök söküp yiyorlardı.
Daha sonra ne oldu? Tembellik, yaratıcı ruhun pörsümesi, bir ahtapot gibi Müslüman
Doğu’yu kucağına aldı ve dünün mutluluk, yükseliş, öncülük kaynağı olan din,
kavgaların, uyuşukluğun telafisi için kullanılan bir istismar kurumu haline geldi.
Sebep, Kur’an’ın ilk emri, ilk kelimesi yani, bir tür yapı hücresi olan “Oku” emrinin
Müslüman'ın rüyalarını, dünyalarını, gönlünü, beynini ve günlük hayatını yönlendiren
bir motor güç olmaktan çıkışıydı. Dünün; matematikten astronomiye, tıptan metafiziğe
kadar bütün ilimlerinin kurucuları olan Müslüman nesiller, başını çektikleri kervanın
gerisinde kalmış, nal ve tezek toplamaya başlamışlardı. Oku emrinin fitilini yaktığı ve
parıltılarını ufuklara yükselttiği yürüyüş aşkı sönmüştü.
21'nci yüzyıla girmiş bulunuyoruz. Otoritelere göre bu, sanayi toplumundan bilgi
toplumuna geçiş anlamına geliyor. Bunun bir anlamı da, bilginin yaygınlaştırmasıdır.
O halde, önümüzdeki yıllar eğitimin, üniversitenin ön plana çıkması olacaktır. Kitap,
yeniden en yüce değer olacaktır. Bunun, daha kısa bir cümle ile ifadesi şudur: “Oku”
emri, yeniden öncelik kazanıyor; Kur’an mucizesi yeniden ve bir kez daha saltanat ilan
ediyor.
Kur’an bağlıları için bu, hem bir bahtiyarlığın hem de bir ürperiş ve üzüntünün
habercisidir. Bir bahtiyarlığın habercisidir, çünkü tanrısal kitabın zamanüstülüğü çağın
ortak itirafıyla belirlenmiş bulunuyor. Bir ürperişin habercisidir, çünkü bu, “Oku”
emriyle irtibatları asgarîye inmiş bir İslam dünyasının kendi değerler kaynağına ne
denli ters düştüğünün acı bir belgelenişidir.
“OKU” EMRİNİN KAPSAM ALANI
“Oku” emri, gazete okumaktan, göklerin sırrını okumaya kadar bütün bir itim-fikir-
hikmet-estetik dünyasını kaplar. Başka bir deyimle, “Oku” emriyle bize, insan, evren,
vahiy kitaplarının okunması, yorumlanması, değerlendirilmesi ve eşya ve olayları
Yaratıcı’ nın dilediği yönde şekillendirme uğruna tüm varlığın didik didik edilmesi
görevi yüklenmiştir.
Istam-Doğu, artık öğrenmiş olmalı ki, zaman ona, bağlı olduğu kitabın ölümsüz
tespitlerinin, yaşanan bütün devirlerin üstünde ve önünde gittiğini göstermiştir.
Öğrenmiş olmalı ki, “İlim Çin’de de olsa gidip alın” diyen peygamberin direktifine ters
düşerek, evinin içine, elinin altına girmiş ilimleri bile değerlendirememenin faturasını
ödemek çok ağır ıstıraplara malolmaktadır. Amerikalı yazar Henry Clausen’in, esası
Kur’ansal olan şu sözünün ölümsüzlüğü, çağlar tarafından bir kez daha doğrulanmıştır:
“Öğrenmek pahalıdır ama cehalet çok daha pahalıdır.”
İnsanın üstünlüğü, onuru evrensel ve kozmik olduğu için, onun cehalete yenik
düşmesinin doğuracağı musibetler ve felaketler de evrensel ve kozmik olacaktır.
Her zaman ve mekânın temel belası ve Kur’an’ın baş düşmanı cehalet alt edildiğinde,
aşk, irfan ve güzelliğin kaynak yurdu Müslüman Doğu, Bilgi Çağı’nın en ileri ufuklarına
adını yazdırır.
Şiir, ötesi ve berisi
Şiirin sultan ustalarından Mehmet Akif, ölümsüzlüğünün belgelerinden biri olan bir
dörtlüğünde şöyle diyor:
“Şi*r için gözyaşı derler, onu bilmem, yalnız
Aczimin giryesidir bence bütün âsârıın.
Ağlarım, ağlatanının, hissederim, söyleyemem;
Dili yok kalbimin, ondan ne kadar bizarını. ”
İslam’ın büyük vicdanı Akif, bir şair duygusallığı içinde böyle söylüyor. Zirvesinde
oturduğu şiir sanatı adına eşsiz bir tevazudur bu... Gerisini edebiyatçılar tartışsın.
Benim bildiğim şudur: Gönlü, söz mucizesinin zirvesi Kur’an’a iniş yeri olmuş en büyük
insan Hz. Muhammed, “Sözde büyü olduğu kuşkusuzdur” diyor ve ekliyor: “Arşın
anahtarları, şairlerin diline emanet edilmiştir.” Buna göre, şiir, vasıtasız bilginin en
güçlü yollarından ve belirişlerinden biridir. Böyle olduğu içindir ki, İslam düşünce
geleneği şiiri, sanatların sultanı sayar.
Kur ! an*ı, adam gibi okumayı bilmeyenler, onun, şiirin yerini belirleyen sözlerini, şiiri
küçümseme olarak görebilmişlerdir. Oysaki Kur’an, şiirin gücünü ve yüceliğini inkârın
peşinde değil; şiirle, onun üstünde ve ötesinde bir kurum olan vahyi karşılaştırma
arzusundadır.
Biliriz ki, bir kudretin sınırlarını belirleme, o kudreti inkâr değil; onun, insan
hayatındaki rolünü daha iyi oynamasına yardımcı olmaktır.
Evet, vahiy ve peygamberlik, şiirin üstünde ve ötesindedir. Nebi de, şairin üstünde ve
ötesinde... Bu yüzden, nebi şairliğe muhtaç değildir. Yaratıcı Kudret, nebiyi, şiir üstü bir
bilgi ile beslemektedir: “Biz o Peygambere şiir öğretmedik, zaten şiir ona yaraşmaz
ki...” (Yasin, 69) O’nun muhatap olduğu tanrısal kelam, her biri bir şiir devi olan Arap
şairlerini, önünde secde ettirmedi mi?
Tanrı Elçisi, bu ölçüler içinde şiiri sevmiş, şairleri kutsamış ve hayatı boyunca güzel
şiirlerden parçalar okumuştur. Onun, putperest şairlerin, ölümsüz gerçeği yakalayan
deyişlerini bile övdüğüne tanık oluyoruz. Şair sahabîlerden Hassan için “Allahım, onu
Kuhülkudüs’le destekle” diye dua eden de odur. Böylece o, şiirin, vahyin altında, fakat
diğer bilgi ve eriş yollarının hepsinin üstünde olduğunu gösteriyordu.
Şair, peygamber değildir; filozof veya bilgin de değildir. Şiirde felsefe ve ilim olur ama
bu, şairi ne filozof yapar ne bilgin. Filozof ve bilginden bekleneni şairden beklemek
birçok topluma büyük kayıplar verdirmiştir. Bu toplumlardan birinin de, bizim
toplumumuz olduğunu söylemek, bilmem abartma mı olur?
ŞİİRDEN FELSEFEYE GEÇİŞİN FATURASI
Aynı zamanda çok büyük bir şair olan filozof Platon, felsefeye soyunduğu sırada, o güne
kadar yazdığı şiirlerini ortadan kaldırmış ve bir daha şiir yazmamıştır. Felsefede
yükselmek adına neleri ortadan kaldırdığını anlamak için, imha ettiği şiirlerinden her
nasılsa geriye kalmış ve daha sonra Mevlana Celaleddin’de yeniden dile gelmiş
dizelerden bir örnek:
“Ey sevgili, seni doyasıya seyretmek için bu gözlerim yetmez; göklerdeki yıldızlar kadar
gözüm olmalı ve seni o gözlerimin tümüyle seyretmeliyim!”
Ölümsüz Platon, şiirlerini yok etmeseydi; insanlık en büyük şairlerinden birine daha
sahip olacaktı ama ideler dünyasının eşsiz habercisi filozofundan da yoksun kalacaktı.
Hayata hizmetini kalemle veren ruhların büyük bir kısmı, işe şiirle başladılar. Sonra, ya
şiirin burçlarında kalmaya devam edip ayaklarını hiç yere basmadılar yahut bulutların
üstünden yere inip düşünce veya bilgi üretmek üzere başka yollar seçtiler.
O ‘başka yollardı seçenlerden biri de bu satırların yazarıdır.
‘Din maskeli Allah düşmanlığı: Şirk'
Hayatımın gaye kitaplarından biri olan ‘Sirk’ adlı eserimden söz edeceğim. Eser, dün
itibariyle kitapçı vitrinlerine ulaştı. Mutluyum, Tanrı’ya şükranla doluyum. Bu
vesileyle, tarihin ve insanlığın önünde şunu söylemek benim hem hakkım hem de
görevimdir:
Birkaç dilde yayınlanmış 60 küsur kitabımı bir kenara koyuyorum. ‘Allah İle
Aldatmak' , Arapçılığa Karşı Akılcılığın Öncüsü İmamı Azam* . ‘Mâûn Suresi Böyle
Buyurdu’ . ‘Kur’an Penceresinden Kurtuluş Savasına Bir Bakış’ adlı eserlerim, İslam
düşüncesinde, özellikle Türk-lslam düşüncesinde birer devrimdir. Bunun böyle olduğu,
yerli ve yabancı araştırıcılar tarafından da kabul ve itiraf edilmiştir. Bu eserler,
Cumhnrbaskanımız Ahmet Necdet Sezer ’in. ‘Allah İle Aldatmak’ kitabı vesilesiyle
söyledikleri gibi, “Cumhuriyetin bugüne kadar yazılmamış manevî manifestosunu
vücuda getiren eserlerdir.”
Yine hakkım ve görevim olarak söyleyeyim: Bu eserler, ‘Cumhuriyet devriminin eksik
kalan diğer yarısı’m tamamlayan eserlerdir. Bu eserler, bundan yetmiş-seksen yıl önce
yazılmalıydı, yazılmamıştır, yazılamamıştır. Bu eserler kitlesel planda okunup
hazmedilmeden Cumhuriyet devrimi gerçek rayına oturamaz ve emperyalizmle
karanlığın işbirliği tarafından tezgâhlanan tehditlere açık olmaktan kurtulamaz. Ben bu
gerçeği bir iman ve aydınlık emaneti olarak tarihin ve Tanrı’nın huzurunda halkımın
vicdanına iletiyorum. Zamanın yanılmadığımı göstereceğinden de emin bulunuyorum.
Bu devrim kitaplara bir yenisi eklendi. Tam adıyla verelim: ‘Din Maskeli Allah
Düşmanlığı: Şirk’. Adı bile ürpertici. Ve bu ad, Kur’an’dan alınmıştır.
Neden bir devrimdir bu kitap?
İslam’ı bir Arap saltanat ideolojisine dönüştüren Emevîler . şirki tanınmaz hale
sokarak, Mekke sirkinin patronu EbuCehil ’de olanları İslam diye dinleştirdiler.
Şunu biliyor musunuz? Vahyin yeryüzüne inen ilk suresinde (Alak suresil Tanrı’yı
tanıtmaya ayrılan ayet sayısı beş, insanı tanıtmaya ayrılan ayet sayısı üç iken sirk
patronu E bu Cehil’i anlatmaya ayrılan ayet sayısı, onbirdir. Sarsıcı bir delâletle suna
vurgu yapılmıştır: Sirkin başı olanlar ve binnetice sirk. Allah’ın varlık ve birliği de
dahil, her şevden önce tanınmalıdır. Çünkü şirk tanınmadan, Kur’an mesajı tanınamaz.
Kur’an’ın savaşı, şirk iledir, ateizm veya öteki dinlerle değil. Şirkin olmadığı yerde
Kur’an din savaşma girmez. Kur’an iki yerde savaş veriyor: 1. Genel savaş. 2. Din
savaşı. Bunların ikisi de zulme karşıdır. Kur’an, hiçbir din ve inançla kavgaya girmiyor.
Tek istisna sirktir.
ŞİRK TANINMADAN KURTULUŞ YOKTUR
Tevhit bilinmeden onun zıddı olan şirk bilinemeyeceği gibi, şirk tanınmadan da onun
zıddı olan tevhit bilinemez. Mâfin suresi bize gösteriyor ki. sirki gereğince tanımadan.
ııamazlı niyazlı müşriklerin camileri doldurmasını önleyemezsiniz. Çünkü sirki
tanımadan, namazlı nivazlı müşriklerin olabileceğini bilemezsiniz. Emevî zorbaları, bu
gerçeği çok iyi bilmekteydiler ve Kur’an mesajının gölgelenmesi için bu bilgilerini
ustalıkla kullandılar.
Onlar biliyorlardı ki, tek basma tanıtılan tevhit Kur'an'ın tevhidi olmayacaktır. Onlar
bîr yandan tevhidi anlatarak, Allah ile aldatılan kitlelerin nabzını şerbetlediler, öte
yandan şirkin tanınmasına olanak vermeyerek İslam’ın gerçek mesajının hayata
geçmesini engellediler.
Bugünün Emevt takipçisi siyaset dincilerinin yolu da aynen hudur. Onlar da, bir yandan
yüzbinlerle ifade edilen camilerle, Kur’an kurslarıyla tevhidi anlatırken öte yandan, en
azılı Kelimei Şehadet düşmanı emperyalistlerle işbirliği yaparak şirkin tanınmasına
giden tüm yolları tıkamaktalar. Böylece hem Müslümanları memnun ediyorlar hem de
İslam’ın düşmanlarını.
Kur'an’ın en büyük devrimi, sirkin sadece bir türünü değil, her türünü deşifre etmek
olmuştur. Özellikle menfaatcılık ve riya sirkini, j Sirk ’ adlı eserim. Kur'an’ın iste bu
büyük devrimini avrıntılıvor. Bin küsur yıllık bir hasrete cevap getiren bu eserimi,
özelde milletimin, genelde de bütün insanlığın vicdan ve idrakine emanet ediyorum.
Her devrin mazlumu
Her devrin mazlumu, binlerce mazlumun ilham kaynağı, desteği-d ayan ağı olan bir
mazlumdur. Her devrin mazlumu, Kur'an'dır.
Kur’an; kendisiyle savaşanlarla, kendisini benimsemiş gibi görünüp de hayatın dışına
itenleri, ‘zalim’ olarak nitelendirmektedir.
O halde, Kur'an'a zulüm iki kanaldan gelir: Ona karşı çıkan imansızlık kanalı, ona
inanmış olduğunu söyleyip de onu hayatın ve dinin kısmen veya tamamen dışına iten
riyakârlık kanalı. Namıdiğer dincilik kanalı. Bu iki kanalın çocukları, indiği günden
beri Kur’an'a zulmetmektedirler.
Kur'an'a zulüm, onu insanlığa tebliğ eden peygamberin ölümünden sonra, dini saltanat
ve egemenlik aracı yapan Emevî zorbalarıyla başladı. Kur'an'ı tebliğ eden
Peygamber’in torunlarını zehir ve kılıçla katleden bu ‘hıyanet kavmi’nin kahır ve
nefreti, aslında Kur'an'a karşı idi.
Bugünkü İslam dünyasının perişanlığının biricik sebebi de Kur’an'a zulümdür.
“Müslüman bir kitlenin Kur'an'a zulmü nasıl söz konusu edilebilir?” diye elbette ki
sorulacaktır. Cevabı Kur'an vermiştir:
Kur'an'a yapılacak zulümlerin en büyüğü, onun kâğıt ve kılıflarını kutsayıp
hükümlerini hayatın dışına itmektir. İslam dünyası bunu yapıyor. Biri şöyle yapıyor,
öteki böyle yapıyor. Kur'an'ı tebliğ eden Elçi’nin, mahşer meydanında kurulacak en
büyük mahkemede, kendisine inandığını söyleyenlerden tek şikâyeti işte bu olacaktır:
“Resul şöyle der: ‘Ey Kabbim, benim toplumum, bu Kur'an'ı terk edilmiş/dışlanmış
halde tuttular.” (Furkan, 30)
Bugün, bütün dünyada, hemen her şey ‘Kur'an'a rağmen’dir. Hepsinden ilginci, din,
Kur'an'a rağmendir. İslam dünyasında durum daha da vahimdir. İslam dünyasında biç
değilse şeklî ibadetlerin Kur'an'a uygunluğu tam olur diye düşünebiliriz. Hayır, o
konuda bile durum sanıldığı gibi değildir. Kur'an'ın emrettiği abdest, namaz, oruç, hac
gibi ibadetler bile Kur’an'a ters bir biçimde uygulanmaktadır.
KUR’AN’A EN BÜYÜK ZULMÜ DİNCİLER YAPIYOR
“Kur'an” dediğiniz anda, en ileri dincilerin bile kan tepesine fırlamaktadır. Bir örnek
olarak Türkiye’ye bakalım: Türkiye’de inkarcı zulüm, “Kim demiş Kur’an mucizedir!
Kur’an çöl kitabıdır, bize ne, Araplar okusun” diye haykırırken, dinci zulüm, “Arapça
bilmeyenler Kur’an'a el sürmesin” fetvasıyla inkarcı zulme taşeronluk yapmaktadır.
Dahası var:
Son zamanlarda, “Bütün Müslümanların ana dili Arapça’dır. Müslüman olduğumuz
için biz Türklerin de ana dili Arapça’dır. Biz de ana dilde eğitim istiyoruz, ana dilimizi
öğrenmek istiyoruz” diyebilen süper manyaklar türemiştir. Arapçılıkla kafayı yiyen
süper manyaklardır bunlar. Süper manyaklar ve süper alçaklar...
Tuh bunların ervahına! Tuh ve yuh!
‘Kur'an'a rağmen din’in dukalıkları, beylikleri, kethüdalıkları, hatta şiddet çeteleri
oluşmuştur. Onları kullanan haçlı emperyalizm bu gidişin devamını ‘lüzumlu’ görüyor.
Kur’an’ın gerçek dinini tanıyanlara ise sadece şunu söylemek kalıyor:
Kur’an'a inanmayanlar sürünmekten kurtulabilirler; çünkü kötü niyetleri ve zulümleri
yoktur ama Kur'an’a zulmedenler asla kurtulamazlar.
Mişnacılıkve Kur’an
Mişna, dinin tanrısal kaynağının yerine geçirilmek üzere, tartışma üstü ilan edilen
kitaplara denir. İbranice olan bu kelime, ilkin, Yahudi din adamlarının dinleştirdikleri
yorumları içeren metinler için kullanılmış, daha sonra Hıristiyan ve İslam literatürüne
de girmiştir. Arapçada mişnayı karşılamak üzere, ‘mesnât’ sözcüğü kullanılır.
İslam açısından baktığımızda, içeriği ne olursa otsun, Kur’an dışındaki ‘tartışma üstü’
ilan edilen tüm din kitapları mişna cümlesindendir. Temel tevhit ölçüsü şudur: Allah'ın
elçisi dışında tartışma üstü kişi, Allah'ın kitabı dışında tartışma üstü kitap kabul eden,
İslam dininden çıkar. Çünkü böyle bir kabul, katıksız şirktir. Kitap başka, ‘tartışma
üstü kitap’ başka. İslam dininde İkincisi sadece Kur'an'dır.
‘Kur’andaki İslam’ kitabımda, Hz. Ömer’in mişnacılıkla ilgili bir sözünü, İbn Sa'd (ölm.
230/844) Tabakaat’ının Leiden baskısından aktarmıştım. Hz. Ömer, Peygamberimize
isnat edilen sözlerin tümünün imha edilmesini, aksi halde ileriki zamanlarda bu
rivayetlerin Kur’an'ın yerini alan mişnalara dönüştürüleceğini ve sonuçta Kur’an-lslam
irtibatının kesilme noktasına geleceğini söylerken, “Israiloğulları gibi, mişnalara
sığınmak durumunda kalmamızdan kaygılanıyorum” şeklinde konuşmuştu. Hz. Ömer,
lslam-din konusunda Kur’an dışında kutsal ilan edilen bir kaynağın varlığına radikal
biçimde ve her zaman karşı çıkmıştır.
HADİS ALLÂMESİ ELBANÎ’NİN SARSICI TESPİTİ
Sonraki çalışmalarım sırasında mutluluk ve hayretle gördüm ki, mişna (mesnât)
kelimesini ilk kullanan ve mucize bir biçimde tanımını da veren, bizzat İslam
Peygamberindir. ‘Yüzyılımızın Hadis Altâmesi 1 diye anılan tartışmasız otorite
Nâsıruddin el-Elbanî (ölm. 1999) şaheseri "Silsiletü'l-Ahâdis 1 adlı 32 ciltlik anıt eserinin,
"es-Sahîha 1 kısmının â. cildinde (s. 774-776), konumuzla ilgili şu ilginç satırlara yer
veriyor:
""Peygamberimiz şöyle buyurmuştur: 'Kıyametin yaklaştığını gösteren belirtilerden
bazıları şunlardır: Şerir ve şirretlerin itibarlı-saygın tutulması, erdemli insanların zelil
duruma getirilmesi, sözün çoğalıp eylemin azalması, toplumda mişnalar okunup
durmasına rağmen kimsenin bunlara karşı çıkmaması.' Saha biler sordular: 'Mişna
(mesnât) nedir ey Allah'ın Elçisi? 1 Resul cevap verdi: 'Allah'ın kitabı dışında din adına
yazılan tüm kitaplar."
Allâme Elbanî bu hadiseye şu açıklamayı getiriyor:
"Bu hadis, Hz. Muhammed'in peygamberliğinin mucize göstergelerinden biridir. Onun,
sonraki zamanlara ilişkin söylediklerinin tümü, özellikle mişnalarla ilgili olanları
tamamen gerçekleşmiştir. Mişna, Allah'ın kitabı dışındaki tüm yazılanlardır. Cenabı
Peygamber bu sözüyle, sonraki devirlerin, uyulması farz hale getirilmiş mezhep
kitaplarına dikkat çekmiş gibidir. Çünkü bu kitaplar, zaman içinde kitleyi Kur'an ve
gerçek sünnetten uzaklaştırmıştır. Ne yazık ki bugün de durum aynıdır. Bu kitapları
farzlaştıranlar içinde şeriat fakültelerinden çıkanlar, doktora yapmış kişiler bile vardır.
Bunlar, tarih boyunca bu mezhep kitaplarını dinleştirdi, halkın bunları izlemesini din
emri haline getirdiler. Onların ulema takımının en büyüklerinden biri olan Ebul Haşan
el-Kerhî el-Hanefî (ölm. 340/951) ünlü sözünde bakın ne diyor: 'Mezhep imamlarımızın
görüşlerine zıtlık belirten tüm Kur'an ayetleri ya tevil edilir yahut da neshedilmiş
(hükümden düşürülmüş) sayılır. Hadislerde de durum aynıdır."
"Bu zihniyete sahip olanlar, mezhebi asıl, Kur'an'ı ona uyan ikincil kaynak durumuna
getirdiler. İşte bu, kuşkusuz ve tartışmasız bir mişnacılıktır."
"Mişnaların Beniisrail rivayetlerinden ibaret olduğunu söylemek hadisin beyanına
tamamen aykırıdır. Mişnacılık, kıyamet alametlerinden biridir. Böyle bir alametin, Hz.
Peygamber'den önce Yahudilerin yaptığıyla ilgisi olamaz..."
Anlaşılan o ki, hesabına göre kutsallaştırdığı birçok kitabı tartışma üstü ilan eden
mişnacı zihniyetin maskesini ilk düşüren, Kur’an'ın tebliğcisi Hz. Muhammed'dir.
İndirilen din 1 ve ‘Uydurma din 1
Başlık, İslam düşünür ve aksiyoneri İbn Teymiye’nin ‘münzel din ve müevvel-mübeddel
dini deyimlerinin bugünkü dite aktarılmış şeklidir. Kelimelere bağlı kalırsak, deyimin
tam karşılığı şu olur: "Allah tarafından vahyedilen din, insanların tevil ve
uydurmalarıyla oluşmuş din. i Kısacası, gerçek din ve sahte din...
İbn Teymive (ölm. 728/1328), tenkide açık yaklaşımları olmakla birlikte, İslam tarihinin
en cesur tevhit erlerinden biridir. Onun bütün çekilmezliği, keskin bir kılıç gibi
kullandığı üslubu ve acımasız eleştiri tarzıdır. Ve bu eleştiriden en fazla rahatsız olan da
tasavvuf ve tarikatlardır. Ancak şunu unutamayız:
İbn Teymive. bir tasavvuf düşmanı değildir, tasavvufun bir türüne düşmandır.
İbn Teymiye, tasavvuf adı altında, şeyhperestlik yapanlara karşıdır. Tasavvuf tarihinin
‘önder’ diye andığı Bağdatlı Cünevd (ölm. 298/910) ve ekolünce temsil edilen mistik
anlayışı takdir etmiştir. Ona göre, tasavvuf. Kur'an'a dayandığında Allah dostu.
Kur'an'dan koparıldığında şeytan dostu yetiştiren bir kurumdur. Bu nazik kurumu,
indirilen dinin kaynağı Kur'an'daki boyutlarıyla korumak, Kur'an dininin selameti
bakımından hayatî bir önem taşır.
Kur'an, kendisinin tanıttığı dinin bir yaradılış dini olduğunu ısrarla belirtir. Dinin kuru¬
cusu Allah'tır. Peygamberler kurucu değil, tebliğ edici, tanıtıcıdır. Din gönderme, din
adına emir ve yasaklar koyma, kısaca, dinde hüküm Allah'ındır. Kur'an burada tam bir
tekelden bahseder. Bu tekele şöyle veya böyle, şu veya bu gerekçeyle burnunu sokan, Al¬
lah'a ortak koşmuş yani şirke batmış olur. Bu noktada şu ilkenin altı doğrudan ve dolay¬
lı, defalarca çizilir:
"Saf, temiz ve erdirici dîn Allah'ın tekelindedir." (Ziimer suresi, 3)
Buna bağlı olarak, haram kılma, günah ilan etme yetkisi de Allah'ın faaliyetlerinden
biridir. Peygamberlerin bile bir şeyi din adına haram ilan etme yetkileri yoktur.
(Tahrîm, 1; En'am, 119, 140; A'raf, 32; Mâide, 871 Haram ilan etme yetkisini
kullanmaya kalkmak Varatıcı-din koyucu kuvveti ikileştirir. Varlık ve oluşta esas olan
mubahlık yani serbestliktir. Bu yaradılış kuralına istisna getirmek, yani bazı şeyleri
haram itan etmek, sadece Allah'ın elindedir.
VAHYÎLİK İLKESİ VE İÇTİHAT
Kur’an, vahvîlik Ivahve davanmal ilkesi ni dinin omurga noktalarından biri olarak tescil
eder. Dinin içeriği ve çerçevesi vahiy tarafından belirlenecektir. İslam'da bu belirlemeyi,
Kur'an yapar. Kur'an. Yaratıcı Kudret tarafından din adına insanlığa ulaştırılan
mesajların toplamıdır. Kaçınılmaz değişmenin ortaya çıkardığı yeni şartlara cevap
vermek tanrısal kelamın niteliklerinden biridir. Bu nitelik, vahyin mesajını, reform
ihtiyacının üstünde tutar.
Zamanüstülüğün insana dayalı faaliyetinin adına, Kur'an düşüncesinde içtihat denir.
İçtihat, Kur'an'ın hayat damarlarından biridir. Kur’an, içtihadı, bir hayatî faaliyet
alanı olarak belirlemekle, mesajının yeni zamanlara uyumunu sağlamanın tıkanmaz
yolunu ortaya koymuştur.
İslam gibi evrensel bir dinin, ilişkiye girdiği pek çok kültür tarafından yorumlanması ve
bu kültürlerin sahibi kitlelere mal edilmesi kaçınılmazdı. Ancak bu mal etme sırasında
bir yığın hurafe, putperest kalıntı İslam bünyesine girmiştir. Böylece yorumlanan
(müevvel) din, zamanla, değiştirilen (mübeddel) din haline gelmiştir. Dini değil de bu
yorumları zamanüstü ilan eden bir anlayış, kutsallaştırılmış bir örfler yığınını Allah'a
fatura etmektedir. İndirilen dine baplı iman adamının her devirde bir numaralı işi,
indirilen dinin kaynağı olan Kur’an denetiminde, uydurulan din kalıntılarım
temizlemek olmalıdır. Bu yapılmazsa uydurulmuş ditı, indirilmiş dini örter ve kitle,
Allah'ın dini adı altında, asırların eskimiş kabullerine teslim olmak gibi bir talihsizliğe
itilir.
Ne acı kaderdir ki uydurma dini sömürmede din yobazı ile dinsizlik yobazı , esrarlı bir
paralellik içindedir. İndirilen din, ikisine de yaramaz. İkisinin de referansları
uydurulmuş dine çıkar. Biri "Din budur" diye saldırırken, ötekisi de hesaplarına,
hasetlerine, kinlerine çarpanları cehennemlik ilan etmek için uydurulmuş dine
sarılacaktır. Kısacası, sermaye aynı, sermayenin kullanımı farklıdır.
Tanrı vesayet altında mı?
Tanrı vesayet altına elbette alınamaz ama O'nu vesayet altına almaya yönelik
davranışlar insan tarafından her zaman sergilenebilir ve sergilenmiştir. Bugünkü
dünyanın sıkıntı sebeplerinin başında da insanın bu namert girişimi bulunmaktadır.
Tanrı’yı vesayet altına alma tutkusu, Tanrı’nın gönderdiği dini kendi hesaplarına
uyduran din temsilcilerinin dünyasında barınabilmektedir. Tanrı’yı vesayet altına alma
girişimi, Tanrı’nın yeryüzündeki iradesini saptırmakla başlıyor. Şirk (Allah'ın
yetkilerini paylaştırma) illeti bu irade saptırmanın en tipik betirişidir.
Tanrı, iradesini bize üç yolla açıklamaktadır. Birincisi, Kur'aıı'da ‘sünnetullah’ ve
‘kader’ kelimeleriyle ifade edilen yaratılış ve tabiat kanunları; İkincisi, içsel peygamber
diye anılan akıl, üçüncüsü ise peygamberler aracılığıyla bildirilen vahiydir. Tanrı, kendi
iradesindeki iyilik ve mutluluktan gereğince yararlanmayı akim işletilmesine
bağlamıştır.
Ve Tanrı, aklı tabiata da dine de komutan yapmıştır. Akıl işletilmez ise ne dinden hayır
gelir ne de tabiattan. Aklı işletmeyenlerin üstüne yağacak olan, sadece pisliktir. (Yunus,
100 )
İslam’ın anlamı olan Allah'a teslimiyet iki anlam içermektedir: Yaratılış ve tabiat
kanunlarına ters düşmemek, dinin getirdiği mutluluk öğretisine uygun yaşamak. Bu
ikisinin yerine insanın inadı veya keyfi geçtiğinde ise Allah'ın iradesi saptırılmış
olmaktadır. Bu saptırmanın dinler tarihindeki suçluları daima dini temsil ettiğini
söyleyenler olmuştur. Bunun içindir ki, dinin en büyük belası ve problemi, din
temsilcileridir. Ve bunun içindir ki son dinin ana kaynağı Kur’an; din sınıfına, din
kisvesine, resmî mabede yer vermemiştir. Çünkü bunlara yer vermek, insanı ‘tanrısal
irade gaspçılarının keyfîne teslim etmek olur. Allah'a teslimiyetin yerini Allah'ı vesayet
altına alma girişimi geçince, insanın iyilik ve mutluluğunu sağlayacak olan din, insanın
mutluluk ve aydınlık yolunu tıkayan bir belaya dönüşür.
İSLAM’IN ANLAMI VE ŞEYTAN EVLİYASI
Tanrı’nın yeryüzüne İslam adı altında gönderdiği mesajın son ve mükemmel şekli olan
Kur’an'la kucaklaşmak, birtakım aracı kurum ve kişilerin onayına bağlı bulunuyorsa
Allah vesayet altına alınıyor demektir. Bunun Kur’an dilindeki adı şirktir. Şunu da
belirtelim:
İslam dünyasında bugün bağımsız birer din gibi algılanan mezheplerin ve tarikatların
hemen tümü birer vesayet kurumu gibi işletilmektedir.
İslam dünyası, Kur'an'da tecelli eden tanrısal iradeyi hayatına yön verir hale
getiremiyor. Çünkü İslam dünyasına yaşatılan din, tanrısal iradenin ürünü olan din
değildir. Müslümanla-ra yaşatılan din, Tanrı’yı vesayet altına alan din temsilcilerinin
oluşturdukları tabular yığını-dır. Kur’an, Allah’ı vesayet altına almak isteyen
zihniyetlerin temsilcilerine ‘şeytan evliyası’ demektedir.
BU KİTAP OKUNMADAN OLMAZ!
Allah’a imanı ve dindarlığı kendilerine bir biçimde komisyon verilmesine bağlayan
‘şeytan evliyası’ için bir şeyin Kur'an'da olması veya olmaması önemli sayılmamaktadır.
Önemli olan, Tanrı’yı vesayet altına alan aracı kurum ve kişilerin ne söyledikleridir.
Şeytan evliyasına göre, .Allah'ın buyruklarından yararlanmak, Allah üzerinde vesayet
hakkı kullanan kişi ve kurumların imzasına bağlı bulunuyor. Şeytan evliyasına göre,
"Bu konuda Kur'an ne diyor?" sorusu, sakıncalı ve tehlikeli bir sorudur. "Bu konuda
ecdadımız, ulemamız, efendilerimiz, mollalarımız, falan risale, filan rivayet ne diyor?"
diye soracaksınız.
Tanrı’yı vesayet altına alma kahpeliğinin ürünü olan ‘şirk’, kitlelere, bizim yeni
yayınlanan kitabımız ‘Din Maskeli Allah Düşmanlığı: ŞİRK’ adlı eserimizde Kur’an’ın
verileri istikametinde ilk kez anlatılıyor. Gerçeği arayanların vicdanlarına iletmeyi bir
görev sayıyorum.
Rahmeti zahmete çevirenler veya şecere-i mel’ûne
Esasen Arapça olan rahmet ve zahmet kelimeleri arasında esrarlı bir ilişki var:
Rahmetin ilk harfi olan Ra'ya bir nokta koyduğunuzda, Za'ya dönüşüyor ve karşınıza
zahmet kelimesi çıkıyor. İşlem basit ama anlam farkı çok büyük!..
Zahmet, rahmete tam zıt nitelikler ifade eden bir sözcük Rahmet-zahmet ilişkisinin bir
benzeri, Osmanlıcadaki göz ve kör kelimelerinde var. Göz kelimesinden bir nokta
sildiğinizde kör kelimesiyle karşılaşıyorsunuz. Ve şiirin büyük devi Fuzulî (ölm. 1556),
bir nokta silmekle gözü ‘kör’ eden kâtiplere beddua ediyor. Tanrısal rahmeti insana
zahmete çevirenlere ise tüm insanlık, hatta tüm varlıklar beddua ediyor.
Bir Kur'an terimi olarak rahmet, Türkçedeki merhamet, sevgi ve şefkat kavramlarının
tümünü aynı anda içerir. İlk ve temel anlam, sevgidir. Zahmete gelince o, rahmetin tam
karşıtı bir anlam taşıyor. Dinde rahmeti zahmete çevirmek, elbette ki bir nokta ilavesiyle
olmamaktadır. Bunun için çok zorlu bir ‘tasallut mekanizması’ işletilmiştir. Bu mekaniz¬
manın belirgin niteliği, Allah ve peygamberlerin rahmetine ambargo koymaktır. Bu na¬
sıl oluyor? Dini yozlaştırarak insana rahmet kurumu olmaktan çıkarıp siyasal rakiplere,
hatta tüm insanlığa zahmet kurumuna dönüştürmekle oluyor. İslam’ı en taze döneminde
yozlaştıran Arap-Emevî kodamanlarının yaptıkları işte budur. Dindeki tanrısal iradenin
yerine insanın tutku ve çıkarlarını koydular. O çıkarlar, İslam'ın en muhteşem
düşünürlerini, en büyük dâhilerini yok etti. Hayatını ve eserini bağımsız bir kitapla
(Arapçılığa Karşı Akılcılığın Öncüsü İmamı Azam) incelediğimiz İmamı Azam fölm.
150/767) bunlardan sadece biridir.
Bugünün, siyaset dinciliği denen kahır ve fesat ideolojisinin derin psikolojisinde de bu
saltanat iştahı vardır. İslam, siyaset dinciliği elinde rahmet dini olmaktan çıkıp zahmet
ideolojisine dönüştü. Siyaset dinciliği, İslam'a musallat olan en zehirli virüstür. Bu virüs,
İslam'ı çürüttü; şimdi de Cumhuriyet Türkiyesini çürütüyor.
Kur’aıı, bir rahmet kitabıdır. Rahmetten nasipli olmayanlar; söylem, slogan ve iddiaları
ne olursa olsun, rahmetin kitabından hayır göremezler. Ruhlarını sarmış olan riya illeti
o hayrı görmelerini engelliyor. Söverek, bağırarak, Allah ile aldatarak, haçlı
kodamanlarla işbirliği yaparak saltanat sahibi olabiliyorlar ama irfan ve basiret sahibi
olamıyorlar. Mutluluk ve rahmet taşıyıcı hiç olamıyorlar.
Kur’an'ın Rabbi, Kur’an’ı, insana zorluk ve problem çıkarmak, şiddet ve terör
sergilemek için indirmemiştir. (Tâha suresi, 1-2)
ŞECERE-1 MEL’ÛNE ÇOCUKLARI
Rahmeti zahmete çeviren gaflet ve tasallut, Allah için iş gördüğünü söyler ama
yaptığının esası, Allah yerine iş görmeye kalkan engizisyon zebaniliğidir. Zebani
dinciliği, dünyayı İslam karşısında şiddet ve dehşete boğarak ayaklandırmıştır.
Almanya'nın ünlü araştırma kurumlarından biri olan Allensbach'ın anketine göre,
İslam kelimesinin neleri çağrıştırdığı sorusuna muhatap olanların % 93’ü İslam'ın baskı
altındaki kadını, % 83’ü terörü çağrıştırdığını söylüyor. Ankete katılanların % 70'i
İslam'ı tehlikeli bulduğunu bildiriyor.
Rahmet dinini rahmet üzere anlatmaya, 'dini sosyetenin keyfine uydurmak' diyen
‘şecere-i mel’ûne* (Isra suresi 60. ayette geçen bu tabir lanetli soy ağacı demektir)
çocukları az değildir. Şecere-i mel'ûne çocukları, kendilerinden başkasının secde
etmesinden asla mutlu olmuyorlar. Onun içindir ki, daha çok insanın secde etmesine
vesile olanları, ‘dini sosyetenin hesabına uydurmak’la itham ediyorlar.
Şecere-i mel’ûne çocukları bir yandan rahmeti zahmete çevirirken öte yandan,
girdiğimiz yüzy ılı ezilen Müslümanların kanıyla boyayan empery alist kodamanların
hizmetkârı gibi iş görüyorlar; onlara sığınıyor, onları koruyucu, öncü, emin dost
ediniyorlar. Sonra da hiç utanıp arlanmadan, dinin gerçeğini anlatanları, ‘sosyetenin
kurtarıcısı' diye itham etme alçaklığına tenezzül ediyorlar.
Tarihin az rastladığı bir kahpeliktir bu! Şecere-i mel'ûnenin üreteceği temel ürün işte bu
kahpeliktir!
Dost, ey dost!...
A
“Dost dost diye nicesine sarddım. Benim sadık yarim kara topraktır” diyor Aşık Veysel.
Kara toprak, hepimizi, en şefkatli anne olarak, bağrına basacaktır, bu bir gerçek.
Çünkü toprak, bir şey beklemeyen dost, hiçbir eksiği görmeyen, bütün kötülüklere
iyilikle karşılık veren annedir. Gönül ve sevgi kurumu tasavvufta anne toprağa, baba
göğe benzetilmiş ve şöyle denmiştir: “Üzerinde gezdiğimiz toprak, başımızın üstündeki
semadan yücedir.”
Gök; parıltılı, cilveli, çekicidir ama kara bahtımızın bütün ak bereketleri, kara
topraktan çıkar. Kara günlerde bizi o kucaklar. Tasavvuf tarihinin “önder” diye
yücelttiği ölümsüz Cüneyd el-Bağdadî (ölm. 296/908): “Sûfî, yani, gönlünü ve hizmetini
Hak yoluna adamış kişi, toprağa benzer” diyor ve ekliyor: “Bakın toprağa, ona her
türlü çer-çöp, kirli şey atılır; fakat ondan hep güzel şeyler zuhur eder.”
Anadolu’nun koca gönüllü Aşık Veysel’i, Cüneyd’den bin yılı aşkın bir zaman sonra bu
gerçeğe şöyle değinecektir:
“Kamın yardim kazmayıııan , befinen
Yüzün yırttım tırnağman, efinen
Yine karşıladı beni gülünen
Benim sadık yarim kara topraktır. ”
Evet, kara toprak, böylesine cömert ve sevecendir. Ne var ki, yalnız kara toprağın ‘sadık
yar’ olacağı bir dünya, derdi çekilecek bir dünya değildir. Mutluluk için ‘insan dostlar’
da lazım.
Kur’an; dostluk (uhuvvet) sırrının erdiriciliğini mucize boyutlarda ele alan, ezel
dostunun kelamıdır. Her şeyden önce, iman beraberliği, zaman öncesi başlayan ve
zaman üstü değeri olan bir dostluk olarak veriliyor. îsar ahlakı -ki başkalarının
mutluluğunu kendi çıkarlarına yeğlemektir- bir dostluk ahlakıdır.
İman sırrı, ezelde, mîsak denen bir mukaveleyle ve Yara tan-y a ratılan arasında başlayan
bir dostluk oluşturur, (bk. A’raf, 172) Bu dostluk ahdine vefa, önce Allah’a bağlılığı,
ardından da iman çerçevesi içine girmiş olanlara ve giderek Allah’ın tüm kullarına
dostça davranmayı gerektirir. “Aldatan, bizden değildir” diyor emin dost Hz.
Muhammed. Çünkü aldatmak, dostluk sırrını tahrip etmektir. Aldatanlar, Emin Elçi’nin
bağlıları olamazlar. İman eri odur ki, varlığı, özellikle insanı büyük dostun rengini,
çizgisini, kokusunu taşıyan haberci olarak görür ve dost hatırına sever. Çağları dize
getirmiş Yunus Emre’nin dediği gibi, “yaratılanı, Yaratan’dan ötürü sever.”
AHDE VEFA YOKSA...
Kur’an, ezel dost Allah’a, ezelde verdiğimiz sözün dünya planında hatırlanmasına ve
gereklerinin yapılmasına ‘ahde vefa’ diyor ve bunun zedelenmemesine özen
göstermemizi istiyor, (bk. Bakara, 27) Ve ezel dostunun en büyük dostu zamanlarüstü
Peygamber: “Abde vefası olmayanın imam da olamaz" diyor. Ne ilginçtir ki, en büyük
Allah dostu Yüce Peygamberdin, eşsiz çilelere katlanarak tanıttığı mesaj karşılığı
insanlıktan istediği tek şey Ehliheyt’ine sevgi ve dostluktur, (bk. Şûra, 23)
Ve ne ürperticidir ki, Arab’ın, o masum ResuPün bu masum isteğine verdiği cevap,
onun, “cennet çiçeğim" diye koklayıp öptüğü torunlarının birini zehirleyerek, birini de
hançerleyerek öldürmek olmuştur.
Allah’ın, anne-baba-evtat-kardeş gibi kan ve beden bağı ifade eden ilgilerden uzaklığı,
tanrılığın bir niteliği olarak, Kur’an tarafından ısrarla ifade edilir. Ama aynı Kur’an’a
göre “Allah’ın dostları vardır" ve “Allah dostları için ne korku vardır, ne de hüzün,
dünya ve ahirette muştular vardır onlar için.” (Yunus, 62-64)
Tasavvufta, Yaratıcı’dan ‘dost’ diye söz edilir. Bir derviş için, en büyük eriş, bu ölümlü
dünyadan, mezar denen sonsuzluk istasyonunun taşma ‘Hû Dost’ yazdırabilmeyi
gerçekten hak etmiş olarak ayrılabilmektir.
Mezar taşma ‘Hû Dost’ yazdırmayı gerçekten hak edenlere selam olsun!
“AİDS’ten de beter..."
Başlığımız, Libya Devlet Başkanı rahmetli Muammer Kaddaft’nin dinci yobazların
İslam ve Müslümanlar için arz ettikleri tehlikeyi göstermek üzere kullandığı ifadedir.
Evet, yıllardan beri haçlı Batı’nın, fanatizmin korkunç temsilcÜerinden biri ilan ettiği
Kaddafı’ye göre fanatizm ve yobazlık, İslam ve Müslümanlar için AİDS’ten de
tehlikelidir.
Amerika ve piyonları, İslam’ı çamurlamak ve yıpratmak için yıllar boyu, iki ismi bir
şiddet ve nefret sembolü olarak kullandılar: Humeyni, Kaddafı. Bütün kötülükler bu iki
şahsın adı altında toplandı ve şu formül, kitlelere ısrarla dikte edildi: Humeyni ve
Kaddafı eşittir İslam...
New York’ta hocalığım sırasında, talebelerden biri yanıma sokulup şöyle demişti:
“Bundan önceki devrede sizin dersinizi seçmiş arkadaşlarım çok güzel şeyler
anlattığınızı söylediler ve bana sizin dersinizi tavsiye ettiler. Fakat ben anne ve babama
Humeyni ve Kaddafı inanışıyla ilgili bir şey okuyup dinlemeyeceğime dair yemin ettim.
Şimdi ne yapacağım?” Amerikalı genç, benim okuttuğum ‘İslam Düşüncesi’ni Humeyni
ve Kaddafi ile eşitliyordu.
KADDAFİ AYNI ZAMANDA BİR DÜŞÜNÜRDÜ
Kaddafı konusunun, bizim açımızdan en ilginç yönlerinden biri, belki de birincisi şudur:
Türkiye’de, hemen her ‘sivri ktşi’nin izleyicileri ve bunların oluşturdukları hizipler,
odaklar, hatta ekoller oluştuğu halde, Kaddafî’yi bayrak yapan bir grup veya ekole
rastlanmıyor. Oysaki Kaddafî, düşünceleri ve hamleleri ezber bozan, renkli bir liderdir.
Buna rağmen bir ‘Kaddaficilik’ neden görülmüyor? Cevap basit: Kaddafî yobaz değil ve
Kaddafî antiemperyalist.
Kaddafî, aleyhinde koparılan politik yaygaralar ne olursa olsun, İslam’a bakışı esas
alındığında, son derece tutarlı ve aydınlık bir kafadır. Bu tespitin en güvenilir delili ise
Suudlular başta olmak üzere, bir yığın Arap yobazın onu zındık, hatta kâfir ilan etmiş
olmasıdır. İslam düşmanı güçlerle, İslam’ın sözüm ona şampiyonluğunu yapan güçlerin
aynı anda ‘tehlikeli’ ilan ettikleri bir adam, üzerinde gerçekten durulması gereken bir
adamdır.
Cennetmekân Kaddafî, yaradılışı itibariyle atılgan, devrimci bir tipti. Uyku kaçıran bir
tipti. Çağların beslediği uyuşukluğa, dolap beygirlerine ters düşen şeyler söyleyen bir
tipti. Yobaz kafayla, çıkarlarını yobazlığın palazlanmasına bağlamış çevrelerin böyle bir
tipi sevmeleri beklenemez.
Dinsel alanda kalarak konuşursak, Kaddafî, bir içtihat adamıdır. İslam düşüncesi
açısından devrim sayılacak içtihatları vardır. Bu yüzden hayat onu, yobazlığı en büyük
illet olarak ilan etme noktasına getirmiştir. Kaddafî, tartışmaların getireceği en ileri
riski göze alarak içtihatlarını dünyaya itan etmiştir. Bunların en önemlilerinden biri
şudur: Kaddafî, İslam adına Kur’an’dan başka kaynak tanımaz. Geleneksel kabullere
indirilen ağır bir darbedir bu...
Bir başkası daha: Kaddafî’ye göre, kadınların başlarını örtmeleri, Kur’an’ın, tüm
zamanlar için geçerli kıldığı bir emir değildir. Tesettür ayeti, Asrısaadet kadınlarına,
özellikle Hz. Peygamberdin eşlerine hitap eder. Bunu, tüm zamanlara ve tüm
Müslümanlara genellemek, zorlama bir yorumdur.
Şunu da söyleyebilmiştir Kaddafî: Petrol ve hac gelirleri tüm Müslümanların ortak
gelirleridir. Bu gelirler, çıkış yerlerine bakılmadan tüm Müslüman halkların ortak
yararlarına harcanmalıdır. Kur’an’ın bu en hayatî mesajı sadece ve sadece Kaddafî
tarafından telaffuz edilmiştir. Bu bile onu tarihin üstüne çıkarmaya yeter.
Kaddafî örneği, din konusundaki şu noktanın altını çizmeyi de bir akıl ve vicdan borcu
haline getirmektedir: İslam düşmanı güçler, yobazlığın alkışladığı tiplerle değil, onların
zındık-sapık ilan ettikleri tiplerle savaşmayı esas alıyorlar. Çünkü İslam’ı sahneden
kovmak isteyen güçler, bütün ümitlerini, yobazlığın İslam’a musallat edeceği tahribe
bağlamış bulunuyorlar. Onlar biliyorlar ki, yobazlığın çamuruyla lekelenmiş bir İslam,
hayata ve insana etkili olamaz. İnsan gerçeğiyle çelişmeye girmiş bir İslam, çağın dışına
itilir ve sahneyi boşaltmak zorunda kalır. Onların istediği de zaten budur.
Arslan ve Eşekler
Başlığı, Kur’an’ın Müddessir suresi 49 - 52 . ayetlerindeki bir benzetmeden aldık.
Kur’an, eşek istiaresini, kendisi ile kendisi dışında hidayet kaynağı yapılan kitapları ve
kişileri karşılaştırırken kullanmaktadır. Eşek istiaresi (iğretileme) daha sonra sûfl
düşüncede, özellikle Mevtana Celaleddin (ölm. 672/1273) sisteminde çok kullanılmıştır.
Mevtana sisteminde eşek, şehvetperestliğin, ahmaklığın, kabalığın, basiretsizliğin,
akıldışılığın yobazlığın sembolüdür. Cehalete yenik düşmüş kalabalıkları nitelerken de
eşek sembolünü kullanıyor Mevtana ve kendisini, ‘eşek sürüsünün kulağına gerçeği
ulaştırmayı başaran bir Hak eri* olarak tanıtıyor. Mevlana, eşek istiaresini kullanarak
şu ilginç mesajı da veriyor: Yolun doğrusunu açık ve net biçimde bilmeyenler eşeğin
gittiği yönün tersine gitsinler; yolun doğrusu odur.
Kur'an, kozmik-evrensel planda yerini ve mesajını anlatırken kendini bir ‘Tezkire* (öğüt
veren, uyaran, düşündüren) kitap olarak tanıtıyor(Abese, 11) ve şöyle diyor:
“Ne oluyor onlara da öğüt verip düşündüren kitaptan yüz çeviriyorlar? Sağa sola
kaçışan yaban eşekleri gibidirler." (Müddessir, 49-52)
Kur'an, Allah'ın rahmet ve affını her şeyin üstünde tuttuğu içindir ki, dini kan ve kin
ocağına çeviren engizisyon ve onun İslam tabelası altında faaliyette bulunan fesat
mollası takkeli zebanileri Kur'an’ın dini anlatıldığında derinden rahatsız olurlar.
Kur'an denince âdeta çıldırırlar, dünya başlarına çökmüş gibi feryat ederler. Bizzat
Kur’an'm deyimiyle, Kur’an'ı duyduklarında “safkan arslanı görüp de panikleyen
yabani eşek sürüleri gibi kaçışırlar." (Müddessir, 50-51)
Ve Kur'an'ı ‘mehcûr’ yani devre dışı tutmak (Furkan, 30) için seferber olurlar. Bunda
başarılı olmak için başvurdukları bir numaralı araç ise ‘yalan ve iftira yoluyla
sindirmek' olmuştur.
KÂFİRLER VE ÇİFTE KAVRULMUŞ KÂFİRLER
Kur’an'm itham edici kavramlarından biri otan ‘küfür’, ‘gerçeği, ayetleri örtme'
anlamındadır. Ayetleri tetkik dışına itmek, onlara sırt dönmek açık bir küfürdür; bunu
yapanlar da kâfirdir. Sırt dönülen ayetin Kur'an ayeti olmasıyla madde dünyasına ait
olması (örneğin fosiller veya tarih kalıntıları olması) arasında hiçbir fark yoktur. Çünkü
Kur’an'a göre, evren ve insan da ayetlerle dolu birer kitaptır.
Küfür, Kur'an'a dayanılarak, ‘bilimin işlerliğine engel olmak’ anlamında da
tanımlanabilir. Ati Imran suresinin 7. ayeti olan omurga beyyineye göre, Kur’an'm
ayetleri muhkem ve müteşâbih olarak iki ana kısma ayrılır. Muhkemler az bir kısımdır.
Büyük çoğunluk (yüzde 90 civarında) müteşâbih ayetlerdir. Müteşâbihleri bir Allah
bilir, bir de bilimde derinleşen bilginler.
Müteşâbih ayetleri yani Kur’an'm yüzde doksanına yakınını işler hale getirip insan
hayatına sokmak bilim faaliyeti gerektirmektedir. Kur’an ayetlerinin iman ve ibadet
konusu olan iki yüz civarındaki muhkemlerini inkâr edenlere kâfir derken, yüzde
doksanlık müteşâbih kısmın inkâr veya ihmaline ses çıkarmamak Kur’an'm
onaylayacağı bir tavır değildir. Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Allah’ı, ahireti, namazı,
orucu... İnkâr insanı nasıl kâfir yaparsa bilimi, düşünceyi, gözlemi, deneyi, tetkik ve
tahlili inkâr da aynen öyle kâfir yapar. İkisinin inkârı ise kişiyi, deyim yerinde ise ‘çifte
kavrulmuş kâfir’ yapar.
Kur’an’dan baktığımızda, bilim ve teknolojide öne geçmiş ülkeler birinci anlamda,
İslam dünyası ise ikinci anlamda kâfirlerle doludur. Bu iki dünyada, iki anlamda da
kâfir olan ‘çifte kavrulmuşlar’ da vardır.
Gerçek şu ki, sadece Kur’an ayetlerini görmezlikten gelenler değil, evren ve insan
kitaplarındaki ayetleri görmezlikten gelenler de kâfirdir. Nüfus kâğıdına ‘Müslüman’
yazdırmış olmak, kâfirlikten kurtarmaz.
Çağ, insan ve zafer
İliklerimize kadar işleyen kavram kargaşası illetinin temel gıdalarından biri oldu çağ
kelimesi... Çağdaş, çağı yakalamak, çağ dışı, çağ atlamak, çağa damgasını vurmak vs.
Bu kelime bolluğu, çağ kavramından haberi olmayan bir toplum olduğumuzun en
yaman belgesidir. Ve böyle olduğu içindir ki ‘çağı yakalamak’yerine çağa damgasını
vuranların günahlarını taklit etmeyi çağdaşlık sanmakla avunuyoruz.
Bütün zamanların en büyük insanının: “Zamana kötü söz söylemeyin; çünkü zaman
Allah’tır” dediği rivayet edilir. Zamanla hesabını iyi sonuçlandırmamış bir toplum ne
çağdan anlar ne zaman gerçeğinden ne de tarihten.
Tarihin her devrinde iki tip toplum var olmuştur: Yaratıcı eylemleriyle çağı
oluşturanlar, oluşan çağa bakarak laf üretenler. Yani zamanı kullananlarla, zaman
tarafından kullanılanlar. Anadolu toplumu, uzun zamandan beri, ikinci başlık altındaki
toplumlardan biridir.
Çağ gerçeğini anlamak için çağlarüstü gerçeği yakalamak ve yaşamak lazımdır.
Sisteminizin adı ne olursa olsun çağlarüstü gerçeği hayatınıza sokmuşsanız hayat sizi
zafer tacıyla donatacaktır. Bunun yerine, bulmuş olmanın sarhoşluğu ile zamanınızı
övünmeyle geçirirseniz çağ sizi kadavra gibi bir kenara atıverir.
Tebrîzli Şems: “Her çağda bir tek gerçek vardır” diyor. Her çağ, bu gerçeği
yakalayanlarca yaratılır. Bu gerçeği yakalayamayanlarsa her çağda hüsran ve aldanış
içindedirler.
Zamanüstü gerçeğin söze dönüşmesi olan Kur’an, bir suresine Asır yani çağ adını
vermiştir. Ve Kur’an, her çağda aynı kalan gerçeğe dikkat çekmek için, anılan sureye
çağa yeminle başlamıştır: “Yemin olsun çağa ki insan hüsrandadır.” Yani çağ gerçeğini
fark edemeyenler, zafer ve mutluluğun kokusunu bile alamazlar; hüsrandan başka
nasibi yoktur onların.
Çağlarüstü ve çağ yaratan gerçek, şu unsurlardan oluşan bir sentezdir: İnsan, iman
(azim ve kararlılık), salih amel (yaratıcı işve hareket) yani eylem, hakkı ayakta tutma
ve sabır şuurunun kolektifleşmesi. Her çağın gerçeği, her zaferin yolu, unsurları
bunlardır. Çağa damga vuranlar bu unsurlara damgasını vuranlar olacaktır.
MEHMET AKİF’İN CEVABI
Kur’an imanının çekirdek nesli, her çağın gerçeğine dikkat çektiği için olacak,
karşılaştıklarında ve ayrılacakları zaman birbirlerine Asır suresini okurlarmış. Belli ki,
her çağın gerçeğini bir manifesto halinde toplumun kolektif şuuraltına yerleştirmek
istemişler. Neden başka bir sure veya ayet değil de Asır suresi? İslam’ın büyük vicdanı
Mehmet Akif, cevabı çok güzel vermiştir: “Çünkü meknûn o büyük surede âsâr-ı felah.”
Yani o büyük surede kurtuluşun yollan gizlenmiştir. İmam Şafiî şunu diyebilmiştir:
“Eğer insanlığa vahiy olarak Asır suresi dışında bir şey gönderilmemiş olsaydı bu sure
insana yeterdi.”
Evet, o surede kurtuluşun yolları gösterilmiştir ama o yollardan yararlanmak, onları
yürüyenlerin hakkıdır, oturdukları yerden onlara methiye yağdıranların değil. Zafer,
kendisi için şiir yazanlara değil, kendisi için terleyenlere teslim olan esrarlı bir sevgilidir.
O yüzdendir ki Kur’an, imanın erdiriciliğini sürekli eyleme bağlamaktadır.
“Kurtuluşun reçetesi bizim kitabımızdadır, elhamdü lillah” diyerek elini göğsüne
bastırıp oturanlara Asır suresi hiçbir şey vermemiştir, vermeyecektir. Buna karşın, Asır
suresinden haberi olmayan birçok kitle, kurtuluşun gereklerini yerine getirdiği için çağı
peşlerine takabilmişlerdir.
Çağ, iki dünyayı bağrında taşıyor: Asâr-ı felah (kurtuluşun eserleri, yolları) edebiyatıyla
ömür tüketenler, âsâr-ı felahı hayata geçirip çağı damgalayanlar. Asır suresini gönderen
kudretin kanunu ve tavrı (sünnetullah), âsâr-ı felaha methiye düzenleri değil, âsâr-ı
felaha sarılanları yüceltmeyi esas almıştır. Mehmet Akif, Asır suresini anlatan şiirinde
vicdan kulağımıza bu gerçeği üflüyor.
Kurtuluşa giden yollan tıkayanlara Asır suresinin layık gördüğü ödül, sadece hüsran
olmuştur.
Allah ile aldatmanın aforoz mekanizması
Allah ile aldatanlar, eleştiri kabul etmez. Kabul ettiği anda kendini inkâr etmiş olurlar.
Allah ile aldatan din simsarı, iddiaları akıl ve din dışı da olsa o, ısrarla dinin temsilcisi
olarak hep kendini öne çıkarır. Dinin savunucusu da odur.
Allah ile aldatanları eleştirdiğiniz anda din dışı ilan edilirsiniz. Din dilinde buna ‘aforoz’
denir. İslam’da din sınıfı olmadığı için aforoz da yoktur. Ancak bu, işin nazarî yanıdır.
Gerçekte İslam ülkelerinde aforozun en kahırlısı işletilmektedir. İslam dünyasında
aforoz kurumunu Allah ile aldatanlar işletmektedir. Siyasal İslam dedikleri Haçlı
güdümlü kurum da bu yapay aforoz sistemine destek vermektedir.
Aforozculuğun kurumsallaşmasına çağımızda entegrizm denir. Ünlü Fransız düşünürü
Roger Garaudy (Roje Garodi), İslam dünyasında entegrizmi en iyi inceleyen düşünce
adamı oldu.
Garaudy, bir zamanlar iman ve kültür kimliğini taşıdığı Batı'yı acımasızca eleştirdiği
gibi, seksenli yıllardan sonra iman ve kültür kimliğini taşıdığı Müslüman dünyayı da ay¬
nı mertlik ve cesaretle eleştirmiştir. Bu iki eleştiriyi birleştirdiği eseri ise ‘L'Integrismes’
adını taşıyor.
AFOROZUN İRİNLEŞMESİ: ENTEGRİZM
Entegrizm, Allah ile aldatanların tutuldukları temel hastalıklardan da biridir.
Taassubun irinleşmesi diye tanıtabileceğimiz entegrizm Garaudy'nin eserinde maharetle
tespit edilip mertçe eleştirilmiştir. Entegrizm, Garaudy’ye göre bir kültürel intihardır.
Bir imanın mensupları, entegrizme gittikleri takdirde, kendi imanlarını içten ve sessizce
ölüme götürürler. Ve ne yazık ki bunu, o imana hizmet olarak ortaya sürmek gibi bir
fenalığı işlemekten de geri kalmazlar.
Garaudy’nin yakındığı bu, ‘İslam’ı çürüten yozlaşma’, bugün artık tüm İslam dünyasını
sarmış bulunuyor.
Bakın, o büyük ışık Muhammed İkbal’in Pakistan’ına. Ziya ül Hak ile yönetime el
koyan yobazların Ortaçağ engizisyon gettosuna çevirdiği Pakistan bugün artık İslam’ın
aydınlık ve ümit yüzünü değil, karanlık ve karamsarlık dolu bir gericiliği temsil ediyor.
Pervez Müşerref bu badirede ABD’yi ürkütmeme politikası dışında bir şey yapabilmiş
değildir. Pakistan, süratle Talibanlaştırıhyor.
Yakın tarihe değin, Türkiye bir istisna idi. ABD ve AB güdümlü BOP operasyonlarıyla o
istisnanın da işini bitirmek istiyorlar.
Garaudy, entegrizm İrinine örnek olarak Suud entegrizmini seçip ayrmtılıyor. Özeti şu:
“İran devrimi ertesinde, Reagan, 'Suudi Arabistan'ın yeni bir Iran haline gelmesine asla
müsaade etmeyeceğiz' beyanında bulunur. Halktan kaynaklanmayan ve siyasal bir
temeli olmayan Suud rejimi, tam dört çeyrek asırdır, önceleri İngiliz ve bugün ise
Amerikan himayesi ile ayakta durabilmektedir.”
“Suudi hanedanı bu bağımlılıklarını, kendi anladıkları bir İslam'ın dış görünüşünün
savunucusu gözükerek maskelemektedirler. Hırsızın elini keserek 'şeriatı uyguluyor'
olduğunu sanmak, Suudi Arabistan'a has bir durumdur.”
“Ürkütücü cezaların Suudi buyurucuları sadece ve sadece küçük suçluları yakaladıkları
için sistemin ikiyüzlülüğü apaçık ortaya çıkmaktadır. Zira silah siparişleri veya büyük
işlerin kotarılması için Batı'nın büyük firmalarından 'masa altından' 500 milyon dolar
alan ve bu servetleri Divone kumarhanelerinde veya Marbella içki âlemlerinde dağıtan
prenslerin ellerinin kesildiği bugüne kadar hiç görülmemiştir.” (Bu satırlar ve daha
geniş bilgiler için bk, Garaudy; Entegrizm, 72-79}
Allah ile aldatmanın en aldatıcı maskesi: Muhafazakârlık
Siyaset dinciliğinin Yeşil Kuşak türünü, görmüştük; şimdi de muhafazakârı ve ılımlısı
çıktı. Bu gidişle kim bilir daha neler çıkacak!
Muhafazakârlık, emperyalist Batı'nın siyasal İslam'ı maskelemek için bulduğu bir tabir.
Kur’an'a göre ise şirk alametlerinden biri ve belki de birincisi. Peki, niye kullanılıyor?
Çünkü karnı her türlü ikiyüzlülüğü barındırmaya müsait. Geniş ve karanlık bir karın.
‘Siyasal İslam'ın Batı tarafından, özellikle Yahudi lobilerince konan yeni ‘tüp bebek
adlar'ından biri de Muhafazakâr Demokrasi.
Türk anayasası, İslam ve din sözcüklerinin siyasette amblem olarak kullanılmasına izin
vermediği için ‘muhafazakâr demokrasi' diyarlar. Bilenler biliyor ki, onların bu sözden
maksadı ‘muhafazakâr İslam'dır. Yani Emevî İslâmî. ABD Dışişleri Bakanı Povcell
Türkiye'yi ‘İslam Cumhuriyeti' diye anarken sürçi lisan mı etmişti sanıyorsunuz?
Muhafazakâr İslam, eğer Kur'an’a sorarsanız, ‘Kur'an Islamı'na karşı oluşturulan
sahte İslam demektir.
Muhafazakârlık, siyasal terminoloji açısından baktığımızda, İslam'ı iğdişleştirme
projeleri’nden biridir. Gerçek İslam demek istemeyenlerin başvurdukları oyunların en
yenisidir. Yalın haliyle sırıtacağı bilindiğinden suratına çağdaş bir maske geçiriliyor:
Demokrasi.
SİYASET DİNCİLERİNE YAHCDİ ARMAĞANI
Muhafazakâr demokrasi tabiri, Ortadoğu ve İslam konusunda yazan ve “Recep Tayyip
Erdoğan'ın İslamcılığı tam bizim istediğimiz şeydir" diyen İsrailli diplomat Aron Liel'in
icat ettiği bir tabirdir. Ortadoğu'yu anlatan eserinin Ortadoğu'da İslam'ın dönüşümünü
ele alan bölümünde işlediği ana fikir işte bu, Muhafazakâr demokrasi' fikridir.
Muhafazakâr Demokrasi, siyasal İslam'ın ABD-AB-lsrail üçlüsünü rahatsız etmeyen
şekli demek.
Felsefî esası şirk olan muhafazakâr mantığa göre, eski, hep iyilerin ve hayırların
toplamıdır. OsmanlI'nın hamamlarındaki hiz oğlanı ticaret ve icraatı hiç anılmaz ama
bugünkü transseksüellere lanet yağdırılır. Çünkü onlar bugünküdür. OsmanlI'nın,
homoseksüelliği nasıl belgeli-resmî bir eğlenceye dönüştürdüğünü anlamak için ‘hiz
oğlanlığı' kavram ve kurumunu incelemek yeter.
Muhafazakârlık denen pagan illetinin bugün anımsadığımızda öfkemizi kabartan
dindışılıkları vardır. Örneğin, Arap'ın sarığını bize asırlarca İslam'ın alâmeti gibi
gösterip takdis ettirdiler. “Peygamber Efendimiz örtmüştü, nasıl olur da kutsal olmaz?!"
Peki, Peygamber Efendimiz'in baş düşmanı Ebu Cehil başına ne örtmüştü? Acaba o baş
düşmanın sarığı Peygamherimizin-kinden daha az mı görkemliydi? Hayır, tam tersine.
E bu Cehil’in sarığı en görkemli sarıktı. Nitekim Hz. Ali, “Sarık Ara bin alametidir”
diyor. Arabın alameti nasıl oldu da ‘İslam’ın alameti’ yapıldı? Ve nasıl oluyor da Arabın
alameti, evrensel bir dinin alameti oluyor, kisve-i resul oluyor?
Muhafazakârlığın karşıtı hanîfliktir. Hanîf; sapık, zındık’ damgası yemeyi göze alarak
ecdat kabullerine karşı çıkan devrimci, asi demektir. Kur’an bu kelimeyi, hamiliğin
babası olarak gördüğü Hz. İbrahim’i öven bir sıfat olarak kullanır.
Kur’an’a göre, gerçek bir mümin, aynı zamanda gerçek bir hanîf olmalıdır.
Hanîfliğin babası Hz. İbrahim’dir. O, bizzat babasının en ileri temsilcilerinden biri
olduğu atalar dinine karşı çıkışıyla ünlüdür. Bu karşı çıkış onu ataları ve toplumu
nezdinde zındık, sapık diye yaftalamıştır. Kur’an ise bu sıfatı, bir övünç aracı olarak
kullanmış ve tevhidin en büyük peygamberlerinden birinin temel niteliği olarak
sonsuzlaştırmıştır:
“İbrahim, müşrik, Yahudi veya Hıristiyan değildi; o, hanîf ve müslimdi.”
Allah ile aldatmanın Arapçılık ayağı
Arapları ifade için Kur’an’da, a’rabî (Arap) veya arab sözcüklerinin çoğulu olan ‘a’rab’
kelimesi kullanılmaktadır.
Kur’an, Arapları çok olumsuz sıfatlarla anmaktadır. Sonraki Arap dilcileri, Kur’an’ın
bu tavrını etkisiz kılmak için olacak, a’rab ve a’rabî sözcükleriyle tanıtılan Arapların
bâdiye Arapları, yani Arapların köylü tipleri olduğu yolunda bir söylem
geliştirmişlerdir. Allah, kötülüğü köylülüğe bağlamaktan münezzehtir. Doğrusu şu ki,
Kur’an’ın Araplarla ilgili söylemlerinin yarattığı sıkıntıya bir tepki olarak geliştirildiği
anlaşılan bu yaklaşım kaş yaparken göz çıkarmıştır.
İşin gerçeğini, Kur’an dilinin aşılmamış ustası Isfabanlı Kâgıb söylemiştir: Kur’an’da
kullanılan a’rab sözcüğü Arap ırk ve insanını tümden ifade eden sözcüktür. Şöyle diyor:
“Arab, İbrahim’in oğlu İsmail’in zürriyetinin adıdır. A’rab kelimesi de, esasında bu
arab kelimesinin çoğuludur.” (Râgıb el-lsfaham, el-Müfredat, arb. maddesi)
Kur’an’da a’rab kelimesi, geçtiği 10 yerin biri hariç, daima olumsuzluğun, kötülüğün,
ikiyüzlülüğün, cimriliğin, kaypaklığın taşıyıcısı olarak kullanılmaktadır.
ARAP GURURUNUN İSLAMDIŞ1LIĞ1
Arap ırkının üstün ırk olduğuna inanmak, Arap için her şeyin üstündedir. Kendisi
dışındakilere ‘acem’ yani ‘ötekiler-yabancılar’ der ve onları ‘köleler veya âzadlı köleler’
anlamındaki ‘mevâlî’ sıfatıyla anar. Bir mevâtînin hiçbir meziyeti onu, herhangi bir
Arap’la eşit duruma getiremez. Düşünülsün ki, İslam din bilimlerinin tümünde kaynak,
İslam ahlak ve irfanında prototip kişilerden biri sayılan ve Hz. Peygamberin
hanımlarından süt emmek gibi bir üstünlükle anılan Haşan el-Basrî (ölm. 110/728) başta
olmak üzere o devrin bilgin ve düşünür tüm mevalîsi horlanmış, Arap kızlarıyla
evlenmelerine izin verilmemiştir.
Fıkıh kaynaklarına kadar sokulmuş bulunan şu insanlık dışı tespiti de anımsayalım:
Araplara ve onların oluşturduğu Kur’an dışı fıkha göre, Arapça okuma ve yazma
bilmeyen herkes ‘ümmî’ sayılır. Yani böyle birisi birkaç dili bitse, okuyup yazsa bile o
ümmîdir. Yani okuma yazma bilmeyen biridir.
Arapların ve Arapçanın üstünlüğü ve kutsallığı yolundaki Kur’an, akıl ve insanlık dışı
bu iddia, ne yazık ki yüce Peygamber âlet edilerek sahnelenmiştir. Bu iddia sahiplerine
göre, mademki Hz. Peygamber en son ve en büyük peygamberdir, o halde onun mensup
olduğu ırk da en yüce ırktır.
Kur’an, herhangi bir ırkın üstünlüğünü ileri sürmeye asta izin vermez. Söz konusu
ırktan bir nebi gelmiş olması bu ölçüyü değiştirmenin gerekçesi yapılamaz. Üstünlük,
niyet ve gayret iledir.
Kaldı ki, Kur’an’ın beyanlarına göre, içinden nebi gelmemiş hiçbir ırk yoktur. Allah, en
büyük lütuflarmdan biri olan peygamber göndermeyi, kulları arasında âdil bir biçimde
paylaştırmıştır. Eğer bir ırktan nebi gelmesi bir üstünlük vesilesi ise bilinmelidir ki, tüm
ırklardan bir veya birkaç nebi gelmiştir. Arap ırkı bu bakımdan tek değildir.
Dine saygı ve bunun oluşturduğu duygusal zemini, Arapların üstünlüğüne basamak
yapan aldatma, Arapları sevmenin bir din emri olduğunu da iddia etmiştir. Bu iddiaya
Kur’an’dan destek bulmak mümkün olmadığından, Allah ile aldatma pazarının başka
bir çare bulması gerekiyordu. Bulmuştur. Benzeri durumlarda başvurduğu ‘hadis
uydurma yolu’na gitmiştir. İşte o iftiralardan biri:
“Ümmetimden ilk şefaat edeceklerim, beni görüp bana iman ederek beni tasdikleyen
Araplardır. Onların ardından da Arapların beni görmeden bana iman edip beni görmek
arzusu taşıyanlarına şefaat edeceğim.”
Görüldüğü gibi, bu şefaat dağıtımında Araplardan başkasına bir şey vaat edilmemiştir.
Resulü göreni, görmeyeni ile ne varsa Araplarındır. Kur’an, Araplarla ilgili olarak
uydurulan bu sözlerin tam tersini söylemektedir.
Allah ile aldatmanın Arapçacılık ayağı
Allah ile aldatmanın bu ayağı, Arap dilini kutsal ilan etmek için dini kutlanma şeklinde
yürütülen bir zulümdür. Arap dili âdeta 'Allah'ın dili' ilan edilip onsuz ibadet
yapılamayacağı dayatması dinleştirilmiştir. Üstelik dinde otorite bilinen birçok fakîh,
özellikle imamı Azam aksini söylemesine rağmen.
• • /V
ilk büyük darbeyi imamı Azam'dan yiyen bu zulüm, kendisini 'bütün insanlığın, bütün
zamanların dini 1 olarak tanıtan İslam'ı sadece Arapların dinî haline getiren en vahim
zulümlerden biridir. Bu zulümden en büyük zararı gören kitle ise Anadolu halkları
olmuştur.
Diyanet İşleri Başkanlığı uzun yıllar bu zulmün savunuculuğunu yaptıktan sonra 2002
yılında Tarabya'da topladığı şûrasında, Kur'an'ın Türkçe çevirisi ile de namaz
kılınabileceğini hükme bağladı. (Herkesin kendi diliyle ibadet etmesinin İslam'a
uygunluğu konusunda ayrıntılar için bizim, Ana Dilde İbadet Meselesi adlı eserimize
bakılabilir)
Kur’an-ı Kerim'in bildirdiğine göre, her peygamber, hitap ettiği toplumun diliyle
konuşmuş, vahiy almıştır. Bunun sebebi, peygamberin getirdiği mesajın, hitap ettiği
toplum tarafından rahatça anlaşılmasını mümkün kılmaktır. (İbrahim, 4) Vine Kur'an’a
göre, istisnasız tüm toplumlara bir peygamber gönderilmiştir. (Katır, 24)
Bunun din bahsinde zorunlu sonucu şudur: Hiçbir dil dinsel anlamda, ötekine göre daha
kutsal veya daha üstün değildir. Kutsal olan, Allah'ın gönderdiği buyruklar, vahyettiği
gerçeklerdir. Dil, bu gerçekleri iletmenin bir aracıdır. Bu anlamda tüm diller Allah'ın
ayetleri cümlesindendir ve hepsi eşittir. (Rum suresi, 22)
Bizim peygamberimiz, kendisi esasen Arap ırkından olmamakla birlikte (dedesi Hz.
İbrahim aslen Sümerli idi. Araplar böylelerine 'Araplaşmış Arap: Arab müsta'rebe'
derler), aldığı tanrısal vahyi, çekirdek toplum ve ilk muhatap olarak Arapça konuşan in¬
sanlara iletti. Bu yüzden, biraz önce gördüğümüz Kur'ansal gerçeğe uygun olarak Arap¬
ça vahiy aldı ve muhataplarına Arapça hitap etti.
Kur'an'a göre, Kur'an okumak, esas anlamıyla tedebbür etmek yani anlam üzerinde
düşünmektir. Tedebbür yoksa Kur'an okumaktan söz etmek mümkün değildir.
Tedebbür için, okunan metnin dilini bilmek ilk şart olduğuna göre, Arapça bilmeyen bir
Müslümanın, tedebbürü yerine getirmesi için, Kur'an'ı anladığı dildeki çevirisinden
okuması kaçınılmazdır. Kur'an, tedebbür ilkesinin, Müslümanların temel ibadetleri olan
namazda da korunmasını istemektedir. Bunun içindir ki, ne dediğini anlamadan namaz
kılmak yasaklanmış (Nisa, 43), ne dediğini anlamadan namaz kılanlar lanetlenmiştir.
(Mâûn, 4-5)
O halde, namazlarında Kur'an'dan bazı bölümler veya ay etler okuyacak kişilerin,
bunları anladıkları dilde okumaları Kur'an'ın emridir.
EMEVÎ ARABİZMİNİN TASALLUTU
Hz. Peygamber'in vefatından kısa bir süre sonra İslam dışı bir krallık sistemiyle
yönetimi ele alan Arap Emevî hanedanı, önlerindeki en büyük engel Hz. Ali ve evladını
öldürüp ortadan kaldırdıktan sonra, Arap olmayan Müslümanları sindirme ve bastırma
hareketine girişti. Arap olmayan Müslümanlara 'mevâtî' yani köleler kitlesi diyen Emevî
krallığı, tüm İslam bilgi ve düşünce mirasım Araplaştıracak, Arapların ve Arapça'nın
üstünlüğünü dinleştirecek büyük bîr operasyona girdi. Bu zulümlerin meşrulaştınlması
için yüzlerce hadis uyduruldu. Bugünkü İslam bilgi mirası, özellikle fıkıh ve kelam kay¬
nakları bu yozlaştırma ve Araplaştırmanın ürünleriyle doludur. Bu ürünleri din olarak
yaşatmak isteyen zihniyetler, saltanatlarının devamını sağlamak için akıl almaz oyunlar
sergilemekteler.
Arapça bilmeyenlerin Kur’an'a el süremez hale gelmesi, sömürücülerin din üzerinde
kurdukları baskıyı kutsallaştırmış ve Müslüman kitleyi onlara teslim olmaya mecbur ve
mahkûm etmiştir. Din onların elinde, istediklerini istedikleri kalıba dökmek,
istediklerini almak, istediklerini engellemek için kutsal-dokunulmaz bir araç olmuştur.
Kısacası, Allah'ın rahmeti olan İslam, zulüm ve sömürünün aracı yapılmıştır.
Dil mi kutsal, mesaj mı?
Din meselesinin en ciddi sorularından biri de budur. Dil mi kutsal, mesaj mı? Allah ile
aldatanlar, hesapları öyle elverdiği için, sürekli olarak dili kutsal göstermiş, mesaja özgü
kutsallık ve yüceliği sürekli dile vermişlerdir.
Eğer dil kutsal sayılırsa bu kutsallığa bağlı olarak o dilin toplumu, ırkı, coğrafyası,
kültürü art arda kutsallaştırılır. Ve bunca kutsallığın altında dilin taşıdığı mesaj ezilir,
unutulur veya ikincil duruma düşer. En azından, dilin coğrafyası, milleti, kültürü dinin
verileriyle karışır, dinleşir. Dilin kutsallaştırılması halinde mesaj kaçınılmaz bir biçimde
kenara itilir.
Engizisyon papazlığına göre, dil kutsaldı. O halde İncil başka bir dile çevrilemezdi. O
şekliyle anlayanlar anlardı, anlamayanlar kelimeleri telaffuz edebildikleri kadar eder,
sevap kazanırlardı.
İncirin ne dediğini anlamaya gelince, onun için kiliseye, ruhban sınıfına başvurmak
gerekiyordu. Ve işin püf noktası da buydu. İncil'in ne dediğini merak edenler onu
anlama yetenek ve şansına sahip bulunan ‘kutsal Tanrı adamlarına başvuracak, İncil
adına onları dinleyeceklerdi. Böyle diyerek kitleleri yüzyıllarca dinlerinin kitabından
habersiz koyup papaz hegemon-yasının tasarruf ve tasallutuna mahkûm ettiler.
Allah ile aldatan zihniyet, dilin değil, mesajın kutsal olduğunu asla söylemez. Çünkü bu
onun işinin bitmesi anlamına gelmektedir. Dil kutsal ve dokunulmaz olacaktır ki kitleler,
mesajı anlamak için o ‘kutsala aşina olan' kutsal ve dokunulmazlar önünde eğilmek ve
onlara haraç ödemek zorunda kalsın. Sistem son derece dâhice kurulmuştur: Va haracı
ödesinler yahut da din bilmez cahiller olmaya devam etsinler.
DİNCİLİĞİN HARAÇ VE HURÛÇ TEZGÂHI
Haracı ödemeyen, hurûçla (karşı çıkış, baş kaldırışla) suçlanır. Huruç yine sistemli bir
biçim-de ‘Allah'a ve dine karşı çıkış' olarak tanıtılır. Faturanın ağırlığını düşünün! Kim
kalkar da birkaç kuruşluk haracı vermesin diye başını böylesine büyük bir derde
sokar!?
Dilin kutsallaştırılması Allah ile aldatanlar egemenliğine iki başlı bir yarar
sağlamaktadır:
1. Mesajı öğrenmek için egemenliğin temsilcilerine muhtaç hale gelen halkın ödediği
haraçlar,
2. Sadece sözcüklerini telaffuzla sevap kazanacakları dilin kelime telaffuzundan ibaret
öğretimi için toplanacak paralar.
Böylesi kutsal bir hizmeti (!) verdikleri için ‘kutsal ve dokunulmaz kişiler’e gösterilecek
derin saygı da cabası. Allah ile aldatanlar, dilin değil mesajın kutsal olduğunu
söyledikleri anda bu iki kapının ikisi de yüzlerine kapanır. Buna izin vermeleri
beklenemez.
Müslüman coğrafyalardaki sarıklı engizisyonun bu noktada şansı haçlı engizisyondan
çok daha yüksektir. Çünkü İslam’da namaz diye bir ibadet vardır ve namazda belli bir
miktar Kur’an okumak şart tutulmuştur. Bu şartın yerine getirilmesi ise okunan
Kur’an parçalarının Arapça olması şeklinde ikinci bir şarta bağlı kılınmıştır.
İmamı Azam’a göre, Kur’an her dile çevrilir ve o çevrililerle namaz kılınır. Çünkü
Kur’an, esasında bir mânâdır. O mânâ tarih boyunca tüm peygamberlere değişik
dillerde gelmiştir. Bunun aksini söylemek Allah’ın anlamsız söz vahyettiğini söylemekle
eşanlamlıdır. Ölümsüz Atatürk’ün de söylediği gibi, “Çevirisi yapılamayan bir kitabın
HA
anlamı yok demektir.” Atatürk’ün bu tezi, imamı Azam’ın bu konudaki teziyle tıpa tıp
aynıdır. (Bu konuda ayrıntılar ve kaynaklar için bizim ‘Anadilde İbadet’ adlı eserimiz
okunmalıdır).
Tanrısal kitap özgün şekliyle korunur, uzmanlaşmış kişilerce özgün şekliyle okunur ama
kitleler için her dile çevrilir ve halkın yararlanmasına açılır. Bunun aksini iddia etmek
dine hizmet değil dinsizliğe hizmettir.
Gayret kuşağını kuşanma vaktidir
“Bâki kalan bu kubbede hoş bir şada imiş” dizesi, Divan şairi Bâkî’yi ölümsüzleştirirken
bir büyük sırrı da Uflemiştir gönül kulağımıza... Her güzel ses kubbede bâki kalır, daha
doğrusu, tüm sesler kubbede bâki kalır. Olumlu veya olumsuz, güzel veya çirkin bütün
sesler, evrensel kompüterde kayda geçer ve hayatı çekip çeviren kudretin dilediği
zamanda bir disketle insanın önüne konur ve insana şöyle denir: “Oku kitabını! Bugün
sana, hesap sorucu olarak öz benliğin yeter.” (Isra, 14)
Tüm sesler hâkidir ama varoluş bünyesinde sesten daha derin izler bırakan başka bir
‘şey’vardır: Aksiyon veya amel. Bir başka deyimle iş, hareket, fiil. Aksiyonun habercisi
sestir. Ses duyulunca beklemeye başlar aksiyonu tabiat ana. Hareket ve işin müjde
rüzgârıdır ses... Yaratıcı doğumun sancısıdır ses...
Anadolu, bir büyük oluşun sancıları içindedir. Bu sancıyı ses halinde duyan kulaklar, bu
sesin kristalleşme yolunda olduğunu gören gözler var. Allah’a giden yolu ‘din’ yaftası
altında tıkayan dinci zebanitiğe “yeter” diyen bir ses, insanımızın temiz ve berrak
benliğinde bir nabız gibi atmaktadır. Diyor ki bu ses:
“Eğerdin diye bir gerçek varsa onun en güzel belirişi Kur’an’dır. Ve biz, din denince
Kur’an’ı anlamak, onunla kucaklaşmak istiyoruz. Kaldırın putlarınızı Kur’an’a giden
yoldan, çekin engizisyoncu hurafe tüccarı ellerinizi göğsümüzden. Vana durun ki, vahyin
en güzel mesajıyla dost olalım, onu hayatımıza sokalım...”
[İlkeyi bir baştan bir başa rahmet senfonisi gibi ferahlatan bu sese dost olmak isteyenler,
açık yürekle söyleyelim ki, bizim kitaplarımızı okuyacaklardır. Şimdilik başka bir yol
yok.
‘Kur’an’daki İslam’ adlı eserimiz, bir ‘yeniden doğuş ve karanlığa karşı çıkış sevdası’
yaratmıştı. Bu sevda, devrim niteliğinde mesajlar taşıyan birkaç kitapla daha
büyütüldü, elle tutulur hale getirildi. Bizi izleyenler durumu çok iyi bilmekteler. Şimdi,
bir kez daha sesleniyoruz: En güzel dini, biricik kaynağından öğrenme seferberliğine
katılın!
Mensuplarına en ileri boyutlarda konuşma ve fikir üretme hakkı veren bir dini, kutsal
sömürüsüyle saltanat kurmak isteyenlerin tekeline bırakmak gibi bir yanlışa boyun
eğmemeliyiz. Artık kitle, “Ağzını açarsan cehenneme gidersin, biz müsaade etmeden
konuşursan cayır cayır yanarsın” yolunda baskılarla halkı dini hakkında tek cümle
düşünüp konuşamaz duruma getiren aforoz şeytanlarını, Allah’ın dini adına aforoz
etmelidir. Bu onurlu gayreti gösterenlerin en büyük yardımcısı Kur’an olacaktır.
Böylece din, şürekâ (Allah’a ortak yapılanlar) pisliklerinden temizlenip Allah’ın elinden
çıktığı şekliyle hayatımıza girecek ve mutluluk kaynağımız olacaktır. Yol budur.
ÇİLEYİ GÖĞÜSLEMELİYİZ
Yeni doğuşların sancıları içinde kıvranan bir dünyanın en nazik ve netameli
noktalarından biri üzerindeyiz. Evrensel sorumluluklarımız var. “Saat yaklaşmış, ay
yarılmıştır.” (Kamer, 1) Tanrısal ayetleri görüp de “Bunlar aldatmaca” veya “Bunlar
yetersiz” diyerek çekip gitmenin affedilebilirlik zamanı çok geçmiştir. Gafleti ve
karanlığı hep birlikte kovmak borcundayız. Karanlığı kovmak bir sınıfın işi değildir;
hepimizin varoluş ve insanlık borcudur.
Yarınlar söz konusudur; kuşaklar söz konusudur. Olmak veya olmamak söz konusudur.
Rahat ve yan yatma uğruna karanlığa teslim olmakla, zahmet ve zorluğu göğüsleme
pahasına aydınlık yarınları kucaklama sevdası arasında tercih gündeme gelmiştir.
Devşirmeciliğin yüzyıllardır bizi toprak altında tutmak için üstümüze çulladığı kutsal
etiketli karanlığın yırtılmasında Kur’an’ı, dinin ölçüsü saymanın dışında bir çare
görmüyoruz.
Çıkış yolu, kitleyi, Kur’an’ın akılcı, antiemperyalist ve sosyal demokrat dini etrafında
birleşmek üzere şuurlandırmaktır. Ya tez elden bu yola girersiniz yahut da kutsal
sömürüsü sizi yok eder.
Bir mesaj daha iletelim: “İnsanların hesap vermeleri vakti yaklaştı; ama onlar hâlâ bir
gaflete gömülmüş yan çizip d ur maktalar. Rablerinin zikri olan Kur’an’dan kendilerine
gelen söz halindeki her uyarıyı sadece eğlenip oynayarak dinliyorlar. Kalpleri sürekli
eğlencede...” (Enbiya, 1-3)
Kaderimize ipotek koymaya hazırlanan dincilik katranını etkisiz kılmak için sadece
niyet ve söz yetmemektedir. Gök çağrısına teslim olacak eylemci kozmik kahramanlar
gerekiyor.
Allah için ve Allah yerine
Varoluşçu felsefenin babalarından biri olan Jean Paul Sartre, insandan bahsederken:
“İnsan, Tanrı olmak için savaşan bir varlıktır” diyor. Sonsuzlukla arasına gerilen ipe
çıkıyor Sartre fakat yürüyemiyor, düşüyor. Parça, varlık olduğunu, bütünün yerini
alamayacağını fark edemiyor ve en büyük erişin kapısından geri dönüyor.
İpin oluş veya ölüş çizgisi haline getirilişinin kader noktasını, 19. yüzyılın büyük sûfı
düşünürü Kuşadah İbrahim (ölm. 1845) çok güzel yakalamıştır. Diyor ki, “Ene! Hak
kelamından ene maal Hak kelamı evladır.” Günümüz diliyle şu demek: “Ben Tanrı ile
beraberim sözü, ben Tanrı’yım sözünden daha değerli ve erdiricidir.” Kurtuluş ‘Allah
otmak’ta değil, Allah ile beraber olmaktadır.
Evet, insan büyük güçlerle donatılmıştır ama yine de ‘bütün’ değildir, parçadır,
sonludur. O halde içindeki sonsuzluk tohumunu sonlu varlığına nispet etmek yerine,
koptuğu bütüne bağlanmayı seçmesi daha a kı llı ve mutlu bir yol olacaktır. Kur’an bu
noktanın altını, kendine özgü söz güzellikleriyle çizer. İnsana Allah olamayacağını, bu
yolla yücelmeye kalkmasının kendini batıracağını ısrarlı bir biçimde söyler ama insanı
basit bir ‘şey’ olarak da görmez. İnsana der ki: Sen ilah olamazsın ama ‘İlahî’ olabilirsin
ve olmalısın. (Ati İmran, 79) O halde mahrum olduğun şeyi elde etmeye zaman
harcamayı bırak da mahrem olduğun şeyi elde etmek için çalış.
Kur’an insana, “Allah’ın yardımcısı ot” (Saff, 14) emrini veriyor ve devam ediyor:
“Eğer Allah’a yardım ederseniz Allah da size yardım eder ve ayağınızı sağlam basmanızı
sağlar.” (Muhammed, 7) Sonsuzluk yolu yürünecektir. İnsan bunu, koptuğu bütün olan
sonsuzluk sırdaşı ile yürümek yerine, onu devreden çıkararak yürüme ahmaklığına
düştüğünde başına bin türlü belayı kendi eliyle sarmaktadır. Sonsuzluk sırdaşı, ‘insana
A
şah damarından daha yakın’ olduğunu söylüyor. (Kaf, 16) Yol incedir, uzundur. Aşık
Veysel’in güzel deyişiyle ‘gündüz-gece’ yürümeyi gerektirir. İnsana ne oluyor da
böylesine hassas dengelerin gerekli olduğu bir yolda can yoldaşını, şah damarından
daha yakın dostunu dışlamak, onun yerini almak küstahlığına girişiyor! Akıl işi midir
bu? Mevtana Celaleddin, bu yanılgının nelere mal olacağım iğneli bir ifadeyle şöyle
duyurmuştur insana: “Efendilik hırsına düştün de kulluğun onurunu yitirdin.”
Din dilinde ‘kulluk’ (ubûdiyet) denen bu oluş tavrı, nasipsiz beyinlerin sandıkları gibi
bîr zavallılık değildir. Kur’an bunu., Yaratıcı dışındakilere boyun eğmemek için Yaratıcı
ile sürekli ve samimi beraber olmak anlamında tanıtmaktadır. Parça bir varlık için bir
boyun eğme kaçınılmaz olduğuna göre, bunun, Yaratıcı’ya olmasını yeğlemek gerekmez
mi?
O’NUN YERİNE GOZ DİKME, O’NIJN YANINDA OL!
Yolu Allah ile yürümekle Allah’ı dışlayıp onun yerine geçerek yürümeyi birbirinden
ayırmanın ölçüsü de verilmiştir Kur’an’da. Sonsuzlaşmaya aday insan, bir başka deyişle
a kı llı insan, Allah için iş yapan insandır, Allah yerine iş yapmaya kalkan insan değil.
Allah yerine iş yapmaya kalkmak yola ve yoldaşa ihanettir. Yaratan-yapıp eden kudret,
seni kendine ‘yardımcı’ seçmiştir. Şimdi sen kalkıp onun yerini almak istiyorsun; onurla
bağdaşır mı bu?..
Kur’an bize şunu da göstermiştir: Allah yerine iş yapmaya kalkma ihaneti sadece
Allah’ı kabul etmeyenlerin tavrı değildir. Tam aksine, bu ihanetin en zehirlisini
sergileyenler, din paravanı kullanan maskeli yol vurucular içinden çıkar. Bunun içindir
ki, Kur’an’ın yaklaşık dörtte biri din temsilcilerinden şikâyetten oluşur. Din, mutluluk
ve güzelliğini, Allah için iş yapanlara verir. Tarih içinde dini; kahır, karanlık, kan ve
didişmenin motor kurumu haline getirenlerse ‘Allah’a avukatlık’ yaftası altında Allah
yerine iş yapmaya kalkan engizisyon zebanileridir. Bunlar her dinde değişik adlarla
tezgâhlar kurarlar.
Allah yerine iş yapmaya kalkmanın belirgin şekli, Allah’ın tekelindeki dinde, nefsini
veya putlaştırdığı birini hüküm sahibi yapmaktır. Bunun daha açık ifadesi şudur: Allah
için iş yapmak yani gerçek din, vahyin tanıttığı kutsala saygıyı esas alır; Allah yerine iş
yapma küstahlığı ise din adına sürekli ‘kutsal’ üretir. Bu kutsal üretimidir ki, rahmet ve
mutluluk kaynağı olan dini sonsuzluk yolunu tıkayan bir engel haline getirerek kitleleri
perişan eder.
‘Bir suda iki kez yıkanılmaz’ diyor Heraklit...
Aynı gerçek, 20. yüzyılda, Doğulu düşünür Halil Cibran (ölm.1931) tarafından şöyle
tekrarlanmıştır: "Hiçbir gün doğuşu, bizi, bir gün batışının bıraktığı yerde bulamaz."
Sürekli oluşun bu işleyişi Kur’an'da bir yaratılış ilkesi halinde şöyle verilmiştir:
"Allah... O, her an yeni bir iş ve oluştadır." (Rahman suresi, 29)
Bu Kur’ansal ilke, Kur’an’ın tebliğcisi Hz. Muhammed’e isnat edilen bir sözde şöyle
ifadeye konmuştur: “İki günü birbirine eş geçen, hüsrandadır.”
Yaratıcı Kudret'in sürekli oluş içinde gösterilmesi, Allah'ın bir süreç (process)
sergilediğini ifade etmek yanında, oluşun sürekliliğine ve değişmenin kaçınılmazlığına
da dikkat çeker. Kur’an bu temel kabulünü, hayatın ve dinin omurgası yapmıştır. O yüz¬
den, Kur'an'da dogma asgaride tutulmuştur.
Siyaset dincilerinin dillerine doladıkları ‘muhafazakârlık’, Kur’an’ın felsefî yapısı
açısından bakıldığında, bir müşrik tutkudur. Muhafazakârlığın esasını; eskiyi, ecdat
kabullerini dokunulmaz kılmak oluşturur. Kur’an bu tutkuyu, doğrudan elli küsur,
dolaylı olarak da yüz küsur ayetiyle şirkin bir uzantısı ilan etmektedir.
Batı’nın İslam’ı ve Müslümanları sömürmek için zaman zaman icat ettiği unvanlardan
biri olan muhafazakârlık, son tahlilde, Kur’an ruhunun pagan şuuraltına (şirke)
uyarlanmasıdır. Kur’an, hayatın, varlık ve oluşun temeline sürekli yürüyüşü, zıtlığı,
isyanı ve diyalektiği koymuştur. Bu temel taşlar oynatıldığında Kur’an’m dünyasından
eser kalmaz.
Kur’an'ın tamamına yakını bir diyalektik alan oluşturur. Kur’an, bu alana müteşâbih
(benzer zıtların vücut verdiği tartışmaya açık alan) diyor. (Bk. Ali İmran, 7; Zümer, 23)
Bu sonsuz görecelikler alanı, insanı sürekli bir biçimde düşünce ve bilgi üretmeye,
gerçeğin yeni boyutlarını yakalamak için hiç durmadan yeni sentezler yapmaya çağırır.
Bu yaklaşım ve özendirme, Kur’ansal hermenötiğin de esasıdır.
Sürekli oluşun ve kaçınılmaz değişmenin sosyo-teolojik alanda ortaya çıkardığı sorula¬
rın cevaplandırılması, biri sürekli, diğeri belirli zamanlarda işleyen iki eylemle
gerçekleştirilir: l.lçtihat, 2.Tecdit.
içtihat, hayatın yeni şartlarına yeni cevaplar vermek üzere her gün sergilenmesi gereken
bilim ve düşünce faaliyetinin İslam literatüründeki adıdır. Cihat (Arapça yazılışı: cihad)
kavramının temel uzantılarından biri olan içtihat, (Arapça yazılışı: ictihad) tıpkı cihad
gibi, ‘bilim ve düşünce adına yoğun gayret göstermek’ anlamındaki ‘cehd’ kökünden
türeyen bir sözcüktür.
‘Yeni’ anlamındaki cedîd kökünden türeyen ve İslam Peygamberi tarafından Müslüman
aydınlara bir görev olarak yüklenen tecdit (Arapça yazılışı: tecdid) ise içtihadın daha
kurumsal, daha derin ve devrimci bir belirişi olarak algılanabilir. İçtihadın her gün
işleyen bir mekanizma oluşuna karşın tecdit, belirli zamanlarda devreye giren ‘büyük
çaplı bir yeniden yapılanma hareketi’dir.
Tecdit deyiminin Batı dillerindeki karşılığı reform değil, ‘reconstruction’dur. Reform
tabiri, Müslüman beklentilere cevap vermekten uzaktır. Müslüman aydınlar için bu
sözcüğü kullanmaya gerek yoktur. Bu sözcüğün cevap getireceği makul ve meşru her
şey, tecdit kavramı içinde vardır. Ancak Batıklar, kendi açılarından İslâmî yenilenmeleri
bu adla anmakta mazur sayılırlar.
Tecdit ve reform, müceddit ve reformist
Peygamberimizin tecditle yani yeniden yapılanmakla ilgili ilkesel sözü şöyle verilebilir:
"Her devirde ümmetim içinden biri çıkar ve dini tecdit eder." Yani yeniden yapılandırır,
(bk. Ebu Davud, melâhim 1; Elbanî, Silsile tül Ahâdîs es-Sahîha, 2/148-149)
Yeniden yapılanmanın temsilcisine miiceddit denir.
Müceddit, reformatör değildir. Miiceddit, Kur'an'daki değişmezlere dayanan bir iman
adamı sıfatıyla görecelikler alanını ve İlahî beyanlardaki esneklikleri değerlendirerek
vahyin verilerini hayatın ve insanın ulaştığı yeni boyutlara göre yeniden yorumlar.
Evrensel bir mesaj ve hermenötik bir evren olan Kur’an bu yorumu sadece istemekle
kalmaz, bunu yapacak bilim ve fikir öncülerine büyük destekler verir.
Kur’an, aynı zamanda hermenötik (yorumbilime ilişkin) ilkeler koyan bir kitaptır.
Bugünkü tecdit hareketi veya hareketleri bireysel faaliyetler olmaktan çok, kadro
çalışmaları olmalıdır. Dünyanın küçülmüş bulunması, teknolojinin önümüze serdiği
iletişim imkânları, bilim alanındaki uzmanlaşmalar bunu zorunlu hale getirmiştir. Bu,
aynı zamanda tecdit hareketine büyük kolaylıklar da sağlar.
Tecdidin en büyük engellerinden biri de Batı’nın İslam dünyasına dayattığı
politikalardır.
Batı, İslam’a ve Müslümanlara yönelik politikaları ile tecdit hareketinin önüne büyük
engeller koymakta, geliştirdiği yeni stratejilerle Müslümanların yeniden yapılanmasını
imkânsız hale getirmektedir. Batı’nın, tecdidi engellemede işlettiği temel politika, İslam
dünyasındaki gelenekçi-tutucu unsurları dinin birinci dereceden temsilcisi gibi öne
çıkarıp onları desteklemesi ve rasyonel-tecditçi unsurları etkisiz kılmasıdır. Müslüman
dünyadaki aktif-devrimci unsurlar, Batı’mn bu politikaları yüzünden çok yıkıcı bir
‘pusula sapması’na uğramakta, şaşılaşmakta, şapla şekeri birbirine karıştırır hale
gelmekteler. Batı, Müslümanların efor ve enerjilerini yanlış yönlere kanalize etmeyi
başarmış bulunuyor.
Dinde yeniden yapılanmanın zorunlu ilk adımı, dine sokulmuş yalanların ve
dinleştirilmiş örflerin din bünyesinden temizlenmesidir. Bu temizleme
gerçekleştirilmeden işe yarar bir içtihat veya tecdit mümkün değildir. Çünkü geniş
anlamlarıyla içtihat da tecdit de dinsel vahiylerin yorumundan ibarettir. Bu yorumun
hayır getirmesi için öncelikle din adı verilecek temel verilerin ortaya çıkarılması gerekir.
Din patenti yapıştırılmış ama aslında din olmayan kabullerin din diye yorumlanmasının
götüreceği sonuç ağır bir aldanıştan başka ne olabilir?
Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Müslümanların, İslam’a sokulmuş yalan ve uydurmaları
dinlerinden temizlemeleri (sadece bu bile) başlı başına bir yeniden yapılanma ve diriliş
getirir.
Bugünkü Müslüman dünyayı tökezleten çarpıklıklar, yeni yorumların yapılmamasmdan
çok, geleneğin dinleştirdiği uydurma ve yalanlardan kaynaklanmaktadır.
Ne ilginçtir ki, İslam Peygamberi, tecdidi bir görev olarak ümmetinin aydınlarına
yüklerken şunun altını da çizmektedir:
“Allah, her yüzyıl başında, insanlara, kendilerine sünnetleri (yöntemleri) öğreten ve
Allah Elçisi’ne isnat edilen yalanları ondan uzaklaştıran birini/birilerini ortaya çıkarır.”
(Elbanî; el-Ahâdîs es-Sahîha, 2/148)
O halde, bugün Müslümanların gerçekleştirmek zorunda oldukları yenilenme (değişim
veya rönesans) hareketinin temel başlıkları (veya aşamaları) şunlar olacaktır:
1. Eski mirası sorgulamak, 2. Eski mirasın otantik din olduğu kesinleşen verilerini
yeniden yorumlayarak dini yeniden yapılandırmak.
Tecdidin amaçladığı yeniden yapılanma, eski deyimle, bir telfîk-i mezâhip (mezhepleri
birleştirme) değildir. Amaç, geleneği okşayan bir eklektisizm aktörlüğüyle herkesin
nabzına şerbet verip halkı kandırmak olmamalıdır. Mezhepler üstü İslam'ı yani vahye
dayalı özgün dini ortaya çıkarmak kaçınılmazdır. Buna, ‘Ortadoğu örflerinden oluşan
geleneksel din’den özgün İslam’a/vahyin dinine/Kur’an’daki İslam’a geçiş diyebiliriz.
Soru sormanın varoluşsa! anlamı
Kur’an soru kavramına büyük önem vermekte ve soru sormayı insan hayatının temel
eylemlerinden biri olarak görmektedir. Soru anlamındaki sual kökünden isim ve fiiller
yüz yirmi küsur yerde geçer.
Soru sormak, sadece varlığın değil, varoluşun da sorgulanmasıdır. Daha doğrusu, soru
sormak hayat nimeti denen muhteşem kredilerin hesap aşamasının da bir işleyişidir. Şu
sarsıcı beyyineye bakın:
“Yemin olsun, kendilerine elçi gönderilenleri muhakkak sorgu suale çekeceğiz;
gönderilen elçileri de mutlaka sorgu suale çekeceğiz. Onlara bir ilmin tamklığında/bir
ilmin aracılığıyla bütün serüveni mutlaka anlatacağız. Biz, olup bitenlerden habersiz
değiliz.” (A’raf, 6-7)
Bu beyyine, sorgulama serüveninde ilmin aracılığına atıf yapmakta, böylece soru ve
sorgulama ile ilim arası münasebet ilginç bir biçimde kurulmaktadır. Soru sormak,
bilimin hem göstergesi hem de besleyici unsurudur.
Elçilerin tebliğde bulundukları kitleler kadar elçilerin de sorgulamaya maruz tutulacağı
bildirmektedir. İnsanoğlu, tüm yapıp ettiklerinden, kendisine verilen tüm nimetlerden
sorgulanacaktır:
“Yapıp ettiklerinizden mutlaka sorgu suale çekileceksiniz.” (Nahl, 93)
MEDRESE VE TEKKE SORU SORDURMUYORDU
Varolmak, bir anlamda sorular sormak ve bu sorulara cevaplar almaktır. Başka türlü
varolmaya çalışanlar varolamazlar, mahvolurlar. Medrese, ilim kurumu alarak
geçiniyordu ama şu ilkeyi esas almıştı: “Bir öğrenci ‘Niçin?* diye soruyorsa ondan hayır
gelmez.” Tekke ise zaten soru sormamanın dinleştirildiği kurumdu. Tekkenin ideal insan
saydığı ‘mürit’, iradesi-ni tarikat şefinin iradesinde yok eden kişi demektir. Kur’au
höylesi kişiye ‘abd-i memlûk’{köleleştirilmiş kişi) diyor ve ondan asla hayır
gelmeyeceğini bildiriyor. Kur’an bildirdi ama tekke o bildirilenin tam aksini din yaptı.
Şimdi sormak gerekmez mi: Kur’an mümini bir adam tekkeyi mi kutsayacak ona isyanı
Soru sormanın varoluşsal ilk anlamı insan olmaktır. İnsan, ‘konuşan varlık, düşünen
varlık’ olarak tanımlanabileceği gibi ‘soru soran varlık’ olarak da tanımlanabilir. Dahası
var: Soru sorabilen tek varlık insandır.
Tarihe, kalıntılara, eski uygarlıklara, kadim topluluklara, eski dinlere de sorular
sorulması istenmiş, “Her şeyi ben bilirim, ben ne dersem odur; sakın başkalarına
sormayın” zihniyet ve yaklaşımı yıkılmıştır. Çünkü bu yaklaşım, tekelci, egoist ve
nihayet müşrik bir yaklaşımdır:
Soru sormak insanın sadece değerlerinden biri olarak kalmaz, insanın bütün
değerlerinin motoru olarak seçkinleşir. İnsanı varlıklar dünyasında öne çıkaran
değerlerin hemen tümünün arkasında soru sormak vardır. Mensuplarını raiyye (davar
sürüsü) olmamaya, aklı işletmeye, ‘sözü dinleyip de onun en güzeline uymaya’ çağıran
kitap başka ne diyebilirdi?!
Anlaşılan o ki, ilim, hikmet, tekâmül, kısacası insanın boyut yükseltmesine yarayan her
atılım soru sormakla amacına varmaktadır. Bugünkü dünyaya bakın, özgürlükler
düzeni, demokrasi, hukuk devleti, hukuk hayatı, basın bir anlamda sorularla
yaşamaktadır. Günümüz dinciliğinin soru sorulmasından korkunç derecede rahatsız
olduğunu tam bu noktada anımsayalım. Ve unutmayalım: Bugünkü Türkiye’de soru
saranlar kara listelere alınmakta, birçoğu işinden, aşından yoksun bırakılmaktadır.
İslam dünyasına da bakalım! Soru sorma ve özellikle sorgulama İslam dünyasının
hayatında yok. Bunun yerine engizisyon ithamı, aforoz, dışlama, tekfir, tefrika, Allah ile
aldatma ve Mehmet Akif in ölümsüz tespitiyle, ‘Allah ile iskât (susturma) var. Böyle
olunca da insan hakları, özgürlük, mutluluk ve ilerleme yok.
Allah âdildir. Gönderdiği dinin değerler sistemini tahrip edenlerin yüzünü elbette ki
güldürmeyecektir.
Evet, muhafazakârlık şirktir!
Muhafazakârlık denen şirk İrinine Kur’an neşteri vurmamız binlerini çok rahatsız etti.
Haçlı emperyalizmin zurnalığım yapan fikir ve ilim cüceleri sağdan soldan hırlamış.
Neymiş efendim, Yahudi stratejistlerin düdüklemesiyle öne çıkardıkları ‘muhafazakâr
demokrasi’ denen ABD-Siyon marka müşrik damgaya bindirme yapmışız.
Bindirmey i ben yapmadım, Kur’an yapıyor. Ben ilim, fikir ve iman adamıyım ve
pusulamı akıl, koordinatlarımı Kur’an belirler. Emperyalizmin atıklarından yal
yemediğim gibi, binlerinin alın terinden artanları da yemem. Cennetmekân babam ve
hocam olan zâtın ifadesiyle, bir kartalım ki, bırakın başkalarının av artıklarını, kendi
avımın bile bayatlamışını yemem. Başkalarının avına, eskinin bayatlamışlarına ölsem
dönüp bakmam. Rehberim olan Kur’an’ın buyurduğu gibi, “Her an yeni bir iş ve
oluştayım.” (Rahman suresi, 29) Tevfîk Fikret’in ölümsüz dizelerinde ifadeye konan
şahsiyet yapısı benim şahsiyet yapımın tam ifadesidir:
“Kimseden ümmid-t feyz etmem, dilenmem perr u bâl,
Kendi cevvim, kendi eflâkimde kendim tâirim.
İnhina, tavk-ı esaretten girandır boynuma,
Fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür bir şairim.”
Fikret’in bu kıtası, son mısradaki ‘şair’ sözcüğünü ‘âlim’ olarak değiştirmek şartıyla,
benim imzamdır.
Emperyalizmin muhafazakârları (muhafızları) bu şahsiyete, dünyaya üç dört kez daha
gelseler yine ulaşamazlar. Çünkü ezel nasipleri sıfırdır. Sadece yal ve leş nasipleri
boldur. Zaten fikir ve ilim vadisinde muhafazakârlık, leş yiyenlerin meslek ve
meşrebidir.
Ben, fikrin kartalıyım, leş ve yal yemem. Ürettiğim eserlere, dünya önünde hak ettiğim
vakarlı markaya bakın, anlarsınız. Sizin asla olamayacağınız şeylerdir bunlar, ey
‘emperyalizm muhafızları!’
KARTAF ZİRVEFERİNDEN DERS
Gıybet izbelerine tüneyen fikir ve ilim cücelerine, kartal zirvelerinden biraz daha ders
verelim: Kartal bakışına tahammül edemeyen cüceler öncelikle ‘Kur’an’ın Temel
Kavramları’ adlı eserimin ‘Ecdatperestlik’ maddesini okusunlar. Ve şu söyleyeceklerimi
not etsinler:
Gelenekçi dinin borazanları (Kur’an mümini hanîf aydınlar değil) tam bir miras
yedidir. Hepsi hazır bulduğunu yer. Bunun için de eskiyi kutsallaştırıp dokunulmaz
kılmak onların pis kaderidir.
Şunu da unutmayalım: Eskiyi dokunulmaz kılanlar, İslam’ın eski mirasının tümünü
dokunulmaz kılmıyorlar; eskinin, Kur’an ve akıl dışı Arapçı kabullerini dokunulmaz
kılıyorlar. Eski mirasın, akılcı devrimcilerini dışlıyorlar. Yani eskinin yanlışlarına karşı
çıkmış kimler ve neler varsa onları, kutsadıkları eskinin içine koymuyorlar, dışta
tutuyorlar.
Emperyalizm muhafızları için., akıl düşmanlığına, Kurban dışı dinciliğe, haçlı
empery alizme, sömürüye problem çıkarmayan her şey ‘dokunulmaz eski’ içindedir.
Akim, Kur’an dininin, antiarabizmin, sosyal adaletin, insan haklarının,
antiemperyalizmin, emeğe saygının, paylaşımın önünü açan ne varsa bunlar, tarihleri ne
kadar eski olursa olsun, emperyalizm muhafızları nezdinde yeni sayılır ve düşman
hanesine dâhil edilir. Eğer bu dâhil edilenler içinde açıkça karşı çıkmanın risk
oluşturduğu biriteri veya bir şeyler varsa onlar ustalıklı oyunlarla
tanınmaz hale getirilip esas mesajlarının üstü örtülür. Ebu Zer, İmamı Azam, Hallâc-ı
Mansûr ve bir dizi Mutezile düşünürüne yapılan bu İkincisidir.
Evet, ey haçtı emperyalizmin zurnaları! Muhafazakârlık, Kur’an’ın açık beyanıyla
şirktir. Kur'an’ın bu hükmünü beğenmeyenin canı cehenneme!
Batı’nın gasp ettiği Kur'ansal değerler
Bu gasp edilen değerlerin bir listesini vermek bile ürperticidir. Bunların bazıları bizim
eserlerimizin sayfalarına aktarılıp ayrmtılanmıştır. (Bu konuyla ilgili olarak özellikle
‘Kur’an’ı Tanıyor musunuz?' adlı eserimizin okunması gerekir.) Bu liste,
muhafazakârlığı din yaparak yenilikçi ve yaratıcı Müslüman beyinlere düşman, şirk ve
şeytana uşak olan siyaset ve saltanat dincilerinin asırlardır nasıl bir insanlık suçu
işlemekte olduklarını çok iyi göstermektedir.
‘Batı tarafından gasp edilmiş Kur’ansal değerler’in şu ana kadar tespit edebildiğimiz
listesi şudur:
1. Artık değer, 2. İhtiyaç fazlası matın paylaşımı (sosyal adalet), 3. Sınıfsız toplum ideali,
4. Servet azgınlığı ile mücadele, 5. Dinler tarihinin eleştirisi, 6. Din sınıfının eleştirisi ve
ilgası, 7. Dinin kitleleri uyuşturan bir morfine dönüştürülebileceğinin ilanı, S. Telaffuz
Edilmeyen Tanrı (dincilerin içlerinde tuttukları menfaat tanrısı), 9. VARLIĞIN
ASLİNİN ENERJİ OLDUĞU, 10. Laikliğin metafızik-ilahî dayanakları, 11. Köleliğe
karşı kitlesel savaş, 12. Kuvvetler ayrılığı ilkesi, 13. Evrim teorisi, 14. İzafiyet teorisi. Bu
kavram ve teorilerin temel dayanaklarının kaynağı Kur 1 an'dır. Bunların ilk 10 tanesi,
Kur’an tarafından doğrudan doğruya telaffuz edilmekte, hatta bazıları
sistemleştirilmektedir.
Bu ve benzeri söylemler her gündeme geldiğinde şu karşı çıkış da (biraz da haklı olarak)
gündeme gelmektedir: “Bunlar Kur’an’da vardı da Müslümanlar neden bunları
bulmakta başarılı olamadılar? 1 '
BUGÜNKÜ BİLİMLERİN KURUCULARI MÜSLÜMANLARDİR
Batı, Müslümanlarca keşfedilip temelleri atılan bilim ve felsefelerin geliştirme ve hayata
geçirme devresinde başarılı oldu. Bunda da şaşılacak bir yan yoktur. İlim insanlığın
ortak malıdır ve Kur’an’ın muhatabı bütün insanlıktır, sadece kendisine ‘Müslüman 1
adı verip kimliğine bu damgayı vuranlar değil.
O halde, tanrısal kitaptaki bir kavram veya gerçeği şu veya bu kimliği taşıyan bir
insanlık evladı keşfedebilir. Bu olguyu, ‘Müslüman’ kimliği taşıyanlara sataşmak için
vesile yapmak çok ucuz bir ukalalıktır.
Önemli olan, gerçeklerin fark edilip insanlığın yararına devreye sokulmasıdır. Kim fark
ederse etsin; onur ortaktır ve bütün insanlığındır. Onurdan en büyük payı elbette ki,
Yaratıcının kitabında insanlığa verilen kod ve koordinatları en iyi okuyanlar alacaktır.
Bu da aklı işletmekle olur, daha çok namaz kılmakla değil. Esasen, bir Müslümandan
söz edeceksek, o, gerçeği fark ederek gereğini yapandır. Yapan kimse, Müslüman odur;
nüfus kâğıdı hegemonyası kuranlar değil.
O halde, “Bunlar Kur'an’da vardı da Müslümanlar neden keşfedemedi?" lafı,
mesnetsizdir. Tam tersine, bahis konusu edilen birçok meselede, ‘ilk keşfedenin
Müslümanlar olduğunu görürüz. Batıiıın geliştiricilik, hedefine vardırırdık yeti ve
becerisini inkâr etmiyoruz ama hakka saygının bir icabı olarak söyleyelim ki, bugünkü
insanlığın övündüğü keşif ve teorilerin hemen tümünün ‘ilk fark edicisi’
Müslümanlardır. Yukarıda verdiğimiz liste bu ikinci kısma örnek oluşturan değerlerin
listesidir.
Ahlak ve fotoğraf, gerçek ve slogan
Sadece devlet başkanı değil, aynı zamanda bir düşünce adamı olan Ati İzzet Begoviç,
eserinde, Kur’an’ın temel mesajlarından birini ifadeye koyarken şöyle diyor:
“Kur’an’da, imana gel ki iyi insan olasın denmiyor, iyi insan ol ki iman etmiş olasın
deniyor." (Begoviç; Doğu ile Batı Arasında İslam, 158) Begoviç bu sözüyle, ahlakı, slogan
ve iddianın üstüne çıkaran Kur’ansal diyalektiğin aşağıdaki ayette ifadeye konan
ruhunu çok güzel dile getirmiştir:
“Yüzlerinizi doğu ve batı yönüne çevirmeniz hayırda erginlik/dürüstlük değildir.
Hayırda erginlik/dürüstlük o kişinin hakkıdır ki, Allah'a, âhiret gününe, meleklere,
kitaplara, peygamberlere inanır; akrabaya, yetimlere, çaresizlere, yolda kalmışa,
yoksullara, özgürlüğüne kavuşmak gayretinde olanlara malı seve seve verir,
namazı/duayı yerine getirir, zekâtı öder. Böyleleri söz verdiklerinde ahitlerine
vefalıdırlar; bolluk ve bereket zamanı kadar, zorluk, sıkıntı ve şiddet zamanında da
sabırlıdırlar. İşte bunlardır özüyle sözü bir olanlar. İşte bunlardır takva sahipleri."
(Bakara, 177)
Ahlak halinde yaşanmayan din şekil ve slogana, şuur haline gelmeyen iman ise iddia ve
inatçılığa mahkûm olur. Slogan, değer üretmekle övünme imkânı bulamayan
benliklerin, değer üretenleri övme veya sövme hedefi yaparak tatmin bulmalarının
aracıdır. Slogancılığı, şekli ilahlaştırma tutkusu izler. Ve bu tutku yerleşince de din,
hayat olmaktan çıkar, nefsin iştah ve kinini tatmin aracı haline getir.
İmanın, daha geniş bir çerçevede dinin gerçek anlamda yaşanması nasıl olmalıdır?
İslam’ın muazzez peygamberi bu sorunun cevabını, ölümsüz bir ifadeye
büründürmüştür: “Ben, ahlaksal güzellikleri tamamlamak için gönderildim.”
AHLAK Mİ, FOTOĞRAF MI, KLR’AN MI, ARAP ÖRFLERİ Mİ?
Din ve ona bağlı olarak Peygamber bir ahlak idesidir, bir görüntü modeli değil. Aksini
yaparsanız; Peygamber, Kur’an’ın tebliğcisi değil, Arap örflerinin temsilcisi olursunuz.
Böyle olunca da Kur’an’ın yerini Arap örfleri alır. Bugün gelinen nokta da işte bu
İkincisidir. Felaketin temel sebebi de budur.
Muvahhit faklhlerin kullandıkları bir deyimle, Hz. Peygamber bir tahalluk
(ahlaklanma) konusudur, bir teşekkül (şekillenme) konusu değil. Şekil ile ahlakın
bağlantılı olduğu noktalar elbette vardır. Bunlar vahyin tespitleriyle açıklanmıştır.
Vahyin şekil belirlemediği hususlarda dini ve Peygamber’i bir ahlaksal model olarak
almak, dinden hayır görmenin biricik yoludur. Bu yol, Arap Ustanı giymekle
yürünemez; çile, aşk, ıstırap ve hizmet gerektirir.
Bir peygamberi gösteri ve resim modeli olarak almanın ucuzluğundan kurtulup onu
yeni bir dünyanın yapılandırılmasında bir iman ve aşk modeli haline getirmek için, örfü
ilahlaştırmaktan vazgeçmek şarttır. Bu gerçeği çok iyi yakalamış olan Peygamber eşi
Aişe, kendisine “Peygamberimizin ahlakını bize anlatır mısın?” diyenlere şu ‘ilke
cevap’ı vermiştir: “Kur’an’ı okuyun. Muhammed’in ahlakı Kur’an’dı”
O halde, Peygamber’i tanımak için Kur'an’ı esas alacağız, Kurdan 1 ] tanımak için
Peygamberde mal edilmiş rivayetleri değil. O rivayetleri Kur’an’ın önüne geçirenlerin
yolu şirke çıkar.
Bugünkü Müslüman dünyanın en büyük talihsizliklerinden biri, belki de en büyüğü, Hz.
Muhammed’i, bir ahlak modeli olmaktan çok, bir şekil ve görüntü modeli halinde
algılamasıdır. Bu yanlış algılama sadece bizi vahyin ruhundan uzaklaştırmakla kalmıyor
diğer kitlelerin Kur’anddan yararlanmasını da engelliyor.
Sonuç şu oluyor: Bizler, ahlaksal zemini tahrip edilmiş, değerleri birkaç karelik
görüntüden ibaret hale getirilmiş bir anlayışı insanlığın geleceğini kurmaya, hatta ona
yarınların cennetini vermeye aday göstermek gibi bir tutarsızlığın temsilcileri
durumuna düşürülüyoruz. Ve insanlık ısrarlı ve haklı bir biçimde şunu soruyor:
Bugünü ve bu dünyayı cehenneme çevirenlerin yarınki cennet vaatlerine nasıl inanalım?
Ebu Zer’in düşündürdükleri
Yoldaki kitaplarımdan biri olan ‘Sosyal Adalet Fikrinin Öncüsü Ebu Zer' üzerinde
çalışıyorum. Daha doğrusu kitabın son rötuşlarını yapıyorum. Bu münasebetle birkaç
söz söyleyeceğim. Bunu Ebu Zer konusunda ister ‘ağzınıza bir parmak bal çalmak 1
olarak alın, ister ‘vicdanınıza bir sızı akıtmak’ olarak...
İslam Peygamberi’ne inananların dördüncüsü olan Ebu Zer insan hakları, sosyal adalet
ve hakça paylaşım konularında Müslüman tarihin ilk büyük savaşçısıdır. İslam
Pey gam beri'nin “Güneş, Ebu Zer’den daha dürüst ve doğru bir adamın üstüne
doğmadı” diyerek yücelttiği Ebu Zer, Emevî Arabizmine karşı savaştığı için Emevîcî
Müslüman aydınlar (!) tarafından unutturulmuştur. Bilinmelidir ki, Ebu Zer, bizzat
dindaşları tarafından kahır ve işkenceye uğratılıp dışlanmış, ‘sivri fikirli* bir fesatçı
olarak damgalanıp kenara atılmıştır.
Şimdi birileri çıkıp, “Müslümanların, sosyal adalet, toplumculuk, paylaşım gibi
değerlerle ilgili hangi fikri, hangi mücadelesi var?” diyerek cehalet pazarladığında
‘muhafazakârlığa* (emperyalizm muhafızlığına) dokunmamayı din bellemiş birtakım
adamlar iki şeyden birini yapmaktalar: Va “Bizim de sosyal adaletçilerimiz var, onlarda
sosyalist ve komünist düşüncelere sahipler” gibi laflar ederek Ebu Zer*i
komünistleştirmek ya da Ebu Zer’i, sosyal adalet fikrinde işi çığırından çıkarmakla
itham edip etkisizleştirmek.
Bu tatlı su aydınlarını dinleyenler, Ebu Zer*in Marx, Engels gibi sosyalist teorisyen ve
eylemcilerden sonra yaşadığını, onları izleyerek sosyal adaletçi fikirler geliştirdiğini mi
düşünüyorlar? Böyle düşünüyorlarsa, tarihi tersinden okuyorlar, bin yılı aşkın bir
zamanı yok sayıyorlar demektir.
Şu gerçeği görmeyecek miyiz: Ebu Zer, bir büyük Kur’an mümini olarak, en eski Batılı
sosyalistlerden yaklaşık bin yıl önce yaşamış ve paylaşımcılığın, sosyal adaletin hem ilk
mücadelesini vermiş hem de metafizik dayanaklarını ortaya koymuştur. Eğer bu konuda
binlerini binlerine uyduracaksak, Batılı sosyalistleri Ebu Zer’in çömezi yapmamız
gerekir. Tarih de vicdan da bunu emreder. Hal böyle olunca, paylaşımcı bir mutluluk
toplumunu \larx ve şürekâsında değil, Ebu Zer ve dayandığı ölümsüz ilkelerde
aramalıyız. Tarihe, insana, gerçeğe, devrimciliğe, hakka saygı bunu gerektirir.
‘Solcular’ın çuvalladıkları yer işte burasıdır. Dahası var:
DİNCİ BAŞARININ SIRRI
Yakalarına taktıkları rozetlerle ‘Atatürkçülük* hegemonyası kuran ama esasında
Atatürk’ün iman ve dehasından zerre kadar nasibi olmayan birtakım ‘basireti tutuk
adamlar’ın hüsran sebeplerinin başında da andığımız o ‘solcu* zihniyete teslimiyeti
görmekteyiz. O solculukla bu Atatürkçülük ele ele vererek, Türkiye’yi çöküşün eşiğine
getirdi. Nasıl mı?
Türkiye’yi çökertmek isteyen haçlı emperyalizmle onlara içeride ‘Atatürk düşmanlığı’
adına kulluk eden dincilik ekiplerinin bir numaralı enerji kaynağı, ‘basireti tutuklar’ın
sergiledikleri akıl almaz tutarsızlıklardır. Türkiye’nin geldiği yeri uzaktan seyredenler
de sanıyor ki, dinciliğin giriştiği büyük işleri kotaracak bir zekâsı veya dehası vardır.
Hayır! Hayır!
Dinciliğin bütün şansı, solculuk ve Atatürkçülük adına hezeyan ve hüsran sergileyen
ekiplerin yanlışlarıdır. Dincilik, bu yanlışlardan yararlanmada, işbirliği yaptığı haçlı
emperyalizmin hünerli stratejlerinden, toplum mühendislerinden büyük yardımlar aldı
ve haçlı emperyalizmin büyük desteğine mazhar olduğu için, ötekileri pestil gibi
çiğneyip dümdüz etti. Olan, muhteşem iki mirasa oldu: 1. Kur’ansal düşüncenin
yarattığı antiemperyalist akılcı miras, 2. Atatürk aydınlığının yarattığı antiemperyalist
akılcı miras.
Bu iki mirasın şaşmaz ve ortak özelliklerinin başında zulme karşı çıkış gelmektedir.
Dincilik, çok büyük bir zulüm olduğu için bu iki miras dinciliğe de temelden karşıdır. Bu
hayatî meselenin ayrıntılarını biz, ‘Kur’an Penceresinden Kurtuluş Savaşı’na Bir Bakış’
adlı eserlerimizde ortaya koyduk. Dışarıdaki haçlı emperyalistlerle onların içerideki
dinci muhafızlarını aynı anda rahatsız edişimiz biraz da bundandır.
Duayı tüm halk olarak yapmalıyız
Çok ilginç bir mektup aldım. Funda Teyze Çekim Yasası Öğretmeni ve
Öğrencileri tarafından yazılan mektup, bana, haddimi aşan ve beni zor durumda
bırakan nitelikler ve görevler yüklemektedir. Önce o ‘ilgine mektup’ u okuyalım:
“Sayın Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk Hocamız! ‘Kalh-i Sıîzan’ makalenizde
yayınladığınız mektubu da tüm diğer makaleleriniz gibi aklımızda ve kalbimizde
hissederek ve yaşayarak okuduk. Ancak bugün size yazma sebebimiz sadece o
mektuptaki duygu ve düşüncelere katılmak değil, sizden bir ricada bulunmaktır.”
“Siz ülkemize, milletimize Allah'ın lütfettiği bir büyük armağansınız. Bizler, Funda
Teyze ve öğrencileri olarak, ülke olarak Allah'ın bize bu armağanının değerini
bilememiş olmamızın ağır yükünü hissetmekteyiz.”
“Martin Luther de bir zamanlar aynı sizin gibi, Allah'ın Avrupa'ya bir lütfü olmuş.
Gerçi siz ikilik yaratmamak ve bölmemek çabalarınız sebebiyle Martin Luther’den çok
farklısınız ama dini özüne döndürme çabalarınız açısından amacınız ve eserleriniz bir
benzerlik arz ediyor. Luther de, dini özüne döndürmek için gelmiş. Ancak milleti onun
değerini bilemeyince ve Türkler Avrupa'ya doğru yola çıkınca, kendisi milletine ve
yöneticilere şöyle seslenmiş:
“Türklere direnmeyin, onlar aramızdaki bağnazları temizlemek için Allah’ın gönderdiği
bir kamçı.” Bu sözleri, Allah'ın lütuflarmı göremeyen, değer bilemeyen insanlar için
söylemiş.”
“Allah'ın lütuflarının. armağanlarının değerini bilemeyen bir toplum, tez zamanda
cezasını buluyor. Siz de bize Allah'ın bir armağanı, bir lütfusunuz. Değerinizi
bilemedik.”
“Şimdi, duanıza ihtiyacımız var. Affınıza ihtiyacımız var. Başımızdaki belaların tez
zamanda bitmesi, çekilmesi için, lütfen milletinize acıyınız! Sizin Allah'ın bize bir lütfü
olduğunuza, sizin duanızın kabul göreceğine inancımız tamdır. Gerçeklerin üstünü kim
kapatmaya çalışırsa çalışsın, tarih, Allah'ın izniyle sizin hakkınızda da gerçekleri er veya
geç ortaya çıkaracaktır. Bu millet sizin değerinizi eninde sonunda anlayacaktır. Ancak
şimdi, duanıza ihtiyacımız var.”
“Lütfen milletimizi affediniz! Allah'tan bizim için yardım dileyiniz! Allah da bizi
affetsin. Bize yardım etsin. Allah sizi bize bir kapı yapmıştır . Her ne kadar bu kapının
hakkı tam verilemese de... Lütfen, sırf Kalb-i Sûzan hatırı için, sizi seven, size güvenen,
sizi sayanların hatırı için, milletimizi affediniz ve milletimiz için Allah'tan af ve yardım
rica ediniz!”
“•Aslında sizin bu affı ve duayı yaptığınıza da inanıyoruz. Sizin bu millete aşık
olduğunuzu, bu milleti çok sevdiğinizi de biliyoruz. Her halükârda, Allah'a sığınıp dua
ederek lütfen bizi ve milletimizi duanız ile kurtarınız! Sonsuz saygılarımızla!”
BEN ANCAK HAKLARIMI HELAL EDEBİLİRİM
Mektupta sayılan nitelikler de görev de sadece benim değil, bütün milletimizin, bütün
halkımızındır. Hem niteliklere sahip çıkalım hem de görevlerimize. Yapılması gerekeni
birlikte ve bir şuur ve eylem bütünlüğü içinde yapmadıkça kurtuluş söz konusu
de ğildir.
Ben ancak haklarımı helal edebilirim, yıllardır bana zulmedenleri affedebilirim ama tek
başıma yapacağım duaların kurtuluş getirmesi beklenemez. Böyle bir beklenti Allah'ın
yasalarına aykırıdır. Halkın, kitlenin bir iman ve şuurda birleserek dua etmesi gerekir.
Bunun için de kitle olarak tövbe etmek. ıstırap çekmek gerekir. Bu halk bunu yapmıyor.
Otuz yıldır, bunu yapması için didiniyorum ama yapmıyor.
‘Hep birliktelik şartı’ yerine getirilmediği sürece acı çekmeye devam edeceğimizi asla
unutmayalım!
Çağ dışı ve Kur’an dışı
Yıllardan beri altını çizerek gündeme getirdiğimiz mesajlardan biri de şudur: Çağ,
Kur’an’ın gerisinde, biz Müslümanlarsa çağın gerisinde...
Şunu demek istiyoruz: Kur’an’m getirdiği ve insanın yücelmesine sebep kıldığı değerleri
hayata geçirmek bakımından, Müslüman olmayan dünya, Müslüman dünyadan daha
öndedir. Kur'an’ın getirdiği değerler listesindeki her değere bir puan verin ve bu
değerleri hayatına sokan insanların aldıkları puanları toplayın. Karşılaşacağınız
manzara ürpertici olacaktır. Çünkü üçyüz yıla yakın bir zamandan beri, Müslüman
dünyanın toplam puanı, diğerlerinden çok daha azdır. Ve ekleyelim ki, bu puan farkı her
geçen gün Müslüman dünyanın aleyhine biraz daha büyümektedir.
Bu tespitin zorunlu sonucu şudur: İslam dünyası önce çağı yakalamak, ondan sonra da
Kur’an'm idealindeki dünyanın öncülüğüne soyunmak borcundadır. Müslüman
dünyanın “Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele” sözüyle dikkatlere sunulması
gereken muhasebesinin özü budur. Zorlu bir muhasebedir bu. Ne yazık ki İslam dünyası
bu muhasebenin bırakın ciddiyetini, varlığının bile farkında değildir.
İslam dünyası bu muhasebenin düşünce, gözyaşı, uykusuzluk ve yakarıştan oluşan
çileler berzahından geçmeden Kur’an’m getirdiği oluş ve eriş emanetini taşıyamaz; tam
aksine, o emanetin şampiyonluğu iddiasıyla çalım sattığı her aşamada emaneti biraz
daha nefret konusu yapar ve Allah’ı öfkelendirir. Unutmayalım ki, emaneti gönderen
kudret, bazı nüfus kâğıtlarına iltimastan münezzehtir. Onun iltimas ettiği tek değer
liyakat, kolladığı tek değer ameldir. Yani şuurlu ve yaratıcı eylem. İslam dünyası liyakat
yerine eski hatıralara, eylem yerine de nüfus kâğıdındaki “Müslüman 1 damgasına
sığınmaktadır.
İslam dünyası; çağın Kur’an’ın gerisinde kaldığı gerçeğini, kendisinin çağın önünde
olduğuna delil saymaktadır. Çağın, Kur’an’ın gerisinde olduğu bir gerçektir; çünkü çağ,
Yaratıcı iradenin insan için belirlediği hedeflere ters düşmüştür. Ama tespitin ikinci
kısmı doğru değildir. İslam dünyası çağın önünde değildir. Kur’an’ın çocukları
olduğunu iddia edenlerin bu iddiaları slogandan fiile geçirilmedikçe Kur’an’daki
değerler insan hayatına girmez. Bu değerleri hayatına sokamayan bir kitle “K.ur’an
bizim kitabımız, o halde onun çizdiği ideal dünyanın tüm güzellikleri bizim
büyüklüğümüze delildir 11 diyemez. Derse bunu dinleyenler ya İslam’ın yetersizliğine
hükmederler yahut da Kur’an’a inandığını söyleyenlerin tutarsızlığına. Bu gerçeği fark
eden Müslüman vicdanların belki de en büyüğü olan Muhammed İkbal (ölm. 1938)
şöyle seslenebilmiştir: “İslam’ın, kurtarıcı değerler sistemi olduğunu başkalarına
anlatacaksak ilk yapacağımız şey onlara bizim Müslüman olmadığımızı söylemek
olmalıdır.”
ŞİDDET VE AEOROZ SADECE NEFRET GETİRİR
İslam dünyasının bu gerçeği kabul etmeden bayrak dikeceği hiçbir zafer burcu yoktur.
Bir yandan tarihin mezarlığına gömülmüş hurafeleri ‘İslam 1 diye afişlere geçiren, öte
yandan bu hurafe yığınına ısınmayan insanları cehennemlik ilan ederek bir yere
varacağını sananlar düşmanlarını biraz daha artırmaktan öte bir şey yapamazlar.
Unutulmamalıdır ki, insanoğlu, bugünleri cehenneme çevirenlerin yarınki cennet
vaatlerine asla itibar etmemiştir. İtibarsızlığı kırmak için, kutsal kelimeleri kirleterek
‘cihat 1 adı altında aforoz, şiddet ve fesat yayanların elde edecekleri tek şey dışlanmak
olacaktır. Dışlanmaya karşı, fesat ve şiddetin dozunu artırmaksa karşı fesat ve şiddetlere
yol açar. Engizisyon şiddet ve dehşeti, onu gölgede bırakan materyalist şiddet ve dehşeti
gündeme getirmedi mi? Aklı başında olan herkes bilir ki karşı şiddet ve dehşetin
sahnelenmesi halinde Müslüman kitlelerin çekeceği acılar büyük olacaktır. Arap-lsrail
kavgasına şöyle bir bakın, bunu açıkça göreceksiniz.
Basiretten nasibi olanlara düşen, “Böyle diyorsak böyledir. Ya bize saltanat ya size kan”
çığırını kapatarak ışığı ve güzelliği insanlığın gönlüne ulaştıracak ‘Kur’ansal tebliğ 1
yolunu açmak ve sonsuzluk rahmetinden habersiz yaşayan kitleleri bu rahmetten
haberdar etmektir.
Şunu kabullenmek zorundayız: Çağ, tanrısal iradenin yani Kur’an’ın gerisinde
kalmıştır; biz ise çağın da gerisinde bulunuyoruz. Yapılacak ilk iş, bu olgunun nedenleri
üzerinde durmaktır. İşe başka reçetelerle başlayanların sonraki pişmanlıkları asla fayda
vermez.
Nuh’a zulüm varsa tufan kaçınılmazdır
Müslüman dünya, a arada Türkiye, Nuhlara hep zulmetti. Onlardan bîri de bu
satırların yazarıdır. Ne demek istiyoruz? Görelim:
Nuh, isimleri ve hatıraları Kur’an’da kayda geçirilen peygamberlerden birdir. Nuh, yine
Kur’an’ın deyimiyle, ‘ulül azm’ (büyük eylemlerin yaratıcısı) olarak bilinen beş
peygamberden de biridir.
Kur’an, her peygamberin hayat ve hatırasında insanoğlunun bir boyutunu
değerlendirmekte, örneklemektedir. NuhTa ilgili ayetler (ve Nuh suresi) göstermektedir
ki, peygamberlerin en büyük zulümlere maruz bırakılanlarının önde gelenlerinden biri
de Hz. Nuh’tur.
Nuh ile örneklenen gerçek, aydınlatıcı ve uyarıcıların yoğun zulümlere muhatap
kılınması halinde toplumun büyük bir azap faturası ödemesinin kaçınılmaz olduğu
gerçeğidir. Nuh, bir prototip, bir sembol. Bir toplum, aydınlatıcılara, uyarıcılara karşı
sergilediği zulümlerle Nuhlar yaratmışsa bunun faturasını mutlaka ödeyecektir. Nûh
suresinde ifadeye konan süreç işleyip çöküş hak olduğunda Ka’d suresi 11. ayet devreye
girer. Ve o ayet devreye girdiğinde olup bitecekleri durduracak, erteletecek ne bir
kurtarıcı ne bir şefaatçi ne de bir dua söz konusu edilebilir. Çünkü “Allah’ın öngördüğü
vakit geldiğinde, ertelenme olmaz.” (Nuh suresi, 4) Ka’d suresi 11 şöyle diyor:
“Gerçek şu ki, Allah, bir toplumun maruz kaldığı şeyleri, onlar, birey olarak
içlerindekini/birey olarak kendilerine ilişkin olanı değiştirmedikçe, değiştirmez. Allah
bir topluma bir perişanlık dileyince de artık onu geri çevirecek bir güç yoktur. Ve onlar
için Allah’ın berisinden koruyucu bir dost da olamaz.”
Allah’ın bir şeyi geri dönülmez şekilde istemesi, insanların tüm uyarıları, tüm gerçekleri
çiğneyerek perişanlığa müstahak hale gelmeleri durumunda söz konusu olmaktadır.
Kur’an buna ‘sözün hak hale gelmesi’ diyor. Vani, insanın başına gelen perişanlık, Allah
öyle istediği için gelmemektedir; insan o perişanlığa müstahak hale geldiği için
gelmektedir.
TANRI NIN LİYAKAT VE İSTİHKAK YASASI
Allah, layık olana layık olduğunu verdiği gibi, müstahak olana da müstahak olduğunu
vermektedir. Onun varlık kanunlarından biri de budur. Bir kanundur ki bu, asla
şaşmadan işler. O halde insanoğlu, müstahak hale geldiği şey karşısına dikilince, “Allah,
niye bunu böyle istedi, aksini yapacak gücü mü yoktu, bizim için keyifli olanı yapsaydı
ya!?” diyerek şeytanî bir ukalalıkla suçu Allah’ın üstüne yıkamaz.
Allah, yürüyüşün kurallarını koymuş, insanı da defalarca uyarmıştır. Uyarıları kim
dinler, kuralları kim daha iyi uygularsa o kazanır. Unutulmaması gereken şu ki, Allah,
kuralları gereğince uygulamayanlara iltimas geçmez. İnsanoğlunun yanıldığı nokta
burası. İnsanoğlu, kendi hayatındaki yalan ve talan şeytanlığının Allah’ın hareket
tarzında da geçerli olacağını sanarak özrü kabahatten büyük bir kötülük işlemektedir.
Ama insanın bu şeytanî ukalalığının kendisine hiçbir faydası olmamaktadır. Allah
âdildir, asla zulmetmez. Kendisine zulmeden, insanın bizzat kendisidir.
Kurtuluş Savaşı kumandanlarından Ali Fuat Cebesoy, o günkü Türkiye’yi çöküşe
götürmek isteyenlerin bir gerçeği göremediklerini, onun da ‘Türk insanının azim ve
imanı’ olduğunu söyler. Şöyle diyor:
“Dış düşmanlarımız istiyorlardı ki... Bir asırdan beri Avrupa’nın anlaşarak taksimle
ortadan kaldıramadığı Türkiye’nin mevcudiyetine artık nihayet verilsin. Fakat bu
düşmanlar bir şeyde aklanmışlardı. O da Türk’ün yok edilmesi yalnız Avrupa’nın kendi
aralarında uyuşup anlaşmasında değil, Türk’ün azim ve imanının kırılmasında idi.
Hâlbuki bu mümkün değildi.” (Cebesoy, Bilinmeyen Hatıralar, 89)
‘O azim ve iman’ bugün de aynı canlılıkta mevcut mudur? Tartışmaya açık bir sorudur
bu...
İbret dolu iki mektup ve ötesi
Yorumu sizin yapmanız ricasıyla bu tarihî mektupları özetleyerek vereceğim.
Soner Özer adlı okuyucum, Gaziantep’ten yazıyor: “Sevgili hocam, Funda Teyze’nin,
milletimiz için dua etmeniz önerisini reddetmekle, haddim olmayarak, isabetli bir karar
verdiğiniz görüşündeyim. Ne demektir, koca bir millet, nereye götürüldüğünü,
inançlarının hangi hayınane emeller için sömürüldüğünü idrak edemeyecek ama İslam
adına, Kur’an adına, Peygamberdi Zîşan adına, yaptığı tüm uyarılara boş verilen Yaşar
Nuri Öztürk’ün duasıyla aklı başına gelip felaha erecek. Olmaz böyle şey!”
“Geçen hafta, TV programınızda, ‘Sen, bizim efendimizsin’ diyen kişiyi, ‘Sen, şeytanın
arzusuna göre konuştun, imanına göre değil; ben sizin efendiniz değil, arkadaşınızım’
diyerek azarlayan o güzeller güzeli peygamberimizi anlatıp ona sevgimizi kat kat
arttırdınız.”
“Bu halkın çoğunluğu ne yazık ki melanetler işliyor. Cenabı Allah’ın, gökten âdeta
zembille indirip imdadımıza gönderdiği, İngiliz’e ve piyonlarına diz çöktüren Mustafa
Kemal’e ‘İngiliz ajanıydı’ diyecek kadar alçaklaşıp kahpeleşenlerin toplantılarını hınca
hınç doldurmaktadır. Böyle bir halk, sizin gibi bir insanın helallik bahşetmesini, asla
hak etmiyor. Lütfen, haklarınızı helal etmeyin; zira bir musibet, bin nasihatten evladır.
Bırakın, Allah takdir etsin.”
FUNDA TEYZE VE ÖĞRENCİLERİNİN YAZDIKLARI
“Sevgili Hocamız! Sizin alçakgönüllülüğünüz sebebiyle göremediğiniz bir nokta var. Siz,
taşıdığınız Allah vergisi gücün büyüklüğünü göremiyorsunuz Allah size, peygamberler
mirası bir kapı açmıştır. Allah’ın mesajını, milyonlarca kişiye ulaştırıyorsunuz”
“Allah’ın zorlu yoldaki kullarına sadece ahirette değil, bu hayatta da çok büyük
armağanları olduğunu, bu armağan kişilerin bir duaları ile tarihin akışının
değişebileceğini, milletlerin kurtulabileceğini veya batabileceğini düşünüyoruz. Siz de o
armağanlardan birisiniz.
Alçakgönüllülüğünüz yüzünden göremediğiniz şey budur. Dualarınızla olabilecek
değişiklikleri ve bunların milletimizin, hatta dünyanın gidişatında oynayabileceği
anahtar rolünü ve tarihi değiştirme gücünü, ‘Nerede o günler? Keşke bir dua ile olsa bu
işler!’ diyerek yok saymayın. Dua bir anahtardır, arkası mutlaka gelecektir.”
“Siz milyonlara hitap ediyorsunuz. Size sataşanlar elbette olacaktır. Sizden ricamız, tüm
bu sataşmalara rağmen duanızı milletimizden esirgemeyiniz. Bizim en büyük dileğimiz,
Türkiyemizin sizin kapınızın hakkını vererek, Allah’tan bir hoşnutluk kazanmasıdır.”
“Biz de siz de yeterince ıstırap çektik. Ve artık, zaman gelmiştir, Türkiye sizi
dinleyecektir ve Kur’an'ın özüne, peygamberimize, Allah'ın lütfettiği o yol gösterişe
uyacaktır. Ülkemiz için bu yolda, kapı sîzsiniz. Ancak, milletimizin bu kapının hakkını
verebilmesi için, sizin de, niyet, karar ve dua ile bu kapıyı sonuna kadar açmanız
gerekiyor. Siz dikkatinizi aklı ve kalbi mühürlü olanlara yöneltince, düşünce ve duygu
âleminde bu kapı az veya çok kapanıyor.”
“Dikkatinizi, o çok değerli akıl ve kalp gücünüzü, o değerli nefesinizi, kıllı ve kılsız
şeytan çocuklarıyla harcamaktansa, bizim gibi sizi seven, sayan, dinleyen, inanan,
güvenen Allah dostlarına yönlendiriniz.”
"Şeytan çocuklarının aklı ve kalbi mühürlü ve Allah'ın izni olmadan bu mührü
açmamıza imkân yok. Onlara nefes tüketerek boşa kürek çekmiş oluyoruz. Oysaki sîzi
dinleyenler var, biz varız. Bizi kırmayın, hakkınızı helal etmekten öte, bizim için dua
ediniz.”
“Biz de, elimizden geldiğince, mukaddes hamallığımızı yapmaya çalışıyoruz. Bizimkisi
karıncalık, sizinki ise çok çok ağır bir yük. Ama Allah kimseye taşıyamayacağı yük
vermiyor. Allah razı olsun tüm yardımlarınız için.”
Ezilip horlanmanın gücü üstüne
Bu da benim 23 Nisan yazım. Bakalım beğenecek misiniz?
Türkiye’nin geleceği artık, ‘demokrasi maskeli örtülü engizisyon’ tarafından ezilip
horlananların çekecekleri ıstıraplarla inşa edilecektir. Başka bir çare kalmamıştır.
Umarım ezilip horlananlar olup bitenlerden gerekli dersi çıkarır ve gerekeni sabırla
yerine getirirler. Bu vesileyle, Kur’an’ın bu konuya yaklaşımına kısaca değinmek
istiyorum.
Kur’an, akılcı-ilimci-aydınlık insanların temsil ettiği îman ve ışıkla onların karşısına
dikilen zalim karanlığın mücadelesini bir istiz’af-istikbâr çatışması olarak
göstermektedir. Istiz’af, ezmek, horlamak ve sömürmek demektir. Bunun karşıtı bir
anlam taşıyan Kur’ansal terim, istikbârdır. Yani gücünü aşılmaz ve erişilmez görerek
ötekileri horlayıp ezmek.
Istiz’af-istikbâr çatışmasında Yaratıcının, ezilenler yanında yer aldığı açıkça söyleniyor.
A'raf 137. ayete göre, Allah, yeryüzünün doğularına ve batılarına despotlar tarafından
ezilenleri hâkim kılmak ister. Kasas S. ayet, Yaratıcının, ezilenleri bir motor güç olarak
devreye soktuğunu ve oyunu sürekli onlar lehine kullandığını gösteriyor:
“Biz istiyoruz ki, yeryüzünde ezilip hor Umanlara bağışta bulunalım, onları önderler
yapalım, onları mirasçılar haline getirelim.”
Kur’an, oluş diyalektiğinin temeline ezilen-ezen didişmesini yerleştiriyor. Ve bize
gösteriyor ki, en büyük peygamberler de dâhil bütün yaratıcı ruhlar ezilip
horlanmışlardır. {Araf, 75,150) Ezilip horlananlara Kur’an, müstaz’afûn demektedir.
Bu sözcük Kur'an kaynaklı bir tarih terimi olarak, İslam'ın ilk yıllarında müşrik
Mekkeliler tarafından zulüm ve işkence altında inletilen yoksul ve kimsesiz
Müslümanları ifade eder. İslam tarihi kaynakları, şirke karşı çıkmaktan başka suçu
olmayan insanların, ağır işkenceler altındaki inleyişlerini ve nihayet hayatlarını yi¬
tirmelerini göz yaşartıcı tablolar halinde vermektedir. (Ayrıntılar için bizim, Asrısaadet
Şehitleri adlı eserimize bakılabilir).
Ezilip horlanma, devir ve şartlara göre yeniden belirlenecektir. Bir devrin ezilenleri
kölelik altında inlerken öteki devrinkiler ideoloji veya din zulümleri altında inleyebilir.
Hatta saptırılarak bir despotizm aracına dönüştürülen demokrasi aracılığıyla yaratılan
tipik ‘korku iktidarları 1 , tipik bir ‘müstaz’aflar zümresi 1 yaratabiliyor. En büyük dehşet
iktidarlarından biri olan Nazizm, demokrasi söylem ve imkânlarıyla iktidar olmamış
mıydı?
Din gerekçeli zulüm veya engizisyon
Tarihin en uzun süreli ve en acılı ezip horlama, din adına bir zulüm olan engizisyon
dinciliği tarafından sahnelenmiştir. İslam tarihinin en büyük zulümleri de din adına
sergilenen zulümler oldu.
Omurga kavram ezilip horlanmadır. Zamanı, mekânı, sistemi, rengi ve deseni ne olursa
olsun, ezilen, şu üç sebepten biri, ikisi veya üçü yüzünden ezilip horlanmaktadır: 1.
İnancı yüzünden, 2. Irkı, soyu yüzünden, 3. Emeği sömürülsün diye.
Marksizm’in, diyalektiğin omurgasına koyduğu ‘emek’veya ‘artı değer’, ezen-ezilen
çelişkisinin sadece bir boyutudur. Kur’an, buna iki boyut daha eklemektedir.
Değişmeyen gerçek, diyalektiğin bir ezen-ezilen zıtlığı halinde ezelden ebede yürüyeceği
gerçeğidir.
Kur’an, ezen-ezilen diyalektiğine bir de ‘din eksenli ezme’ eklenmesin diye, dindarlığı
insanlar arası ilişkilerde bir değer olmaktan çıkarmıştır. Kur’an çıkarmıştır ama İslam
tarihinin kaderini belirleyen dinci güç ‘dindar-dindar olmayan’ zıtlığını sürekli egemen
kılmıştır. Ve ‘daha dindar’ın kim olduğuna daima egemen güçler karar vermiştir.
Bugünkü İslam dünyasında ‘daha dindar’ı haçlı kodamanların desteklediği egemen güç
belirlemektedir. Bugünkü Müslüman dünyanın kaderi işte böyle bir kader...
Yanılmış olmayı çok isteyerek şunu da söyleyelim: Türkiye, din gerekçeli ve din eksenli
zulüm sürecine fiilen girmiş bulunuyor. Kelimei Şehadet düşmanı haçlı kodamanlar
Türkiye üzerindeki bu emellerine de ulaştılar. Çok kahırlı bir süreç olacaktır bu. Büyük
acılara hazır olalım. Ve çok sabırlı olalım.
Dinci tahakküme karşı çıkışın prototipi olarak Ebu Zer
Kur’an'ın getirdiği din, insanoğlunu iki tahakkümden kurtarmayı amaçlamaktadır: 1.
Servet tahakkümü, 2. Saltanat tahakkümü.
Kur’an bu iki tahakkümü dışlayacak ilkeyi iki kelimeyle koymuştur: “el-mülkü lillah.”
Yani toprakta mülkiyet ve saltanat Allah'ındır. Bu ilke, Kur'an’m bildirdiğine göre,
bütün peygamberli dinlerin esasıdır. Bu dinler adına gündem yapılan ne varsa, bu esasa
yaradığı sürece makbuldür. Arap-Emevî dinciliği, bu esasa dayalı kaydırılmış bir L sözde
Islam'yarattı ve Müslümanların kaderini bu ‘sözde İslam'a bağladı.
İslam mesajının esası, ezilenlerin ezenlere karşı korunmasıdır; ezmeyi dine
dayandırmak için Allah ile aldatmak değil. Bu gerçek, daha ilk günden anlaşıldığı için,
Kur’an mesajına ilk karşı çıkanlar, Mekke oligarşisi yani Mekke'nin müşrik
kodamanları oldu.
“Müşrik kodamanlara ‘diğer insanların inandığı gibi siz de inanın' dendiğinde onlar,
‘Düşük seviyeli, beyinsizlerin inandığı gibi biz de mi inanalım?' demişlerdir.” (Bakara,
13)
Kur’an müşrik zihniyete karşı mücadelesinin esasını ve insanlık dünyasına gelişinin
amacını ifadeye koyarken bir varlık yasası halinde şunu söylemektedir:
“Biz istiyoruz ki, yeryüzünde ezilip hortananlara bağışta bulunalım, onları önderler
yapalım, onları mirasçılar haline getirelim. Ve yeryüzünde onlara imkân ve kudret
verelim.” (Kasas, 5-6)
Hz. Muhammed'in Kur'atı mesajı etrafında, Mekke kodamanlarının aşağıladığı ezilip
itilmiş mazlum insanlar toplandı. Bu çaresiz insanlar, Mekke oligarşisine vücut veren
servet babası kodaman takımın karşısına dikiliyordu. İslam mesajı başarılı olup Kur'an
dini bütün Arap Yarımadası'na yayılınca, bu dine kılıçlarıyla ilk karşı çıkan Mekke
oligarşisi de yeni dine katıldı. Ve doğal olarak, İslam'ın ilk bağlıları olan ezilmiş kitle ile
İslam'a zaferi gerçekleştikten sonra girenler, daha doğrusu girdiğini söyleyenler
birbirine zıt iki ayrı cephe oluşturdu.
Bu iki cephenin, ilk Müslümanlar olan ezilip horlananlar ekibinin başım Ati
çekmekteydi. Ali, ilk günden itibaren ve bütün İslam tarihi boyunca, ezilip
horlananların önderi, ilham kaynağı olarak benimsendi. Bu ezilip horlananların tam
karşısındaki eski aristokrat yeni ‘sözde Müslüman' ekiplerin başını ise başlangıçta Ebu
Süfyan, daha sonra da onun oğlu Muaviye çekti* Bir de bu iki zıt kitle arasında ‘orta
kitle’ vardı ve onu Ebu Bekir, Ömer ve Ebu Ubeyde bin el-Cerrah temsil ediyordu.
E BU ZER KİTABİMİZİN DEVRİM NİTELİĞİNDEKİ VURGUSU
Üçüncü halife Osman, Ebu Süfyan-Emevî ekibinin mümessili olarak rol aldı. Emevî
ekibi, İslam’a ilk günlerinde savaş açmış olanlar ekibiydi. Manzaranın bugüne kadar
sürüp gelen şekli, İslam’ı bir dinsel Arap ideolojisi olarak algılayan Arapçılar ve
Arapçılıkla, İslam’ı bir evrensel bak ve insanlık dini olarak algılayan Antiarap unsurlar
arası mücadele tablosudur. Unutmayalım ki, bu tablonun bir yanı olan Ali-Ehlibeyt
ekibi, İslam’ın ilk zamanındaki İnsanî ruhunu temsil edenler ekibidir. Bu ekibin öncü
isimleri arasında, ilk on Müslüman içinde yer alan Ebu Zer, Ammâr bin Yâsir ve Selman
Farisî de vardır. (Ayrıntılar için Kâmil Mustafa Şeybî’nin el-Fikru’ş-Şîî ve’n-Nezeâtu’s-
Sûfîyye adlı eseri okunmalıdır.)
Bin yılı aşkın bir zamanlık Müslüman tarih, Arap-Emevî idealini İslam perdesi altında
sürdürenlerin galibiyet, egemenlik, tahakküm ve büyük ölçüde de zulümleriyle öne
çıkan bir tarih oldu. Ne yazık ki, Müslüman Türk tarihi diye andığımız tarih de büyük
kısmıyla bu tarihin bir uzantısıdır. Ve bu tarih, aynı karakterini büyük ölçüde bugün de
sürdürmektedir. Bu sözde İslam’a karşı sosyal düzendeki yozlaşmayı hareket noktası
yaparak mücadele verenlerin ilham kaynağı, prototipi, öncüsü Ebu Zer el-Gıfârî’dir.
Ebu Zer’in, Ali ve Ehlibeyt önderlerinde olduğu gibi siyasal bir talebi olmadığı için, bize
göre, onun Emevîliğe karşı çıkışı Ali ve Şiasmın karşı çıkışından çok daha önemlidir.
Emek ve artık değeri belirleyici ilan eden kitap
Kur’an, insanoğlunun varoluş sebebini ‘değer üretmek’ olarak gösterdiği gibi, varolma
şartını da değer üretmek olarak göstermiştir.
Kur’an’da geçen ve ‘kulluk’ diye tercüme edilen ‘ubûdiyet’ kavramının esas anlamı
kulluk değil, iş yapmak, değer üretmektir. Bu kelime İbranicedeki ‘aboda’ kelimesinden
türemiştir ve aboda, az önce verdiğimiz anlamlarda bir kelimedir. Değer, bizzat
üretilecektir. Yani birinin ürettiği değer, bir başkasını yüceltmez:
“Gerçek şu ki, insan için çalışıp didindiğinden başkası yoktur.” (Necm, 39)
“Kim inanmış olarak barışa/hayra yönelik işlerden bir şey yaparsa, onun gayretine
nankörlük edilmez. Biz, böylesi lehine kâtiplik ederiz.” (Enbiya, 93)
“Her benlik kendi kazandığının bir karşılığıdır.” (Müddessir, 38)
Kur’an, kapitalin emeği boğmasına izin verilmemesini istemektedir. Yaratıeı-motor güç
kapital değil, emektir. Kapital, sömürücü güçtür. Kapital, yaratıcı cevher değildir, bir
manipülasyon aracıdır. Tam bu noktada bir devrim gerçeğinin daha altını çizmeliytz:
Kur’an, zenginin malında fakirin hakkı olduğunu açıkça ifade etmektedir. Zâriyât 19.
ayet şöyle diyor:
“Onların mallarında, ihtiyaç sahibi için, yoksun ve yoksul için bir hak vardır.”
Aynı hak, En’am 141. ayette ‘Allah'ın hakkı’ olarak anılmaktadır. Böylece Kur’an bir
yandan zenginin malında yoksulun yani emek sahibinin hakkı olduğunu bildirirken öte
yandan, emek sahibinin hakkını ‘Allah’ın hakkı’ olarak tescil ederek Tann’nın, emeğin
yanında olduğuna vurgu yapmış, emeği bir yaratıcı güç olarak öne çıkarmıştır.
“Ürünler olgunlaştığı zaman yiyin ve hasat gününde O’nun hakkını da verin. Onun
bunun hakkını zalimce saçıp savurmayın; Allah, israf edenleri sevmez.”
Zenginin malındaki emekçi hakkını aynı zamanda Allah’ın hakkı olarak belirleyen ayet,
bunu ‘O’nun hakkı’ diyerek bir zamirle yapmaktadır. Bu zamir, geleneksel Emevici-
kapitalist anlayış tarafından bütün tefsirlerde, çeşitli oyunlarla başka yerlere
gönderilmekte ve ‘Allah’ın hakkı’ tabiri yok edilmektedir.
ARTIK-DEGERİ İLK TELAFFUZ EDEN KİTAP
Artık-Değer’i ilk telaffuz eden Kur’an’dır.
Zenginin malında yoksulun yani emekçinin hakkının bulunduğunu ilan, artık-değerin
ilanıdır. Kari Marx {ölm. 1883) felsefesinin en önemli kavramlarından biri, belki de
birincisi olan artık-değer (surplus value), ücreti ödenen emekçinin, çalıştıranın
(anamalcının) malında-gelirinde kalan ‘karşılığı ödenmemiş fazla değer’dir.
Artık-değerin, işverenin lehine işlemesi sermayenin hızla büyümesine ve böylece
üretimin aralıksız artmasına yol açar.
Artık-değer yüzünden bu durum hep öyle devam ettiği için zaman geçtikçe patron daha
çok servet sahibi olur, işçi de daha çok yoksullaşır.
Kur’an, işte bu ‘değişmez kader’in değişmesini sağlayacak devrimleri getirmiştir. Bu
devrimlerin omurgasında, ‘kapitalin emeği boğmasının durdurulması’yatar. Kur’an,
bir ideoloji veya hukuk kitabı olmadığından ve bir devlet biçimi getirmediğinden
‘olması gerekenler’in evrensel ilkelerini koyarak insandan gerekeni yapmasını
istemektedir. Kur’an’dan anlaşılan adur ki, ‘gereken’, ne Marx’ın söylediği gibi özel
mülkiyeti ilgadır ne de Kapitalist-tiberalist zihniyetlerin söylediği gibi bireye sınırsız
mülkiyet hakkı vermektir; ‘gereken’, toplumcu-devletçi yanı ağır basan bir karma
sistemdir. (Bu konunun ayrıntıları, yakında çıkacak olan ‘Kur’an’ı Tanıyor musunuz?’
adlı eserimde yazılmıştır).
Netice olarak, Kur’an, artık değerin varlığını, yerini, önemini Marx’tan asırlar önce
insanlığa tanıtarak da bir devrim yapmıştır.
İbadet kavramını doğru öğrenelim!
Yaratanla yaratılanın diyalogu., yukarıdan aşağı, yani Allah'tan insana doğru olan
şekliyle vahiydir. Diyalogu aşağıdan yukarı, bir başka deyimle insandan Allah'a doğru
düşündüğümüzde, karşımıza ibadet veya dua diye andığımız faaliyet çıkıyor. Nereden
bakarsanız bakın, ibadet edenle ibadet edilen (âbidle mâbud), bir daire üzerinde, bir
noktada kueakiaşacaktır. Esas olan da bu kucaklaşmadır. Bu nokta, Japon profesör
Toshihiko Izutsu tarafından, ‘Kur'an'da Allah ve İnsan’ adlı eserde çok güzel
incelenmiştir.
Kur’an’ın ibadet anlayışı meselesinde düzeltilmesi gereken çok ciddi ve tarihsel bir bata
vardır. Kur’an’daki ibadet, ubûdiyet (kulluk), âbid (ibadet eden), abd (kul) kelimelerini
geleneksel kabule uygun olarak 'kulluk’ eksenli sözcüklerle Türkçeleştirmeyi
sürdürmekteyiz. Bu tümden yanlış değildir ama işin yarısıdır. Gerçeğin bir diğer yarısı,
ibadet sözcüğünün etimolojisinde saklıdır.
İbadet sözcüğünün semitik menşei İbranice'deki ‘aboda’ dır. Aboda iş yapmak, değer
üretmek, birisi adına çalışmak demektir. Bu durumda Kur’an’daki ibadetin esas
anlamı, iş yapmak, değer üretmek olur. Abd veya âbid bu işi yapan kişidir.
İbadetin bu anlamı Kur’an’daki amel (iş yapmak, değer üretmek) kavramıyla birlikte
düşünüldüğünde iyice yerine oturmaktadır. İnsan, sürekli amele yani iş ve üretime
çağrılmakta, ölümsüzlüğün temel şartı olarak amel gösterilmektedir. Dahası, Kur’an,
mensuplarına “Allah’ın yardımcısı olun” (Safî, 14) emrini vermekte ve “Allah,
kendisine yardım edene elbette yardım edecektir” (Hac, 40) demektedir. Tüm bunlar üst
üste konduğunda Allah'a kul olmak sürekli amel yani sürekli iş ve üretim olarak
karşımıza çıkar.
Şimdi, insanların ve cinlerin yaratılma amaçlarım gösteren temel ayete bir göz atalım:
“Ben cinleri ve insanları bana ibadet etmeleri dışında bir şey için yaratmadım.”
(Zâriyât, 56)
Arapça karşılıkla, ibadet sözcüğünün esas kaynağındaki aboda karşılığını birleştirirsek
bu ayetin bizim için sonuç anlamı şu olur: “Ben, cinleri ve insanları bana ibadet
etmeleri/benim için iş yapıp değer üretmeleri dışında bir şey için yaratmadım.”
Kur’an’daki ibadet ve ubûdiyet öyle sanıldığı gibi basit bir kölelik ve köleleşme değildir;
hür ve atılgan bir benliğin Yaratıcı ile bütünleşerek varlık ve oluş bünyesinde faal bir rol
almasının ifadeye konuluşudur. Böyle olunca, ibadet belirli bir mekâna hapsolup tespih
çekmek veya irade ve düşünceyi tabularla prangalayıp uyuşmak değil, tüm yeryüzünü
bir mabede dönüştürerek insanlığın bayrına ve hayatın tekâmülüne hizmet amacıyla
sürekli değer üretmektir. Bunun Kur’ansal ve ilkesel sonucu şudur:
Tüm yeryüzü mabet, tüm meşru fiiller ibadettir. İbadetin Kur’ansal ruhu, ölümsüzlüğü
yakalamak için sürekli iş yapıp değer üretmenin kutsallaştırmasıdır.
İBADETLERİ ŞİRKE DÖNÜŞTÜREN BELA: RİYA
Müfessirler (Kur’an’ı yorumlayan bilginler), ibadetin üç derecesinden söz ederler: Bu
derecelerin en basitinde bile riya, yani Tanrı’dan başkalarına ibadet ettiğini gösterme
düşüncesi olmamalıdır. Aksi takdirde, şekliyle ibadet adını alan davranış, hakikati
bakımından şirk yani Allah'a ortak koşmak olacak ve Mâûn suresinin açık beyanıyla,
yapanın lanetlenmesinden başka bir işe yaramayacaktır. İş buraya geldiğinde dehşet
verici bir tablo ile karşılaşıyoruz:
Şunu asla unutamayız, unutturamayız: Namaz kılmayanları lanetlemeyen Kur’an,
namazında Tanrı rızası dışında bir şey bekleyenleri veya namazı birtakım çıkarlara araç
yapanları lanetlemekte, hatta dini inkârla itham etmektedir.
Kıldıkları namazlar sadece lanet vesilesi olanların kimlikleri ve belirtileri hakkında
ayrıntılar için bizim ‘Mâûn Suresi Böyle Buyurdu’ adlı eserimiz okunmalıdır.
Kızıkta eşitlik yoksa iman da yoktur!
Temel ilke, Nah! suresi 71. ayette konulmuştur:
“Allah, rızıkta kiminizi kiminize üstün kılmıştır. Kendilerine fazla verilenler, rızıklarını
ellerinin altındakilere aktarıp da hepsi onda eşit hale gelmiyor. Allah’ın nimetini mi
inkâr ediyor bunlar?”
Bu ayete göre, servet sahipleri mallarından, emrinde çalışanlara, her iki taraf rızıkta eşit
oluncaya kadar vermelidir. Bunun yapılmaması Allah'ın nimetlerine nankörlüktür,
küfürdür:
Eşitliğin her konuda değil, rızıkta istendiğine dikkat edelim. Demek ki Kur’an, insan
haklarının bir uzantısı olarak, bütün insanların insan sağlık ve onuruna yakışır bir
gıdalanma imkânına eşit olarak sahip bulunmalarını istemektedir. Bu eşitliği, genelde
evrensel liderler ve ya-salar, özel olarak da toplumsal liderler ve yasalar sağlamalıdır.
Kur'an'ın bu yaklaşımına bakarak bazı Müslüman düşünürler Marksizm’le İslam
arasında benzerliği de aşan bir yakınlık görebilmişlerdir. Muhammed İkbal bunların
başında gelir. Onun bu konuda Hallâc ve Karmatî felsefeyle örtüşen düşünceleri,
‘Hallâc-ı Mansûr’ adlı eserimizin ‘Hallâc’m Etkileri’ bölümünde tahlil edilmiştir.
Servet, en iyi paylaşımın varlığı halinde bile kin ve hırsı tahrik eder. Alman filozofu
Nietzsche bu gerçeğe işaret ederken şöyle demiştir: “Nerede bir vaha varsa orada bir
put vardır.” Vahadaki nimet, put veya putlar tarafından tekele alınıp aç mideler nefretle
kabardığında vahanın altı üstüne gelir. Tarihin her devrinde ve dünyanın her yerinde
terör ve dehşetin altında bu nefret vardır.
Terör; mahrum bırakılmış, sözü dinlenmeyen benliklerin dilidir. Yıkıcı bir dildir ama
nihayet bir dildir. Mevtana Rumî, asırlar önce bu gerçeğe işaret ederken Konyalı servet
babalarına şöyle sesleniyordu:
“Kendi rızasıyla yoksullara vermeyenlerden, eli topuzlular gelip zorla alır.”
İslam tarihinde bu Kur’ansal anlayış, Emevîler işe ilk el koydukları sırada sahabî Ebu
Zer el-Gıfârî (ölm. 32/652) tarafından, Abbasîler döneminde Hallâc-ı Mansûr (ölm.
309/921) ve mensubu bulunduğu Karmatî devrimciler tarafından, modern zamanlarda
da Ebu Zer-Hallâc ruhunun bir devamı olan çağdaş İslam düşünürü Muhammed İkbal
(ölm. 1938) tarafından temsil edilmiştir. Ve ne yazık ki hiçbirisi başarılı olamamıştır. İlk
ikisi devrim mesajlarının faturasını başlarıyla ödemiş, üçüncüsünün nasibi de
unutturulmak olmuştur.
İSLAM TARİHİNİN ÇİĞNEDİĞİ ÜÇ TEMEL YASA
Ebu Zer-Hallâc-lkbal üçlüsündeki yaklaşımın bugünkü dille ifadesi şu üç ilke-yasadır:
L Toprakta sınırsız özel mülkiyet yoktur, 2. Yeraltı kaynakları (başta su olmak üzere),
kamunun ortak malıdır, 3. Sınırsız kazanç ve serbest kâr anlayışı tartışmasız zulümdür.
İkbal, bu anlayışı, eserlerinde değişik vesilelerle defalarca dile getirmiş, savunmuştur. Ve
bu anlayışının bir uzantısı olarak, Kur'an verilerinin dünyaya ilanı açısından övgüye
layık bul-muş, Kari Marx’ın mesaisini ve eserini takdirle karşılamıştır. Bu konuda
bütün rahatsızlığı, Marks’ın Kur’an adına değil de ateizm adına konuşmuş olması idi.
Marx’ı, savunduğu ekonomik anlayış yüzünden değil, bu anlayışı, esas öncüleri olan
peygamberlere ve Kur’an’a değil de materyalizme monte ederek öne çıkarması
yüzünden eleştirmiştir.
İkbal, en vurucu fikirlerinden bir kısmını, Marks’a söyletmekten asla çekinmemiştir.
Bâl-i Cibril adlı eserindeki ‘Lenin ve Allah* şiirinde, felsefesinin en önemli ideallerinden
birini, Allah'tan Lenin'e bir emir olarak verdirişi ise gerçekten sarsıcıdır. Allah,
devrimci lider Lenin’e, kapitalizme bir Kur’an tokadı gibi inen şu emri veriyor:
"Ben bütün bu mermer ibadethanelerden usandım; git, bana ibadet için basit bir kerpiç
kulübe yap!"
Şirke bulaşmış dinin götüreceği yer
Basiret ve bilgi yüklü mektuplar alıyorum. Ve çok mutlu oluyorum. Çünkü hemen hepsi,
benim aydınlatma hizmetlerimin açtığı yoldan yürüyerek gelmişler buralara. İşte, adı
bizde mahfuz bir kişinin yazdıkları:
“Önce .Allah'ın, sonra sizin sayenizde Kur'an bağımlısı olmuş insanlardan biriyim. 10
seneyi aşkındır sizi okuyorum. Ve namaz da kılıyorum. Sayenizde uyananlar çoktan
uyandı hocam.”
“Sizin bu toplumun uyarıcısı olduğunuzu birçok kişi biliyor. Peygamber gelmeyeceğine
göre, uyarıcılar gelecektir. Tüm Kur'an âşıkları biliyorlar ki, Allah’ın kızdığı her şey bu
toplumda mevcuttur. Hûd suresinin tümü gibi. Ama en kötüsü ‘Allah'la aldatmak’ve
şirk. Sırf bu günah yüzünden helak olabiliriz. Eğer kitaba ve peygamberimizin ahlakına
sahip çıkılsaydı, Kur’an Türkçe okutulup anlaşılmasına kapı açılsaydı kimse dinci
müşriklere inanmazdı. Empery alizm ve Siyonizm bu uydurma dine eklenince bugünkü
vahim tablo ortaya çıktı.”
“Ben Kemalistim ve sosyalist İslam’a tarafım. Yani Kur'an sosyalizminden yanayım.
İslam’ı arıyorum ama bulamıyorum. Bu yüzden de birçok insan gibi kitaba, namaza
sarıldım; sabrediyorum. Haram lokma yemedim.”
“Size katılıyorum, büyük bir sınavdayız, ya karanlık ya aydınlık. Benim ümidim var.
Sanki Mustafa Kemal yine şaha kalkıyor, Atatürk yine şaşırtacak, imamı Azam'ı
okuyorum. Mücadele aynı. Hep hortluyorlar sonra devrilip gidiyorlar. Haram yeme
doruk noktada. Hak ve hukuk yok, kendini dindar gösterip haçlılara ve siyonistlere kul
köle olmak, dini değiştirip başka din yaratmak, ölçüde tartıda hile zirvede, lrak’ta,
Filistin’de, Libya’da, Mısır’da çocuklara ve kadınlara yapılanları saymıyorum. Böyle bir
camia helak olur, Hocam. Sadece Allah'ın yanındakiler ayakta kalacaktır. Bunların
gemisine binen batar. Bu gemi şeytanın gemisidir.”
YIKICI İMAM TANIMALIYIZ
Okuyucumun söylediklerine aynen katılıyorum. Ve küçük bir ilave, kısa da bir yorum
yapmak istiyorum.
Yaşadığımız toplum, yıllar ve yıllardır kendisini ‘yüzde doksan dokuzu Müslüman’
toplum olarak tanıtır. Hem de, haşa, Allah’ın oğluymuş gibi kasıla kasıla söyler bunu.
Söyler ama her geçen gün, bunun aksini ortaya koyar. Ahlaksızlık, yolsuzluk, hırsızlık ve
bozuklukta en önde gidenlerinden biri de bu toplumdur. Son günlerde yapılan bir
istatistiğe göre, Türkiye, yardımseverlik konusunda 146 ülke arasında 137. sırada.
Organ bağışında Avrupa ülkeleri Müslüman ülkelerin 10 kat önünde. Yani, ‘yüzde
doksan dokuzu Müslüman’ ülkemizin sakız gibi ağzında tuttuğu lafa göre ‘gâvur
ülkeler’ önde.
İstatistiğe bakınca kimin gâvur olduğunu sormamak vicdan ve akla ihanet olur.
Bu gerçekleri insana yakışır bir samimiyetle değerlendirdiğimizde şunu söylemek
borcundayız: Yüzde doksan dokuzu Müslüman (!) ülkemizin imanı, Kur’anî bir iman
olmaktan uzaktır. Kur’an, imanın yıkıcı, kötülük emredici bir kuvvete de
dönüşebileceğini bildirmektedir. (Bakara, 93; Secde, 29-30) Yani, imanın da yapıcısı ve
yıkıcısı var. Anadolu Kurtuluş Savaşı’nda olup bitenler bu iki imanın savaşını da
gündeme getirdi. Yıkıcı imanın en tipik örneklerine o savaşta tanık olduk ve gördük ki,
yıkıcı iman aynı zamanda hain ve namerttir. Siyaset dinciliği veya dinci siyaset, yıkıcı
imanın en tipik örneğidir».
İslam dünyasındaki iman yıkıcı tür kulvarına girdiği içindir ki felaketten başka şey
getirmiyor. Fesat dinciliği ekipleri bundan kurtulmak için “İsa gelecek, insanlık
kurtulacak” demeye başladılar. Aklı ve bilimi egemen kılmak yerine binlerinin
gelmesini bekliyorlar. Sonuçta İsa elbette ki gelmiyor ama ona vekâleten olacak, ABU ve
AB geliyor. Geliyor ama bize yarar hiçbir şey vermiyor; kendine yarar ne varsa alıp
götürüyor.
Türkiye’de, yüz bin camiye rağmen Tanrı’nın dininden eser bulunmamasının sebebi,
Kur’an’dan nasipli olanlar için belli: İmanın yıkıcı türden oluşu. İman bu hale nasıl
geliyor? Tevhit patenti altında şirk yaşandığında. Bu ne demek? Lütfen, yeni çıkan, “Din
Maskeli Allah Düşmanlığı: Şirk’adlı kitabımı okuyun.
‘Ulema çoğunluğu’ gerçeğin ölçüsü mü?
Kur’an bize gösteriyor ki; tevhit kişileri değil, ilkeleri şirk ise ilkeleri değil, kişileri esas
alır. Bunun içindir ki, tevhit kanıttan söz ederken ilme ve kitaba, şirk kanıttan söz
ederken atalara, ecdada yollama yapar.
Müslüman tarihin her döneminde, egemen gücün güdümüne alınmış ‘konuşan ulema’yı
gerçeğin ölçüsü yapmak ‘şirk omurgalı Emevî dinciliği’nin belirgin niteliği olmuştur.
İlginçtir, Kur’an, şirk dinciliğinin bu niteliğine, ilkelere yollama yaparak karşı
çıkmaktadır. İşte ana ilkeler:
“Yeryüzündeki insanların çoğunluğuna uyarsan seni Allah yolundan saptırırlar. Sadece
sanıya uyarlar onlar ve sadece saçmalarlar.” (En’am, 116)
“De ki, ‘Pisin çokluğu seni hayrete düşürse de pisle temiz bir olmaz!” (Mâide, 100)
“Onların çoğu sanıdan başka bir şeyin ardınca gitmiyor. Doğrusu şu ki, sanı, haktan
hiçbir şey ifade etmez.” (Yunus, 36)
Bu beyyineler şu gerçekleri açıkça gösteriyor:
1. İnsanlığın çoğunluğu daima karanlıktadır; bu çoğunluğa uyan da karanlığa saplanır,
2. İnsanlığın çoğunluğu kendi zanlarma ve nefislerinin dürtülerine uyar, 3. Zan, hakikat
adına hiçbir anlam ifade etmez, 4. Hidayet ve hakkın kaynağı Yaratıcı kudret olan
Allah’tır, çoğunluk değil, 5. Çoğunluk, daima cazibe ve ilgi yaratır ama çoğunluk daima
pisi temsil eder, 6. Sanının yerine ilim geçirilmelidir, sanıyı saf dışı etmenin ilimden
başka bir çaresi yoktur.
Emevîler sonrası Müslüman tarih, Kur’an'm çoğunluğu değil, gerçeği esas alan bu
tevhit ilkelerinin tersine bir gidişi dinleştirmiştir. Müslüman tarihin özellikle fıkıh
alanında öne çıkardığı icma (ulemanın fikir birliği), cumhuri ulema (ulema çoğunluğu)
gibi kavramlar bunun göstergeleridir.
EGEMEN GÜCÜN GÖRÜŞÜ VE İCMA DENEN SAPTIRMA
Egemen gelenek, ilmin yerine çoğunluğu koymuş, bununla da yetinmemiş, icmaı dinsel
delillerden biri olarak tescil edip inanç manifestosuna geçirmiştir. İcma bu yer
değiştirmeyi dinleştirmenin kurumsal göstergesidir. Egemen gücün güdümündeki ulema
çoğunluğunun dediği din olunca hakikati söyleyen azınlıktakiler dışlanmış, hatta zaman
zaman bir yolu bulunup mürtet ilan edilerek katledilmişlerdir. Bu mazlumlar
^ A
kerv anının başında, akılcılığın öncüsü imamı Azam gelmektedir. Kervanın son halkası,
mesajı ve mücadelesi üzerinde ileride duracağımız, Sudanlı müceddit düşünür Mahmut
Muhammed Taha’dır. Cafer Numeyrî denen şeriatçı firavun tarafından mürtet ilan
edilip asılan Mahmud Muhammed Taha (idamı, 1985) Kur’anî düşüncenin bu
yüzyıldaki anıt önderlerinden biridir.
Sadece Hanefîliğin değil, İslam fıkhının kurucusu sayılan şehit dahi İmamı Azam,
bırakın icmaı edille-i şer’iye (dinsel deliller) arasında göstermeyi, icma diye bir kavram
ve yöntemden söz bile etmez. İcma, İmamı Azam düşüncesi açısından olsa olsa içtihat
çerçevesi içinde ele alınabilir.
Gerçek şu ki, İmamı Azam, ulema çoğunluğunun dediğini ‘şerî delil’ saymak şöyle
dursun, sahabe neslinin icmamı bile tartışmasız delil saymamaktadır. Sahabenin icmaı
bile sadece bir içtihattır. O şekliyle kabul edilebilir veya eleştirilebilir. İmamı Azam,
sahabeyi izleyen kuşağın yani Tâbiûn neslinin icmaını ise içtihat olarak bile bağlayıcı
saymamaktadır. Bu noktadaki sözü bir devrim sözdür. Şöyle diyor: “Onlar adamsa biz
de adamız; kendi içtihadımızı kendimiz yaparız." (Konunun ayrıntıları ve İmamı
Azam’m mücadelesi için, ‘Akılcılığın Öncüsü İmamı Azam’ adlı eserimiz okunmalıdır).
Ulema çoğunluğu veya icmaın arkaplanı
Günümüz Türkçesinde icma anlamında daha çok Batı’dan alman konsensüs sözcüğü
kullanılmaktadır.
Fıkıh usulü dediğimiz metodolojinin bir terimi olarak icma% “Hz. Muhammed’den
sonraki herhangi bir yüzyılda Müslüman müçtehitlerin bir meseleye ilişkin dinsel bir
hükümde birleşmeleri” olarak tanımlanır.
Tanımın akla ilk getirdiği şudur: İcma, yapıldığı yüzyıl değişince, yeni olaylar ve mesele¬
ler için yeniden işletilecek demokratik bir mekanizmadır. Fakat ne yazık ki bu tanımı
koyan düşüncenin mirasçısı olduğunu söyleyen zihniyet, birçok yüzyıl geçtiği halde icma
edilmiş konuların hiçbirine dokunmamış, tam aksine, onlara dokunmamayı dinleştir-
miştir. İcma, tanımının aksine, ‘Müslümanların herhangi bir yüzyılda üzerinde ittifak
ettikleri bir meselenin bir daha tartışmaya ve değerlendirmeye alınmaması’ şeklinde
tanımlanması gereken bir mekanizma oluvermiştir.
etmek eşyanın ve insanın tabiatına aykırı olduğu gibi, tarihsel gerçeklere, akla ve
Kur’an’a da aykırı-dır. İcma konusu olan meselede her zaman en az birkaç âlim dışta
kalır ki sadece bu bile icmaın tanımını tutarsız kılmaya yeter. Dışta kalanların
görüşlerinin en isabetli görüş olmadığını iddia etmemiz aklen ve naklen mümkün
değildir.
Kur’an, müminleri, sözleri dinleyip de en iyisine uyanlar olarak tanıtıyor (Zümer, 18);
daha çok sayıda kafadan çıkan sözü dinleyenler olarak tanıtmıyor. Bunun içindir ki,
Şâtıbî gibi bazı büyük metodolojistler icmam aklen ve naklen mümkün olmadığı
kanaatine varmış-lardır. İmamı Şafiî de bu görüştedir.
Gazali gibi tutucu bir düşünüre göre bile, iemaı değişmez kılmak, ümmetin tüm ilim
sahip-lerini taklitçi-güdük durumuna düşürmektir. Oysaki bir âlimin bir başka âtimin
görüşünü taklit edeceğine ilişkin bir kanıt yoktur. Kanıt yoksa iddia da geçersizdir.
(Gazalî; el-Menhûl, 476-480}
AKİLCİ EKOLÜN KARŞI ÇIKIŞI
Akılcı ekol Mutezile’nin büyük imamlarından en-Nazzâm (ölm. 231/845) şöyle
düşünmek-tedir: “Bırakın ulema çoğunluğunu, tüm ümmetin iemaı bile kanıt değildir.
Çünkü üm-metin iemaı da hatadan arınmış olamaz, ümmet, hata, günah, hatta irtidat
üzerine de icma yapabilir.” Defalarca yapmıştır ve yapmaya devam etmektedir. Öyle
olunca da fikre katılanların sayısının çokluğu, işin mahiyetini değiştirmez. Tek başına
hataya düşenler toplu halde de hataya düşerler. (Seratısî; Usûl, 1/295; İbn Ehil-Hadîd,
Şerhu Nehci’l-Belâğa, 20/28)
Dikkat edilirse Nazzâm, kilise babalarının konsil ittifaklarını dinde kanıt sayan anlayışa
vahyin hücumunu bir başka biçimde ifadeye koymuştur. Din bir uzlaşma ve parmak
sayısı kurumu değildir. Din, demokrasi işletilerek yaşanır ama oluşturulamaz. Din,
teslimiyet kurumudur ve teslimiyet sadece ve sadece Allah’adır. İlimde bu teslimiyet
ilkelere olacak-tır ki o da Allah’a teslimiyetin bir başka şeklidir. Çünkü ilkelerin kaynağı
da Taıırı’dır. O halde ilimde de icma ve çoğunluk görüşü işlemez. İcma, teslimiyetin
sadece Allah’a ve ilkelere olması gerektiği yolundaki temel tevhit ilkesini, müşrik ve
hristiyanî bir konsil mantığıyla parçalamaktadır.
İşte, gelenekçi ve taklitçi fıkıh odaklarının “Dokunduğu konuda bir daha içtihat yapıla¬
maz!” diye tannsallaştırdıkları icmam esası budur. Tanrısallaştırmak sözü bile az kalır!
Tanrı-sal kitap kendini yoruma açmakta ve bilim sahiplerini yorum yapmaya
özendirmektedir. Yani, İslam adına, Kur’an ayetleri üzerinde sürekli bilimsel faaliyet
(içtihat) serbesttir ama ulema-nm L bir asırdaki ittifakı’ (!) denen icmam belirlediği
‘konsil kararlarında içtihat yasaktır!
Geleneksel-saltanatçı din anlayışı, ilmi, Tanrı’nııı tanıklığıyla eşitleyen Kur’an’ın dini
adına, ‘şerî deliller’ içine ilmi koymamıştır ama Kur’an’ın şirk olarak nitelediği
‘çoğunluk görüşü’nü koymuştur. Çünkü ilmin güdüme alınamayacağını ama
çoğunluğun alınabileceğini bilmiştir. Ve böylece kendi felaketini kendi eliyle
hazırlamıştır.
Susturulan insanların iemaı
Şunu bilmeliyiz: Üzerinde icma var dedikleri konuların büyük kısmında bilim ve fikir
adamları konuşmamış, konuşamamış, bir kısmı da konuşturulmamıştır. Bu gerçeğin
yaratacağı engeli yok etmek için bulunan yol da ürpertici bir zulümdür: Denmiştir ki,
“İcma ille de bir konuda konuşup ittifak etmekle doğmaz; bilginler, susarak da icma’a
katılabilirler.” Konuşarak katılırlarsa bu açık icma olurmuş, susarak katılırlarsa bu da
sükûtî icma yani susarak ay verme şeklinde olurmuş. Doğrusu, bu kurnazlığa engizisyon
papazları bile şapka çıkarır. Çağdaş Arap fakîh Hallâf, bu oyuna değinirken şöyle
yazıyor:
“Susan kimsenin fikri yoktur. Ona, herhangi bir konuda ‘Katıldı!’ veya ‘Katılmadı!’
şeklinde bir fikir isnat edilemez. İcma adı verilenlerin çoğu, işte bu şekilde, susma
yoluyla doğmuştur.” (Hallâf, 232)
Sözün özü şu: Geleneksel egemen güç, konuşmasını istemediklerini susturmuş, sonra da
onların susmalarını ‘sükûtî icma* adıyla kullanmıştır. Şeytana taş çıkartan bir iblisliktir
bu...
Eserinde bu gerçekleri dile getiren çağdaş Arap fakîb el-Hallâf, şunu da ekliyor:
“Herhangi bir asırda herhangi bir icma olmuş mudur? Bu soruya verilecek cevap
‘Hayır’ olacaktır.” (Hallâf, 230) Hatlara göre, ulemanın icmaı denen şey, meselenin
tartışıldığı sırada hükmü verecek olanın danıştığı birkaç kişinin kabul ettiği görüştür. O
beldenin dışındaki İslam ulemasının bundan haberi bile yoktur, (aynı eser, 231)
Gerçek şu ki, icma, geleneksel dinciliğin maskeli kavram ve kurulularından biridir.
İcma gerçek bir demokratik yöntem olarak uygulansaydı bilim ve düşünce hayatına
hayırlı katkılar sağlayabilirdi ama ne yazık ki icma bir ‘Allah ile aldatma yöntemi’
olarak sahnelenmiştir. Ve bugün, Müslüman düşünürlerin başına dert, beyinlerine
pranga olmaktadır.
Dikkat edilsin, Kur’an yüzlerce kez ilim dediği halde ilim denmemiştir ama bir kere
olsun icma demediği halde sürekli icma denmiştir. Çünkü ilimde kaypaklık ve
manipülasyon işletemezsiniz ama icmada işletirsiniz. Geleneksel Emevî dinciliği için,
ilkeleri ve kavramları yozlaştırıp istismara açık bir otorite yaratmak gerekiyordu;
yaratılmıştır. Eğer, icma konsil değil, bilim otoritesidir deniyorsa o zaman “İcma ile
belirlenen hususlarda bir daha içtihat yapılamaz!” dayatmasının olmaması gerekir.
İCMA Mİ, BİLİME TASALLUT MU?
Meselenin dikkat çeken yanlarından biri de şudur: İslam tarihi boyunca, icma yapılan
konular sadece dinsel konular olmakla kalmamış, yaratılış, eşyanın tabiatı, varlık
kanunları vs. gibi tamamen akıl, bilim ve deney atanma giren konularda da icmalar icat
edilmiştir.
İslam dünyasında, bilimsel icat ve keşifler yapmak yerine, icmalar yaratılmıştır. Oysaki
bu alanlar, varlık kanunlarının işlediği alanlardır. Bu kanunlar, çoğunluk görüşüyle
değil, varlığın bilimsel yöntemlerle incelenmesi sonucu keşfedilir. Bilimde parmak
hesabı olmaz. Bilimsel kanunlar, oylamalarla değil, araştırmalarla bulunur. Bilimde
demokrasi olmaz, din koymada ise hiç olmaz. Bilim, sünnetullaha (varlık yasalarına),
din ise hükmullaha (Allah'ın hükmüne) dayanır. Bilimin kanunları ile dinin
buyruklarını icma ile koymaya kalkmak aklen bühtan, naklen şirktir.
Kilise, asırlarca bu suçu işleyerek dine de bilime de kötülük etmiştir. Kilise, bilimin
kanunlarıyla dinin buyruklarını konsil kararlarıyla belirlemeye kalktı ve bu yüzden
bilim de zarar gördü din de. Icma, örneğin, yöneticiyi seçmede, yerleşim, istihdam,
sanayi, ziraat, ticaret alanlarını belirlemede bir demokratik yöntem olarak
kullanılabilir. Çünkü bu alanlar zamanüstü ilkelerin alanı değildir. Ama bilimin
kanunları, dinin buyrukları evrensel ve zamanüstüdür; bir asrın ulemasının icmaı ile
belirtenemez. Böyle bir belirleme eşyanın doğasına, vahyin ruhuna aykırıdır.
Ne yazık ki, geleneksel dincilik, başlangıçta sadece din alanında uygulanacağını söylediği
icmaı, bilim alanına da taşımış ve bu aldatma kurumunu bilimi prangalamak için tepe
tepe kullanmıştır. Ürpertici örnekleri göreceğiz.
Kutsal vekil tutkusunun yıkımı
Allah dışındaki güçleri veya kişileri dokunulmaz-kutsal vekil ilan etmek, şirkin belirgin
niteliklerinden biridir. Başka bir deyişle, şirk, bir tevkil (binlerini vekil etme)
kurum udu r, tevkilin dinleşmesidir.
Kur’an, “Yalnız Allah'ı Vekil edin!" buyruğuyla, insan hayatından, özellikle din
hayatından yedek ilahların kovulmasını amaçlamaktadır. .Allah dışındaki varlıklan vekil
etmeme buyruğu, Fatiha suresinde formüle edilmiştir: ‘Yalnız sana kulluk eder, yalnız
senden yardım dileriz!’
Kur’an, şuna da ısrarla vurgu yapmaktadır: “Vekil olarak Allah yeter!" (4/81,132; 33/
3, 48) Eğer ‘dokunulmaz, azle d ile m ez vekil’ edinecekseniz, bu sadece ve sadece Allah
olmalıdır. (12/67; 39/38)
İnsanlara dokunulmaz vekil olma hak ve yetkisi, bırakın geleneksel dinciliğin öne
çıkardığı şeyhleri, efendileri, Hz. Peygamber’e bile verilmemiştir. Şu beyyinelere bakın:
“De ki, ‘Ey insanlar! Şu bir gerçek ki, bak size Kabbinizden gelmiştir! Artık doğruya
yönelen kendi benliği için yönelir; sapan da kendi benliği aleyhine sapar. Ben sizin
üzerinize vekil değilim.” (Yunus, 108 Ayrıca bk. 25/43; 39/41; 42/6)
Şunu da unutmayalım: Allah, ölümsüz ilkelerin ölümsüz kaynağıdır ve O, insana ilkeleri
göndermekle kendisinden bekleneni vermiştir. O’ndan bunun dışında bir şey beklemek
O’nun iradesine ters düşmek olur. Ne yazık ki İslam dünyası, ters yola saparak kendisini
mahvetmekle kalmamış, insanlığın Kur’an’la tanışmasını engellemek gibi bir cürüm de
işlemiştir.
ALLAH’TAN BAŞKASINI VEKİL ETMEMENİN HUKUKSAL ANLAMI
Allah’tan başkasını vekil etmemenin Kur’ansal anlamı sadece metafizik, mistik bir
anlam değildir. Bu yaklaşımın belki de birinci dereceden anlamı, yönetme yetkisinin
‘Allah’ın vekili’ sıfatıyla kişilere veya ekiplere verilmemesidir. Vekâlet başkadır,
dokunulmaz-kutsal vekil başkadır. Allah adına vekâlet, dokunulmaz-kutsal vekâlettir.
Kur’an, hiçbir insanın böyle bir vekâlet kullanmasına izin vermez. İslam dünyası ise
asırlardır bu vekâleti kullanantarca yönetiliyor. Allah ile aldatma, din sömürüsü ve
nihayet laiklik düşmanlığının arkaplanmda bu vardır.
Kur’an, sekülarite (dünyevileşme) anlamında laikliği istediği gibi, laisite anlamında
laikliği de istemektedir. Laisite anlamında laiklik, toplumun Allah’a vekâleten
yönetilmesine izin verilmemesini ifade eder. Toplumu yönetenler Allah’ın değil, onlara
oy verenlerin vekili olacaklardır. Onlara vekâlet verenler, onları görevden
uzaklaştırmak istediklerinde vekâleti geri alabileceklerdir. Oysaki Allah’a vekâleten
yönetenlerin görevlerine san verilemez. Siyaset ve saltanat dincileri bunu bildikleri için,
yöntemin ‘Allah’a vekâleten’ olmamasını esas alan laikliği bir numaralı düşman ilan
etmekteler.
Buradan bakıldığında görülecek olan şudur: Krallık ve sultanlık sistemleri birer zulüm
sistemidir. Bu sistemlerin ‘Allah ile aldatma’ ile desteklenmiş şekli olan hilafet sistemi de
bir zulüm siste-midir ki, Hz. Peygamber’den otuz yıl sonra ümmete musallat olmuş ve
Cumhuriyet’i kuran Müdafaai Hukuk devriminin işe el koyduğu güne kadar şirk ve
zulmünü sürdürmüştür.
Son iki yüzyılda bu zulümden en çok yararlananlar haçlı emperyalistler oldu. Haçlı Batı
emperyalizmi bugün, Cumhuriyet Türkiyesi’ni o zulüm ve şirk döneminin gayyasına
yeniden sokmaya çalışmakta, bunun için de Yeni Osmanlı Dönemi diye bir şirk kulvarı
açmak istemektedir. Zaten gırtlağına kadar şirke bulaşmış olan sözde Müslüman kitleler
de bu oyuna gelmeyi bir meziyet olarak alkışlamaktalar. Saltanat dincisi engizisyon
ekipleriyle onları kullanan haçlı Batı emperyalizminin, Müdafaai Hukuk devrimleriyle
bu devrimlerin miman Atatürk’ten rahatsızlığının arkasında bu amacın yattığını
görmemek için idrak ve basiretten yoksun olmak gerekir. Tabiî ki, Kur’anî imandan da
yoksun olmak gerekir.
Var olmak veya ‘İnsanın Allah’a yardımcı olması’
Başlık Kur’an’dan alınmıştır. Emevî yamağı geleneksel dinciliği kudurtabilir ama
Kur’an’dan alınmıştır. Bakın nasıl?
Yirminci yüzyılın, ilahiyat kökenli en büyük filozofu olarak gördüğüm Alman asıllı
Amerikalı Protestan bilge Paul Tillich (ölm. 1965) insana yarar biçimde var olmanın
anlamını irdelerken şunu söylüyor:
“Olmak, mevcut olmak demektir; fakat eğer ‘mevcut olan’ hayatî-aldatıcı ise varlık,
yokluk tarafından fethedilir.” (Tillich, Systematich Theology, 1/193)
Bu tespit, tamamen Kur’ansaldır. Paul Tillich’in diğer birçok önemli tespiti gibi... Ne
yazık ki, Tillich, bu Kur’ansal tespitleri bir Protestan bilge olarak yaparken, Kur’an
dini adına konuştuğunu söyleyenlerin söz mevkiinde olanları Arap fistanı, takke ve kıl
sayesinde cennet elde etmenin hayaliyle şeytanın peşine takılarak Müslüman dünyanın
yıllarını heba ettiler.
Ne demek niyetli eylem?
Geleneksel Emevî dinciliğinin sadece ibadet ve ardından da namaz olarak kayıtladığı ve
yüzlerce kez kullandığı ‘amel’, niyetli eylemin ta kendisidir. Amel, sözlük anlamıyla,
niyetli davranış, hareket, iş, eylem demektir. Kur’an’da, amele yakın bir anlamda
kullanılan fiil sözcüğü de çok geçer. Ancak Isfahanlı Râgıb’ın da belirttiği gibi, her amel
fiil olduğu halde, her fiil amel değildir. Kur'an'dan anlıyoruz ki, geleneksel dinin
tekrarladığının aksine, yalnız ibadetler değil, insanın niyeti ve şuurlu bütün faaliyetleri
ameldir.
Kur’an hemen her yerde, iman kelimesinin ardından amel kelimesini vermekte ve
böylece insanı başarı ve mutluluğa götürecek imanın, amelle kucaklaşması gerektiğine
dikkat çekmektedir. Hayat bir anlamda ameller yekûnudur. Kur’an’a göre, İnsanın
sonsuz kurtuluşunu sağlayan üç temel unsur var: Allah’a iman, sonsuzluğa iman ve
amel.
Müslüman olmanın Kur’ansal anlamı da budur. Nüfus kâğıdına ‘Müslüman’ damgası
vurdurmak değil.
Varlık ve oluş düzeninde işleyen temel ilke şudur:
"Kim bir zerre miktarı hayır işlese onun karşılığını ve kim de bir zerre miktarı kötülük
işlese onun karşılığını bulur." (Zilzal, 7-8)
“ALLAH’A YARDIMCI OLUN” Kİ BAŞARILI OLASINIZ!
Varlık ve oluş düzeninde ortaya konmuş bir amel asla sonuçsuz bırakılamaz. Amel,
insanoğlu tarafından inkâr edilebilir, örtülebilir, unutturulabilir ama Yaratıcı onu ve
ona bağlanacak sonuçları mutlaka ortaya çıkarır:
"Siz amel sergileyin; Allah, onun resulü ve müminler onu göreceklerdir." {Tevbe, 105)
"Şu bir gerçek ki, yapılan iyi veya kötü amel bir hardal tanesi kadar olsa da, bir
kayanın bağrında yahut göklerin derinliğinde veya yerkürenin derinliklerinde saklansa
Allah onu yine de ortaya çıkarır." (Lukman, 15-16)
İnsan, amel sayesinde yaratıcı faaliyete katılır ve bizzat Yaratıcı’nın yanında yer alır.
Kur’an buna ‘insanın Allah’a yardımcı olması’ diyor. Ve ekliyor:
“Ey iman sahipleri! Eğer siz Allah’a yardım ederseniz, Allah da size yardım eder ve
ayaklarınızı sağlam bastırır.” {Muhammed Suresi, 7)
“Ey iman sahipleri! Allah’ın yardımcıları olun!” (Saff Suresi, 14)
İnsan, amel île Yaratıcı Ben’in, külli oluşun bîr parçası haline gelir. Bu demektir ki,
insan, amelini, Yaratıcı Ben’in iradesi yönünde şekillendirerek mutlu ve güzel bir
dünyanın kurulmasında ‘Tanrı’nm yardımcısı’ olarak rol almaktadır. Kur’an’a göre,
ibadetin esas anlamı da budur. Birkaç rekât yatıp kalkmak değil. Hele, binlerini
kandırmak için yatıp kalkmak yani Maun namazı kılmak hiç değil...
Sonsuzluğu kazandıran eylemin niteliği üstüne
İnsanı L Allah’m yardımcısı’ mevkiine yükselten amel (bilinçli eylem) hangi niteliklere
sahip olmalıdır?
Amel, şirkten yani yedek ilahtı bir dine bağımlı olmaktan arınmış insanın eylemi
olmalıdır. Kur’an, şirkin, ameli işe yaramaz hale getireceğine ısrarla vurgu yapmıştır.
Amel, özgür benin özgür iradesinin ürünü olmalıdır. Abdi memlûkun (iradesi
başkalarına ipotek edilmiş benliğin) eylemleri sonsuzu yakalama imkânı veren amel
olamaz.
Bu Kur’ansal omurga, geleneksel Emevî dinciliği tarafından kırıldığı içindir ki, İslam
dünyası bin yılı aşkın bir zamandır yaratıcı otamıyor, sonsuzlaştıncı eylem
sergileyemiyor. Çünkü Emevî İslam’ı, özgürlüğün değil, köleliğin kutsandığı bir dindir.
Bu dinde cennet kazanmak köleleşmeye bağlanmış bulunuyor. Kırılması gereken ilk
pranga budur. Ne yazık kî bu prangayı kırmaya kalkmak, sürüleştirilmiş kitlelere ‘dini
bozmak’ olarak belletilmiştir. İslam dünyası, Emevî ürünü manifestodaki kaderciliğin
yerine Paul Tillich’in şu sözlerini geçirmelidir:
“Din için, özgürlük kavramı akıl kavramı kadar önemlidir. Vahiy, özgürlük kavramı
olmadan anlaşılamaz. İnsan, özgürlüğü olduğu için insandır; ancak onun özgürlüğü
kaderle bağlantılı bir özgürlüktür.” (Tillich, Systematich Theology, 1/182)
“Sonlu özgürlüğün (insan özgürlüğünün) yaratılması, tanrısal yaratıcılığın göze aldığı
bir risktir. Bu riskin göze alınmış olması, iyinin vücut bulması için kötünün varlığını
gerekli bulan anlayışa ulaşmada ilk aşamadır.” (Anılan eser, 1/269)
Titlch, özgürlük ve kader ilişkisine değinirken de o büyük dehasına yakışır tespitler
yapmaktadır. Perspektifi yine Kur’ansaldır, yine Emevî dinciliğine inen bir darbedir:
“Kader, benim başıma gelecekleri şartlayıp belirleyen acaip bir güç değildir; o, benim
tabiat, tarih ve bizzat kendimce oluşturulan bizatihi ‘kendim’dir. Yalnız özgürlüğü
olanların kaderi olur. Eşyanın kaderi olmaz, çünkü eşyanın özgürlüğü yoktur. Tanrı’nın
da kaderi yoktur, çünkü Tanrı, bizatihi özgürlüktür. Her insanın kendi kaderini
kabullenmek veya ona isyan etmek gibi bir imkânı vardır. Sadece bu imkânı olanların
kaderinden söz edebiliriz. Özgür olmak böyle bir seçim imkânına sahip olmak
demektir.” (Anılan eser, 1/185)
Ölümsüzlüğü getirecek eylem, ihmal ve boşluklarla kesilmeyen eylemdir. İnşirah
suresi’nin 7. ayeti şu yaradılış ilkesini getiriyor:
"Bir işi bitirip boşaldığında hemen yeni bir işe koyulup yeni bir yorgunluğu üstlen."
SALİH AMEL MESELESİ
Geleneksel Emevî dinciliği, ‘salih amel’i de ibadet, özellikle namaz anlamında
dondurarak da bir saptırma yapmıştır. İş, onun iddia ettiği gibi değildir. Amel, bütün
hayatımızı dolduran eylemlerin bütünüdür. Kur’an, imanın hemen ardından devreye
soktuğu amelin, salih olmasını istemektedir. Salih kelimesinin kökü olan sulh ve salah,
barış, iyilik ve uyum demektir Sulh ve salahın karşıtı, fesattır. Kur’an, salih amel
işlemeyenlerin, yery üzünü fesada boğmak isteyeceklerini bildirerek bu karşıtlığa vurgu
yapmıştır. Bu verileri dikkate alarak salih ameli, hizmet ve barışa yönelik tüm düşünce
ve faaliyetler diye ifade edebiliriz. Salih amel, oluşa (şe’niyete) doğrudan doğruya
Yaratıcı Kudret yanında bir katılım, kaderin yaşanması ve yazılmasında Allah ile
birlikte rol almaktır.
İslam dünyası, Kur’an’ın amele bağladığı yücelik ve mutluluğu ne yazık ki, Kur’an’da
yeri olmayan bir kader anlayışıyla elde etmeye çatıştı ve perişan oldu. Alman düşünürü
Goethe (ölm. 1832) bu kader-amel ilişkisine, Kur’ansal perspektife tam uygun ifadelerle
değinmiştir:
“Kader, amellerin sonuçlarıyla vücut buluyor. Bütün kuvvetlerden yüksek olana yani
her şeye kadir olana, kaderlere gebe olana, amele hürmet edelim!"
Prangaları kırmak veya kendisi olmak
‘Prangaları kırmak’ tabiri Kur’an’ındır. Hz. Muhammed’in peygamberlik misyonunu
anlatırken kullanıyor:
“O Peygamber, kendisini izleyenlerin... sırtlarındaki ağırlıklarını indirir, üzerlerindeki
prangaları-zincirleri, bağları söküp atar.” (Araf suresi 157)
‘Kendisi olmak’ tabiri ise Protestan itahiyatçı-fîlozof Paul Tillich’in. Yüzyılımızın en
büyük ilahiyatçı filozofu olarak gördüğümüz Paul Tillich (ölm. 1965), özgür benliği
tanıtırken onu ‘kendisi olan insan’ diye niteliyor. Kendisi olan insan, riyakârlık denen
çürümüşlükten de uzak kalan insandır, yani gerçek insandır. Şöyle diyor Tillich:
“Kendi veya kendinden deyimi, ego (ben, benlik) deyiminden daha kuşatıcı bir şeydir.
İnsan, tam gelişmiş ve kendinde merkezleşen bir ‘kendisi’dir. Kendisi olmak, onun
dışındaki diğer tüm ‘kendisi olanlar’dan bir biçimde ayrı olan bir varlık ifade eder.
İnsan, mümkün olan tüm varlık çevrelerini aşan bir ‘kendisi olan benlik’ taşımaktadır.
İnsan, herhangi bir varlık çevresiyle tamamen kuşatılmanın ötesindedir. O, her hal ve
şartta çevreyi, kozmik kural ve ideler yönünde kavrayıp şekillendirmek sûretiyle aşar.
İnsan, en sınırlı çevrelerde bile, evreni kuşatıp kucaklar. Onun bağımsız bir dünyası
vardır. Bağımsız bir dünyaya sahip olmak, çevreyi aşmak meselesinde, temel ifade
unsuru olarak dilin kozmik bir gücü vardır. Kendisi olan benlik o benliktir ki,
konuşabilir ve konuşarak önceden belirlenmiş itim sınırları aşar. Bağımsız bir dünyadan
yoksun olan benlik boş, bağımsız benlikten yoksun olan dünya ölüdür... Egzıstansiyel
felsefenin, insana musallat olan tehditleri aşacak gücü yoktur. Bu tehdidi aşmanın yolu,
işi, ‘kendisi olan benlik’ e havale etmektir; yani cesarete.” (Tillich, Systematich
Theology, 1/169-171,189)
Tillich, bu sözleriyle (daha birçok sözüyle yaptığı gibi), Kur’an’ın özgür benlik
anlayışının açılımını vermektedir. Gönül isterdi ki bu sözler, İslam ve sünnet
avukatlığını kimselere bırakmayan dinci yazar-çizer takımından zuhur etsin. Ne yazık ki
onlardan zuhur eden sözler, Paul Tillich gibilere sövmekle Arapçılık meddahlığı
yapmanın ötesinde bir şey olmuyor. Yıllar ve yıllardır böyle. Yaptıkları iki şey var: Aklı
öne çıkaranlara sövmek, yedek ilah haline getirdikleri Mâûn suresi mücrimi efendilerini
övmek.
MEZARLIK KİTABI DEĞİL, PRANGA KIRAN KİTAP
Kur’an, aynı zamanda pranga kıran, başkalarının prangacılık yapmasına savaş açan
kitaptır. Pranga kırmak, bazen, pranga vurmayı meslek edinenlerin ellerini kırmak
şeklinde bir zorunluluk haline gelebilmektedir. Bu yüzden Kur'an, insan onurunun
gerekli kılması koşuluyla, savaşı bir insanlık borcu saymaktadır. İnsan haklarını
koruyan ve kurtaran savaş nasıl onursa, bunun aksi için savaş da o kadar
onursuzluktur. Meşruiyet koşulları tam oluşmamış bir savaş cinayettir. Siz, bu cinayetin
‘îla-t kelimetillah’ (!) için yapıldığını söyleseniz de o, cinayettir.
Kur’an, prangaları nasıl kırıyor? Her şeyden önce, insanın, kendisi dışındaki varlıklar
karşısında prangasızlığı sağlanmıştır. Bu, kula kulluğun dışlanması demektir. Bunun
içindir ki, insanın kaderini bağımlılık altına alan şirke yani yedek ilahlar sistemine savaş
açılmıştır.
Tüm putlar; ister dini, ister dinsizliği sembolize etsinler, insan kaderini prangalamanın
araçları olduklarından, kırılmalıdır. Allah'ın yerini almaya kalkan Firavun 1 la, Allah'ın
yanma konan Lât ve Menât kadar, Peygamber'in yerine konan ‘mürşit’ maskeli
sahtekârlar ve bunların türbeperest sömürü ideolojileri de puttur. Çünkü bunların tü¬
mü, insanın, yarınlarını kendi eliyle oluşturma imkânını ortadan kaldırmakta, kitleleri
pranga mahkûmuna çevirmektedir.
Sürüleşmeye karşı çıkılmış, insan, sürüleşmeye isyan etmeye çağrılmıştır. Bakara suresi
104. ayette verilen ve üstü asırlarca örtülen bu mesaj, Türk insanına ilk kez, bizim yaptı¬
ğımız Kur’an çevirisiyle tanıtılmıştır.
Toplumu raiyye (padişahın, kralın, halifenin kutu) yapan yönetimler, sloganları ne
kadar ‘dinci’ olursa olsun, Kur'an'ın gözünde dinsizliktir.
Dünyevileşmeyi isteyen kitap
ÎIç dört gün içinde vitrinlere ulaşacak otan yeni kitabım ‘Kur’an ’ı Tartıyor musuıtuz?\
48 bağımsız fasıl içeriyor. Bir ilim ve fikir adamının vakar ve ciddiyetiyle söylüyorum,
İslam fikir tarihi açısından her biri birer devrim olan bu fasıllardan biri de yazımızın
başlığıdır.
Dünyevileşmek tabiri çok iyi anlatılması ve çok iyi anlaşılması gereken bir tabirdir.
Çünkü bir yandan paraya tapan, öte yandan ‘Dünyevileşme getiriyor’ gerekçesiyle
laikliği dinsizlik ilan eden Emevî dinciliği, akıl düşmanlığının zehrini daha çok bu yolla
küsmüştür. Ve bu zehirden şikâyetçi olan sözde laik-Atatürkçü birçok zavallı, şu bizim
yaptığımızı yapmak yerine, Kemalizm methiyeleri döktürerek kendini aldatmakla yarım
asrı aşkın bir zamanı heder etmiştir.
Kur’an, ruh için maddeyi, sonsuzluk (ahiret) için dünyayı feda etmeyi önermez. Tevhit
yani hayatın birliği esas olduğu için dünya ile ahiret arasında denge ve uyum esastır.
Dünya ve ona bağlı güzellikler görmezlikten gelinerek Tanrı’ya ulaşılamaz. Kur’an’ın
bu tezi, bu yüzyılda en güzel ifadelerinden birine, Protestan ilahiyatçı filozof Paul
Tillich’ in şu sözünde ulaşmış-tır: “Beden-sehvet amaçlı sevgi ile tanrıya yönelik sevg i
birlesmedikce Tanrı sevgisi mümkün olamaz.”
Hayat bir bütündür ve bunun ilk ve esas kısmı dünya kısmıdır. Ahiret, dünyanın bir
uzantısı ve dünyada ekilenlerin hasat dönemidir. Dünya berbat edilip cehenneme
döndürülmüşse ahirette cennet beklenemez. Bu konunun temel ilkeleri şu beyyinelerde
verilmiştir:
“İnsanlardan bazısı söyle der: ‘Ev Rahhimiz. bize dünyada ver!’ Bövlesi için âhirette bir
nasip yoktur. Onlardan kimi de sövle yakarır: ‘Ev Rabbimiz. bize dünyada da güzellik
ver, âhirette de güzellik ver! Ve bizi ateş azabından koru!’ İşte böyle diyenlere
kazandıklarından bir nasip vardır.” (Bakara, 200-202)
Sadece dünyada güzellik isteyenlere sonsuzluk nasibi yok. Kur’an, sonsuzluk nasibini
tehlikeye atmayı istemediği gibi, dünyayı yok saymayı da istemiyor. Dünyevileşme
veya sekülarite denen kavramın âdeta tanımını veren şu beyyineye bakın:
“Allah’ın sana verdikleri içinde âhiret yurdunu ara, dünyadan da nasibini unutma.
Allah’ın sana güzel davrandığı gibi sen de güzel davran/Allah’ın sana İtitufta bulunduğu
gibi sen de lütufta bulun. Yeryüzünde fesat isteyip durma, çünkü Allah fesat peşinde
kusanları sevmez.” (Kasas, 77)
Bundan daha güzel ve muhteşem bir sekülarite tanımı bulunamaz. Eskilerin
deyimiyle, “Efradını cami, ağy arını mâni bir tanım”
Dünyevileşme, günlük hayatın sosyal meydanında istenmenin ötesine geçirilmiş, bir
tanrısal irade olarak, din ve ibadet hayatının tamamen uhrevî kalması düşünülen
kulvarına da taşınmıştır. Şu beyyinelere bakın:
“Ey âdemoğulları! Tüm mescitlerde süslü, güzel giysilerinizi kusanın. Yivin, için fakat
israf etmeyin. Allah israf edenleri sevmez. De ki. ‘Allah’ın, kulları için çıkardığı süsü.
güzePtaze/Ieziz/temiz rızıkları kim haram etmiş?!’ De ki. ‘Dünya hayatında onlar,
inananlar için de var. Kıyamet gününde ise yalnız inananlar içindir onlar.” Bilgiden
nasipti bir topluluk için biz, ayetleri böyle ayrıntılı kılıyorıız/fasıl fasıl anlatıyoruz.”
(A’raf, 31-32)
Seküla
Sekülarite . Anglosakson literatürde laikliğin adıdır. Anlaşılan o ki, sekülarite anlamında
bir laiklik Kur’an’ın sadece hoş gördüğü bir kavram ve kurum değil, doğrudan doğruya
istediği bir kavram ve kurumdur. Bu konunun ayrıntılarım ‘kur'an Açısından Laiklik*
adlı eserimizde vermiş bulunuyoruz.
Dürüstlüğü cezalandıran toplumlar
Kur’an bu toplumlun ‘kötülük toplumu’ olarak niteliyor. Bakın nasıl:
Zalimlerle onlara uşaklık edenlerin ilişkisi daima bir çıkar ilişkisidir; hiçbir iman ve
gerçek kaygısına dayanmamıştır. Zalimleri yaratan sürüleşmiş halk yığınları da, büyük
zalim zağarların yedikleri haramlardan birer kırıntı kapabiliriz diye onlara destek
veren fino köpeklere benzerler.
Bu finoluğu bir başarı, bir beceri, bir kurnazlık sayarlar. Zavallı finolar, önlerine atılan
ufak kırıntılar karşılığında kendilerinin ve çocuklarının yarınlarını mahvettiklerini bir
türlü anlamazlar, anlamak istemezler. Anlatmak isteyenlere de düşman kesilirler. Lût
kavminin Hz. Lût’a söylediği şu namussuzluk belgesi sözü söylerler: “Çıkarın şunları
kentinizden/yurdunuzdan. Bunlar temizlik ve dürüstlükte aşırı derecede titizlik gösteren
insanlar.” (A’raf, 82; Nemi, 56)
Zalimlerle onlara köpeklik eden sürünün rahatsızlık sebebi, her zaman işte bu ‘temizlik
ve dürüstlük’ olmuştur. Başlarına geçecek adamların temiz ve dürüst olması onları
verem ediyor. Sürüyü verem eden olguyu da göstermiştir zaman üstü kitap. Enbiya yani
peygamberler adlı surede Hz. Lüt’un belirgin niteliği anlatılırken şöyle deniyor:
“Lut’a da hükmetme gücü/yargılama yetisi ve ilim verdik. Onu, pislikler üretip duran
bir kentten/bir ülkeden kurtardık. O kentte/ülkede yaşayanlar yoldan çıkmışlardan
oluşan bir kötülük toplumuydu.” (Enbiya, 74)
Bu muhteşem beyyine bize şu ölümsüz gerçeklerin altını çizme imkânı veriyor:
1. İnsanoğlu, bazı zamanlarda ve zeminlerde, temizlik ve dürüstlüğüyle seçkinleşen
kadrolardan rahatsız olabiliyor, onlara düşman kesilebiliyor, onları sırf bu nitelikleri
yüzünden yerlerinden yurtlarından sürüp çıkarabiliyor.
2. Sürüleşmiş kitleye rahatsızlık veren dürüst ve temiz kişilerin temel nitelikleri, adaletle
hükmetme yetisi ve ilimdir.
‘KÖTÜLÜK TOPLUMU’NU TANIYALIM!
BASİT çıkarlar karşılığında sürüleştirilmiş bir toplum, öncelikle ilim ve hikmet
düşmanı kesilmektedir. Kur’an diyor ki, böyle bir toplumun oluşturduğu ülkeye bir tek
ad uygun düşer: ‘'Kötülük toplumu/
Kötülük toplumunun tipik örneği olarak gösterilen Lût kavmi’nin belirgin niteliği,
‘tatahhurdan tiksinme’ olarak kayda geçirilmiştir. ‘Tatahhur’, iç ve dış pisliklerden,
kötülüklerden uzak olmakta titizlik anlamındadır. Sözcüğün Arap dilinde kullanıldığı
kalıptaki ‘tekellüP (titizlik, düşkünlük, ısrar) özelliği dikkate alındığında tercüme şöyle
yapılmak gerekir: Temizlik ve dürüstlükte ısrar.
Günümüz toplumlarında, ‘Hz. Lût zihniyeti’ taşıyan omurgalı, ilkeli, imanlı insanlara
‘satın alınamaz tipler’ denmektedir. Satın alınamaz tip, yalan ve talan siyasetleriyle
onlardan bir biçimde yemlenen fino köpek takımı için en çekilmez tiptir. Satın alınamaz
tip, alışılmış düzenin çarkına ha bire çomak sokup problem yarattığı için, alışılmış
gidişten çıkarı olanlarca ‘uyumsuz, paranoyak, marjinal’ tip olarak damgalanmaktadır.
Satın alınamaz tipin söyledikleri, öngörüleri bir süre sonra gerçekleştiğinde yalan ve
talan siyasetlerinin kemik yalayıcıları kendilerini şu yolda savunur, daha önce
dışladıkları ‘dürüstlük düşkünleri’ni bu kez şöyle suçlarlar: “Kendinizi yeterince
anlatamadınız; bu dediklerinizi, vallahi biz aha şimdi duyuyoruz. Eğer bu
söylediklerinizi bize ulaştırıp iyice anlatsaydiniz sizi izlemez miydik; biz aptal mıyız?"
Kur’an’ın, insanoğlunun ayağını kaydıran temel belalardan biri olarak gösterdiği
‘temizlik ve dürüstlükten şikâyet’, bugünkü Müslüman patentli toplumlarm temel
niteliklerinden biridir. Müslüman patentli toplumlarm cehennemle tehdit ettikleri
‘gâvur’ milletlerin, dürüstlük ve temizliği bir numaralı meziyet saymalarına karşın,
cennet tapusunu cebinde taşıdığını iddia eden sözde ‘Müslüman’ (!) toplumlarm
dürüstlük ve temizliği bir numaralı aptallık göstergesi saydığını asla unutmayalım.
Allah, Müslüman patentli dünyayı, onca servet ve imkâna rağmen, boşuna mı
süründürüyor?!
Firavunları kim yarattı?
Firavun sözcüğü, büyük harfle yazıldığında eski Mısır’ın ünlü krallarını, küçük harfle
yazıldığında tüm zorbaları, tüm diktatörleri ifade eder. Kur’an, firavun sözcüğünü bu
iki anlamda da kullanır. İkinci anlamda ‘tâğut’ sözcüğü de kullanılır ki, o da azmış
diktatör, kendini ilahlaştıran zorba demektir. Hz. Peygamber bu anlamda olmak üzere,
‘meliki adfid’ (azmış krallar) tabirini kullanmış ve kendisinden otuz yıl sonra gelmeye
başlayacak ‘halife’ unvanlı zorbaları bu tabirle nitelemiştir. Bu demektir ki, Emevl
zorbalığının kurucusu olan Muaviye ile başlayıp Müdafaai Hukuk devrimiyle yıkılan
halife saltanatları dönemi baştanbaşa bir meliki adûdlar dönemidir. Haçlı
emperyalizmle onun dincilik adına uşaklığını yapanların meliki adûdlar saltanatını
tarihe gömen Müdafaai Hukuk zihniyetiyle o zihniyetin başbuğu olan Atatürk’e
düşmanlığı boşuna değildir.
Kur’an’a göre, firavunları üretenler, zulme, diktatörlüğe tepkisiz kalarak zalimlere
uşaklık edenlerdir. Hz. Peygamber, din adamlarının sözlerini dokunulmaz-eleştirilmez
kılanların da onları rableştirdiğini yani ilah-kral haline getirdiğini söylemiştir. Buradan
bakıldığında, genelde dinler tarihinin, özel olarak da İslam tarihinin bir ‘rableştirilmiş
zorbalar tarihi’ olduğu rahatlıkla görülecektir.
İslam tarihinde zulme isyanın öncü isimlerinden biri olan İmamı Azam (ölm. 150/767),
Müslüman ümmetin firavun yaratan zihniyeti sona erdirmesini, İslam imanının temel
icabı olarak görmekteydi. Şehit imama göre, diktacı yönetime isyan yoksa hiçbir ibadet
bir anlam taşımayacaktır. Ve hiçbir zalim, kendisine sessiz kalan bir kitlenin dolaylı
desteği olmadan yaşayamaz.
Kur’an’dan öğreniyoruz ki, mazlum bildiğimiz birçok halk aslında pasif zalim oldukları
için ezilip horlanmıştır. Mazlum gerçek mazlumsa zalimin uzun süre egemen olması söz
konu-su değildir. Zulüm, din veya dinsizlik adı altında uzun süre devam ediyorsa bunun
sebebi za-limlere uşaklığı hüner sanan bir halkın, en azından bir satılmışlar ekibinin
varlığıdır. Bu ekip, L pasif zalimler ekihi’dir. Pasif zalimlik; zulme başkaldırması
gerekirken, küçük çıkarlar yü-zünden zalimlere karşı sessiz kalan, böylece onlara
dolaylı destek veren kişi ve toplumlarm sıfatıdır. Kur’an’ın bu noktadaki tezi şudur:
Aktif zalimlerin birçoğunu, pasif zalimler, yani zulme bir biçimde uşaklık edenler
yaratmıştır.
Kur’an’ın bu anlamda devrim yaratan tespiti Zühruf suresinin 54-56. ayetlerinde
verilmiştir. Ne var ki, geleneksel tefsirlerin büyük kısmı, Arabizmin İslam’a ve
Müslümanlara egemen olduğu dönemlerde yazıldığı için anılan ayetlerin mesajını bütün
açıklığıyla ortaya konamadı. Bu mesajı ortaya koymak, ölüm fermanını imzalamakla eş
anlamlıydı. Nitekim fetvalarıyla bu ayetlerin mesajını hayata geçirmeye kalkan İmamı
Azam Ebu Hanîfe, bunun faturasını hayatıyla ödemiştir.
Bu ayetlerin devrim niteliğindeki mesajı üzerinde hakkıyla konuşmak için dinin saltanat
aracı olmaktan çıkarılmış olması gerekir. Aksi halde, o mesajı telaffuz eden, o
coğrafyadaki yöne-timlere isyan etmiş sayılır. Hem o mesajı açıklamak hem de isyan
etmiş sayılmamak ancak laik bir sistemin egemen olduğu ülkede mümkündür. Saltanat
dincisi firavun yamakları, bunu bildikleri için, temel uğraşlarının başına, laiklikle
mücadeleyi koymuşlardır.
Firavunları yaratan halkların uşaklık psikolojilerini deşifre edip bu psikolojinin Allah’ı
nasıl öfkelendirdiğini, pasif zalimlerden intikam alma kararma nasıl vardırdığını ifade
eden Zühruf 54-56. ayetler, emperyalizmin hapishanesine dönüştürülmüş
ibadethanelere, mescitlere hapsolmayı din sanan bir kitlenin Allah tarafından Allah’ın
düşmanı gibi algılandığını gös-termektedir. Unutmayalım, Kur’an, iki tür namazdan söz
etmektedir:
1. İnsanı Allah’a yaklaştıran, rahmet vesilesi namaz, 2. İnsanı Allah’ın düşmanı haline
getiren lanet vesilesi namaz. (Mâûıı suresi, 4-7)
Kur’an’a saygımız varsa bu namazların ikisini de gündem yapmalıyız. Birini
sakladığımızda biz de Kur’an’ın lanetine çarpılırız. Çünkü bu iki namazın biri
saklandığında namazın gerçek anlamını kavramamız mümkün olmaktan çıkar ve
saltanat dincisi firavunlarla onlara uşaklık edenler kitleyi mahveder. İslam tarihi, bu
kahırlı kaderin yarattığı tablolarla doludur.
Taksim direnişi, Topçu Kışlası ve ötesi
İstanbul Taksim Meydam'nda başlayıp giderek bütün kentlere yayılan ve birkaç günden
beri Türkiye'yi sarsan halk direniş eylemleri son yılların en altı çizilesi eylemleri oldu.
Dış basının eylemlere gösterdiği ilgi ve Başbakan Erdoğan'ı, ‘diktatör’ diye anmaya
başlaması da bunun kanıtıdır.
Bu halk eylemlerinin sebebi, çoğumuzun düşündüğü gibi, hükümetin Taksim’deki yeşil
alanı imhaya yönelik girişimi midir? Eylemlerin çapı ve devamlılığı gösteriyor ki, sebep
çok başka ve çok derin. Bu çok başka ve çok derin sebep (veya sebeplerle) ilgili çok
anlamlı ve düşündürücü değerlendirmeler internette dolaşıyor, ibret alınacak, ürpertici
değerlendirmeler bunlar. Şimdilik, bir tanesini, kısmen özetleyerek birlikte okuyalım.
İbretle, dehşetle ve derin vicdan sızıları duyarak okuyalım:
“Hükümetin Taksim Topçu Ktşlası’m yeniden inşa etme isteğini sadece AVM inşa ederek
bazı yandaşlara rant sağlama çabası, halkın buna tepkisini de sadece yeşili korumak
olarak görürsek, yaşananları yanlış değerlendirmiş oluruz.”
“Taksim Kışlası, yakın tarihimizde yaşanmış iki olayın simgesidir. Bunlardan ilki, bir
gerici ayaklanması olan 31 Mart İsyam’nda yobazlar, isyanı bu kışladan çıkarak
başlatmışlardır. Yani bu kışla, irticanın simgesidir. İkincisi, bu kışlanın İstanbul’un
işgali sırasında Fransızların emrindeki Senegalli askerlerin kışlası olarak kullanılırken
aynı zamanda, bağımsızlıktan yana olanlara işkencehane olarak da kullanılmasıdır.”
“Topçu Kışlası’nın yeniden yapımının istenmesini sadece yeşil katliamı olarak görmek
büyük bir yanlıştır. Yapılan iş, laik ve demokratik Cumhuriyet’e duyulan düşmanlığın
sim geleş ti rilm es idi r.”
“AKI 1 iktidarının ilk gününden beri yapmak istediği, laik Cumhuriyetin izlerini adım
adım silmekti ama halk buna izin vermeyeceğini, ‘Yeter artık’ diyerek ortaya koydu.
Yeşil elbette çok önemlidir, onun korunması çağdaş insanın görevidir. AKP iktidarının
yeşile düşmanlığı sadece Taksim Gezi Farkı’yta mı sınırlı? Atatürk’ün devlete
bağışladığı Atatürk Orman Çiftliği’nde yapılan ‘Saray Yavrusu’ için kesilen ağaçlar da
bir katliamdır. Dayanışma haklarından olan ‘çevre hakkı’ üçüncü kuşak insan
haklarındandır. Elbette ona sahip çıkacağız.”
GERÇEK MUHALEFETİ HALK YAPIYOR
“İktidarın tavırlarının sebebi, laik Cumhuriyet’e, onun kurucularına, laik
Cumhuriyetin baştan beri sadık destekçisi olan insanlara duyulan düşmanca
duygulardır. İktidarın bu fütursuzluğunun sebebi dayatmalarına, zorlamalarına karşı
ortaya çıkıp ‘Kendine gel, yanlış yapıyorsun’ diyebilecek güçlü bir muhalefetin
olmamasıydı ama milyonlar kendiliğinden sokaklara dökülerek güçlü bir halk
muhalefetinin varlığını iktidara da muhalefete de gösterdi.”
“AKP iktidarı bilerek ve isteyerek toplumun dikkatini başka noktalara çekip
Cumhuriyetin temel değerlerini tahrip ederken, bir kısım yandaş yardakçı, gerçeği
halkın gözünden saklaya-rak, olayları başka noktalara çekerek AKP iktidarına hizmet
etmek için birbirleriyle yarışmakta ve Türkiye’nin ileri demokrasiye geçtiği yalanını
söyleyebilmektedir. Türkiye’de demokrasi ileri falan değildir. Gelişmiş, ileri
demokrasilerin en önemli göstergeleri, tüm özgürlüklerin teminatı olan, bağımsız yargı
ve özgür basındır. Bugün Türkiye’de ne özgür basından ve ne de bağımsız yargıdan söz
edebilmek mümkündür.”
“İktidarın tek hedefi vardır; o da laik-demokratik Cumhuriyet’i ortadan kaldırmak, tek
adam istibdadını hayata geçirebilmektir. Milyonlar, buna izin vermeyeceğini,
Atatürk’ün Bursa Konuşması'mn gereklerini yapmaya başlayarak göstermiştir.”
İnanç, bilinç ve ıstırabın direnişi
Günlerdir süren büyük halk direnişindeki ‘kitlelerin öfkesi’ni görüyorum ama ben bu
yazıları öfkeyle yazmıyorum. Çünkü ben bu yazıları bir siyasetçi olarak yazmıyorum,
bir ilim ve fikir adamı olarak yazıyorum. Aktif siyasetle işimi bitireli yaklaşık dört yıl
oldu. Siyaseti bıraktım ama insanlığın ve ülkemin meseleleriyle ilgilenmeyi asla
bırakmadım. Bu ve benzeri yazılarımı, işte bu haysiyeti taşıyan bir ilim ve fikir
adamının vakar ve sorumluluğu ile yazıyorum. Herkesin ama herkesin yararlanmasını
temenni ederek yazıyorum.
Yakın tarihin en anlamlı, en vakur ve en görkemli halk direnişini izliyoruz. Direnişe, şu
an itibariyle, on milyonu aşkın insan katılmıştır. Direnişin omurga mekânı olan
Taksim’den yayınlanan görüntülere bakıyorum, direnişçi gençler yerlere çökmüş kitap
okuyorlar.
Hareket, Taksim Parkı’veya ‘polisin şiddet kullanmasına tepki’ ile izah edilemeyecek
bir anlam ve çaptadır. Belli ki halkın zihninde, ruhunda çok ama çok büyük bir birikim
var, sitem var, öfke var. Direnişçi kitlelere bakın, başı türbanlı hanımlar dikkat çekecek
kadar çoktur. İktidarın öncelikle ve ivedilikle bunu görmesi gerekirdi.
MODERN FÜTÜVVET TABLOLARI
Ben bu direnişteki bilinç ve samimiyete hayran oldum. Hem hayran oldum hem bu
bilinci görerek içimde coşan ümitlerle âdeta kanatlandım. Kargaşa ve karmaşanın
üniversiteleri allak bullak ettiği bir dönemde İstanbul gibi bir kentte, biri Hukuk
Fakültesi olmak üzere iki fakülte okumuş bir insan alarak söylüyorum: Ben böyle
anlamlı, böyle ruhlu, böyle ufuklu ve böyle imanlı bir direnişe ilk kez tanık oluyorum.
Katılımcıların bir kısmı namaz kılıyor, öteki bazıları, namaz kılanların çevresinde duvar
oluşturarak onları biber gazına karşı korumaya alıyor. Bu insanların siyasal yelpazedeki
yerleri tamamen farklı ama bu direnişteki imanları bir ve aynı. Tasavvufta bu ruha, bu
bilince fütüvvet denir. Fütüvvet; mert, yiğit, fedakâr gençlerin paylaşım ve dayanışma
ahlakı demek.
Direniş, gösteriye katılmanın ötesinde bir ‘suçu* olmayan bazı gençlerin ölümleriyle de
tarihselleşmiştir. Direniş sırasında sopa darbeleri altında ölen bir genç, Abdullah
Cömert “Bu yolda öleceğiz” diyerek can vermiştir. Sıradan bir işçiydi bu genç. İnançlı
bir cumhuriyetçi, samimi bir Atatürk çocuğuydu. Cebinde Atatürk resmi taşıyordu.
Uğruna can verdiği değerlere bakarak Abdullah Cömert’in ‘hükmen şehit* olduğunu
söyleyenler görmekteyim. Tarihin diyalektiği, bu tür söylemlere asla ilgisiz kalmaz.
İnternette milyonların okumakta olduğu şu satırlara, direnişi gerçekleştiren kitlelerin
sesi alarak kulak verilmelidir kanısındayım:
“Bu direniş, bu halkın isyanı sadece Gezi Parkı için değil, şunlar içindir: 1.
Kutlayamadığımız millî bayramlar için, 2. Hapisteki aydınlarımız, gazetecilerimiz için,
3. Yurdumuzu ‘açılım* adı altında böldüğünüz için, 4. Laikliği yok ettiğiniz için, S. Halk
açlık sınırında yaşarken, sîzlerin milyar dolarlarla dünyanın en zengin listelerinde
olduğunuz için, 6. Atatürk’e dil uzattığınız için, 7. Size oy verenlere ‘Müslüman’,
vermeyenlere ‘gâvur İzmir’ti dediğiniz için, 8. Şehitlerimize ‘kelle’, terörist başına
‘sayın’ dediğiniz için, 9. Komşu Müslüman ülkeleri yok etmek için kâfirlerle el ele
olduğunuz için, 10. Irak’ta binlerce Müslüman katledilirken sessiz kaldığınız için, 11.
Birkaç torba makarna ve kömürle hayatları satın aldığınız için, 12. Gençlerimizi
‘dindar’ ve ‘kindar’ diye ayırdığınız için, 13. En önemlisi, artık sizin kulunuz olmak
istemediğimiz içindir.”
Olup bitenler ve olmaya devam edenler, iktidar için bir siyasal bozgundur. İktidar
sarhoşluğuna tutulduğu ortaklaşa ifade edilen hükümet de şu ana kadar muhalefet
yerine ‘muvafakat’ partisi gibi çalışan partiler de bu bozgunda paydaştır. Siyaseti ‘parti
içi kavga sanatı’ haline getiren CHP de paydaştır, ‘vefalı stepne’gibi köşede bekleyip her
sıkışma noktasında iktidarın imdadına koşan MHP de paydaştır. Beğenirsiniz veya
beğenmezsiniz ama modern fütüvvet tabloları sergileyen direniş kitlesi böyle
düşünüyor...
Zorbalara karşı çıkmayanlar mümin olamaz!
Zorbalığa ve zorbalara tepki vermeyerek onlara itaati meşrulaştıran, hele bir de bunu
dinleştirenlerin Allah’ın düşmanı olduklarını bize öğreten tek kitap Kur’an’dır. İslam
ümmetine ve Anadolu halklarına ilk kez bu satırların yazarı tarafından gösterilen bu
gerçeğin ayrıntılarını, yeni çıkan ‘Kur’an’ı Tanıyor musunuz?’ adlı eserimden lütfen
okuyun.
Tam bu noktada, insanlığın önünde dev bir meşale yakan Zühruf suresi 54-56. ayetleri
görmekteyiz:
“Firavun, toplumunu küçümseyip horladı, onlar da ona itaat ettiler. Çünkü onlar yoldan
sapmış bîr toplum idiler. Onlar bizi bu şekilde öfkelendirince, biz de onlardan öç aldık;
hepsini suya gömüverdik. Onları, sonra gelecekler için bir selef ve bir örnek yaptık.'”
Bu ayetleri, tefsir kurallarını {semantik ve hermenötik incelikleri) dikkate alarak
değerlendirdiğimizde şu gerçeklerin altını çizmemiz gerekiyor:
1. Firavunların yani diktatörlerin horlayıp ezmesi ile toplumun ona itaati arasında
bağlantı vardır. O itaat olmasaydı bu horlayıp ezme de olmayacaktı.
2. Firavunların horlayıp ezmesine isyan yerine itaatle karşılık verilmesi Tanrı’yı
öfkelendirir; Tanrı bunun üzerine o itaatçi kitleden intikam alır.
Bu Kur’ansal gerçekler, zulme ve şirke karşı çıkışın ölümsüz önderlerinden biri olan
Mustafa Kemal Atatürk tarafından şöyle ifade edilmiştir:
“Dünyada her millet, icraatına ortak olduğu hükümetin mesuliyetine ortak sayılır.”
Kur’an, bir kitlenin içinden birileri zalimlerle işbirliği yapmadıkça o kitlenin zulüm ve
istilaya yenik düşmeyeceğini bildirmektedir. Kur’an, Zühruf 54. ayette kullandığı
sözcüğü kullanarak kendisini tebliğ eden Peygamberce şu emri vermektedir:
“Gerçeği hakkıyla göremiyor olanlar seni asla küçümsemesin/ezip horlamasın!” (Kum,
60)
HZ. MUHAMMED .NEYİN SEMBOLÜ?
Mesele gelip gelip şurada düğümleniyor: Hz. Muhammed, özgürlüklerin ve esaret
tanımamamın sembolü müdür yoksa daha çok namaz kılmanın, daha görkemli sarık
sarmanın sembolü mü? Kur’an, birinci şıkkı onaylıyor. Hz. Muhammed bu şıkka göre
yaşadı ve onu miras bıraktı. Emevî, bu mirası yozlaştırıp ‘özgürlüklerin Peygamberi’ni
‘daha çok namaz kılmanın, daha görkemli Arap sarığı sarmanın sembolü’ haline getirdi.
H A
Bu saptırma ve yozlaştırmaya ilk büyük isyan imamı Azam Ebu Hanîfe’den geldi. Arap
*İ A
fistanı ile Arap saltanatlarını dinleştirenler, imamı Azam’ı ‘namazsız ve isyancı bir din’
kurmakla, ‘ümmeti kana ve kılıca bulaştırmakla suçladılar. İmamı Azam, Hz.
Peygamberi özgürlüklerin ve esaret tanımamanın sembolü olarak öne çıkarmanın
faturasını başıyla ödedi. Ve İslam tarihi asırlarca Emevî zihniyetiyle yürüdü hâlâ da o
zihniyetle yürümektedir.
Ahzâb 57. ayete göre, “Allah’a ve Peygamber’e eziyet edenler lanetlenmişlerdir.” Pey-
gamber’e eziyeti anlamakta zorluk çekilmez ama “Allah’a eziyet nasıl olur?” diye
sorulmak-tadır. Zühruf 55. ayet bu sorunun cevabını getiriyor: Zulüm karşısında pasif
kalarak zalim-lere dolaylı destek vermek, Allah’a eziyet etmektir. Allah bundan öylesine
rahatsız ol-maktadır ki bunu bir intikam sebebi sayıyor.
Despotlara itaat, Allah’ı öfkelendiren tek kötülüktür. Hûd suresi 59. ayet bunu, ‘inatçı
zorbaların enirine uymak’ şeklinde tanımlıyor.
İslah ve imha
Kur’an ve onun tebliğcisi Hz. Muhammed, birey, toplum ve evren planında daima ıslahı
imhaya tercih eder. İlke şudur: Bir şeyin, yenilik adına, ıslah edilerek korunması, imha
edilmesinden her zaman yeğdir. Yaratıcı ve erdirici deha, bu işi, birey ve toplum
planında en iyi başarabilen ruhtur. Tahrip de kolaydır, sürekti yenilenmeyi durdurup
taklidi ilahlaştırmak da. Hem yürümek hem de birikmiş mirası korumak onurlu ama
zorlu bir iştir. Birikmiş mirası yeni oluşların malzemesi yapabilmek, büyük
mustariplerin erdirici uğraşlarının eseridir. Fikrin ve aydınlığın devi yapabilir bunu.
İmha yerine ıslah ilkesinin ilk uygulama alanı, bireyin dünyasıdır. İlk görünüm, nefsi
öldürmeme olarak karşımıza çıkar. Nefs, öldürülmez, dizginlenir, kontrol altında tutulur
yani ıslah edilir. Kur’an, ilan eder ki, insanın iç kuvvetleri içinde bizatihi kötü olan
yoktur. Kötülük, kuvvetin kullanımı sırasındaki dengesizliklerin, azgınlıkların ürünü
olarak ortaya çıkar.
Kur’an’ın tebettülden (Allah’a varmak için zevklerden uzak kalmaktan) bahseden ayeti
(Müzzemil, 8) indiğinde bazı sahabîler karılarıyla bir daha yatmamaya başladılar.
Kendilerini iğdiş ettirmeyi düşünenler oldu. Bunu duyan Tanrı Elçisi, derhal müdahale
ederek girişimleri durdurdu, tebettülü anlamada kendi hayatının örnek alınması
gerektiğini belirtti.
Anlaşılan o ki, İslam düşüncesinde ferdiyetin üniversalde eritilip ortadan kaldırılması
değil, ferdiyetle üniversalın diyalogu ve kucaklaşması esastır. Kur’an, bu yaklaşımını
verirken şöyle diyor: “Allah’a yardım ederseniz Allah da size yardım eder.”
(Muhammed, 7)
Sosyal plana geçtiğimizde, imha yerine ıslah ilkesi çok daha geniş boyutlar kazanır.
Kur’an, bu alanda da gerçeği zedelemeyen her şeyi korumuş, hatta övmüştür. Kur’an’ın
iniş yeri ve ilk muhataplarının barınağı olan Arap Yarımadası’nın cömertlik,
misafirperverlik, ahde vefa, cesaret vs. gibi kavramları korunmuş ancak bunlara yeni
hedefler kazandırmak için bir ıslaha gidilmiştir. Mirasın, küçük müdahalelerle insan
hayatı lehine değerlendirilmesi yerine, inkâr ve tahribini esas almak, erdirici bir
yaklaşım olmayacaktı.
üzerinde olduğumuz ilkenin evrensel boyutta uygulanışı ise Kur’an’da hayranlık verici
bir manzara arz eder. Her şeyden önce, insanlık bir bütün sayılmış, peygamberlik
kurumu ilk insanla başlatılarak insanlık mirasında bir sürekliliğin esas olduğu
vurgulanmıştır. Dinlerin temelde birliği ilkesi diğer din ve nebileri inkâr etmeyi, hatta
tenkidi engellemiştir.
İMHA DEĞİL, İSLAH İNKILÂBI
Kur’an, inkâr ve imha inkılâbı değil, birleştirme ve ıslah inkılâbı getirmiştir. Bu özellik
sadece Kur’an’ındır. Hatta Kur’an, Yahudi ve Hıristiyanların kendi peygamberlerine
yönelttikleri birçok saygısızlık ve ithamı da düzeltir. Ne Musa ne İsa ne Davut,
Kur’an’da ulaştıkları saygınlık burcuna Yahudilik ve Hıristiyanlık’ta ulaşmıyor.
Kur’an, peygamberleri, yalnız inkarcılara karşı değil, onlara inananların yozlaştırma ve
lekelemelerine karşı da savunur.
Türk toplumuna bakarsak ne görüyoruz? Türkiye, son yüzyıldaki kültür değişmeleri
sırasında, imha edilecek olanla, ıslah edilecek olanı birbirine katmanın ne büyük
ıstıraplara sebep olduğuna örneklik eden, belki de, bir numaralı ülkedir. Değişme ve
sürekli oluşu yakalama adına hoyrat müdahaleler sergilendi. Kabul ve itiraf ederiz ki,
taklit ve geleneği tabutaştırma, insanımızın hayatını donma ve kokuşma noktasına
getirmişti. Bir müdahale şarttı. Neşter gerekliydi. Ne var ki, neşter, bünyeyi tedavi için
değil, imha etmek için kullanıldı. Kavramlar, kurumlar, duygular bırakacakları
boşluğun ortaya çıkaracağı ıstıraplar düşünülmeden yok edildi.
Kaybedilen denge noktasını arayışın acıları içindeyiz. Dileğimiz ve gayretimiz, o noktayı
mutlu bir şekilde yakalamak ve insanımızın acısını dindirmektir. Umarım, başarılı
oluruz.
“Topçu Kışlası ısrarı neden?"
Bugün, önemli mektuplardan seçmeler yapacağım. Önce Mustafa Acer’in mektubu:
“Topçu Kışlası 1780 yılında yapılmış, hiçbir mimari özelliği olmayan bir yapı. Bu yapı,
çevrenin görüntüsünü bozduğu için 1940 yılında yıkılmış, yerine Taksim Top Sahası
yapılmış, daha sonra da gezi parkı olarak düzenlenmiş. Şu ana kadar, düzenli bir park
haline getirilmemiş olması İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin kusurudur. Gezi Parkı’nı
bakımsız bırakma amacının; Topçu Kışlası yapılmasına zemin hazırlamak olduğu
anlaşılmaktadır. AKP nazarında Topçu Kışlası'na neden özel bir değer veriliyor?”
“Topçu Kışlası tarihte iki önemli kara leke taşımaktadır:
1. Bu kışladan alaylı bir çavuş önderliğinde, zamanın hükümetine ve padişaha
başkaldıran bir grup asi, 31 Mart 1909’da ‘Şeriat isterük’ diyerek isyan çıkarmış, her
tarafı yakıp yıkmış, milletvekillerini ve okullu askerleri öldürerek her yeri talan etmişti.
Bu isyanı Selanik’ten gelen Mahmut Şevket Paşa komutasındaki Hareket Ordusu 10
Nisan’da başarabilmişti.
2. Bu kışla, İstanbul’ un işgal yıllarında (1919-1922), İngiliz birliklerinin karargâhı
olarak kullanılmış ve Türk aydınlarına işkence yapılan bir merkez olmuştur.”
“Bu nedenle mi AKP; Topçu Kışlası'm canlandırıp tarihin kara lekesini ortaya
çıkarmak istiyor. Topçu Kışlası’m Şehir Müzesi yapacağız diye hazırladıkları projeleri
anlatmaya çalışıyorlar. Demek ki, AKP bu ülkenin tarihine ihaneti bu müzede
sergilemeyi düşünüyor. İstanbul’da Şehir Müzesi yapacak mekân mı kalmadı?”
“Muhalefet, Topçu Kışlası’nı inşa girişiminin bu ülkenin tarihine ihanet olduğunu,
Topçu Kışlası'na karşı olduğunu neden açıklamıyor? Muhalefet bu olaylara müdahil
olamamış, gençliğin duyarlı itirazına destek vermemiştir."
“Kİ R’ANT OKUYARAK DÜNYAMI DEĞİŞTİRDİM.”
Deyvit Tennınt adlı okuyucum, Kur’an’a verdiğim hizmetlerden mutluluk ve onur
duymama katkı sağlayan şu satırları yazıyor:
“Sizin gibi bir dehanın çağında yaşamaktan ve bilgi ve ışığından faydalanıyor olmaktan
çok mutluyum. Sizi tanımadan önce tutucu bir ailenin deist kızıydım. Hurafenin
yuttuğu İslam’ı beynimde reddetmiştim. Siz, hurafeleri birer birer yıkıp Kuran’ın ışığını
saçtınız. Hayatımdaki çeşitli cehennemlerden “Kur’an Meali’nizden aldığım güçle
kurtuldum. Allah’ın bizlere gönderdiği mucizeye sizin sayenizde kavuştum.”
“Çok aydın, çok yücesiniz. Mâûn suresi suçlularına, şirke batmışlara karşı net
tutumunuza, haklılığınızı cesaretle ifade etmenize hayranım. Bugüne kadar ne
söylediyseniz noktasına, virgülüne kadar benimsedim. Siz, yaşadığım çağın
kahramanısınız. Allah sizden razı olsun!"
BU SİTEM ÇOK AĞIR!
Muzaffer Demircan, çok ağır sitemlerle dolu bir mektup yazmış;
“Tüm sosyal akışı, tüm dinsel yaşayışı derinlemesine takip ediyorum. Bu toplum tüm
değerleri, dini de dibine kadar bir riya bataklığında yaşıyor. Din, nötr olmayan tek olgu.
Yani ya yapacak ya yıkacak. Din, bugün, binlerinin elinde negatif kutupta işletiliyor ve
kötülük üretiy or.”
“Yaşar Hocam, ben bu toplumun artık bir halt olacağına, toparlanabileceğine, aklını
işleteceğine inanmıyorum. Bu toplumun, kredilerini bitirdiğini ve artık çok kötü bir
hezimet ve lanet sürecine girdiğini düşünüyorum. Allah’ın, Israitoğulları’na gazabı
bunun yanında çok küçük kalacak."
Özgürlük direnişinin getirdikleri
Türk tarihinde, vakar ve nezahet bakımından eşi hiç görülmemiş bir halk hareketi olan
Tak-sim Özgürlük Direnişi, neler getirdi? Günlük siyasetin üstüne çıkarak baktığımızda
bu özgür-Iük direnişinin getirdiklerini, ana başlıklar halinde şöyle sıralayabiliriz:
1. İnsan hakları, insan onuru, özgürlük gibi ölümsüz paydalarda birleşilebileceğini
gösterdi. Ve dinti-dinsiz, dinci-dindar ayrımından doğan kırılmayı sona erdirdi. Öyle bir
hareket-ti ki bu, namaz kılanların polisin sıktığı biber gazından zarar görmemeleri için
namaz kılmayanlar onları korumaya aldı.
2. Dinci yobazla dinsiz yobaz siyasetlerinin ortaklaşa kotardıkları dindar-laik ayrımının
yarattığı kırılmayı sona erdirdi.
3. Haçlı kodamanların tezgâhlayıp Türkiye’ye soktukları türbanlı-türbansız ayrımının
yarattığı kırılmayı sonlandırdı, Başı örtülü hanımlarla başı açık hanımlar omuz omuza
yürüdü, balkonlardan aynı anda tencere tava çalarak özgürlük taleplerini dile
getirdiler.
4. Allah ile aldatmanın nasıl bir bela olduğunu ve bu zehirli belanın günümüz dinci
siyasetleri tarafından da acımasızca nasıl kullanıldığını göstererek asırlardır Allah ile
aldatılan Anadolu halklarının çok hayatî bir konuda uyanışına ciddi bir katkı sağladı.
5. "Zulme karşı birlik bilinci* eylemle dönüştürülerek kitlenin önüne kondu. Kur’an’ın
en hayatî mesajlarından biri olan “Zalimlerden başkasına düşmanlık yapılmayacaktır”
(Bakara, 193} buy ruğu küresel ilgiye konu olacak çap ve ihtişamda temsil edildi.
6. Dinin mühür fikir olduğu bir coğrafyada, hiç kimsenin dine kayıtsız kalamayacağını,
böyle bir kayıtsızlığın kitle için felaket olacağını canlı örneklerle aydınlara, özellikle dini
bir kenara itmeyi meziyet sanan ‘Türk solu’na ayan beyan gösterdi.
7. Saltanat dinciliğinin temel sermayesinin riyakârlık ve iftira olduğunu halkın açıkça
görmesini sağladı.
8. Niyet ve amaç temiz olduğunda en büyük katılımlarla gerçekleştirilen direniş
eylemlerinin bile en küçük bir şiddete başvurmadan gerçekleştirilebileceğini gösterdi.
On milyonu aşkın insanın katıldığı direniş, bu yapısıyla da Türk eylemler tarihinde bir
ilk olmuştur. Eylemcilerin en küçük bir şiddetine tanık olunmamıştır. Kendilerine
acımasızca zehirli gaz sıkan polislere bite şiddet göstermemişlerdir.
9. Hareket boyunca en küçük bir talan, hırsızlık ve yağma görülmemiştir. Gazeteci Can
Ataklı’nın konuşmasını izledim, şöyle diyordu: “Teşvikiye’de polisin saldırısı üzerine
can havliyle kaçan direnişçilerin bu kaçışları sırasında lüks bir ayakkabı mağazasının
camları kırılmıştı. O mağaza, o gece boyunca o şekilde girilmeye müsait halde durmuş
ve hiçbir eylemci içeri girip bir tek mala elini sürmemiştir. Böylesine nezih bir direniş
bugüne kadar görülmedi.” İşte bunun içindir ki, biz bu hareketi bir tür ‘fütüvvet
hareketi’ olarak gördük.
10. Direniş, tarihimizde örnekleri olan imece ruhunu yeniden canlandırıp örneklendirdi.
Eylemcilerin tüm harcamaları ortak bir kese oluşturularak oradan yapıldı.
Katılımcılara hediye edilen kitaplar, sular, poğaçalar vs. hep bu imece ile sağlanan ortak
keseden satın alındı.
Yazar Zeki Sarıhan, Taksim Direniş Hareketi’ni, yakın tarihimizin 7 büyük toplumsal
patlamasından biri olarak gösteriyor. Birinci patlama: 1908 Hürriyet Hareketi, ikinci
patlama: İstiklal Harbi, üçüncü patlama: DP’nin Demokrasiye Geçiş Hareketi,
dördüncü patlama: 1960 Sonrası Devrimci Ayaklanma, beşinci patlama: Refah
Partisi’nin İslamcı Hareketi, altınca patlama: Kürt Hareketi, yedinci patlama: Gezi
Parkı Odaklı Özgürlük Hareketi.
Der Spiegel Dergisi'nin gösterdikleri
Dünyanın ve Almanya’nın en etkili basın organlarından biri olan Der Spiegel Dergisi,
tarihinde bir ilke imza atarak, bu haftaki kapağında Türkçe başlık kullandı ve bununla
da yetinmeyerek 10 sayfalık bir Türkçe ek verdi. Der Spiegel’in dünya önünde yaptığı
işin mahiyet ve ihtişamı, kapağa yerleştirdiği şu Türkçe pankartta kristalleşiyor:
“Boyun eğme!”
Pankart, Özgürlük Direnişi’ne katılan bir genç kızın iki eliyle tutup göğsüne dayadığı
bir tabela. Yaratılan imajın unsurları çok vurucu: Gençlik, onun boyun eğmeme iradesi
ve bu iradenin dünyaya ilan edilmesi...
Der SpiegePin kapağı, sadece Alman dehasını belgelemiyor, evrensel değerlerin en
ölümsüzlerini bir karede özetleyebilmek gibi büyük bir gazetecilik dehasını da
belgeliyor.
Şimdi biz, Kur’an mümini aydınlardan bekleyip de göremediğimiz bu isabetin kısa bir
tahlilini yapalım; Der SpiegePin kapak yaptığı fotoğraftaki Kur’ansal kodları okuyalım.
Okuyalım da, asırlardır mezarlığa hapsettiğimiz Kur’an’da neler var ve nasıl oluyor da
o mesajları, iki yüz metreye bir cami diken ‘Müslümanlar’ (!) değil de ‘gâvur* nüfus
kâğıdı taşıyanlar fark ediyor sorusuna cevap bulalım. Önce, şu “Gâvur kim?” sorusuna
bakalım.
ESAS GÂVUR KİM?
“Gâvur kim?” sorusuna asırlardır verdiğimiz cevapların, esas gâvurları saklayıp
korumaya yönelik oyunlardan ibaret olduğunu da ben Kur’an’dan öğrendim. Ve
öğrendiklerimi insanlıkla paylaşmak için ‘Kur’an’ı Tanıyor musunuz?’ kitabımı yazdım.
Binlerce hakaret ve iftiraya, otuz yıllık çileye aldırmadan gece gündüz çalışarak yaptım
bunu... Ruhum, vicdanım ve imanım için yaptım. Lütfen, ömürlük bir çalışmayla
vücuda getirilmiş o kitabı, o ‘ezberletilmişleri yerle bir eden kitap’ı okuyun ve okutun.
Ülkemizde yaşananlar gösteriyor ki, o kitap ve onun öncüleri olan ‘Mâûn Suresi Böyle
Buyurdu, Kur’an Penceresinden Kurtuluş Savaşı, Allah ile Aldatmak, Şirk, İmamı
/V
Azam’ kitapları ciddiyet ve sabırla okunmadan, içine itildiğimiz yıkıcı bunalımı aşmak
asla mümkün olmayacaktır. Aksini düşünenlerin hesapları ters çıkmış ve Türkiye bu
hesap hatası yüzünden katranlı ve zehirli bir kaderin girdabına yuvarlanmıştır.
Özgürlük Direnişi belki de bu gerçeğin fark edilişine verdiği katkıyla tarihselleşecektir.
Mezarlık kitabı yaptığımız Kur’an’ın devrim mesajlarından biri de onun şu
buyruğunda saklıdır: Yanlışa, özellikle zulme boyun eğme, aksi balde, abdi memlûk
(elden ele dolaşan köle) haline getirilirsin.
“Boyun eğmeyin!” buyruğu, Kur’an’ın devrimler yaratan temel buyruklarından biridir.
Zühruf suresi 54-56. ayetlerde gösteriliyor ki, eski Mısır Firavunları da dahil, bütün
zorbalar ve diktatörler, kendilerine itaat edenler tarafından yaratılmışlardır. Bu
yaratmada dahli olan kitleleri veya ekipleri Kur’an, ‘Allah’ın intikam alacağı
düşmanlar’ olarak tanıtıyor. İslam tarihinde zulümle mücadelenin öncüsü olan İmamı
A
Azam (ölm. 150/676), işte bu Kur’ansal gerçeği dillendirdiği için Arabizmin kahrına
uğradı, dinsiz-imansız-hain ilan edildi. 25 yıl Arabizm zindanlarında çile çektirildikten
sonra zehirlenerek katledildi. Onu şehit eden zihniyetin takipçileri şimdi ona ‘İmamı
A
Azam Efendimiz Hazretleri’ diyor. Acaba neden? Onu kullanarak yaşayan imamı
âzamları etkisiz hale getirsinler diye. Eğer bunların İmamı Âzam’a gerçekten saygıları
olsaydı yaşayan imamı âzamlara kötülük etmezlerdi.
Biz İmamı Azam bağlıları, ona saygımızın bir ifadesi olarak onun ölümsüz söylemini
tekrarlayalım: “Bütün zulüm saltanatları, bütün yalan ve talan siyasetleri ‘Boyun
Eğmeyin!’ buyruğunun göz ardı edilmesi yüzünden başarılı olmuştur.”
Ayrıntılar için ‘Kur’an’ı Tanıyor musunuz’ kitabının XXXII. faslını okuyun.
Direnişleri Kur'an'dan bakarak okumak
Kur’an’a göre her şey, her olay Allah’ın ayetidir. Tümü okunmalı ve tümünden ibret
alınmalı. İbret almak yerine ayetlere kafa tutmak Allah’ı karşısına almaktır. Ayetleri
okumak ve ibret almak için ‘ufkun ötesini görebilen göz’e sahibi olmak gerek. Kur’an
şöyle diyor: “Artık ibret alın, ey gözleri olanlar!” (Haşr, 2)
Yakın tarihle ilgili araştırmalarından tanıdığımız Zeki Sarıhan, direnişi, farkında olarak
veya olmayarak, Kur’an’ın talepleri yönünde okuyor. Şöyle diyor:
“Halk hareketleri en büyük eğiticidir. Taksim Direnişi, en başta ona katılanlar olmak
üzere bütün halka, hatta kısmen dünya halklarına pek değerli dersler vermiş olmalıdır.
Bunun içindir ki çoğumuz “Gezi Direnişinden sonraki Türkiye, Gezi Direnişinden
önceki Türkiye olmayacaktır” diye yazıp söyledik. Bu olayların bize öğrettiği, büyük bir
derstir ve bilinçlerimizde büyük bir sıçrama yaratmıştır.”
“Adına artık Gezi Parkı veya Taksim Direnişi yerine Haziran Devrimi dememiz gereken
bu direnişten çıkarılacak ilk ders, yaratıcı gücü harekete geçmiş olan yığınların önünde
hiçbir kuvvetin duramayacağıdır. Onlarla zalimlerin hiçbir kuvveti başa çıkamaz. Tarihi
yapan biricik güç, bir avuç siyasetçi, bir komutan veya bir para babası değU, halktır.
İnsanlık tarihinde en hüyük sıçramaları hep halk kitleleri yapmıştır.”
Sanhan’ın okuyuşu dünyanın okuyuşuyla da örtüşmektedir. Direnişler dışta ve içte
böyle okunurken, eylemleri en iyi şekilde değerlendirmesi beklenen Sayın Başbakan,
tam tersi bir tavır sergileyerek direnişleri bir tür ‘rakip siyasal hiziplerin posta koyuşu’
olarak görüyor. Böyle gördüğü için o da ‘karşı posta koyuşu’nu sergilemekten
çekinmiyor. Bu arada iki milyarı aşkın Müslümanın dinini de posta koyuşuna vasıta
yapıyor. Erzurum mitingindeki, Allah ile aldatmada rekor sayılabilecek şu sözlerine
bakın: “Erzurum’da yerAllahu Ekber’dir, gök Allahu Ekber’dir, dağ Allahu Ekber’dir.
Bu Allahu Ekber’i hiç kimse sarsamaz. Onlar tvveetlerle, facebooklarla saldırsınlar...
Hepsi bir araya gelsin, üzerimize yürüsünler. Biz ‘Ya Fettah!’ der, bu tezgâhların hepsini
altüst ederiz. Millet en başından itibaren bu oyunu gördü.”
Allahu Ekber, insan haklarını bastırma aracı yapıldığında hayra değil, şerre vasıta olur.
Hep öyle olmuştur. Unutmayalım, Sivas’ta 38 insanı Neronik bir canavarlıkla diri diri
yakanların attıkları naranın esası, ‘Allahu Ekber’ cümlesi idi.
Lütfen, artık insaflı olalım!
ADİL HACIÖMEROĞLU'NUN MEKTUBU
“Türkiye'de Gezi Parkı direnişleri başladıktan birkaç gün sonra Brezilya'da halk
sokaklara döküldü. Burada da gösterilerin başrolünde gençler var. Cumhurbaşkanı
Dilma Kousseff, gençler haklarını aradıkları için onlarla gurur duyduğunu söylemekte.
Kousseff, gösterilerden bir gün sonra şu açıklamayı yapıyor: “Hükümetim, değişim
isteyen sesleri duyuyor. Dünkü gösteriler, demokrasimizin ne kadar güçlü olduğunun
kanıtıdır.”
“Gezi Parkı direnişi başladığından heri Tayyip Erdoğan, göstericilere söylenmedik kötü
söz bırakmadı. Milyonlar ayakta. Başbakan onları marjinal, illegal gruplar olarak görü¬
yor. 'Çapulcu, ayyaş, kökü dışarıda, terörist' nitelemeleri her tümcesinde var.
Göstericileri, İslam karşıtı gibi göstermesi ise bir kışkırtma. Baştan itibaren kendi
seçmenlerini direnişçilerle çatıştırmanın peşinde. Yandaş medya da kraldan çok kralcı
kesilmekte. İftira yarışında, iktidar partisinin önüne geçmiş durumda.”
“Brezilya'daki göstericilerin bazılarının ellerinde Türk bayrakları var. Dillerinde Gezi
Parkı direnişiyle simgeleşen sloganlar... Bunları kötüye yorup göstericilere “Kökünüz
dışarıda!” diyen bir devlet başkanları yok! Dünyada hak aramak için yapılan tüm
direnişlere saygı ve sevgi var.”
Hava ve su, özgürlük ve laiklik
Bu satırların yazarı, ömrünü Kur'an'a hizmete adamış bir Kur’an mümini olarak şunu
bütün açıklığıyla görmüş ve o gördüğünü itirafı bir insanlık borcu bilmiştir: İnsanın
maddî varlığının devamı için hava ve su neyse, manevî varlığının devamı için de
özgürlük ve laiklik odur. Laiklik, özgürlüğü otomatik olarak içerdiğinden, laiklik
sözcüğünü kullandığımızda buna özgürlük sözcüğünü eklemek zorunlu değildir.
Bugün artık, özgür bireyin varlığını mutlu ve onurlu bir toplumun olmazsa olmazı
bilenler şunu kabul ve itiraf etmişlerdir: Laiklik olmadan ne gerçek anlamıyla dinsel
hayat mümkündür ne de demokrasi. Mümkün olacağını iddia edenler ya kendilerini
aldatan zavallılar veya halkı Allah ile aldatan dincilik tezgâhtarlarıdır.
Haçlı Batı (ABD ve AB) kodamanları, yıllardan beri, “Laikliksiz bir demokrasi olabilir”
yalanıyla Müslüman kitleleri, özellikle Türk halkını aldatıp emperyalist emelleri
istikametinde sömürmeyi esas aldılar. Atatürk mirasını çökertme beyinsizliği bu
aldanışın ürünüdür. Fa-kat gelinen noktada Batı gördü ki, Müslüman dünyayı bu
aldatmayla sömürme siyasetleri, kaşıkla verdiğini kepçe ile geri almaktadır. Laikliğin
Müslüman dünyada, özellikle Türkiye ve Mısır'da çöküş sürecine girmesi, Batı’yı ciddi
biçimde tedirgin etmiş olacak ki, “Laiklik olmadan da demokrasi olabilir” hezeyanına
Batı’da da isyan başlamıştır. Türkiye’deki Taksim Direnişi ile Mısır’daki Tahrir Direnişi
biraz da Batı'daki o isyanın rüzgârıyla vücut buldu.
ÜLSEVER'İN MÜTHİŞ YAZISI
Yurt yazarı Cüneyt U(sever arkadaşımız, ‘Laiklikte ısrarlı olmayan demokrasi teorisi
çöktü* başlıklı yazısında laiklikle demokrasi, huzur ve mutluluk arasındaki kaçınılmaz
irtibatı çok güzel anlatmıştır. Ona göre de, “Laiklikte ısrarlı olan demokrasi laiklikte
ısrarlı olmayan demokrasiyi kovacaktır.” (Yurt Gazetesi, 2 Temmuz 2013} IJlsever şöyle
diyor: “Müstebit, doğası gereği, laiklikte ısrarlı olmamayı giderek laik hayat tarzının
mutlak bir reddiyesi, hatta muhafazakâr (Kur’an’a göre müşrik demek. YNO) hayat
tarzının dayatılması olarak algılamaya başladı. Türkiye’de gençler Gezi Parkı’nda
direnişe geçmeselerdi, laik hayat tarzını benimseyenler, mağlubiyetin elzem olduğuna
iman etmeye başlayacaklardı. Bugün iki ülkede (Mısır ve Türkiye’de) de balkın önemli
bir bölümü ayakta. Laiklikte ısrarlı olmayan demokrasiyi yerle bir etmeye çalışıyorlar.
Müslümanların mutlak çoğunlukta olduğu her iki ülke de laikliğin tadına varmış
ülkeler. Müstebit Hüsnü Mübarek bile laik hayat tarzını benimseyenleri şerî hükümlerle
yönetmeye kalkanlara karşı korumaya çalışmıştı.”
“Bu kitleler laikliğin, esasında özgürlük demek olduğunu, laikliğin, demokrasinin
ayrılmaz bir parçası, laiklikten taviz veren demokrasinin ise bir safsata olduğunu,
kendilerine ‘laiklikte ısrarlı olmayan demokrasi’ dayatılmadan önce tam fark
edememişlerdi. Laikliğin tadına bir kere varanlardan laikliği artık esirgeyemezsin.”
“ABD, Recep Tayyip Erdoğan’ın gerçek yüzünü son bir yılda gördü. Şimdi de gerçek
Mürsi ile tanışıyor. Dahası, ABD, laiklikte ısrarlı olmayan demokrasinin bir model
olarak hayata geçirilemeyeceğini anladı. Kitleler bu gerçeği ABD’ye kafasına vura vura
öğretiyor.” (Yurt Gazetesi, 4 Temmuz 2013)
Şöyle veya böyle, laikliğin çöküşüyle, hatta sulandırılmasıyla doğacak zararın, hiçbir
siyasal ve ekonomik çıkarla telafi edilemeyeceğinin Batı tarafından anlaşılması insanlık
adına büyük bir kazançtır. Umalım ve dua edelim, Batı bu noktada yeni bir ‘görevimiz
tehlike’ oyunu ile Müslüman dünyaya karşı yeni şeytanlıklar tezgâhlıyor olmasın!
Taksim ve Tahrir’in gösterdikleri
“Laiklikte ısrarlı olan demokrasi, laiklikte ısrarlı olmayan demokrasiyi kovacaktır.”
Cüneyt ÎJlsever’in ifadesiyle, Tahrir ve Taksim meydanlarının söylediği budur. (Yurt
gazetesi, 2 Temmuz 2013)
Tahrir meydanını yüz binler doldurdu. Müslüman kardeşler merkezi işgal edildi. Ve
hemen ardından Mürsi gitti. 24 Mayıs 2012 günü seçilmişti, 2013 Haziranımda gitti.
Yani yönetim ömrü bir yıl sürdü. Mürsi’nin yetkilerini devralan Mısır ordusu, ülkeyi
yeniden seçime götürecek. Mürsi’nin ordunun müdahalesine karşı çıkış çağrısı ise
halktan sadra şifa bir olumlu yanıt alamadı. Olup bitenler, gazeteci-yazar Merdan
Yanardağ’ın şu tespitinde kristalleşiyor: “Mısır’da Mürsi ile birlikte 60 yıllık İhvanul
Müslimîn efsanesi de çöktü. Sünnî siyasal İslamcı hareketin işbirlikçi, ilkesiz ve
oportünist çizgisi bir şekilde iflas etti.” (Yurt gazetesi, 4 Temmuz 2013)
Mürsi, iktidardan indiritişi üzerine yaptığı açıklamada bütün dinci siyaset
kodamanlarının sergilediği ikiyüzlülüğün yeni bir örneğini veriyor: Kendisinden önceki
devlet başkanınım koltuğunu kaybetmesinde de dahli olan ordunun kendisine karşı
gösterdiği tavrı ‘darbe’ olarak niteliyor. Oysaki aynı ordunun. Mübarek’in
gitmesindeki müdahalesini ‘devrim’ olarak nitelemişti.
Saltanat dincisi zihniyet, dünyanın her yerinde böyledir. Hukuktan siyasete,
demokrasiden dine bütün kavramları kendisi söz konusu olduğunda över, başkaları söz
konusu olduğunda ‘Allah’ın egemenliğine müdahale’ sayarak dinsizlik diye damgalar.
Bakın, Türkiye dinciliğinin önde gelen siyasetçilerinden bazıları, Mürsi dinci
despotizmine karşı ayaklanan Mısır halkını ikiyüzlülükle itham ediyor, (bk. 4 ve 5
Temmuz 2013 tarihli gazeteler) Aynı kitle, Hüsnü Mübarek despotizmine karşı
ayaklandığında devrimci ve makbul oluyor, Mürsi despotizmine karşı ayaklandığında
ikiyüzlü oluyor.
Bunların ikisi de devrim, arkadaş, ikisi de! Artık bunları öğrenin. Mürsi, bir ‘demokrasi
illüzyonu’yla iktidar olmuştu. Mısır halkının yüzde 51’inin katıldığı bir seçimde
çoğunluğun oyunu aldı. Aldığı oyların Mısır halkının tümüne nispetle oranı yüzde 24.78.
Bu bir demokrasi illüzyonudur. Bu illüzyonla gelenlerin kitleye hayır getirmesi mümkün
değildir. Bilin ki, seçim illüzyonuyla iktidar olmuş bütün despotlar, bugün veya yarın,
gidecekler. Ve bu gidişi sağlayan hareket, devrim olacak. Kur’an bu noktada hiçbir
şiddet ifade etmeyen ‘inkılap’ kelimesini kullanır ki, devrim sözcüğünün Arapçası
olduğu, herkesin malumudur. ‘Kur’an’ı Tanıyor musunuz?’ adlı eserimden birkaç satır
alarak tanıtayım:
“Kur’an, inkılabı, inkılapla aynı kökten isim ve filler kullanarak, zulme ve zalime karşı
direnmek ve bu direncin sonucunu almak olarak gösteriyor. İnkılap, Kur’an’ın temel ve
biricik düşmanı olan zulme karşı çıkışın hem kurumu hem de yöntemidir. Bu anlamda
olmak üzere, Kur’an’ı zalimlere karşı bir inkılaplar ve direnişler kitabı olarak
tanımlayabiliriz. Temel beyyine şudur: “Zulmedenler, hangi inkılaba uğrayıp baş aşağı
döneceklerini yakında bilecekler.” (Şuara, 227)
O halde, halk istemeden hiçbir despot gitmez, götürülemez. Halkın istediği ve yaptığı ise
darbe değil, devrimdir. Gerçek şu: Mürsi, görünüşte demokratik bir yolla geldi ama
demokrasiye inanmadığı, demokrasiyi esas amacına ulaşmak için istismar ettiği için çok
kısa sürede çöktü, yerle bir oldu. Demek ki, şeklî anlamda bir ‘seçim’in yapılmış olması
demokrasi demek değildir. Gerçek bir demokrasiden söz edebilmek için laiklik tam
anlamıyla var olmalıdır. Demokrasi, laiktik olmadan yaşayamaz. Mısır’da olamadı,
Türkiye’de de otamıyor, olamayacak. Haziran direnişleri (veya devrimi),
olamayacağının tartışılmaz belgesidir.
Doymazlığın sefaleti üstüne
Dincilik, Allah ile para yan yana geldiğinde tarih boyunca hep parayı tercih etmiştir.
Bunun için, bendeniz, insanlığa ve özellikte bu millete yıllardır şunu söylüyorum:
Dinciliğin Allah’ı, Kur’an’ın ve Hz. Muhammed’in tanıttığı Allah değildir. Onun Allah
dediği, Prof. Salih Akdemir’in muhteşem tespitiyle, ‘adına Allah dedikleri bir puttur.’
Nitekim Kur’an'ın en kuduz düşmanları olan Mekke müşrikleri de ‘Allah’ı baş ilah
saymaktaydılar. Dincilik, çıkar putunun adını neden Allah koymuştur? Aldatmaların en
kahpesi olan ‘Allah ile aldatma’ tezgâhını rahat işletebilsin diye.
Kur’an’m, “Sakın aldatan sizi Allah ile aldatmasın!” buyruğunun erdirici ihtişamı
üzerinde şimdi bir kez daha düşünün.
Aldatma aracı yapılan Allah, Kur’an’m Allah’ı olamaz. Bütün mesele, bu Kur’ansal
tespitin sırrına varmak, gereğini yapabilmektir. Ya gereğini yapar kurtulursunuz ya da
savsaklamaya gider belanızı bulursunuz. İslam dünyasının bulduğu gibi...
Evet, dincilik parayı hortumluma fırsatını yakaladığında onun ne dini kalır ne imanı, ne
namazı kalır ne niyazı. O mucizeler mucizesi Mâûn suresi neden parayı öne çıkaranların
kıldıkları namazların lanetten başka bir şey getirmeyeceğini bükme bağlıyor, hiç
düşündünüz mü? Ve neden o mucize sure, kamu mal ve imkânlarını hortumlayanları
dini inkâr etmekle suçluyor? Bu sorunun cevabı bilinmeden hiçbir coğrafyada huzur
bulmak mümkün değildir. Ben, ‘Mâûn Suresi Böyle Buyurdu’ adlı o kıyametler koparan
eserimi bunun mümkün olmadığını göstermek için yazdım.
Ben, Mâûn suresinden ruh ve ilham almış bir insan olarak bunları biliyordum ve
dincilik ekiplerinde din, iman, haya, merhamet, hakka saygı gibi insanı insan yapan
değerlerin aranamayacağında hiçbir kuşkum yoktu. Nitekim zaman bu düşüncemi
doğruladı. Ama Atatürkçülük, laiklik, çağdaşlık, özgürlük adına yıllarca nara atmış, bu
naralarla servet kodamanı olmuş medya patronlarıyla bazı Atatürk meddahlarının
ömür boyu sığındıkları kaleleri hiç tınmadan ve kendi elleriyle birer birer teslim
edeceklerini aklımın ucundan geçirmezdim. Bunların en önde gidenleri, ihaleler ve
krediler için hatta haram servetlerinde takip ve tacize maruz kalmamak için dinciliğin
hizmetkârı olmakla kalmadılar, eski kredi kaynakları Atatürkçülüğe karşı tavırlar
sergilemeye başladılar. Yani usta bir kıvırmayla Atatürk ile aldatma modundan çıkıp
Allah ile aldatma moduna girdiler.
Mehmet Akif, bu tipi kendine yakışan bir şiir dehasıyla şöyle tanıtıyor: “Şimdi Allah’a
söver, sonra biraz bol para ver, Hiç utanmaz, Protestanlara zangoçluk eder.”
Bir zamanlar mal ve para uğruna bilcümle İslam dışı kişi, akım ve ideolojilere
hizmetkârlık eden Karunlar, bir gün geldi, o burun kıvırarak baktıkları İslam’ın en
yozlaştırılmış şeklinin ticaretini yapan Mâûn mücrimi riyakârların önünde kulluk arz
etmek için sıraya girdiler. Ve sonra, nimetlerini tepe tepe kullandıkları bu ülkenin
yarınları için bir şeyler yapmak yerine yeni imkân odaklarının şehvetini okşamak için
seferber oldular.
Düşünün, ABD’den yayın yapan CNN International, Taksim Direniş Hareketi’ni canlı
yayınla verirken, İstanbul’dan yayın yapan ‘merkez medya’ unvanlı sistemin kanalları
penguenlerle ilgili belgeseller, yemek tarifleri ve yaşı geçmişler arasında çöpçatanlık
programları yayınlıyorlardı. ‘İnsanlık değerleri’ lügatinde bu tavrın adı nedir?
Mektuplardan seçmeler
Semih Duran yazıyor: “HER yerinden oluk oluk pislik akan bir ülke. Onun dini olan
İslam da hezimete uğramış. Bize yaşatılan sözde İslam’ın yalan üzerine kurulduğunu
sizin kitaplarınızdan öğrendik. Sîzlere ne kadar teşekkür etsek azdır. Alllah sizden
binlerce kez razı olsun! Bizi bu gelenek ve hurafe dininden tutup çıkarttınız. Kuran'ın
dediği gibi, bizi bu çukurdan akıl ve ilim çıkaracak ama bu millet akıldan uzaklaşıyor,
geleneğe batıyor, kurtuluşu bulamıyor, göremiyor. Bana bunu siz gösterdiniz.”
“Bilmediğimiz İslam’ı bize tekrar öğrettiğiniz için size binlerce kez teşekkür ederiz.
Henüz 21 yaşında olan ben, sizin kitaplarınızı okumasaydım belki ömrüm dinden uzak,
bomboş bir ha-yat olacaktı. Bu yaşımda bunu fark ettiğim için çok da geç kalmadığımı
gördüm. Okudukça okuyorum artık. Artık benim hayatımda akıl komutan. Müthiş bir
âlimsiniz. 21. yüzyılın dünyada İslam bilgesi sîzsiniz. Allah sizden razı olsun.”
Mushfîq Shukurov, Anar Muharremov, Vasif Memedov, Tural Muharremov, İsmail
Kengerli, Baba Suleymanov, Fuad Memedov, Emil Bedelov Azarbaycan’dan yazıyorlar.
Azeri şivesini Anadolu Türkçesi’ne uyarlayarak veriyorum: “Azerbaycan’dan Sumkayit
şehrinden bir grup takipçiniz olarak yazıyoruz. Her sözünüzü kalbimize işliyoruz.
Azerbaycan’da sizi anlayan insanları gördüğümüzde kardeşlerimizi görmüş gibi
oluyoruz. Sizi anlamak bir idrak haline gelmiş bulunuyor. İlahi bilginin izlerini takibe
gayret ediyoruz. Daha çok düşünmeye uğraşıyoruz. Sizi bir yıl önce keşfettik. Sözleriniz
yolumuza destek oldu. Namazı halka işkenceye dönüştürmüşler. Dini bir zulüm gibi
takdim ediliyorlar. Sizin mücadelenizi görüyoruz. Allah razı olsun. Karşınızda baş
eğiyoruz. Allah sizi korusun!”
Burak İnce yazıyor: “ŞİRK adlı kitabınızı aldım. Okuduğum en muhteşem kitap. Daha
fasıl başlıklarını okur okumaz bile insanın ruhunda kapanmaya yüz tutmuş kapılar
etkileyici bir biçimde açılmaya başlıyor. Ben 19 yaşındayım. Sizi iki yıldır takip
ediyorum. Siz başka bir şeysiniz. Aklımı hiç bu kadar sorgulayıcı ve aktif bulmamıştım.
İki yılda yepyeni bir beyin ve kişilik inşa ettiniz bende. Ne kadar teşekkür etsem azdır.”
Ali Dilaver yazıyor: “Ben 25 yaşında, üniversite öğrenimini yeni tamamlamış biriyim.
Bugüne kadar merak ettiğim konularda Kur’an’a baktım. Ne zaman sizi televizyonda
görsem veya gazetede yazınızı okusam hep aklıma şu geldi: Bana verilen aldı niye bu
kadar az kullanıyorum? Dinin temelini oluşturan asıl şeyi anlamama yardımcı
olduğunuz için çok teşekkür ederim.”
“Hiç kimseden korkmayıp doğru bildiğinizi bizimle paylaşma lütfunu gösterdiğiniz için,
bazı kesimler tarafından birçok karalamaya maruz kalmanıza rağmen hâlâ dürüst ve
onurlu olduğunuz için çok teşekkür ederim. Ben bu vatanın bir genci olarak sizin gibi
bir insana sahip olduğumuz için gurur duyuyorum, onur duyuyorum. Belki elinizde
diğer siyasetçiler gibi imkânlar yok ama bu onurlu duruşunuzdan dolayı çok teşekkür
ediyorum size. Bize sizin gibi güzel örnekler gerekmektedir.”
Elif Tuna yazıyor: “Sağlığınızla ilgili internette gezen haberlerin yalan olduğunu
öğrenince çok mutlu oldum. Sana gelen bana gelsin, ey Şems'im. Bu dünyaya sen
lazımsın, ben değil.”
İslam ve urube
İslam'ın Araplaştırılması Emevîlerle başladı. Emevîlerin hemen bütün gayretleri,
Mevâlî’yi yani Arap olmayan Müslümanları köleleştirmek, sindirmek ve horlamaktan
ibaret kalmıştır. Onların, Kur’an’ın anladığı mânâda bir din endişeleri asla olmamıştır.
Aksini söyleyenler yalan adına avukatlık yapmış olurlar.
Emevilerin İslam’ı Araplaştırma gayretleri, Kur’an dinini sahneden kovmak isteyen
inkâr odaklarına çok güçlü bir oyun ilham etmiştir. O oyun şöyle özetlenebilir: “İslam’ı,
Arap dini olarak lanse edelim, onun evrensel unsurlarını mümkün olduğu kadar Arap
örfüne boğdurup ‘Bu din, Arapları adam etmek için gelmiş bir kabile dinidir’ iddiasına
dayanaklar yaratalım.”
Bu anlayış, oryantalizm (Islam-Doğu araştırmaları) içinde de önemli bir yer tutmuştur.
Ne yazık ki bu anlayışın en etkili uzantıları bugün Türkiye’dedir. Bu anlayış, sinsi veya
açıktan şu savı yaymaktadır: “Kur’an çöl kitabıdır, Arapların kitabıdır, bize ne bundan;
biz bu yüzyılda kalkıp bu kitapla mı yol bulacağız?”
İslam’ın Araplaştırılması veya Arap dini gibi gösterilmesi oyununda bizi daha ciddi bir
biçimde rahatsız eden başka bir gelişme oldu: Bu, evrensel Kur’an mesajını Arap dini
ilan eden inkarcı faaliyete destek veren ‘din içi Arap örfçülüğü’dür. Bu örfçülük,
inkarcıların teorisini yaptıkları “İslam’ı Arap dini olarak gösterme” stratejisinin bir tür
uygulamasını yapmaktadır.
Kur’an’ın evrensel-akılcı mesajını kabile dini ilan eden inkârcı faaliyet kendini
meşrulaştırmak için din içinden destek aramak gayretine girmiş ve ne yazık ki
beklediğinden daha fazlasını elde etmiştir. O desteği, bizim, ‘Hurafe dinciliği veya
saltanat dinciliği’ diye andığımız Kur’an dışı dincilik sağlıyor.
ÖRFLER BİNLEŞTİRİLİNCE DİN DE ÖRFLEŞİR
Kur’an’ı sahneden uzak tutmak isteyenlerle saltanat dincileri, çeşitli oyunlar kullanarak
vahyin dini ile Arap örflerini birbirine karıştırıyorlar. Ben bu ilk aşamaya ‘Kur’an’dan
uzaklaştırma aşaması’ diyorum. Bu aşamada başarılı olunca-ki olmuşlardır-ikinci
aşamaya geçip Arap örflerini Kur’an dininin yerine koydurtuyorlar. Ve bakıyorsunuz,
bazı mahfiller, dindarlıkla Kur’an düşmanlığını eşitleyen tavırlar sergileyebiliyorlar.
Küresel bir sapık çıkıp şunu söyleyebiliyor: “Son zamanlarda Kur’an İslâmî diye bir
sapıklık çıkmış.”
Küfür gayyasına yuvarlanmanın göstergesi olan bu söylemin sahibine söylenecek olan
şudur: “Behey sapık, ‘Kur’an İslâmî’ tabirine sapıklık demekten daha büyük sapıklık
mı olur? Senin söylemin, başlıbaşma bir küfür ilanıdır. Ne diyecektik, senin söylediğin
gibi, İncil veya Tev rat İslâmî mı, Vatikan İslâmî mı? Beyaz Saray veya CİA İslâmî mı?”
Kur’an’a neden açık veya örtülü biçimde savaş açıyorlar? Dini Kur’an’ın denetiminden
kaçırarak birtakım yedek ilahların tasarrufuna teslim etmek için. Kur’an’ın söz sahibi
olduğu yerde bunu yapamazlar. Çiinkii Kur’an, dînî Kur’an’ın dışına çekmeyi şirk ilan
etmektedir. Dini Kur’an’ın dışına çekenlerin, nüfus kâğıtları ve sloganları ne olursa
otsun, Kur’an’la iman dostluğu kurmaları mümkün değildir.
Ne yazık ki, İslam adı altında Arap örfü satan anlayışlar çok iyi sonuçlar almışlardır.
İnsanlık, sağdan-soldan: “İslam bu ise biz bunu istemiyoruz, biz bedevileşmek
istemiyoruz'* demeye başlamıştır. Tam bu noktada, Kur’an mümini Arap aydınlar başta
olmak üzere, Müslümanların şunu haykırması gerekiyor: Saltanat dinciliğinin
kutsallaştırdığı örfler yığını, İslam değildir: İslam Kur’an’dadır. İslam, Arap örflerine
değil Kur’an’m evrensel ilkelerine oturur. Allah tarafından indirilen dinle, örfler adına
uydurulan dini birbirinden ayırın. Arabizm veya urûbe ile tanrısal dini birbirinden
ayırın.
Müslüman olmayı bedevîleşmekle eşitleyenler bem Tanrı’nın öfkesine maruz
kalacaklardır hem de insanlığın. Çünkü bunlar, insanlığı vahyin dininden soğutarak din
açısından günah, hukuk açısından da insanlık suçu işlemektedirler.
Kur’an’da ekonomik ahlak
Kur’an'dan koordinat alan bir ekonomi henüz ortaya konmuş değildir. Çünkü Batı’da
ekonominin enine boyuna tartışılıp bir ilim olarak şekillendiği sırada İslam ülkeleri
emperyalizm, sömürgecilik ve kendi içlerindeki despotizmin kahrı altında ölüm kalım
savaşı vermekte idiler. Buna, çağlar öncesinin şartlarına göre oluşturulmuş fıkıh
kalıplarını tabulaştırarak Kur’an dinamizmini köstekleyen inadı da eklerseniz, Kur’an
kaynaklı bir ekonomik anlayışın ortaya konması bakımından, henüz başlangıç
devresinde olduğumuz, rahatlıkla söylenebilir.
Kapitalizme hizmetçilik rolünü benimsememiş onurlu aydınlara göre, İslam ekonomisi,
soysalist sistemlerle bir yakınlık arz ediyor. Bunun, Kur’an kaynaklı yapısal sebepleri
yanında İslam dünyasının kapitalist Batı’dan çektiği zulümlerden kaynaklanan
sebepleri de var. Çağın en büyük İslam düşünürü Mubammed İkbal’in, Marks’ın Das
Kapitati’ni ‘Cebrailsiz kutsal kitap’ diye anması, İslam Peygamberi’nin en yakın
dostlarından biri olan Ebu Zer el-Gıfârî’nin ‘sosyalist zâhid’ dîye adlandırılması,
üzerinde durulacak noktalardır. Fakat unutmamak gerekir ki, İslam ekonomisi kendine
özgü bir ekonomidir. Benzerlikleri, paralellikleri büyüterek İslam ekonomisini şu veya
bu başlığın altına sokmak, yanılmaktır.
Kur’an, ekonomiyi değil, insanı gaye edinmektedir. Ekonomik değer, hayatın ve insanın
yönünü belirleyen tek unsur değildir, olmamalıdır. Bu da bizi, bir başka sonuca götürür:
İnsana verilen değer, sadece ekonomik aktiviteyle ölçülmemelidir. Batı’daki refah,
insana saygının bir ürünü değil, kavgaların ve sömürünün bir sonucu oldu. Batı’daki
refah, kendi dışındaki dünyanın sefaleti, ezilmesi, zulme uğratılması pahasına elde
edilmiş bir refahtır. Tarihsel temelleri, emperyalizm ve sömürgeciliğe dayanmaktadır.
Batı için refah ve gelişmişlikte ölçü, kendi dünyası ve kendi insanıdır. Kur’an, insanlığı,
‘Allah’ın îyali’ saydığı için bu iyalin, bu ev halkının tümünün refah ve mutluluğu
gerçekleştiğinde bir başarının varlığını öne sürebiliriz.
Kur’an, nimetlerin adaletsiz dağıtımı olan kapitalizmle, sefaletlerin eşit dağıtımı olan
komünizme, aynı anda karşıdır. Bunların ortak yanları aşırılık ve sonuç olarak da
insana zulümdür. Bireyin topluma, toplumun da bireye ezdirilmemesi amaçlanmıştır.
Dengenin esası, ‘servetin belli ellerde biriken bir sulta aracı olmamasıdır. (Haşr suresi,
7) Kur’an, bunu sağlamak için çift kutuplu bir tedbir getirmektedir. Biri emir, biri
yasak sergileyen bu kutupların emir yanında paylaşım, yasak yanında riba (haksız
kazanç) ve israf yasağı yer alır. Bu emir-yasak tedbiri, Kur’an’ın, toplumların
çöküşlerinde baş sebep gördüğü ‘servetle azma’nın yıkımını (îsra suresi, 16) önler.
Serv et ve refahla azmak, servet sahibinin malındaki yoksul hakkının, yani artık değerin
sahibine ulaştırılmamasmdan kaynaklanmaktadır.
Kur’an, mal ve servette yoksulun hakkı olduğunu açıkça ifade etmekte ve bu hakkın
yoksula ulaştırılmamasını, toplumu çöküşe götüren bir musibet olarak görmektedir.
(Ayrıntılar için bizim, Kur’an’ın Temel Kavramları adlı eserimize bakılmalıdır)
EMEK KAPİTALE BOĞDURULMA MALİDİR
Kur’an ekonomisinin temel ilkelerinden biri de emeğin imtiyazı ilkesidir. Kur’an;
ekonominin omurgası olarak sermayeyi değil, emeği görmektedir. Kur’an ekonomisi
adına yapılacak ilk iş, sermayenin sahip bulunduğu imtiyazların, emeğe devrini
sağlamak olacaktır. Ne yazık ki bugün ortahkta, bunu yapacak bir İslam dünyası yok.
Emeğin ihanete uğratılması, sürekli bir diyalektik, bir savaş doğurur. Kur’an bu
savaşta. Yaratıcı Kudret’in, ezilen tarafta yer aldığını söylemektedir. Bu ezilen taraf,
hayat ve oluşun bir tür motor gücü olarak gösterilmektedir. (Kasas, 1-4)
Emeğin imtiyazı ilkesinin zorunlu sonuçlarından biri de şudur: Kur’an, toprakta özel
mülkiyet kabul etmez. Toprak, bir imkânlar zeminidir ki, o imkânlara, alın teri toprağa
dökülenlerden başkası sahip çıkamaz. İlke gayet açık konmuştur: “Yery üzü Allah’a
aittir.” (A’raf, 128)
Doğal kaynaklarda özel mülkiyetin olmayışını da buraya eklemek gerekir. Petrol başta
olmak üzere, tüm yer altı servetleri tüm insanların, hac gelirleri ise tüm Müslümanların
hakkıdır.
Allahsızlık ve ateizm üstüne
Ateizm ve Allahsızlık kavramları üstüne birçok felsefî kitap ve makale okuyabilirsiniz.
Okuyanlardan biri de benim. Ama itiraf edeyim ki, bu iki kavramı, sadece lügat
karşılıklarıyla değil de tüm çağrışımları ile en ideal biçimde anlamlandırıp kullanan,
Anadolu halkıdır. Yani Yunus Emre’nin, Hacı Bektaş’ın, Nasreddin Hoca’nın
torunları...
Sözcükler, sadece lügat anlamlarından ibaret değildir. Sözcükleri sadece lügat
anlamlarında kullanan insan o dili layıkıyla bilmiyor demektir. Lügate sorarsanız, kalp,
gönül ve yürek sözcüklerinin anlamı aynıdır. Ama kelimelerin esas ruhlarını veren
çağrışımlar açısından bakarsanız bu kelimeler arasında dağlar kadar fark vardır. Cesur
adam anlamında ‘kalpli adam’ diyemeyiz. ‘Kalbi kırık adam* veya ‘kalp kırmak* yerine
de ‘yüreği kırık adam’ve ‘yürek kırmak’ diyemeyiz. Eşinizin annesine ‘Canım
kayınvalidem’ dediğinizde size “Kayınvalidem diyen dillerini yerim" karşılığını verir.
Ama ona “Nasılsın kaynana?" dediğinizde suratını asarak “Ne kaynanalığımı gördün?”
diye çıkışacaktır.
Benzeri durum Ateizm ile Allahsızlık kelimelerinde vardır. Lügate bakarsanız Ateizmin
Türkçe karşılığı Allahsızlıktır. Ama Anadolu halkının o espri üreten vicdanı bu
sözcüklerin çağrışımları üzerinde durmuştur. Benim büyüdüğüm çevrede, kocasının
canını yakan kadınlara, ‘Allahsız’ derlerdi. Aynı sıfat, karısının canını yakan kocalar
için de kullanılır. Saltanat dincisi din bezirganlarını bir kenara koyarsanız, Anadolu
halkı, ateistlere ‘Allahsız’ diye hitap etmez; hatta onlar için “O da Allah’ın kulu” der.
Ama aynı Anadolu halkı, merhametsiz, hak-hukuk tanımayan, talancı, yalancı, kahpe,
kindar ve zalim tiplere, onları sık sık camide-cemaatte görmesine rağmen, ‘Allahsız’
demekten çekinmez. Hatta birçok caminin içinde bu muhteşem fark edişin şu şekilde
dillendirildiğini görmüşüzdür:
“Seni gidi Allahsız seni! Yakmadığın can, söndürmediğin ocak, ağlatmadığın yetim
kalmadı, bir de gelmiş alnını secdeye koyuyorsun!"
Ah, ne olurdu, bu feraseti güçlü halka, o mucizeler mucizesi Mâûn suresinin mesajı
yıllar önceden anlatılmış olsaydı! İşte o zaman din bizim için, bir aldatma ve sömürme
aracı olmayacak, bir mutluluk ve huzur kaynağı olacaktı. Ne yazık ki olmadı, olamadı.
Çünkü haçlı emperyalizmle içerideki işbirlikçi hizmetkârları buna izin vermediler,
vermiyorlar.
MÂÛN SURESİNİ TANIMADIKÇA KURTULAMAYIZ
Dinci zebanilerin haçlı emperyalizmle işbirliği de vahim bir Allahsızlıktır. Bu
toprakların halkı, bugün, ateizmin kahrını değil, işte bu Allahsızlığın kahrını
çekmektedir. Bendeniz, ‘Mâûn Suresi Böyle Buyurdu’ adlı o kıyametler koparan
kitabımı, işte bu Allahsızlığın Kur’ansal dayanaklarını bu aldatılmış halka göstermek
için yazdım. Umarım, kıymeti bilinir.
Köyde, kasabada canını yakmadığı yetim, malına musallat olmadığı fakir bırakmamış
tefeci bilmem ne efendi, camide ön saflarda yer almasına rağmen halk ona ‘Allahsız*
lakabını yapıştırmıştır. Ateist değil, Allahsız.
Ateist, bir imanın adamıdır. Sizin gibi inanmaması ayrı bir konudur. Ateistin camide ne
işi var? O, inanmadığı bir değerin sembolü alan mekâna gidecek kadar omurgasız ve
ilkesiz değildir. Mâûn mücrimi dinci hükmî domuz, riyakâr talancı, bu onura sahip
olmadığı için iç dünyasında paraya tapar ama halkı kandırmak için camide ön safı işgal
eder. Yani ateist olma ciddiyetini gösteremediği için Allahsız olur. Mâûn suresi, bu tipi,
dînî inkâr etmekle suçlamakta ve onun namazlarını lanet getiren bir musibet gibi
tanıtmaktadır.
Kimler tarafından ne kadar okunuyorum?
Müslüman Doğu’nun büyük şair bilgesi ve Mevtana Celaleddin Rumî’nin öncülerinden
biri olan Hakîm Senaî’ye (ölm. 525/1131) diyorlar ki, “Üstat, habire yazıyorsun ama seni
sadece bir kişi okuyor.” Cevap veriyor Senaî: “İşte ben, o bir kişi için yazıyorum.”
Buradan baktığımızda, bendeniz çok şanslı sayılmalıyım. Sonsuzluğun bana lütfü
gerçekten büyüktür. Beni bir kişi değil, bin kişi değil, bir milyon değil, milyonlar okuyor.
Birkaç yıl önce yapılan bir istatistik gösteriyor ki, Türkiye’de Yaşar Nuri’nin kitaplarını
okuyan toplam insan sayısı on altı milyonu aşmıştır. Yazısının sonunda beni ‘Narsist’
ilan etme ‘zarafetini’ (!) gösteren şair-yazar Hilmi Yavuz’un da belirttiği gibi, yazdığım
her şey, is-tisnasız ‘bestseller’ olmuştur. Altı ayrı tipte basılan Kur’an Mealim’in toplam
baskı sayısı 37Û’i geçti. Bu sayıya, Hürriyet Gazetesinin promosyon olarak verdiği 350
bin Meal, dahil değildir. Onu da rutin baskıya dönüştürürsek, Yaşar Nuri Oztürk
Kur’an Meali’nin baskı sayısı 50Ü’yü aşmış olur. Cumhuriyet tarihinin rekoru
bendenizde.
Sayıları yetmişi aşan (yabancı dillerdekilerle sekseni aşan) eserlerimin her birini
yazarken, şöyle düşündüm: “Bu kitabı benden başka kimse okumayabilir.” Eserimi bu
varsayımla yazarım. Yani, yazdığım eseri benden başka okuyan biri çıkmasa, asla hayal
kırıklığına uğramam, onun ardından gelecek eserimi yazmakta asla tereddüt etmem.
Daha felsefî bir deyişle, eserimi yazar, sonsuzluğa emanet ederim. Sonsuzluk veya
‘tarihin diyalektiği’ onun ileride kimler tarafından okunacağına, nasıl bir etki
yapacağına kendisi karar verir. Burada iki dayanağım var: 1. Metafizik koordinatımı
veren bir ayet, 2. Felsefî koordinatımı veren aksiyon felsefesinin söylemi. Birincisi şu:
“Yaptığın, bir hardal dânesi ağırlığında olsa, bir kayanın bağrına veya göklere yahut
yerin bağrına konsa, Allah onu yine de ortaya getirir.” (Lukman suresi, 16)
Felsefî dayanağım ise büyük ölçüde referansım olan ve aksiyon (eylem, hareket)
felsefesinin babası sayılan Fransız filozofu Maurice Blondel’in (ölm. 1949) şu sözüdür:
“Aksiyonu varlığın sonsuzluğuna fırlatarak oradan gelecek cevabı beklemek gerekir.
Aksiyon, sonsuzluğun bir çağrısı, bir yankısıdır. Oradan gelir, oraya gider.”
Felsefî anlamda her birini başlı başına bir aksiyon olarak gördüğüm eserlerimi işte bu
şuurla, bu idrak ve anlayışla yazdım. Ama Yüce Tanrı’nın bir lütfü olarak sonsuzluk bu
aksiyonlarıma ben yaşarken cevap verdi. Milyonlar tarafından okundum,
değerlendirildim. Dahası: Dünyanın en büyük üniversitelerinde ona yakın doktora
tezinin konusu oldum. Ne yazık ki, bu üniversiteler içinde benim ülkemin üniversiteleri
yoktur. O da benim değil, ülkemin ve aydınlarının ayıbıdır. Sonsuzluğun bana lütfü bu
kadarla da kalmamıştır: Dünyanın en büyük yayın organlarından biri (The Times)
tarafından yapdan ‘Yirminci Yüzyıla En Çok Etki Edenler’ anketinde seçilen yüz kişinin
ilk onu arasında yer aldım. Yani yaptığım işin önemi, dünya kamuoyunun onayıyla
tarihe tescil edildi.
Hayatını düşünceye, kaleme adamış bir fani başka ödül mü bekler?! Yaşadığım ülke
beni ‘yeterince’ ödüllendirmemişse onun hesabını tarihe ben değil, ülke versin.
EN ÇOK KİMLER OKI'YOR?
Yaşar Nuri’yi okuyanlar listesi, yoğunluk ve çoğunluk sırasıyla şöyle:
1. Sadece özgür düşünceyi öne çıkaranlar: Bunlar, sadece gerçeği bulmak için okuyorlar.
2. Dindarlığı öne çıkaran yani dine samimiyetle, vakarla, fedakârlıkla bağlı olan kitle:
Bunlar, dinlerinin gerçeğini tanımak için beni okuyorlar. Bana eleştirileri elbette ki var.
Özellikle üslubumun sertliğinden şikâyetleri var. Doğrusu, ondan ben de şikâyetçiyim.
3. Atatürkçü, laik söylemi öne çıkaran ekipler: Kendilerinden bazı gerçeklerin
saklandığını, bunun ülkeye büyük zararlar verdiğini fark ettikleri, Atatürk’ü din dışı
göstermenin büyük bir yanılgı olduğunu nihayet anladıkları ve bu yanügınm yarattığı
büyük yıkımdan ancak benim sayemde kurtulabileceklerini gördükleri için okuyorlar.
4. Dinciliği öne çıkaranlar: Benden perspektif almak, bana daha iyi sövüp saldırmak,
tezlerimi çürütme (!) imkânı bulmak için okuyorlar.
5. inkarcılığı öne çıkaranlar: Dinci ekiplerle aynı amaçlara yönelik olarak okuyorlar.
Şöyle veya böyle, şu veya bu, yirmi milyona yakın kentli, köylü insan bendenizi okumuş.
Tanrı’ya şükürler ve halkıma teşekkürler!
Anlatmak ve dayatmak: İslam ve Atatürk serüveni
Kur’an, insanın, kendisine anlatılanı anlayacak donanımla dünyaya gönderildiğini
defalarca ifadeye koyar. Bütün peygamberler ‘mübîn’ insanlardır. ‘Mübîn’, apaçık
anlatan, ayrıntılarıyla anlatan kişi demektir. Kutsal metinlerin ortak niteliklerinden biri
de onların ‘mübîn’ olmasıdır. Yani, tanrısal anlayışa göre, hem anlatan mübîndir hem de
anlatma konusu yapılan. Başka bir deyişle, hem peygamber mübîndir hem de getirdiği
kutsal metinler.
Y'aratıcı kudret şunda ısrarlıdır: Zahmete katlanmayı göze alanlar, anlatmayı er geç
başarırlar. Ve bu başarı hayatın ve insanın başarısı olur. Bu başarı mutluluk ve rahatlık
getirir.
Dayatmaya gelince; o, hem yapısı hem de amacı bakımından anlatmanın tam tersidir.
Dayatmacı, insanın idrakine hitap etmez, insanı anlamadığı ve ısınmadığı şeyi kabule
zorlar. Bu bazen baskı, bazen de açık zulüm şeklinde belirir. Esasında, dayatmanın
bizzat kendisi bir zulümdür.
Peygamberleri ‘mübîn’, mübelliğ (bir gerçeği insana ileten) ve ’müzekkir’ (hatırlatan,
öğüt veren, aydınlatan) olarak niteleyen Kur’an, onların ‘musaytır’ (despot, baskıcı)
olmadıklarını, olmamaları gerektiğini de ısrarla belirtir. Aydınlatıcılar anlatırlar ama
baskı ve zorlamaya (ikraha) asla gidemezler. Hayat ve din, sonuç olarak da mutluluk ve
başarı, ikrahtan arınmışlık üzerine kuruludur. Yaratıcı irade ve bu iradenin insanlık
dünyasına taşıyıcıları olan peygamberler ve kutsal metinler şuna sürekli vurgu yapar:
"Dinde baskı-zorlama-tiksindirme yoktur/olmamalıdır. Doğru bilgiye dayalı eriş, bozuk
bilgiye dayalı sapıştan açık bir biçimde ayrılmıştır." (Bakara, 256)
Anlatmak yerine dayatmaya gitmenin sebeplerinden birincisi, konuşanın yetersizliğidir.
Anlatamayanlar, anlatacak bir şeyi olmayanlar veya anlatma niyetinden yoksun
bulunanlar, dayatırlar. Anlatmanın dayanakları özgüven, iyi niyet, akıl, vicdan, ilim ve
nihayet sevgidir. Dayatmanın dayanakları ise kendine güvensizlik, egoizm, baskı,
akıldışılık ve nihayet kindir.
İKİ DEĞER ÇATIŞTIRILIYOR
Türkiye’de dinle devlet, İslam’la laiklik, dindarlıkla çağdaşlık barışık değildir. 90. yılını
geride bırakan Cumhuriyet’le İslam’ın, Cumhuriyetin kurucusu Atatürk’le
Müslümanların barış ve kucaklaşması gerçekleştirilememiştir. Çünkü İslam ve tebliğcisi
ile Cumhuriyet ve kurucusu, halkımıza anlatılmamış, dayatılmıştır. Halkımızın
seyretmek zorunda kaldığı tablo, Muhammed ile Mustafa’nın ahenk ve barışını ortaya
koyan bir tablo değil, didişme ve çelişme halinde olduklarını göstermeye uyarlanmış bir
tablodur.
İyi niyet ve temiz bir vicdanla baktığımızda, uyuşma ve barışmaları aklın ve gerçeğin
icabı olan İslam ite Atatürk Cumhuriyet yani Muhammed Mustafa ile Mustafa Kemal
mirası arası barış bir türlü kurulamamıştır. Bu barış kurulamadığı içindir ki,
Muhammed’den de Mustafa’dan da vazgeçmek istemeyen Türk milleti bir türlü huzur
bulamamaktadır. Muhammed’e de Mustafa’ya da muhtaç olduğunu vicdanı ve aklıyla
fark eden Türk milleti, bu iki değerin barışına giden yolların dikenlenmesi yüzünden
sürekli ıstırap çekmektedir.
Y'olları dikenleyenler, İslam’ı ve Atatürk’ü dayatma aracı yapanlardır. Bugün bizler, bir
yandan Muhammed’i, öte yandan Mustafa’yı dayatma konusu yapanların yarattıkları
kahırlı kıskacın ortasında acı çeken bir halkın feryatlarını dinliyoruz. Bu feryatları
Türkiye aleyhine istismar eden haçlı emperyalistler güruhunun oyunlarıyla darmadağın
olmuşuz.
İslam’ı ve Atatürk'ü kimler dayattı
İslam ile Atatürk’ü anlatmak yerine kimler dayattı?
İslamcı; akıl düşmanlığını din yapan Emevî dincileri, Atatürk’ü ise büst ve rozetleri
‘Atatürk’ diye pazarlayan ‘Atatürk bezirganları’ dayattı. Bunların biri dini anlatmadı,
öteki de Atatürk’ü. Biri İslam’ı dayattı, ötekisi Atatürk’ü...
Neden? Çünkü İslam’ı anlatsalardı, dini, Atatürk’ü anlatsalardı Atatürk mirasını
sömüremezterdi. Oysaki o sömürüye ihtiyaçları vardı. Yaratıcı ruhları, sağlam
kişilikleri, dünyayı, bölgemizi ve ülkemizi layıkıyla okuyacak bilgi ve birikimleri yoktu;
bir şeylere, bir yerlere dayanmaya muhtaç idiler. Dokunulmazlığı da çok seviyorlardı.
Bir şeyleri dayatanlar, bir yerlere dayanarak dokunulmazlık elde etmek peşinde
olanlardır. Özgür ve yaratıcı benlikler ne bir yerlere dayanırlar ne de bir şeyleri
dayatırlar. Dokunulmazlık elde etmenin en ucuz yolu, değerlere tasallut ve onları
dayatma aracı yapmaktır. Bir şeyleri dayatarak dokunulmazlık kazananlar, gerçeği
anlatanları aforoz ederler. Başta dinciler olmak üzere, bütün musallat beleşçiler
aforozcudur.
Aforoz; değer, kişi veya kurumların gerçeğini temsil edenlerin bunların sömürüsünü
yapanlar tarafından bu değerlere karşı olmakla itham edilmesidir. İnsanlık tarihinin en
sefil, en hayasız ve en zalim sömürüsü aforozculuktur. Aforozculuğun en namussuz ve
şeytanî süreci engizisyon, en alçak temsilcileri de kilise babalarıdır. Batı, kilisenin bu
zulmünden kendisini laiklik sayesinde kurtardı ama aforozu tüm dünyadan kovmak için
kılını kıpırdatmadı. Tam aksine, onu sevmediği kitlelerin, özellikle Müslümanların
hayatına pompaladı.
Bugünkü dünyada aforozculuğun bir numaralı mekânları, laikliği dinsizlik sanan
Müslüman coğrafyalardır. Bu demektir ki, değerlerin gerçek temsilcilerinin kahra,
sömürücülerin ise nimet ve itibara layık görüldüğü coğrafyalar Müslüman
coğrafyalardır. Türkiye, büyük Atatürk sayesinde bu coğrafyaların cehennemi
kıskacından çıkar gibi oldu ama içten ve dıştan ortaklaşa kotarılan karşı devrim bu
süreci kırdığı için Türkiye tekrar o kıskacın içine itildi. Üstelik dinci aforozun yanma
Atatürkçü aforoz da eklenerek ‘aforoz kahrı’ ikiye katlandı.
İSLAM VE ATATÜRK NEREDE?
İslam’a ve Atatürk’e musallat olanlar sık sık aforoza başvurdular. Bu aforozun kurum,
kişi ve kavram putlarını oluşturdular. Fesat, soygun, vurgun ve bazen de ihanet
sergiledikleri duvarlar arasına ‘Allah’ın evi’ yaftası yapıştıran dinci aforozculara, yeni
dönemlerde ‘Atatürk’ün partisi, Atatürk’ün derneği, Atatürk’ün şusu, busu’ aforozları
eklendi. Hiç kimse çıkıp da “Atatürk’ün kendisi, fikirleri, çilesi, hasreti, ışık ve aydınlığı
nerede?” diye soramadı. Bu sorular, Atatürkçü aforozun öne çıkardığı rozetler, büstler,
sloganlar ve tehditler altında boğuldu.
Öyle korkunç bir aforozculuk geliştirildi ki, “İslam nedir, biraz anlatır mısınız!” veya
“Atatürk’ü bize tanıtır mısınız!” demek bile aforoza çarpılmak için yeterli oldu. İslam,
dincilerin, Atatürk de ‘Atatürkçülerin dokunulmazlık aracı olarak donduruldu. Yeni
nesiller, “Biz İslam’ı veya Atatürk’ü neden sevmeliyiz?” sorusuna yeterli cevabı
bulamadılar.
Özetleyelim: Atatürk sonrası dönem, ne yazık ki, iki ölümsüz ve erdirici değerimizin
(İslam ile laiklik, Muhammed ile Mustafa) anlatılması yerine dayatılmasıyla
belirginleşen bir dönem oldu. Bu ters gidiş, can damarlarımızı parçalamaya devam
ediyor. Türkiye’nin ekonomiden sanata, tarihten felsefeye bütün sıkıntılarının temelinde
bu terslik ve bu yanlış yatıyor. Bu yanlış düzeltilmeden ne içeride huzur bulmamız
mümkündür ne de dışarıdan bindirilen tasallutu aşmamız.
Temel sorun: Dürüst olmamak
Ahlakın esası dürüstlüktür. Yani olduğun gibi görünmek veya göründüğün gibi olmak.
Zaafların bulunması insanı ahlaksız yapmaz, hatalı yapar, günahkâr yapar. Hatalar
tamir edilir, günahlar ise tanrısal rahmet tarafından affedilir. Ahlaksızlık yani dürüst
olmamak farklı bir şeydir. Hatalı olmak bir zaaftır, sürçmedir. Ahlaksızlık ise bir temel
çürümedir, kötü niyet ürünüdür.
Türkiye’deki akıl almaz çarpıklıkların başında din-ahlak ilişkisindeki çelişki
gelmektedir. Türkiye, görülmedik bir hızla dincileşirken, görülmedik bir hızla da
ahlaksızlaşmaktadır. Yalancılık, dolandırıcılık, yolsuzluk, düzenbazlık... Gibi temel
bozukluklar liste-sinde her gün biraz daha yukarılara çıkışımız, dünyanın izlediği ve
bizim de önümüze koyduğu bir gerçektir.
Türkiye, yalandan hırsızlığa, kamu kaynaklarını talandan mafya zulümlerine kadar her
türlü suç ve rezilliğin, her türlü ahlaksızlık ve düşüklüğün doruğa tırmandığı bir ülke
haline gelmiş bulunuyor.
Bir yanda, temeli ve amacı ahlak olan İslam adına yüz bine ulaşan cami, (sağlık
ocaklarının toplam sayısı 7500, okulların toplam sayısı 67 bin), dinde bid’at olmasına
rağmen gökleri tırmalayan yüz binlerce minare, öte yanda zirveye tırmanmış
ahlaksızlık. Bundan ilginci, ahlaksızlığın en zehirlisi olan riyakârlık, iftira, kamu
kaynaklarının talanı gibi temel çürümeler-de öne çıkmış isimlerin önemli bir kısmı
dincilikleriyle de ünlü kişiler. Böyle bir çarpıklık tarihte az görülmüştür.
Dinselleşme arttıkça ahlaksızlık, vurgunculuk ve ikiyüzlülük de artıyor. Dinin
gerçeğinin uygulanmasına bile, ‘ibadette azalma yaratılıyor’ gerekçesiyle karşı çıkan
insanların, orman yağmalamasına, kamu mallarının talanına, insan haklarının
çiğnenmesine, kadının horlanıp ezilmesine, hatta insanların diri diri yakılmasına karşı
çıktıklarına tanık olamıyoruz.
Kısacası, İslam, birileri aracılığıyla âdeta ahlaksızlık, akıldışılık, vahşet ve düzenbazlık
üreten bir din halinde algılanır oldu.
Siyaseti çürüten temel olumsuzluk da dürüstlüğün göçürülmesidir. Siyaset, ne yazık ki,
büyük çoğunluğu itibariyle, olduğu gibi görünmeyenlerle göründüğü gibi olmayanların
kümelendiği bir mesleğe dönüştürüldü. Her gün, her yerde şunu duyabilmekteyiz:
“Falanca mı? Yok, canım, o siyaset yapamaz, imkânsız. Çünkü o adam düzgün adam;
yalan dolan bilmiyor, haram lokmaya karşı. Başarılı olamaz.”
Siyaset dendimi ilk söylenen bu. Bu zehirli söylem, kamu vicdanı haline getirilmiş.
Bunun anlamı acaba şu mu? “Ne yapalım, ülkeyi kirliliğe teslim etmekten gayrı çaremiz
yok!” Siyasetimizin duayenlerinden birine yıllar önce, “Efendim, falancanın ahlaksal
tarafı çok bozuk çıktı; onu yanımızdan uzaklaştırsak!” dediklerinde cevabı şu olmuştu:
“Ben, iyi ahlak derneği kurmadım, parti kurdum; siyaset yapıyorum.”
Siyasete güvensizliğin faturası çok ağır oluyor. Mısır’da, seçime katılma ‘zahmetini’
göstermeyen aymazların seçim günü evlerinden çıkmamaları yüzünden, toplam oyların
yüzde % 24’ü ile parlamentoyu ele geçiren dinci iktidarın ülkeyi götürdüğü yeri hepimiz
gördük.
Seçim illüzy onu veya ‘kapkaç demokrasisi’ egemen olursa gidilecek yer kaos ve bunalım
olacaktır. Bu illüzyonu ‘millet iradesi’ (yüzde 76 ne oluyor?) diye yutturmaya kalkanlar,
tarihin diyalektiği tarafından elbette ki duvara toslamak zorunda bırakılır. Birileri bu
duvara toslayışa, ‘darbe’ diyebilir ama bu onların ahmaklığından başka bir şeyin kanıtı
olmaz.
Mektuplardan seçmeler
Eski milletvekili, Avukat Vecdi Aksakal yazıyor: “Aziz Dostum! Bendeniz sahanızın
uzmanı değilim. Sizi eleştirme veya övme haddim yok. Bu idrak içindeyim. Ama ömrüm
nice meslektaşınızla birlikte geçti; geçiyor.” “Sizin kadar Kur’an’a bütün olarak bakan,
aynı zamanda en uç harfine kadar gören, hem güne ve hem de çağlara göre, korkusuz ve
yüksek bir öz güvenle ondan hükümler çıkaran birine rastlamadım. Gücünüze
hayranım. En girift konuları en anlaşılır bir belagatla konuşabilen ve yazabilen birisiniz.
Bana göre, günümüzde böyle biri daha mevcut değil. En azından ben bilmiyorum.” “Son
olarak ‘Kur’an’ı Tanıyor musunuz’ isimli kitabınızı okudum. Kur’an’ı böytesine net
ifadelerle niteleyip ortaya koyan birisini de bilmiyorum. En anlaşılmaz konuları nasıl
bir berraklık ile anlatıyorsunuz! Meslektaşlarınızın sizin Kur’an’dan anladığınız yere
gelmesi için asırlara ihtiyaç olduğunu düşünüyorum.” “Bu duygularla size tebrikler ve
saygılar sunmama izninizi isteyerek selamlarımı iletiyorum, iyi ki Allah sizi yarattı!”
Emekli öğretmen Mehmet Paşakâhyaoğlu Çaycuma’dan yazıyor: “Sizi 36 yaşımdan beri
izliyorum. Bir ilkokul öğretmeni alarak. İlk kez Abdullah Aydın denen bir zavallı
müftünün Kur’an mealini okudum. Dinimizi çarpıtarak nasıl kullandığını gördüm.
Sizin gibi bir dehayı din karşıtı diye nasıl kötülerler diye hep düşündüm. Bu durum
çoğu kez ağlattı beni. Sizi Yurt gazetemden özenle okuyorum ve de tavsiye ediyorum
dostlara. ‘Atatürk'ün İslam’a Hizmetleri’ adlı kitabı okurken bir kez daha utandım ona
dil uzatan zavallı cahiller adına. O kitapta yer alan şu sözler size ait hocam:
"Cumhuriyet'i kuran irade, imparatorluğu içeriden kemirerek yıkan hurafenin
tabelalarını devirdikten sonra en güzel dinin esasını kitleye tanıtmanın ilk ve önemli
adımını hayranlık verici bir basiret ve dirayetle atmıştır. O adım, Elmalılı Hamdi’ye
TBMM’nin karar ve isteğiyle hazırlatılan Kur' an tercüme ve tefsiridir. Atatürk, hep
görmezden gelinen ama temel çözümün hareket noktası olan bu icraatında, sadece
aklının değil, gönlünün de işin içinde olduğunu vurgulamak için, tefsirin finansmanına
para olarak bizzat katkıda bulunmuştur. Türkiye'de İslam konusunun her seviyede en
güvenilir, en değerli başvuru kaynağı hâlâ Elmalık tefsiridir. 5fl yılı aşkındır, amansız
bir din sömürüsü ile ülkenin anasını ağlatan politikalar ve din ticareti, sövüp durdukları
devir ve kişilerin vücuda getirdiği, o dokuz ciltlik eserin, değil yerine, yanma bile
koyabileceğimiz bir şey henüz üretememiştir."
“Sizin eserleriniz, işte bu görevi yerine getirme mücadelesi içindedir. Sağ olunuz.
Umarım, Allah ite aldatma yoluyla iktidar olanlar ülkemizi felakete sürüklemezler.
Yaratan, müstahaklarım verecektir elbette! Sizin engin çalışmalarınız sayesinde, gerçek
İslam, hedefine ulaşmaktadır.”
Tuncay Baş yazıyor: “Ben Edirne Trakya Üniversitesi tarih bölümü öğrencisiyim. Fırsat
buldukça yazılarınızı ve kitaplarınızı takip etmeye çalışıyorum. Allah sizi yanımızdan
eksik etmesin! Bizi, bize hiç anlatılmayan bir dünya ile tanıştırdınız. Teşekkürler ederiz.
Esen kalın!"
İki kent üstüne
‘Erdemliler kenti' ile ‘Riyakârlık Kenti'nden söz edeceğim.
‘Erdemliler Kenti' veya ‘Hayırlılar Devleti’, tarihin en büyük sosyalist felsefe ve isyanı
Karmatî hareketin kaynağı olan Ibvanussafa Risalelerinin dile getirdiği site-devletin
adıdır.
‘Hayırlılar Devleti'veya ‘Erdemliler Kenti', İhvan Risaleleri’nin söylemi ve o felsefenin
büyük temsilcisi Hallâc-ı Mansûr’un beyanlarıyla, şöyle bir devlettir:
“Hayırlılar devleti bilgin, filozof, erdemli insanların vücut verdiği bir devlettir. Bu
kurucu seçkinler tek görüş, tek mezhep, tek dinde birleşen ve aralarında çatışmamak,
birbirlerine yardım etmek üzere anlaşarak, üstlendikleri işleri yerine getirmede,
alacakları tüm tedbirleri almada âdeta tek kişiye, tek benliğe dönüşmüş bir gruptur.”
Karmatî-lhvanussafa felsefesine göre, hayır ehlinin yönetimine emanet edilmemiş bir
devlet, Hâbil yerine Kabil'e teslim edilmiş bir devlettir. Böyle bir devlet, en kısa
zamanda, zulüm ve şerre batmış azgın tâğutlarm yönetimine teslim olur. Bunun sonu da
cehennemdir. İhvanussafa şöyle düşünüyor: Bu cehennemi yönetimin yolu, Ehlibeytsin
başı olan Hz. Ali’nin hilafetine engel olunduğu gün açılmıştır. (Resâilu İhvani's-Safa,
4/546)
‘Erdemliler kenti', gerçek bir devlet olarak, İhvanussafa felsefesinin taşıyıcıları
tarafından kuruldu. Bir Ismailî-Karmatî devlet olan bu devlet, Fatımî Devleti olup bizim
‘Hallâc-ı Mansûr' adlı iki ciltlik eserimizde ayrıntılarıyla incelenmiştir.
VE RİYAKÂRLIK KENTİ
Peki, erdemsizlik, ikiyüzlülük, talan gibi temel kötülüklerle kitleyi aldatıp soyan,
köleleştiren ve bunu ‘Allah rızası için’ diye propaganda eden kişilerin vücut verdiği site-
devletin (veya toplumun) adı ne olmak gerekir? Gayet açık: Riyakârlık Kenti.
Riyakârlık Kenti’nde her üçyüz metrede bir cami görebilirsiniz ama ahlak ve erdem
göremezsiniz. O camiler, ahlaksızlık ve erdemsizliği kamufle etmek için kurulur. Aksi
olsaydı bu kadar bol olmazlardı.
Peki, bu siteyi kotaranlar bir de kendilerini Allah ve din maskesiyle gizliyorlarsa buna
ne demek lazım? ‘En Sefil Riyakârlık Kenti’ demek lazım. Kur’an’ın Mâûn suresi, din
adına pazarlanan bu ‘en sefil riyakârlık kenti’nin aktörlerini tanıtıyor ve onları
lanetliyor. Kur’an’a göre, bu kent, en görkemli din maskesini taşıyan bir dinsizlik
kentidir. Müslüman kitlelerden bin küsur yıldır saklanan bu gerçeği ‘Mâûn Suresi Böyle
Buyurdu’ adlı eserimizle insanlığın ve halkımızın önüne koymuş bulunuyoruz.
Erdemliler sitesi, felsefî yapısı bakımından neye dayanır? Aydınlanmanın öncü
filozoflarından biri olan Kant, bunun için, aynen Kur’an gibi, özgürlük şartım öne
çıkarıyor. Özgür irade hayata yön verir duruma gelmedikçe erdemli kişi de doğmaz,
erdemli kent de...
Peki, Gazali (ölm. 1111) denen ‘saray sığıntısı akıl düşmam’nın yaklaşık bin yıldan beri
tarikat hezeyanlarını aklın üstüne bindiren yıkımı sürüp giderken Müslüman Doğu,
aydınlanmayı nasıl sağlayacaktır? Tarih, bu ‘olmaz’ görüneni ‘olur’yapan bir adam
gönderdi İslam dünyasına: Mustafa Kemal. O, akıl ve özgürlük adına gerekeni yapıp
aydınlanmanın önünü açtı. Ne yazık ki, akıl düşmanı Gazalî’nin ‘şeytan evliyası’ ekipleri
Mustafa Kemal’i din dışı ilan ederek etkisiz kıldılar. ‘Allah ile aldatılmış kitle’ de Gazi
Mustafa Kemal’i değil, akıl düşmanını tercih etti. Hükmü Kur’an versin:
“Allah, aklını işletmeyenler üzerine pislik atar.” (Yunus, fOO)
İslam dünyasının, o arada Türk halkının üstüne pislik atılmış bulunuyor. Hem de haçlı
emperyalizm kürekleriyle. Varsın hayrını görsünler!
Bir Cumhuriyet kızının mektubu
Son yıllarda aldığım en anlamlı, en ufuklu ve en samimi mektup bu. Ben bu mektuptan
epey şey öğrendim, siz de öğrenin. Ve sakın umutsuz olmayın! Bakın, bu mektubu
yazabilecek donanım ve ruhta çocuklarımız var. Bu çocukları bize armağan eden
Atatürk ışığına minnet ve şükran borcunuzu sakın unutmayın! O ışığın boğulmasına
sakın izin vermeyin. O ışık boğulursa hepimiz mahvoluruz. Ve böyle bir aymazlığın
hesabını Allah’a asla veremeyiz. Namazlarımız, oruçlarımız o günahın faturasını
ödemeye yetmez. Atatürksüz İslam dünyasının ne hallere düştüğüne iyi bakın!
Şimdi gelin, Neriman Kulak adlı genç mimarımızın mektubunu dikkat ve ibretle
okuyalım. Bir kitap çapında değer taşıyan şu iki cümlesinin altını da iyice çizelim:
“Allah neden kendi düzenini kabul etmeyecek mantıkta kullar yaratsın?!”
“Ben bir Yaşar Nuri Öztiirk olsam, sapasağlam dahi olsam benim için insanları
aydınlatmak Cuma namazımdan önce gelirdi.
Büyük yürekli Neriman’ın mektubunun tümü şöyle:
“Sizi, düşünmekten uzak, tahlil yeteneği olmayan sözde hocalarla bir tutmak kesinlikle
istemiyorum. Şu an 20 yaşında bir mimarlık öğrencisiyim, Knr'an’ın ne kadar yanlış
anlaşıldığını çok küçük yaşlarımdan beri biliyordum. İnsanların saptırdıkları din,
mantığıma asla uymuyordu. Ve düşünüyordum, Allah neden kendi düzenini kabul
etmeyecek mantıkta kullar yaratsın? Affedici, merhametli diyoruz da neden her şeyi bu
kadar zorlaştırıyoruz, anlaşılmaz kılıyoruz? Günümüze kadar hep, şöyle namaz
kılınmaz, böyle kitap okunmaz diyerekten içinde bulunduğumuz dini anlayamaz olduk!
5 kitabınızı okumuş ve şu anda Kur'an Meali’nizi okuyan biri olarak beni bu denli
aydınlatan size çok teşekkür etmek istiyorum. Hayatımı nasıl da değiştirdiniz!”
“Her cümlede gerçekten ne demek istediğinizi o kadar iyi görüyorum ki, her birini ayrı
ayrı sorgulamak, üzerinde düşünmek ruhumu aydınlatıyor. Şu an Kur’an ı açık bir
zihinle, dayatmalardan uzak, bir cümle üzerinde bile dakikalarca düşünüp okuyarak
anlamaya çalışıyorum. Böyle okunması gerektiğini sizden öğrendim. Atatürk’ü sizin
kadar güzel açıklayan başka bir insana daha rastlamadım. Allah’ı, Hz. Muhammed’i,
Kur'an'ı ve Atatürk'ü birbiriyle sıkı bir bağ içinde tutan bir insan olarak
düşüncelerinize ne kadar inandığımı ve değer verdiğimi tahmin edemezsiniz! Allah
sizden razı olsun! Bana küçük yaşımda nasıl bir kapı açtığınızı asla unutmayacağım ve
sizin için duam hiç eksik olmayacak. Yurt Gazetesi'nden, televizyondan sizi izlemekten
mutlu oluyorum. Hatta mimarlığı bırakıp, sizin yolunuzda giden bir yazar olmak bile
geçiyor içimden. Hakikati görmeye başladığımı düşünüyorsam susmak olmaz.”
“İnsanlar saçmalıyor. Hani sizin için, ‘Cuma namazını kılmıyor da televizyonda ne işi
var!’ diye. O saatlerde orada insanları aydınlatıyor olmanız namazdan daha kıymetlidir.
Sizi biraz olsun anlayan, kitaplarınızı da ardı ardına okuyor. Siz Cumanın nedeninin
hastalığınız olduğunu söylediniz ama ben bir Yaşar Nuri Öztürk olsam, sapasağlam dahi
olsam benim için insanları aydınlatmak Cuma namazımdan önce gelirdi. Bizi
aydınlatmanıza, insanlara bir şeyler vermenize ihtiyacımız var. Bu millet ancak o zaman
ahlaklanır, düşünmeye başlar. Sonrasında zaten aynen benim gibi namazı da orucu da
gelecektir. Allah'ı kalbimizde hissetmeye başlayınca her şeyi pekâlâ gönüllü yapıyoruz.”
“Size minnettarlığım buralara sığacak gibi değil. Daha nice kitaplarınızı bitireceğim.
Sizi tanımaktan, anlayabilmekten ötürü en mutlu insanlardan biriyim. Ne kadar kitap
okuyorsam a kadar hayatımın içindesiniz.”
Zulme karşı çıkmak mı, camiye hapsolmak mı?
Kur’an, ‘dîn’ derken birincisini kast ediyor. Siyaset ve menfaat dinciliği ise bunun aksini
söylüyor. Dincilikle dindarlığın belirleyici noktası da işte burası. Müdafaai Hukuk ve
Kuvayı Milliye kadroları birinci anlayışı savundukları için dindar, Dürrîzade-Damat
Ferit ekipleri ikinci anlayışı savundukları için dinci olarak damgalanmalıdır. Kıstas
budur. Cumhuriyeti yamuk anlayan ‘sözde laikler’ bu kıstasın yerine ‘gerici-ilerici’ diye
saçma bir kıstas koyarak Türkiye’yi karmaşanın kucağına attılar.
Son iki yazımızda Türkiye ve Hindistan örnekleriyle gösterdik ki, siyaset ve menfaat
dinciliğinin ‘ulema’ unvanlı simsarlarına göre, zulme karşı çıkmak ve ülkenin
bağımsızlığını istemek önemli değildir, hatta din dışıdır. Herkesin namazını serbestçe
kılıp kılamadığına bakacaksınız. Ülkenin bağımsızlığını ortadan kaldırıp bütün
servetlerine el koyan işgalciler, eğer namaz kılmanıza engel olmuyorlarsa onlara karşı
mücadele vermeniz dine aykırı olur. Bu ‘ulema’ unvanlı onursuzlar için İslam’ın “Tek
düşman zulümdür, ona karşı savaşmayansa zalimdir” buyruğu hiçbir anlam ifade
etmiyor. İmamı Azam, “Zulme karşı savaşın olmadığı yerde Kur’an’ın istediği imandan
eser yoktur” yolunda fetvalar verdiği için zindanlarda süründürülüp sonunda da
katledildi.
Zulme-zorbalığa karşı çıkmamayı dinleştiren her coğrafyadan ‘Dürrîzadeler’
Hindistan’da şunu bile yaptılar: İşgalci İngilizleri ‘Müslümanların kurtarıcısı’ilan
ettiler. Onlar bunu yapma şerefsizliğine bulaşırken insan haysiyetinden nasipli bir
İngiliz diplomatı, bu ulemanın İslam’ı tahrif ettiğini, İslam’ın bir yabancı gücün işgalini
hiçbir biçimde tecviz etmeyeceğini dünyaya ilan ediyordu. Bu diplomat, VV. YVitliam
Hunter idi. Onun çalışması şu adla yayınlandı: ‘The Indian Musulmans: Are İndian
Musulmans Bound by Religion to Kebe! Against the Qeen: Hint Müslümanları: Hintli
Müslümalar Dinen Kraliçe’ye İsyan Etmek Mecburiyetinde midirler?’
“Hunter, bir kısım Müslüman ulemanın Hindistan’da cihadın meşru olmadığı
yönündeki görüşlerinin gerçeği yansıtmadığını iddia ediyordu. İslam fıkhına göre aksi
görüş doğrudur. Yani Müslümanlar ülkelerini ele geçirip inançlarına müdahale edenlere
karşı savaş veya başka yollarla mücadele etmek zorundadırlar.” (Azmi Özcan,
Hindistan’da İngiliz Hâkimiyeti ve Ulemanın Tavrı, 112)
Esas dehşet verici gelişme bundan sonradır. Hunter’a karşı reddiyeler yazarak âdeta
isyan edenler kimlerdir dersiniz? Ne İngilizler ne Hindular ne de öteki gayrimüslimler.
Hunter’a reddiyeler yazanlar ‘ulema’ lakaplılardır. Tipik bir örnek olarak, Seyyid
Ahmed Han’ı verebiliriz. Bu adam bizdeki hain Şeyhülislam Mustafa Sabri’ye çok
benzemektedir. Mustafa Sabri, Kurtuluş Savaşı’nı savunup öven Mısırlı ulemaya karşı,
o savaş aleyhinde konuşuyor ve Mısır ulemasına reddiyeler yazıyordu.
"Seyyid Ahmed Han’a göre, Hindistan’da asıl önemli olan husus, Müslümanların cihatla
mükellef bulunmamalarıdır. Seyyid Ahmed bu görüşlerini desteklemek için Hz.
Peygamber’in hayatından örneklemelerde yapmaktadır.” (Adı geçen makale, 113-114)
İngilizlere hizmeti din yapmış adam, kölelik fetvasına Hz. Peygamberi de âlet ediyor.
Dincilik, haçlı sömürgecilerle kendisinin işbirliği söz konusu olduğunda bin dereden su
getirerek işi ‘İslâmî fetva’ya bağlamanın yolunu bulur. Kendisinin işbirliği söz konusu
değilse, bırakın işgal ve sömürüyü, ortak ve evrensel insanlık meselelerindeki
anlaşmaları bile ‘İslam’ı kâfirlere satmak’ olarak damgalar. Dinciliğe göre, aynı şeyi siz
yaptığınızda hıyanet, kendisi yaptığında siyaset vardır.
Sahte dinden uzak durma vaktidir
“Tanrı’ya imanı koruma vaktidir” de diyebiliriz. Bu, şu demektir:
Kur’an bize gösteriyor ki, insan tarafından yozlaştırılmış bir dine teslim olmaktansa
onun dışında kalmak yeğdir. Böyle bir durumda insan hiç değilse gerçek dini bulma
ümidini canlı tutar. Sahte dine teslim olduğunuzda ise bu ümit de yok olur gider. Ve din
sandığınız şey başınıza bela olur; insanlığınızdan da çıkarsınız. Kur’an, zulümle (cehalet
karanlığı ve zorbalıkla) kirletilmiş bir dinin insana hiçbir güven ve huzur
getirmeyeceğini bildirmektedir:
“İman edip de imanlarını herhangi bir zulümle kirletmeyenler var ya, güvende olma/
güvenilir olma işte onların hakkıdır; doğruyu ve güzeli yakalayanlar da onlardır.”
(En’am suresi, 82)
Günümüzde din, özellikle Türkiye’de, yozlaşmanın doruklarında seyrediyor. O bile
yetmiyor, din her türlü zulmün, ahlaksızlığın, riyanın, vurgun, soygun ve talanın, her
türlü kapkaçın dokunulmaz aracı olarak kullanılıyor. Böyle durumlarda Kur’an’ın yolu
açık ve kesindir: Allah’a imanını koru, din adıyla sahnelenen yalanlardan uzak dur!
Allah’a samimi iman, sizi mutlaka kurtaracaktır. Onu iyi koruyun, kalbinizi onunla
doldurun.
Yüzlerce, binlerce insan, şurada altını çizdiğimiz durumdadır. Hatta insanlık bu
durumdadır. Bu durumda olanlara Kur’an’ın önerisini özetle tekrarlıyorum: Allah’a
imanınızı tüm samimiyetinizle koruyun, din adı altında sergilen yalanlardan uzak
durun. Özellikle o yalanları pazarlayan alçaklardan uzak durun. O alçaklardan nefret,
Allah’ı memnun edecek ibadetlerin en büyüğüdür, bunu sakın unutmayın!
BİNLERCESİNDEN BİR TANESİ
Genç bir fizik öğretmeni olan Şermin Kaya’nın mektubunu okurken benzeri
mektuplarda olduğu gibi, bunları düşündüm. Bu insanlara, ısrarlı tavsiyelerimden biri
de ‘Din Maskeli Allah Düşmanlığı: Şirk’ adlı kitabımı, özellikle o kitabın Deizm
bölümünü çok dikkatle okumalarıdır. Şöyle yazıyor Şermin Kaya:
“İzmir'de büyümüş ve üniversite hayatını da bu şehirde noktalamış biriyim. Pozitif
bilimlerle uğraşmaktayım senelerdir. Bununla beraber İslam'a dolu doluya bağlı
biriydim.”
“Bir süredir bütün inançlarımdan uzaklaştım. Sizin deyiminizle 'din tüccarları 1 her
zaman mevcuttu bu ülkede. Onları izlemek, onlarla vakit geçirmek, onlarla içli dışlı
olmak beni kirletti. İslam temsilcisi olduğu düşünülen ülkelerde bile bugün, 21.
yüzydda, öldürülen bir insanın cesedine işkence yapılırken Altahu Ekber deniyorsa,
benim inandığım şey nedir? Hayvanların bile birbirlerine yapmadıkları zulmü,
Müslümanlık adı altında yapan toplumlardan birinde yaşıyor olmak bile utanç verici.”
“Bir fizik öğretmeni olarak elbette ki yaratıcı bir gücün olmama ihtimalini
düşünemiyorum. Ancak a, belki de din kitaplarında anlatılanın ötesinde bir yaratıcıdır.
Belki de aslında sadece yaratmıştır ve artık bizi umursamıyordur. Niçin 89 senesinde
doğduğum ve insanlık adına bir şeyler yapmaya çalıştığım halde ben de
cezalandırılıyorum? Bu kadar büyük bir gücü olan Allah niçin çok sevdiği kullarını
iyî-kötü diye ayırıp buna göre muamele etmez? Bize hiç sorulmadığı halde dünyaya
gelişimiz niye, bu sınava niçin zorlandık?”
“Bu sorular cevaplanmayacak bile olsa, ben size ulaştığına inanarak kendimi biraz daha
iyi hissedeceğim. Köşe yazılarınız için ve her türlü paylaşımınız için teşekkürler.”
Mektuplardan seçmeler
Ayşe Şengün Ören, Tekirdağ’dan yazıyor: “Ben 36 yaşında, maalesef sizi geç tanımış
biriyim. Şükürler olsun, çocukluk çağımdan beri Allah inancıyla yaşadım. Fakat ne
yazık ki hurafeler ve din dîye dayatılan saçmalıklar yüzünden kendi sorularıma kendim
cevap veremez hale geldim. Ta ki sizi dinlemeye başlayana kadar. Bir kapı araladınız;
yıllardır içinde dolanıp durduğum karanlık labirentten çıktım.”
“Eşim ve ben, din öğreniyoruz diye kitaplıklarımızı dolduran kâğıt yığınlarının yerine,
siz ve sizin gibi aydınlarımızın eserlerini ve Kur'an meallerini koyduk. Ayetlerin ışığında
yaşamaya çalışıyoruz ve görüyoruz ki her geçen gün yeni bilgi kaynakları açılıyor
önümüze. Yolda olabilmektir gayemiz. Hayatımıza yaptığınız katkı için teşekkür
ediyorum. Allah sizden razı olsun.”
Samsun’dan Nami Cem yazıyor; “Ben Samsun'da avukatlık yapan ve bunun yanında
Türk tarihi üzerine kitaplar yazan genç bir kardeşinizim. Sizi çocukluğumdan beri
takip eder, kitaplarınızı okur, katıldığınız TV oturumlarını kaçırmam. Yıllardır nasıl bir
savaş verdiğinizi, yobazlığa ve cehalete karşı nasıl korkusuzca mücadele ettiğinizi, nasıl
bir vatan ve Kur’an âşığı olduğunuzu görüyor ve biliyorum. Çok sevdiğiniz Atatürk’ün
hayalindeki Türk münevver tipini en iyi biçimde siz temsil ediyorsunuz. Atatürk
yaşasaydı sizinle gurur duyardı. Biz de sizinle gurur duyuyoruz. Şüpheniz olmasın ki,
Allah da Türk milleti de sizden razıdır.”
Yusuf İşler yazıyor: “Batı* nın tutumu hakkında şüpheleriniz olması gayet doğal. Batı,
İlımlı İslam’ı; kendisine daha iyi hizmet etsin diye iktidara getirdi. Ancak İlımlı İslam’ın
önünde sonunda Mısır örneğinde olduğu gibi Radikal İslam’a kaydığını görünce;
politikalarını sorguladı ve farklı yönde davranmaya başladı.
“Laik Atatürk Türkiye’si tekrar örnek hale getirilir mi diyorsunuz ya, ben buna % 0
ihtimal görüyorum. Batı bizi ne öldürür ne oldurur. Hele şimdi Ortadoğu' nun Yeni
İsrail'i Kürdistan' ı kurarken Ankara'da Milli bir hükümetin olmasını asla istemezler.
Yapılan, Sayın Başbakan' a ölümü gösterip sıtmaya razı etmektir. AKP iktidarının
kullanım süresi daha dolmamıştır.”
“İslam Dünyasının kurtuluşu yalnız ve yalnız kendi çabasıyla olabilir. Onun için de din
hayatında hurafelerden sıyrılıp Kur’ an'a Dönüş Hareketi’nin eyleme geçirilmesi
gerekir.”
Sedat Kenan Önen yazıyor: “Dîn konusundaki görüşlerinizin % 99’una katılıyorum.
Kalan % l’lik kısım ise benim görüşümdür. Yobaz-dinci kesime öyle bir darbe vurdunuz
ki bu, fani dünyada görevinizi fazlasıyla yapmış olduğunuz anlamına gelir. Kafam,
bozuk bir din anlayışıyla dolmuştu; sayenizde düzelttim; size minnettarım. Öyle radikal
görüşleriniz var ki bu halkın bunu kaldıramayacağını ve açıklamak istemediğinizi
hissediyorum. Sizin ve benim istediğim Kurban Müslümanlığı bu dünyada yaşanacak
mı, merak ediyorum. ‘Kur’an Müslümanlığı sapıklıktır’ diyen din simsarı yobaz bu
söylediğine ne zaman pişman olacak?”
9 Eylül ve İzmir ruhu
“Kurtuluş Savaşı’nın mukaddes başbuğu, 30 Ağustos 1922 zaferiyle Afyon ovasına
serdikleri ırz ve namus düşmanı işgalci Yunan paryalarının leşleri üzerinden geçerek
İzmir’e doğru yürüdü. ‘Halaskar Gazi’, 10 Eylül günü İzmir’e girdi. Tarihin bu
muhteşem ve mübarek gününden bazı ölümsüz tabloları hatırlatalım. Halaskar Gazi’ye
ihanetin âdeta dinleştirildiği şu ‘devr-i hıyanet’de hiç değilse İzmir ruhu taşıyan
benliklerde yeni bir coşku yaratır.
8 Temmuz 1920’de Bursa işgal edildiği zaman TBMM kürsüsünün üstüne siyah bir örtü
örtülmüş ve 'Bu örtü, memleket kurtarıldığında kaldırılacaktır’ denmişti. 10 Eylül
1922’de Bursa düşmandan temizlendi. Ve TfiMM’deki siyah örtü o gün kürsünün
üstünden kaldırıldı. Kaldırılan o örtü, âdeta, Türk milletinin kara bahtının kaldırılıp
atıtmasıydı.” (Şevket Süreyya Aydemir, Tek Adam, 2/500)
Düşmanı ülkenin harimi ismetinden temizleyen mustarip-mukaddes adam, İzmir’e
girdiğinde onun geleceği binanın önünde toplanan değişik kasabalardan kadınlar
bekliyorlardı. Şimdi o tabloyu seyreden Halide Edip’i, gözyaşlarımıza hâkim olmaya
çalışarak dinleyelim:
“Gölgeler gibi çekingendiler. Onu, o dar girişte görünce yerlere doğru eğildiler. Sarılıp
dizlerinden öptüler. Başörtülerinin uçlarıyla ayakkabılarının uçlarını sildiler. Bazıları o
tozları gözlerine sürdüler. Ve onların gözlerinden onun ayakkabılarına gözyaşları
damladı. Sonra geçip önünde el bağladılar. Yaşlı gözlerle ona uzun uzun baktılar.”
(Şevket Süreyya Aydemir, Tek Adam, 2/508)
İzmirliler ona bir otomobil hazırlamışlardı. Bu otomobili, tek parçası görünmeyecek
kadar güller, çiçekler, laleler, sümbüllerle süslemişlerdi. Göklerde uçan bir mitoloji
tanrısının kanatları gibi. Yalvarırlar: “Gazi, bu araba içinde Karşıyaka’ya geçsin.”
Ve Atatürk’ü ölümsüzlük semasına taşıyan bir büyüklük belgesi: Muzaffer kumandan
gireceği binanın taş döşeli kapısı önüne geldiğinde tam içeri gireceği noktada yere sertli
bir şey görür. “Bu nedir?” diye sorar. Bir bayan cevap verir:
“Yunan bayrağı, paşam. Bu eve giren işgalci Yunan Kralı Konstantin, içeri girerken,
taşlığa serilen Türk bayrağını çiğneyerek geçmişti.”
Mustarip ve mukaddes adam, sonsuza kaydedilecek cevabını verir:
“Hata etmiş. Ben bu hatayı tekrar edemem. Bayrak milletin şerefidir; ne olursa olsun,
yerlere serilmez ve çiğnenmez. Kaldırınız!”
DESTANÎ ZAFERİN GETİRDİĞİ TEVAZU
İzmir’den Ankara’ya döndü. 4 Ekim 1922 günü TBMM karşısında konuşurken, sanki
fazla bir şey yapmamış gibi mütevazıdır. O büyük zaferi göklere çıkarırken bunu millete
mat eder. Öte yandan, yapılan işi bir sevinç ve uçuş sebebi saymak yerine, bir başlangıç
sayar. Muhteşem başbuğa göre, kazanılan zafer ber şey demek değildir. TBMM’den
şöyle seslenir:
“Kazanılan zafer, bize bir imkân bağışlıyor. Biz bu imkânı, memleketimizin, milletimizin
refahı, geleceği için kullanacağız.”
Anlaşılan o ki, ölümsüz adamın ruhunda saklı bulunan sevda, kazandığı bu zaferden
çok daha büyük zaferlere imza atacak dirayettedir. 1928 yılının 30 Ağustos Zafer
Bayramı kutlamaları sırasında duygularını yazması istendiğinde şunları yazmıştır:
“Bir insan kendini milletiyle beraber hissettiği zaman ne kadar kuvvetli bulur, bilir
misiniz? Bunu anlatmak çok zordur. Bunu izahta aciz kalıyorsam beni mazur görünüz.”
(Atatürk’ün Bütün Eserleri, 22/203)
Atatürk’ün, İzmir dönüşü TBMM’ye girdiğinde millet için ne anlam ifade eder hale
geldiğini onun hayatını en iyi yazanlardan biri olan Şevket Süreyya Aydemir’den
dinleyelim:
“Halkın gözünde o artık, milletin sinesinde bir ferdi mücahit olmaktan çıkmış, milletin
rızasıyla milletin üstünde bir varlık haline getirilmişti.”
Millî nankörlüğün bu mukaddes varlığa, bu mukaddes zaferden kısa bir süre sonra
başlayan onlarca hıyanet tezgâhı kurduğunu da unutmayalım. Ve şunu da unutmayalım:
Tanrı ve tarih, böyle bir adama bu ihaneti reva gören bir kitlenin iki yakasını elbette bir
araya getirmeyecekti. Getirmiyor. Yetmiş küsur yıldan beri kimlerin eline kaldığımıza
bakın, anlarsınız. Hiçbirisi Halâskâr Gazi’nin çizmelerinde çamur olamaz.
Bu eleştiriye cevap vermeliyim
Nihat Ozyedi yazıyor: “Sîzi eleştirmek haddime değil. Ben sizin yazdıklarınızı ancak
anlamaya çalışabilirim.” “Sizi ezelden beri takip etmekteyim. Yıllardır bildiğim Yaşar
Nuri Öztürk, idealleri doğrultusunda canı pahasına savaşan ve sadece bu yönde eylem
gerçekleştiren bir âlim idi. Dini ben ondan öğrendim. Fakat kanseri atlattıktan sonra (ki
öğrendiğim gün bir kurban kestim) bunca yıldır gerçek mânâda anlaşılamamış olmanın
kırgınlığını yaşayan bir Yaşar Nuri Oztürk ile karşılaştım. Bariz fark ortadadır. Sizin,
fikir üretme anlamında pes edip yanlış fikirleri onarma yoluna meylettiğinizi görmek,
beni ve birçok insanı ağlatıyor. Üretime devam etmelisiniz sevgili hocam. Bizim size
ihtiyacımız var. Ömrünüz uzun olsun!”
KEYİF ÇATMIYORUM, ÜRETİM DEVAM EDİYOR
Pes etmek ve yeni fikirler yerine sadece ‘tamiratçıhk yapmak’ iddiaları gerçeğe
tamamen aykırıdır. Uluorta verilmiş bir hükümdür, haksızlıktır. Dört buçuk saat
sürmüş çok ağır bir ameliyattan kalkışımın beşinci gününde ekrandaki programıma bir
hafta önce kaldığım yerden ve hastane odasından aynen devam eden benîm. Aylarca
süren terapiler boyunca peryodik programımı bir gün dahi aksatmadan ve bir dakika
dahi kısaltmadan sürdüren benim. O büyük ameliyatın üzerinden 22 ay geçti. Devrim
yaratan eserlerimden üçü kabul edilen ‘Kur’an Penceresinden Kurtuluş Savaşı’,, ‘Şirk’
ve ‘Kur’an’ı Tanıyor musunuz’ kitaplarım bu tedavi sürecinde çıktı.
Bu eserler, ‘fikirleri onarma’ eseri midir? İnsaflı olalım. Veya ağzımızdan çıkanı kula¬
ğımızın duymasını sağlayalım. O iki eser, İslam düşünce tarihinde ilk kez gündem
yapılan ve her biri bir devrim olan fikirlerden oluşmaktadır. İlk kez benim telaffuz
ettiğim fikirlerdir bunlar. Üstlerindeki ihanet örtüsü ilk kez tarafımdan kaldırılan
gerçeklerdir. Yoldaki kitaplarımın her biri, Tanrı’nın izniyle, bu kitapları sollayacak
nitelikte yeni devrimler getirecektir. Baskıya gitmek üzere olan birini söyleyeyim:
‘Kur’an-ı Kerimde Lanetlenen Soy’, küçük adıyla ‘Şeytanın Yol Evladı’. Yine
kıyametler koparacak bir devrim kitaptan söz ediyorum. Bu dosyalar benim yıllar
önceden açıp da “Günü geldiğinde yayınlarım, şimdi vakti değil” deyip yarım
bıraktığım dosyalardır. Şimdi onları tek tek ikmal edip yayınlıyorum. Onlar benim fikir
hayatımın, misyonumun esas ürünleridir. Onları ‘yan yatarak, pes ederek’ mi
yayınlıyorum?”
Peki, bunları yapmak yeni üretim değilse yeni nedir? Parti siyasetleri uğruna laf
üreterek kahvehane pişpirikçilerinin keyfini okşamak mı? Onu asla yapmayacağım.
Muarızlarımın görmezlikten geldikleri bir gerçeği daha açıklamak zorundayım: Ben,
dünya kamuoyunun onayı ve oylarıyla da tescil edildiği gibi, yaşadığı yüzyıla en büyük
etkiyi yapmış birkaç adamdan biriyim. Dünya tarafından birkaç dilde okunan bir fikir
adamıyım. Dünya üniversitelerinde hakkında ona yakın doktora tezi yapılmış bir ilim
adamıyım. Yazdıklarım bu çapıma, bu düzeyime, bu sorumluluğuma yakışır olacaktır.
Ben, gönüldaşlarımın nitelemesiyle ‘vakur bir düşünce adamı’ unvanı taşıyorum.
Muarızlarım bunu çok iyi bilirler ama kin ve hasetleri, gerçeği itiraflarına engel olur.
Şükür ki, gerçek, dünya kamuoyu tarafından itiraf edilmiştir, edilmektedir.
Siyaset lakırdısına asla âlet olmam. Soylu siyaset mi diyeceksiniz? Soylu siyaseti temsil
edip uygulamak üzere milletin önüne çıktım; millet bana, “Ben soylu siyaset
istemiyorum, kapkaç siyaseti, yalan ve talan siyaseti istiyorum; sen kenara çekil!” dedi;
ben de siyaseti bıraktım. Kimsenin bana siteme hakkı yoktur. Ve benim hiç kimseye
hiçbir borcum yoktur. Kur’an bana şunu öğretmiştir:
Sergiledikleri nankörlük ve zulümlerle Nuhlar yaratan bir topluma tufan hak olur. Bu
topluma da hak olmuştur. Bu toplum, müstahak olduğu tufanı yaşayacaktır. Ve
yaşamaya başlamıştır. O tufanı artık hiç kimse durduramaz. Nuhlar bile durduramaz.
Bir mektup ve bazı öneriler
Önce, yüzlercesinin duygularına, serüvenine tercüman otan mektubu okuyalım, sonra
önerilerimizi sunalım.
Hatice Yasa, Münih’ten yazıyor: “Size sayfalar dolusu şükran, iyi dilek ve temennilerimi
iletebilirim. Sizi, bize hediye eden Tanrımıza şükranlarımı iletiyorum. Varlığınızdan,
insanlık için bunca mücadele ile başardıklarınızdan dolayı, bir Türk olarak onur
duyuyorum. Verdiğiniz mücadele ile hayat ve umut doluyorum. Bir Sakrates, bir
Atatürk ve daha nice özel insanlardan birisiniz.”
“Müslüman bir ailenin kızı olarak dünyaya geldim; ama kendim öğrenmeli, sorgulamalı
ve hayatımın sorumluluğu nasıl bana aitse, dinimi ya da dinsizliğimi seçme imkânı da
bana ait olmalıydı. Ailem Müslüman’dı ama annem hariç tüm akrabalarımız bir kız
çocuğunun okuyamayacağı dayatmasını düşünecek kadar gelenekçi ve bir o kadar da
müdahalecilerdi.”
“Üniversite yıllarımda anneme ve babama, herhangi bir dinin mensubu olmadığımı dile
getirebilmiştim. Bu konuda araştırmalar yapıyor, tarih, mitoloji, gelenekçi dincilerin
eserleri, felsefe, kuantum, Budizm ve daha birçok dalda kendimi bulmaya çalıştığımı,
güzel bir dille aileme anlatmış, saygı duymalarını başarmıştım.”
“Tanrı’ya inanıyordum, bundan emindim ama henüz Tanrı’yta arama bir din koymaya
hazır değildim. Hz. Muhammed’in Peygamber olabileceğini kendime kabul
ettirememiştim. Daha çok bilgiye ihtiyacım vardı. İslam’ın bu kadar bağnaz, ilimden
yoksun yaşanması ve aile büyüklerimden gördüklerim, beni bu dinden çok soğutmuştu.
İnsanların hayatlarını bu kadar bilgisiz, araştırmasız, bayağı, amaçlarını ve kendilerini
keşfedemeden yaşamaları beni deli ediyor, ben böyle olmamalıyım diyerek güç
buluyordum.”
“Avrupa’ya staj amaçlı gittiğimde, kendimi çok farklı bir dünyada gördüm, önce
insandım; kadın ya da erkek değil! Sözlerim değer buluyordu. Belki ben de burada bir
şeyler yapabilecektim.
“Kur’an’ı yıllar önce okumuştum; tekrar elime alıp, bu olgunluğumla tekrar tanışmak
istedim. Okudum, okudum, okudum. Tabiî ki, Allah’ın kelamını düzgün ve doğrudan
veren sizin mealinizden. Sizi ydlar öncesinden tanıyor, yazdarınızı takip ediyor ve
kitaplarınızı okuyordum. Ama Kur’an'la beraber tekrar okudum. Daha sonra,
gelenekçi tefsirlerle karşılaştırarak okudum. Ayetlerin içindeydim, doğruya aklım karar
veriyordu. Bambaşka bir dünyanın içine girmiştim.”
“Siz dinde reformu getiren kişisiniz, dünya ne yazık ki, yaşarken diğer liderlerde,
nebilerde, peygamberlerde, filozof ve ilim adamlarında olduğu gibi, sizin de değerinizi
tam olarak anlayamayacak; fakat bana anlattınız! Kızlarıma da anlatmaya devam
edeceksiniz!”
“İnsanlık için faydalı olma isteğini içimden kazısalar da, artık çıkaramazlar. Şu anda 30
yaşındayım. Hayata bir şeyler bırakmadan gitmek istemiyorum. Bana önereceğiniz
kitaplar, yol ve yöntemler vardır umarım.”
Önerilerim: Öncelikle, ‘Kur’an’ın Temel Buyrukları, Kur’an’daki İslam, İslam Nasıl
Yozlaştırıldı, Ylâûn Suresi Böyle Buyurdu ve Şirk, Kur’an’ı Tanıyor musunuz* adlı
kitaplarımı okuyun. Onlar sizin yolunuzu açacaktır. Bilgi bakımından da açacaktır,
yöntem bakımından da... Sîzdeki bu niyet ve bu gayret sizi yarı yolda bırakmaz, merak
etmeyin.
Mektuplardan seçmeler
Haşan Kayacan yazıyor: “Siz hiç sorulmayanları sorduğunuz için çoğumuzun ufku
açıldı. Size teşekkür ediyoruz. Atatürk, yüzyıla yakın bir süredir anlaşılamıyor ve yanlış
yorumlamalarla anlaşılması daha güçleşiyor. L lnsan Atatürk’ diye bir kavram çıkardılar.
Herkes bilsin ki; Atatürk, cephede savaşırken de insandı, saldıran ülkeleri dize
getirirken de insandı, cumhuriyeti kurarken de insandı. Atatürk hep insandı! Benim için
Atatürk'ü büyük yapan özelliklerinden biri kuru fasulye-pilav sevmesidir.”
“Atatürk’ün birçok yeteneği vardı. Gerek düşünce adamı olması, gerek askeri bilgisi,
gerek liderliği. Bunların hepsi ‘insan’ özellikleridir. O, her yönüyle insan. O; mütevazı,
samimi, içten, bizden biri. Onun için seviyoruz Atatürk'ü. Daha istedikleri ne? O
dönemde bizi daha ileriye götürecek kim vardı başka? Bana biri bu sorunun cevabını
versin. Atatürk kudretli bir insandı. Bugün konuşmak kolay. Belgelerden o günleri
öğrenmek lazım. Bu işler çocuk oyuncağı değil. Şöyle belge dolu bir ‘Atatürk Hayatı’
yayınlanmadı. Gerekirse 4.000 sayfa otsun, gerekirse 10 yıl çalışma istesin.”
Asena Kır yazıyor: “22 yaşındayım ve bu yaşa kadar birçok kitabınızı okudum.
Düşüncelerinizin beni ne kadar aydınlattığını anlatamam. Yeni bir ufuk açtınız
beynimde. Sizin, dini doğru anlatma çabalarınız bende tam olarak karşılığını buldu ve
dimdik ayaktayım. Nasıl teşekkür etsem az!”
Aylin Baker yazıyor: “İnsanlar sizin söylediklerinizi dinliyor; düşünmesini, olayları
tartmasını öğreniyorlar. Şu donemde görüşleriniz çok önemli. Size engel olunduğunu
düşünüyoruz. Yurt dışında izlenebilecek kanallarda sîzi duymak istiyoruz. Hem laik,
hem demokrat, hem de dindar olunabileceğini tam olarak anlatabilen bîr tek siz
varsınız. Atatürk gibi, Allah’ın bu millete nasip ettiği büyük mucizenin, kıskançlık ve
cehaletle yok edilmesine engel olmaya çalışan sîzsiniz. Büyük bir değersiniz. Hakkınızı
ödeyemeyiz. Çok teşekkür ederiz.”
Tayfun Polat yazıyor: “Dine karşı düşüncelerimi doğruyu göstererek 180 derece çeviren
ve güzele yönlendiren size çok müteşekkirim. Özellikle, kitaplarınızda Kur’an-ı
Kerim’den ayetler aktarmanız ve ünlü fakîhlere atıflar yapmanız çok etkileyici. Yani
kafadan atmıyor, fikirlerinizi destekler birçok alıntı yapıyorsunuz. Yaptığınız iş çok zor.
Fikirleriniz ve kitaplarınız bu zamanın çok ötesinde.”
“ Şirkin Ateizm olduğunu zannediyorlar. Kul ya da kamu hakkı yemekle dinden
çıkılmayacağını zannediyorlar. ‘Sen namazı kıl bir şekilde, oradan sevap alırsın; o ayrı;
kul hakkı, kamu hakkı ayrı’ gibi söylemlerle kendilerini avutuyorlar. Ylâûn suresinden
namazının lanetlendiğini söylediğimde, yok öyle bir şey diyorlar.”
“Bu ülke ayağa kalkabilecekse, size çok ama çok ihtiyacı var. İyi ki varsınız. İyi ki sizinle
aynı yüzyıla denk geldik. İslam dünyasına yaptığınız çalışmaları Allah elbette görecektir.
Sizin için dualar ediyoruz.”
Dinler arası diyalogun esası 'deizm'e çağrıdır
Günümüzde daha çok üç büyük din (İslam, Hıristiyanlık ve Musevilik) arasında
yürütülmeye çalışılan, daha doğrusu yürütüldüğü iddia edilen diyalog, gerçek bir
diyalog olmaktan çok, kitleleri Allah ile aldatmaya yönelik siyasal bir oyundur. Ve
samimiyetle söylemeliyiz ki; bu oyunda aldatılan, kullanılan camia da İslam dünyası,
özellikle Türk halkıdır. Gerçek şu ki; ortada, kavramın amacına, dinlerin beklentisine
yaraşır bir diyalog yok; süper Hıristiyan güçlerin, perişan durumdaki Müslüman
dünyayı aldatıp oyalaması var.
Biz, sürüp giden bu ‘diyalog’ adlı oyuna karşı çıkan beyanlarımızla; işte bu tezgâha, bu
aldatmacaya, bu haçlı oyununa karşı çıkmaktayız; dinlerin ve Tann’mn isteği olan
gerçek diyaloga değil!
Günümüzde üç büyük din arasında işlediği varsayılan sözde diyalogun, olması gereken
esası nedir? Bu soruya isabetli bir cevap vermek için, tek Tanrıcı dinler arasında
diyaloga çağrının, tarihte ilk kez Kur’an tarafından yapıldığını kayda geçirmek gerekir.
Kur’an’ın bu konuda, Hz. Muhammed aracılığı ile 15 asır önce yaptığı çağrı şudur:
“De ki, ‘Ey ehlikitap/Yahudiler ve Hıristiyanlar! Sizin ve bizim aramızda aynı olan şu
söze gelin: ‘Allah'tan başkasına kulluk etmeyelim, O'na hiçbir şeyi ortak koşmayalım.
Allah'ın berisinden, kimimiz kimimizi rabler edinmesin!’ Eğer yüz çevirirlerse şöyle
söyle: ‘Tanık olun, biz Müslümanlarız/Allah'a teslim alanlarız!" (Ali İmran, 64)
Görülüyor ki; diyalog ve beraberlikte esas alman tek gerçek var: Allah’ın birliği. Yani,
şirkin reddi. Kur’an, birlik ve diyalogun temeline, ‘olmazsa olmaz’ değer gördüğü
Allah’a imam oturtmuştur. Peygamberlere iman, bu noktada gündem yapılmamıştır.
Açıktır ki; peygambere iman devreye sokulduğunda, diyalogun anlam ifade etmesi
zorlaşacaktır. Herkes, işi kendi peygamberine odaklayacak, Allah’ın birliği yerine
peygamberlerin çokluğu geçecektir. Ayrıca ve daha önemlisi; peygamberler devreye
sokulduğunda, dinin pratikleri gündeme gelecek, onlar gündeme geldiğinde ise ‘din
sınıfı’, ‘din adamları’, onların yüzlerce zübürü, dayatması, saptırması, çıkan devreye
girecektir ki, dinler konusunda musibetin kaynağı budur.
Kur’an; diyalog meselesinde, zirve değeri otan Allah’a imanı esas alıp, öteki değerleri
her dinin kendi mensubuna bırakmıştır. Kur’an; bu tavrıyla, Bakara 62 ile Mâide 69’da
belirlediği ‘kurtuluş şartları’nı, başka bir deyişle ‘kurtuluş için yeterlilik şartları’nı öne
çıkarıp, ‘efdaliyet şartları’nı kenara koymuştur.
Böyle bir diyalog ve birlik çağrısının felsefî esası nedir? Tartışmasız biçimde
söyleyebiliriz ki; bu esas, dinlerin mensuplarının son tahlilde Allah’ın birliğine iman
üzerinde ittifak edip, öteki meseleleri bir kenara koymasının tanrısal iradeye
uygunluğudur.
Bizim burada diyalogdan hayır bekleyen herkese altını çizerek önereceğimiz iki şey var:
1. Diyalog derken, siyaset yapıp birbirini aldatmak yerine, mutlu bir gelecek inşa etmek
için Varatıcı’nın birliğini esas almak, kendi peygamberini dayatmaktan vazgeçmek,
2. Diyalogu, kitleleri kandırmaya yönelik geleneksel kabullerle kirletmek yerine,
diyalogda ‘Deizm’in (Allah’ın birliğine imanın) öne çıkarılması gerektiğini ve (en
azından) Kur’an’ın bunu istediğini, insanlığa açık yüreklilikle ilan etmek.
Diyalogdan işte o zaman hayır gelir; aksi halde, Allah ile aldatma tezgâhının küresel bir
işleyişini seyretmenin ötesinde bir şey kazanmamız mümkün olmaz.
Feratzci Hamdt'nin torunları
Yakın Türk Tarihi araştırmalarıyla ünlü Zeki Sarıhan’ın 13 Eylül 2013 tarihli sarsıcı
makalesinden alıyorum. 30 Ağustos Zaferi’nin dünyada yankılanması üzerine, hıyanet
damarları ciddi biçimde rahatsızlaşan Kurtuluş Savaşı düşmanları, eylül ayı
başlarından itibaren, saklandıkları deliklerden bir bir çıkarılmaya başladı. Tarihçi Zeki
Sarıhan’ı dinleyelim:
“Sabah gazetesinin haberine göre; Yunan İşgali sırasında, Bursa’da müftülük yapan
Feraizci Hamdi haini de yakayı ele vermiştir. Gazetenin yayınına göre; hoca, Türk
bayrağını yırtmış, çiğnemiş; Yunan ileri hareketini, krala çektiği bir telgrafla
kutlamıştır. Türkleri şikâyet ederek tutuklatmıştır. Müslüman kadınların Yunanlılarla
evlenebileceği konusunda fetva da veren hoca, Bursa’nın kurtuluşuyla, İstanbul’a gelip
saklanmıştır. Sorgusu sırasında suçlarını saklamamış, ancak bunların Mustafa Kemal
Paşa tarafından affedildiğini ileri sürmüştür. Bayrak yırttığını ve Yunanlılar Eskişehir’e
girdiğinde secdeye kapandığını reddetmiş; fenalık yapanın kendisi değil, şimdi Hicaz’da
olan Ömer Feyzi olduğunu söylemiştir.”
Feraizci’nin bugünkü torunları içinde, Kurtuluş Savaşı’na duyduğu hınç ve düşmanlığı
dedelerinden daha azdı biçimde devam ettiren, din maskeli hainler az değildir. Hemen
her gün, bunların birinin veya birkaçının Kurtuluş Savaşı, o savaşın başbuğu ve
askerleri aleyhinde, doğrudan veya dolaylı hezeyanlarına, iftiralarına tanık olmaktayız.
Bir yandan bağımsızlık düşmanlığı yapmaktalar, bir yandan da namazı, umresi eksik
olanları dindışı ilan etmekteler. Onlara göre; iki rekât namaz varsa, hiçbir ablaksızlık ve
alçaklık Müslümanlığa zarar vermez. Şeytanî tezgâhlarını işte böyle iştetmekteler.
Dahası; bunların Kurtuluş Savaşı’na sövüp saymaları, imkân sahibi kodamanlarca, bir
tür L üstünlük belgesi* sayılmaktadır. Sövüp sayanlar, kısa bir süre sonra bir biçimde
ödüllendirilmektedir; bir mevkie getirilerek, bir ihale verilerek, bir krediyle, bir köşe
yazarlığıyla, bir program yapımcılığıyla, bir danışmanlıkla ve daha bilmem nelerle...
Eğer açıkça ödüllendirmek çok fazla sırıtacaksa; yakınları, ortakları, işbirlikçileri, gizli
kasaları vasıtasıyla ödüllendiriliyorlar. Değişmeyen şu: Kurtuluş Savaşı’na, onun
önderine bir biçimde çamur atmak, asla ve asla ödülsüz bırakılmıyor! Aynen, aksini
yaparak Kurtuluş Savaşı’nt, onun başbuğunu bir biçimde övenlerin asla ve asla cezasız
bırakılmadıkları gibi...
GÜVENMEK VEYA MECBUR BIRAKMAK
Biz burada yeni kuşakların vicdanlarına şunu ileteceğiz: Dincilerin, özellikle hıyanete
bulaşmışlarının, ne kendilerine ne de kanlarını taşıyanlara güvenilir. Onlardan hayır
gelmesini ümit edecekseniz, onlara güvenmeyeceksiniz, onları mecbur bırakacaksınız.
Aslında şer güçlerin tümü (Avrupa, ABD, dincilik, engizisyon) böyledir. Onlara
güvenenler mahvolur. Tarihin diyalektiği bunun aksini hiç göstermemiştir. Tarih
yaratan adam Mustafa Kemal, daha 1920’de şunu söylüyordu: “AvrupalIların
namusuna güvenenleyiz.” Avrupa, bir örnektir. Zulüm ve hıyanete bulaşanların
hiçbirine güvenemezsiniz.
Atatürk; Batı’ya karşı, Batı’nın namusuna güvenerek değil, Batı'yı mümkün mertebe
namuslu davranmaya mecbur bırakarak başarılı oldu. Aklınız, feraset ve dirayetinizle
mecbur bırakırsanız, en namussuz adam bile namuslu eylemler sergileyecektir. Bunun
arkasında güven yok, mecbur bırakmak vardır. Tarih yaratan bütün büyük ruhlar;
güvenerek değil, mecbur bırakarak başarılı olurlar. Güven sadece Allah’adır. Özellikle
büyük ruh, Allah’tan başkasına asla güvenmez. Ve Kur’an, işte bunun içindir ki;
üzerine basa basa şu gerçeği tekrarlar: “Allah’tan başka dost yoktur, olmaz”. Dost ve
dostluk tabiri insan için, özellikle devletler için ancak mecazî anlamda kullanılabilir.
MUHAMMEDİ İSLAM VE MUAVİYE İSLÂMÎ
Mevlüt Söylem Balıkesir’den yazıyor: “I990’lı yıllarda Hürriyet gazetesinde Cuma
günleri yayınlanan köşe yazılarınızla tanıştım. Giderek eserlerinizi okumaya başladım.
Şu an tüm eserleriniz kitaplığımda mevcut. Altmışa yakın eserinizi okuduktan sonra,
Muhammedi İslam ile Muaviye İslâmî’nin farkını net bir şekilde gördüm.
Camilerimizde din adamı kılığında çok Muaviye gördüm ve o camilerden soğudum. O
camilerde namaz kılmıyorum, beş vakit evimde kılıyorum. Artık, doğru ile yanlışı ayırt
edebiliyorum. Size minnet ve şükranlarımı sunuyorum. Bunu da kendimi ifade etmek
için yazıyorum. Sizin gönül dostunuz olmaktan çok mutluyum.”
Mehmet Çalışkan Hollanda’dan yazıyor: “Hollanda'nın Leiden Üniversitesinden
‘master’ yapıp, tarihçi olarak mezun olmamda en büyük katkıyı Yaşar Nuri Oztürk'ün
kitapları yapmıştır. Leiden Üniversitesi’nin Türkoloji bölümünde gördüm ki; Müdafaa-i
Hukuk kadrosuna nefret ve intikam hırsıyla beslenmiş hocalar, Yaşar Nuri Oztürk'ün
kitapları yüzünden, çeşitli 'haçlı oyunlarıyla kıvırmaya başlamışlar. Üniversitenin
bağımsız profesörleri benim Atatürk ve Kur'an adlı mezuniyet tezimi kabul etmek
zorunda kaldılar; haksız bir şekilde tezim kabul edilmiyordu. Bunun da üç sebebi vardı:
1. Atatürk düşmanlığı, 2. Yaşar Nuri Oztürk karşıtlığı, 3. Müslüman düşmanlığı.”
Ben, Yaşar Nuri Hoca’nın tespit ettiği Kur’an'sal ilkelerin savunucusuyum. Leiden
Üniversitesi’nin yeraltı kütüphanesinde bir bölüm açılmış. Yaşar Nuri Oztürk’ün
neredeyse bütün kitapları orada bulunmaktadır. Leiden Üniversitesi dünyanın en iyi 70
üniversitesinden biridir.
Yakında Yaşar Nuri Hocama ithaf edilmiş 'Müşrikler Allah Düşmanıdır' adlı bir
kitabımı yayınlamak istiyorum ve şunu da söylemeden yapamayacağım: Yaşar Nuri
Oztürk' ün Türkçe Meal’ini okuyana kadar, müşrik olduğumu anlamamıştım.
Hayatımın bundan sonrası, şirkin bütün türlerine karşı mücadele etmekle geçecektir.”
Berrin Başar yazıyor: “Şu sıralar Hallaç adlı eserinizi okumaktayım. Öncelikle, açtığınız
aydınlık kapılar için minnet ve teşekkürlerimi iletmek isterim. Her bir eseriniz
cehaletimin farkına varmama ve bunu gidermek için yeni şeyler, yeni bilgiler öğrenme
isteğime yol açıyor. Hallaç eseriniz, bende Karmatîlik, Zenc isyanı, Ebu Zer ile ilgili
bilgi edinme isteği uyandırdı.”
Ahmet Rıdvan Yalçıner yazıyor: “Seksen yaşında, Müslüman Türk vatandaşıyım.
Yazmış olduğunuz ‘Kur’an’daki İslam, Dört Yüz Soruda İslam, Allah ile Aldatmak,
Mâûn Suresi, Şirk ve Kuran'ı Tanıyor musunuz’ dâhil, kitaplarınızın yüzde yetmişinden
fazlasını okudum. Kur’an’ı Allah’ın söylediği, peygamberimizin öğrettiği anlamda, sizin
kitaplarınızla öğrendim. Allah sizden razı olsun!”
Sel Su, Almanya’dan yazıyor: “Ben Avrupa’da yaşıyorum. Ben dini sizde sevdim,
Kur’an’ı sizde sevdim. Gerçek dinin ne olduğunu sizden öğrendim. Allah’ı sizde çok
ama çok sevdim. O kadar güzel, o kadar akıllı, o kadar mantıklı ve o kadar tane tane
anlatıyorsunuz ki! Sanki içimizde kiler i ezberlemişsiniz.”
İniş sıralı Kur'an Meali’ üstüne
Oktay Erdem adlı okuyucumuzun mektubunu okuyalım, sonra bir değerlendirme
yapalım: “44 yaşında, modern yaşayan bir adamım. Bu yaşıma kadar Kuran-ı Kerim'i
hiç okumadım, okuyamadım. Çünkü elime her alışımda ruhum daraldı, içim sıkıldı.
Bakara suresini asla geçemedim. Ta ki, sizin 'Surelerin İniş Sırasına Göre Kur’an
Meali’nizi bir arkadaşım tavsiye edene kadar.”
“Eyüp Sultan’da oturuyorum. Oradaki tüm kitapçıları gezmeme rağmen, sizin
kitabınızı bulamadım. Çok acı geldi bana; Taksim’e gittim; yukarıdan aşağıya başladım.
Önce D&K. 'Yok, başka şubelerde olabilir’ dediler. Ardından Mephisto. ‘Yok’ dediler.
Ardından Pandora. ‘Yok’ dediler. En son İnsan Kitapla bir adet buldum, İkinciyi
istedim ‘Vok’ dediler.”
“Bu kadar mı zor bu kitabı bulmamız? Yayıncıyla konuşmanız gerekmiyor mu? Gerekli
baskıları lütfen yapın; herkes okusun ve anlasın. Şimdi otobüste, trende elimde. Modern
takım elbiseli bir adam, göğsümü gere gere kitabınızı açıp okuyorum. Herkes görsün,
okusun diye; ama inanın, bence bulamıyorlardır o insanlarda! Eşim ve ben, ölene kadar
duacınız olacağız. Bizi kendimize getirdiğin için Allah senden razı olsun!”
NEDEN İNİŞ SIRALI’ MEAL?
Kur’an’ın etimizdeki resmî nüshası, surelerin iniş sırasına göre düzenlenmemiştir.
Ayetlerin tertibi vahye bağlı iken, surelerin tertibi serbest bırakıldığı için, bunda
sakıncalı bir yan da yoktur. Üçüncü Halife Osman, bugün elimizde bulunan tertibi
resmileştirip, öteki tertipteki mushafları referans kaynağı olmaktan çıkardı. Bunda
zorunluluk vardı. Çünkü; herkesin elinde kendine göre tertip edilmiş bir mushaf
olduğunda, Kur’an’a yollama yapmak çok zorlaşacaktı. Bu zorluğun ortadan
kaldırılması gerekiyordu. Ancak, orada çok ciddi bir nokta gözden kaçırıldı ki o da
şuydu:
Hz. Ali’nin elinde, sureleri iniş sırasına göre düzenleyen bir mushaf vardı. Daha
önemlisi: Hz. Ali, bu mushafta, ayetlerin kenarlarına, peygamberimizin o ayetlerle ilgili
açıklamalarını yazmıştı. İşte, esas hadisler bunlardı ve bunlar, Kur’an’ın en büyük
müfessiri olan Hz. Peygamber’in yorumlarıydı. Ali’ye duyulan haset ve bazı
kimselerdeki kin, Peygamberimizin “Konuşan Kur’an” diye nitelediği, Ali’nin bu
‘hazine’ değerindeki mushaf nüshasının esas alınmasını engelledi. Bu nüsha, Ehlibeyt
çevrelerince bir süre elden ele gizlice dolaştırıldı ise de, ileriki yıllarda Emevî zorbası
adûdlar tarafından bulunup, yok edildi! İslam dünyası, en çok muhtaç olduğu
‘Peygamber açıklamalarından yoksun bırakıldı. İslam dünyasının felaket sebeplerinin
en büyüklerinden biri de budur.
Emevî adûdları, gerçek hadisleri yok ettiler; onların yerine, binlerce yalan uydurtup
hadis diye ümmete dayattılar. Müslümanlar, asırlardır o uydurmaların açtığı
felaketlerin girdabında kıvranıyor. Unutmayalım; günümüz siyaset dinciliğinin Allah ile
aldatmada kullandığı temel sermaye de bu uydurmalardır.
Allah’a şükür ki; Kur’an, bir tek harfi bozulmadan elimizdedir. Surelerin tertibi şöyle
olmuş, böyle olmuş, fark etmez; Kur’an, Kur’andır. Ancak, sureleri iniş sırasına göre
okumak ile o sıraya göre okumamak arasındaki fark; bir saraya kapıdan girmek ile
bacadan girmek arasındaki farka benzer. Saray aynı saraydır ama bacadan girmek
problemli bir iştir. İniş sırasına göre okuduğunuzda; Cenabı Hakk’ın insanı eğitirken
nasıl bir yol izlediğini görüyor, Kur’an sarayını âdeta Tanrı’nın rehberliğinde
dolaşıyorsunuz. Biz, işte bunun için, kısa bir Kur’an tefsiri olan “Kur’an’daki İslam”
adlı eserimizi de surelerin iniş sırasını esas alarak düzenledik.
İnsanlığa rahmetle bakmak
Kur’an’ın Allah’ı, kendisini ‘rahmeti her şeyi çepeçevre kuşatan kudret’ olarak tanıtır.
(A’raf, 156) Kur’an’da yirmiye yakın ayette ‘Rahmet’ olarak adlandırılır. Kur’an’ı
insanlığa tebliğ eden Peygamber de ‘Alemlerin Rahmeti’ olarak tanıtılmıştır. (Enbiya,
107)
Bunları alt alta yazarak bir saptama yapalım: Kur’an’ın dini, rahmeti her şeyi
çepeçevre kuşatan bir Tanrı’mn, rahmet olarak gönderilmiş peygamberinin tebliğ ettiği
rahmet bir kitabın dinidir. Yani Kur’an’ın Islamı’nda Altab da, peygamber de, kitap da
rahmettir. Yani bu, dinde bütün yolların bir biçimde rahmete çıkması gerekir.
Çıkmıyorsa; ya Allah yanlış algılanmıştır, ya Peygamber, ya kitap yahut da bunların üçü
birden...
Şimdi bir Kur’an’ın bu söylediğine bakın, bir de adına ‘İslam dünyası’ (!) dedikleri
coğrafyaların durumuna; oralarda olup bitenlere, oralarda insana reva görülenlere
bakın!..
Bu bakışı gerçekleştirdiğinizde, eğer insan vicdanı taşıyorsanız, şu iki şeyi hemen
söyleyeceksiniz: 1) Bu Kur’an denen kitabın dinini şu Müslüman yaftalı kalabalıklardan
değil, bu kitabın kendisinden öğrenmeliyiz. Başka bir deyişle; İslam’ı yeniden
keşfetmetiyiz. 2) İnsanlığın onlarca dert ve acıyla kıvrandığı bir dünyada, böyle bir kitap
ortada dururken; bu kitaba kayıtsız kalmak, onda nelerin olduğunu merak etmeden
yaşamak, insana yakışan bir davranış değildir.
Bir şeye daha dikkat çekelim: Yüzyılımızın ‘Hadis Allâmesi’ diye bilinen Nâsıruddin el-
Elbanî’nin 30 ciltlik şaheseri el-Ahâdîs’inde Peygamberimizin şu iki sözü art arda
verilmiş: “Allah’ın, insanlık için kalbine rahmet koymadığı kul, her şeyini kaybetmiş,
hüsrana uğramıştır.” “Güzel düşünüp güzel şeyler üretenin güzelliğine, çirkin düşünüp
çirkinlikler üretenin de kötülüğüne tanıklık edin.” (Elbanî, el-Ahâdîs es-Sahîha, cilt 1,
kısım 2, no: 456, 457)
Dikkat edilsin; rahmet de, tanıklık da ‘insanlık’ için istenmiştir. Peygamber sözünün
özünü taşıyan kelimeler iki tane: Rahmet ve beşer. Rahmet; Arap dilinde şu üç anlamı
taşır: Sevgi, şefkat, merhamet. Geleneksel saltanat dinciliği bu üç anlamın ikisini yok
etmiş, sadece merhameti bırakmıştır. Onu da son tahlilde, emeği ve alın teri ihanete
uğramış kitlelere makarna ve kömür dağıtmaya indirgeyerek, Kur’an’ın bu en önemli
kavramını işlemez hale getirmiştir. Şimdilerde makarna ve kömür merhametçiliğinin
karşılığı oydur. Oyunu, yani onurunu ve geleceğini ver; makarna ve kömür al. İşte
dinciliğin işlettiği tezgâh budur. Bu tezgâha din mi dersiniz, dinsizlik mi, orasına siz
karar verin.
Peygamber sözünde kullanılan temel sözcüklerden İkincisi: ‘beşer’dir ki insanlık ve
insan demektir. Bırakın birinci sınıf, ikinci sınıf dindar kaydını, Müslümanlık kaydı bile
konmamıştır. Meslek, mezhep, bölge, renk ve ırk kaydı hiç konmamıştır. İnsan veya
insanlık diye bir ‘en üst kavram’, bir ‘temel adres’getiriyor Yüce Peygamber. O
kavramdan kutsalı, yücesi yok. Gayelerin gayesi o. Böyle olduğu içindir ki; Kur’an,
“İnsan din için değildir, din insan içindir” ilkesinin açılımı olan bir kitaptır. Ancak, bu
açılımı görmek için, Kur’an’ı mezarlıktan kurtarmak lazım. Bir de, dincinin sevgi ve
aydınlıktan yoksun kafasından.
İnsan hakları mı yandaş hakları mı?
İnsan hakları, insanın haklarıdır; filan dinden, falan renkten, ırktan, mezhepten,
tarikattan veya bölgeden olanların hakları değil!
İdeolojiler, o arada dini ideolojileştiren saltanat dinciliği; insan haklarını, kendisi gibi
düşünen ve yaşayanların hakları haline getirmiştir. Bu sakat anlayışın bugün en dikkat
çeken coğrafyası, dincilik iktidarının despotizmi altında inim inim inleyen Türkiye’dir.
Bakın Türkiye’ye; insan hakkı, hukuk diye bir şey bırakılmış mıdır? Kıyıda köşede bir
şeyler kalmış gibi duruyorsa, yakında onları da silip süpüreceklerinden kuşkunuz
olmasın. Tabii ki, tarihin diyalektiği zulümlerini yürütmelerine imkân verirse...
İnsan haklarını yandaşların değil de, gerçekten insanın hakları olarak gören ve böyle
görülmesinin dinin-imanın esası olduğunu gösteren iki peygamber davranışına dikkat
çekmek istiyoruz. Siyaset dincisi zihniyet, Hz. Peygamber'in dışkısına ‘gaita-i şerife’
deyip onu bile kutsallaştırırken, onun bu tür davranışlarına asla değinmez,
değinmemiştir. Bu davranışlar, saltanat dincisi yobazın tarih boyu kahrını çeken Kur’an
mümini bilgelerin kitaplarının tozlu sayfalarında kalmıştır. O mesajları, hapsedildikleri
yerlerden çıkarıp kitlelere gösterenler akıl almaz itham ve zulümlere maruz
bırakılmışlardır, kalmaktadırlar.
İNSAN HAKLARI KABE’DEN BİLE SAYGINDIR
Hz. Peygamber, bir gün Kabe tavaf edilirken, aniden tavafı durduruyor ve şok bir soru
soruyor: “Bu Kabe hakkında ne dersiniz, onu nasıl bilirsiniz?” Topluluk, Kabe’yi övücü
sözler söylemeye başlıyor. Yüce Peygamber, söylenenleri bir süre dinliyor ve sonunda
ölümsüzlük burcuna oturan şu sözü söylüyor: “Allah’a yemin olsun ki; sizin canlarınız,
kanlarınız ve onurlarınız o Kabe’den daha mukaddes, daha mübarek ve daha
saygındır.”
Bu davranış ve bu söz, Kur’an’ın Kaf suresindeki şu ayetin bir tefsiridir: “Biz, insana
şahdamarından daha yakınız” (Kaf, 16). Bu demektir ki; Allah insanın sürekli yanında
ve içinde. İslam vicdanının anıt isimlerinden biri olan Bayezid Bistamî (ölm. 261/874) bu
gerçeğe dikkat çekerken, habire hacca koşanla» şöyle azarlıyor: “Allah, gidip gidip
tavaf ettiğiniz o Kabe’ye hiç girmedi; insanın kalbimdense hiç çıkmadı. Gelin, insan
kalbini tavaf edin.”
İnsanın yerini ve değerini gösteren bir ‘Peygamber davranışı’na daha dikkat çekelim:
Arkadaşlarıyla sohbet ettiği bir sırada, karşı taraftan bir cenazenin taşındığını gördü ve
ayağa kalktı. Yanındakiler şöyle dedi: “Kalkmanıza gerek yok, o bir Müslüman cenazesi
değil.” Cevap, insan konusunun ölümsüz ilkelerinden biri olan şu sözdür: “Müslüman
olmayabilir ama insandır.”
Bir bu davranışı düşünün, bir de Gezi Eylemleri’nde katledilen gençlerin cenazelerinin
kaldırılışında bîr sürü problem çıkaran dinci otoritenin yüreğini.
Saltanat dincisi, insan gerçeğini asla anlamadı. Onun Kur’an’dan anladığı; mezarlıkta
üfürüp sevap almak, Muhammed’den anladığı da, Arap-Emevî örflerini ihya etmektir.
Saltanat dinciliği, Kur’an’ın getirdikleriyle Arap’ın örflerini birbirinden asla ayıramadı
veya bilerek ayırmadı. Felaketin kaynağı işte budur.
Cumhuriyet Bayramınız Kutlu Olsun
“Cumhuriyet uçurumun kenarında. Neyi kutlayacağız? Şimdi kutlamak değil, ağlamak
zamanıdır” diyenler var ama ben yine de Cumhuriyet bayramınızı kutlayacağım. Bunu,
benim ‘umutlarımı’ kutlamam olarak alabilirsiniz.
Kutlanmasını fiilen durdurdular ama yine de kutlu olsun! Ruhum emin ki; bugünler
geçecek ve o büyük bayramı yine tüm coşkumuzla kutlayacağız. Tarih ve Tanrı, her şeye
rağmen bizden henüz vazgeçmemiştir. Bu teker bu tümsekte kalmayacaktır. Yeter ki biz,
yine her şeye rağmen aklımızı başımıza alalım, yani adam olalım. Herkesi kor, âlemi
sersem yerine koymayı bırakıp, gayret kuşağını kuşanalım. Cumhuriyetin, büyük
ıstıraplar pahasına sahip olunacak bir değer olduğunu, bizimse bu değere bedavadan
sahip bulunduğumuzu itiraf edelim.
Başımıza ne geldiyse ıstırabı, çileyi göğüsleme irade ve onurunu gösterememek
yüzünden geldi. Yani bedavacılık yüzünden. Şimdi tarih bizi, bedavadan sahip olmak ile
çile çekerek elde etmenin farkını gösteren bir sürece soktu. Bu farkı anlayıp bedavacılık
kapısını kapattığımız anda, her şey bir büyük tecelli ile değişir ve ufuk aydınlanır.
Bedavacılık ve aymazlıktan uzaklaşacağımıza tarih ve Tanrı huzurunda yürekten söz
vermemiz, yani sergilediğimiz korkunç gafletler, yan yatmalar yüzünden bulaştığımız
büyük günahlardan tövbe etmemiz lazım. Tanrı, Cumhuriyeti sevenlerin gafletlerini onu
sevmeyenlerin ihanetleriyle cezalandırdı. Evrenin ruhunun yöntemi budur.
Şöyle veya böyle, tövbe etmemiz şart. Tanrı’ya inananlarımız Tanrı huzurunda, Tanrt’ya
inanmayanlarımız tarih huzurunda tövbe etmelidir. Ama mutlaka ve muhakkak bir
tövbeye muhtacız. Tövbe; hatanın, eksiğin farkına varmaktır. Benim bahsettiğim tövbe
olmadan; Cumhuriyet, ihanetler eliyle itildiği uçurumun kenarından, mümkün değil,
geri dönemez.
Cumhuriyet Bayramı’m kutlarken, neyi kutluyorduk? Bu sorunun cevabını layıkıyla
vermiş olsaydık, bugün Cumhuriyet uçurumun kenarında olmazdı.
Biz, Cumhuriyetin kıymetini bilmedik ve öyle olunca da, tarihin diyalektiği onu
gözlerimizin önünde uçurumun kenarına getirip bizi dehşete düşürdü. Her şeye rağmen
aklımızı başımıza alırsak. Cumhuriyet uçurumun kenarından geri döner ve biz yeniden
mutlu oluruz. Aklımızı başımıza almaz isek, değişik türden kanı virüstü adûdlar,
uçurumun kenarındaki o aziz varlığa tekmeyi vururlar ve hepimiz karanlık bir
coğrafyanın kahrolmuş çocukları oluveririz.
HAYATÎ İKİ SORU
Aklımızı başımıza almak ne demek? Şu iki sorunun idrakinde olmak demek:
1. Cumhuriyet nasıl geldi?
2. Cumhuriyet bizi nelerden kurtardı?
Önce birinci soruyu cevaplayalım: Cumhuriyet, Kurtuluş Savaşı verilerek elde edildi.
Yani; kanla, gözyaşıyla, çileyle, ıstırapla. Ama o çileleri biz çekmediğimiz için, biz
Cumhuriyeti bedavadan gelmiş sanıyoruz. Tarihin diyalektiği veya Tanrı (bence ikisi
aynı gerçeğin değişik adlarıdır), bu aziz varlığın bedavadan elde edilecek bir varlık
olmadığını göstermek üzere, onu elimizden çıkacak bir noktaya oturttu. Tarih ve
Tanrı’nın beklediği ‘akıllanmadı, fark edişi gösterirsek, aziz emanet geri döner;
göstermez isek geçip gider, göçüp gider.
Cumhuriyet bizi nelerden kurtardı?
Bu sorunun kısa cevabı şudur: Cumhuriyet bizi raiyye olmaktan kurtardı.
Her şey bunun içinde saklı. Saltanat dincileri bunu bildikleri içindir ki; bir yandan
cumhuriyet düşmanlığı yaparken, bir yandan da halkı raiyyeleştirmek için yirmi
tırnaklarıyla didiniyorlar.
O halde raiyyelikten kurtuluşun idraki içinde olmak, Cumhuriyetle ilgili bütün
soruların cevabını bulmak demektir. Raiyyelikten kurtulmak, hayvanlıktan kurtulmak
demektir. “Ben insanım’' diyen bir varlık için, bu kurtuluşun yerine konacak herhangi
bir değerden veya nimetten söz etmek mümkün değil.
Osmanlı İmparatorluğunda halkın hukukî sıfatı raiyye (çoğulu: reaya) veya ‘kul’dur.
Cumhuriyet düşmanlarının OsmanlI'yı ihya için didinmelerinin sebebi; Osmanlı
mahabbeti değil, raiyyeliğin geri gelmesi ihtimalinin yarattığı heyecandır. Şimdi,
Ortadoğu halklarına ilk kez bu satırların yazan tarafından duyurulan bu hayatî mesajı
irdeleyelim:
Raiyye kavramının kullanıldığı Bakara 104. ayet, Kur'an’ın üstü örtülen beyyinelerinin
birincisidir. Çünkü o örtü açıldığında, Kur'an’ın cumhuriyet, laiklik ve demokrasi
talebi ses verecektir. İslam adı altında despotizm yaşatan Ortadoğu zorbalıkları böyle
bir şeye izin vermezler. Bu zorbalıkları ustaca sömüren Batı Empery alizmi; böyle bir şey
olmasın diye, bütün saltanat dinciliklerini destekliyor, besliyor. Batı Emperyalizminin
Mustafa Kemal'e düşmanlığının esas sebebi de; bu ayetteki gerçeğin ortaya çıkmasında
Atatürk'ün getirdiği aydınlanma ve tarihe bıraktığı mirastır. Emperyalizmin bu
mirastan korkusu Azrail korkusundan daha büyüktür.
ALLAH İLE ALDATANLARIN ARADIĞI KİTLE: RAİYYE
Raiyye (çoğulu: reaya) Kur'ansal bir tabirdir ve ‘davar sürüsü' anlamındadır. Kaiyyeyi
güdene ‘râî' denir ki, ‘çoban’ anlamındadır.
Bütün krallık-sultanlık sistemleri birer raiyye sistemidir. Mondros Mütarekesi'nin
ardından işgal edilen İstanbul’un o günkü manzarası içinde, padişah Vahdettin'i ziyaret
edip, ona Türk Milleti’nin ayaklandığını ve işgalcileri er-geç topraklarımız dışına
atacağını, bundan emin alması gerektiğini bildiren ilim adamlarıyla subaylara
Vahdettin’in söylediği sözler, tarih ve Kur’an mesajı açısından ibret ve dehşet vericidir.
Miidafaa-i Hukuk’un aziz öncülerinden ve bir müfessir İslam âlimi olan Vehbi Efendi ile
General Rauf Orbay’a dönerek, paylayın bir eda ile şöyle der Vahdettin:
‘Bu millet koyun sürüsü, ona bir çoban lazım; o da benim.
Saraydan çıkacakları sırada, Vehbi Hoca arkadaşlarına dönerek şu tarihî sözü söyler:
“Bu adam nefsini ıslah etmezse akıbeti fenadır. Allah büyüktür. Bu millet halaskarını
(kurtarıcısını) bulacaktır. Milleti koyun sürüsü addetmek Allah’ın rızasına aykırıdır.”
(Cemal Kutay, Kurtuluşun Kuvvacı Din Adamları, 89,156-157,165)
Vahdettin; nefsini asla ıslah etmedi, memleketini işgal edenlerle işbirliği yaptı, sonra da
onlara sığınarak ülkesini terk etti. Kur’an, Vahdettin gibilerin temsil ettiği sultanlık
sistemlerini ‘bozgun ve zillet sistemi’ olarak nitelemekte (Nemi suresi, 34) ve
mensuplarını raiyyeleşmekten kaçınmaya çağırmaktadır:
“Ey iman edenler! ‘Râina!’ demeyin/‘Bizi davar gibi güt!’ demeyin, ‘Bize bak!’ diye
konuşun ve dinleyin.” (Bakara, 104)
Bu çağrı; demokrasinin, özgür ve yetkin bireyin temel söylemidir. Cumhuriyet, işte bize
bu söylemin gereği olan zihniyeti ve devleti kazandırdı. Raiyyeciler, şimdi o zihniyeti ve
o devleti yok etmek için uğraşıyorlar.
Kavmiyye, millet ve ümmet
Kur’an’da bu üç kavram da yer alır. Birincisi fiil halinde, ötekiler isim halinde.
Kaiyyeleşmek Kur’an’ın nefret edip yasakladığı bir insanlık suçudur. Kur’an bize şunu
öğretiyor: Raiyyeliği dayatanlar da zalimdir, kabul edenler de. Birinciler aktif zalim,
İkinciler pasif zalimdir. Bunu geçen gün anlattık. Bu yazıda millet kavramını, gelecek
yazımızda da ümmet kavramını anlatacağız. Kur’an, millet ve ümmet kavramlarına
hiçbir olumsuz anlam yüklemez. Millet, Müslümanların yerel birlikteliklerini, ümmet ise
evrensel birlikteliklerini ifade eder. Millet sözcüğü, 15 yerde geçmektedir. Bunların 7
tanesi, ‘İbrahim’in milleti’ şeklinde kullanımdır.
Millet, Kur’an açısından baktığımızda, dayanağı-tabanı kavmiyet (etnisite) ve ırk değil,
zihniyet ve ideal birliği olan topluluktur. Kur’an, bu noktada, tevhidin büyük
peygamberi Hz. İbrahim’e yollama yaparak şöyle der: “İbrahim’in milletine uyun!”
(Bakara, 135; Âli İmran, 95; Nisa 125; En’am, 161; Nahl, 123) Kur’an burada, madde
üstü bir dayanak getirmiştir: Zihniyet ve ideal.
İbrahim’in seçilmesi de çok ilginçtir. Hz. İbrahim, Arap ırkından değildir.
Mezopotamyalıdır. Arap tarihçiler, sonradan Araplaştığı için Hz. İbrahim’den ‘Arabi
müsta’rebe’ (Araplaşmış veya Araplaştırılmış Arap) derler. Sonraki Arap tarihçilerin
Arapları Hz. İbrahim’in soyu olarak göstermeleri, ırksal anlamda değil, az önce
değindiğimiz ideal anlamındadır. Nitekim o anlamdan baktığınızda Yahudiler de Hz.
İbrahim’in soyundandır. Araplar İbrahim’in oğullarından İsmail’in, Yahudilerse
İshak'ın çocuklarıdır. Görünüşte ikisi de peygamber soyu ama gerçekte ne oldukları
bugünkü manzaralarından çıkarılmalıdır.
ATATÜRK’ÜN YAPTIĞI NEYDİ?
Osmanlı, halkları ırkçılıktan uzak tutup raiyye yapmıştı; Atatürk ise halkları ırkçılıktan
uzaklaştırıp millet yaptı. Fark bu. Raiyye olmak mı iyi, millet olmak mı? Osmanlı, tabir
caizse halklara ölümü gösterip onları sıtmaya razı etti. Bu, kurtuluş değildi, bir tür
kölelikti. Kur’an’dan baktığımızda esas kurtuluş Atatürk’ün yaptığıdır. Nedir
Atatürk’ün ‘millet’i? 1920 Mayıs’ında söylediği ve o günlerden çok, bugünlere çözüm
getiren bir reçeteyi andıran şu sözlerini ibretle okuyalım:
“Muhafaza ve müdafaasıyla meşgul olduğumuz millet, tek bir unsurdan ibaret değildir.
Muhtelif İslâmî unsurlardan meydana gelmektedir. Bu topluluğu teşkil eden her bir
İslam unsuru, bizim kardeşimiz ve menfaatleri tamamıyla ortak olan vatandaşımızdır ve
yine kabul ettiğimiz esasların ilk satırlarında bu muhtelif İslâmî unsurlar ki,
vatandaştırlar, yekdiğerine karşılıklı hürmet ile riayetkardırlar ve yekdiğerinin her
türlü hukukuna; ırkî, toplumsal, coğrafî hukukuna daima riayetkar olduğunu tekrar ve
teyit ettik ve hepimiz bugün samimiyetle kabul ettik. Dolayısıyla, menfaatlerimiz
ortaktır. Kurtarılmasına azmettiğimiz birlik, yalnız Türk, yalnız Çerkeş değil, hepsinin
karışımı bir İslam unsurudur. Bunun böyle kabul edilmesini ve yanlış anlamaya meydan
verilmemesini rica ediyorum.” (Atatürk’ün Bütün Eserleri, 8/157}
Atatürk’ün bu ‘millet’ anlayışı, Kur’an’daki millet anlayışına tıpa tıp uygundur.
Atatürk’ün ‘millet’i de tıpkı Kur’an’ın ‘millet’i gibi, ırk, bölge, dil, renk ve sınıf üstü ve
ötesi bir ‘birliktelik’ ifade ediyor. Kavmiyeti, bölgeyi, rengi, sınıfı, dili, eti, kanı kemiği
dışlıyor. Esas aldığı değerler, İbrahim'in şahsında ve mesajında belirginleşen
değerlerdir. Yani ideal, iman ve kader birliği esas alınmıştır.
’Ümmet’ kavramını yanlış biliyorsunuz?
Cehaletleri yüzünden, halkın kafasını sürekli karıştıran bazı ‘laik aydınlar’ dillerine
şunu da pelesenk etmişlerdir: “Atatürk bizi ümmet olmaktan çıkarıp millet yaptı”.
Dinci propagandistlerse, aynı cehalet madalyonunun öteki yüzünü okuyup durmaktalar:
“Atatürk bizi ümmetten koparıp millet yaparak İslam'dan uzaklaştırdı”.
Bu iddiaların ikisi de bilgisizlik, tutarsızlık ve zavallılık ifade ediyor. Anlaşılan o ki,
‘ümmet’ sözünü dillerine dolayanlar, ne ümmet kavramını biliyor ne de Atatürk’ün
yaptığını.
Bir defa; Atatürk’ün yaptığı iş, İslam açısından bir ümmetçiliktir. ‘Atatürk
Milliyetçiliği’nin bizatihi kendisi bir ümmetçiliktir. Çünkü; Atatürk’ün milleti, değişik
kavmiyetten Müslümanların vücut verdiği bir millettir, yani filolojik açıdan bir
ümmettir. Ümmetçilik; İslam’ın evrensel yüzünün, ırklar, kavimler üstü mesajının
ifadesidir. Atatürkçülüğün de bir ümmetçilik yanı vardır. Çünkü onun da bir evrensel-
hümanist yanı vardır. Atatürk, vücut verdiği millet ve milliyetle, İslam'ın Arap-Emevî
ideolojisi olmaktan çıkarılıp, evrensel bir insanlık dini olmasına da katkı vermiştir.
Sırf cehalet yüzünden, Atatürk’ün yaptığı işi yanlış tanıtıp, meselenin esasım bilenlerin
tepesini attırmanın ve Müslüman halkı Atatürk’e tepki duymaya âdeta teşvik etmenin
anlamı nedir?
Ümmetçiliği, yani İslam’ın evrenselliğini Emevî ve Abbasî Arabizmi yıktı, Atatürk değil.
Bunları öğrenin, ezberletilmiş palavraları tekrarlamakla aydınlık olmaz. İslam’ın
asırlardan beri ümmetçi yanı kalmamıştır; onun yerini Arapçılık, Arap milliyetçiliği
almıştır. Atatürk, Türk Milleti’ni Arapçılık ve Arap ideolojisi tasallutundan
kurtarmıştır. Tamam, ama bu, ‘ümmetçilikten kurtarma’ değildir, öyle ifade
edilmemelidir. Mesela; Emevî dinciliğinden kurtarmak veya Arapçılıktan kurtarmak
tabirleri kullanılabilir. ‘Padişah ve saray kulluğundan kurtarmak’, ümmetçilikten
kurtarmak değildir. Bunun adı, müşriklikten, putçuluktan, despotizmden, adûdlnktan
kurtarmaktır. (Ayrıntıları için bizim ‘Kur’an’ın Temel Kavramları’ adlı eserimizin
ümmet maddesine bakılmalıdır).
ATÜRK’ÜN BİR ÖZLEMİ
Atatürk, Müslümanların birliğini, beraberliğini de bir hasret olarak içinde taşımış ve
bunu hayata geçirmek için şartları ve zamanı beklemiştir. Hayat ona, maalesef bu
hasretini hedefine vardırma imkânı vermedi. Ama bu hasretini tarihin kulağına da,
vicdanlara da iletmiştir. Ümmetçiliğe babire şovenler bütün bunları yok sayıyorlar.
Atatürk, 21 Aralık I937’de, yani ölümünden bir yıl önce, Suriye Başbakanı Cemil
Mardam’ta yaptığı görüşmede, her ne hikmetse asla gündeme getirilmeyen şu sözleri
söylemiştir: “Ben bütün kuvvetimi ve kudretimi, yalnız bu imparatorluk içindeki Türk
unsura hasretmek mecburiyetinde kaldım. Ancak, ben bu işi yaparken çok emindim ki;
asırlardan beri beraber yaşamış, dindaştık yapmış insanlar, ayrılamazlar. Yalnız,
imparatorluğun yarattığı birtakım yanlış anlamaların unutulabilmesi ve nihayet
beraber yaşamış bu insanların birbirlerini anlayabilmesi için belli bir zamanın geçmesi
lazımdı.” (Atatürk’ün Bütün Eserleri, 30/120-122)
Anlamını bilmedikleri ümmetçiliği bir şehvet sakızı gibi habire çiğneyen dincilere
sormak lazım: Yukarıdaki sözlerin sahibi Atatürk mü ‘ümmetçi’ yoksa Suriye’yi İsrail
hesabına mahvetmek üzere Haçlılar ile işbirliği yapan, sonra da dünyanın önünde rezil
kepaze olan mevcut ‘diktatorya’ mı?
Mektuplardan seçmeler
Murat Kara yazıyor: “Ben 25 yaşında İzmirli bir gencim. Hayatım boyunca Kur’an’la,
İslam’la hiç alakam olmadı. Çünkü etrafımda anlatılan İslam dini aklıma yatmıyor,
hayatın gerçekleri ile karşılaştırdığımda son derece mantıksız kalıyordu. Sizin
tabirinizle ‘kenar mahallelerde tezgâh kurmuş’ takkeli palyaçolar yüzünden, İslam’dan
hep uzak kaldım. Siz benim hayatımı değiştirdiniz. Sizi ilk dinlemeye başladığım günden
beri, bize gösterdiğiniz İslam dini, tek bir cümlesi bile tereddüt yaratmadan aklıma ve
mantığıma uygun geldi. Size olan saygımı ve sevgimi anlatamam. Siz benim hayatımı
kurtardınız. Allah'ın rahmeti daima üzerinize otsun."
İki ilahiyatçı; Bayram Dönmez, Temel Küçük yazıyor: “Allah’a şükürler olsun, sizi genç
yaşımızda tanıdık ve okumaktayız. Sayenizde aklımıza güvenmeyi, kullanmayı ve
geleneğe teslim olmamayı öğrendik. Biz iki ilahiyat öğrencisi olarak; sizi okumanın
mutluluğunu duyuyoruz ve biliyoruz ki, sizin Kur'an ilminizi ve fikirlerinizi
öğrenmeden, bu dinin gerçeğini bilmek imkânsız gibi. Geleneğin prangalarını söküp
attınız ve prangalanmış gerçek dini hiç korkmadan ve yılmadan ortaya koydunuz. Daha
düne kadar Kur’an'ı okumuyorduk ve sadece duyduğumuzu din sanıyorduk. Şükürler
olsun, artık gözümüzü Kur’an'dan ayırmıyoruz. Size ne kadar şükran iletsek azdır."
“Cin suresi 18. ayetle ilgili açıklamanızı okuduktan sonra, artık camilere giremez olduk.
Bu ayete uygun mescit bulmakta gerçekten zorlanıyoruz. Gerçeği gördüğümüz için çok
şanslıyız. Daha önce, ne yazık ki biz de duyduklarını din sanan ve yaşayan iki gençtik.
Biz bir yandan Almanya'nın Münster şehrinde ilahiyat okuyoruz ve bir yandan sizin
kitaplarınızla 'Yaşar Nuri Üniversitesi’nde okuyoruz. Allah size uzun ömürler versin. Siz
bu millete lazımsınız."
Göker Önen yazıyor: “Sizin sayenizde bugün pek çok genç hurafeleri sorguluyor ve
Kur'an’a bilimin verileri ışığında yepyeni bir anlayışla bakıyor. Ama; yüzyıllar boyu
saltanat dincilerince aldatılan ve dincilere isyan ettiği için birçok işkence gören, bin bir
türlü çile çeken ve katledilen nice büyük ruhlu insanın suçu neydi, diye de insan
düşünmeden edemiyor."
Ahmet Kılınç yazıyor: “Kokmuş, çürüme noktasına gelmiş şu dünyada sizin gibi
değerleri bulmak kolay değil. Size gereken değer verilmediyse; bu, ülkenin ayıbıdır. Ben
28 yaşında bir gencim; sayenizde çok şey öğrendim. Bizleri Kur'an'a yaklaştırdınız.
Televizyona çıkıp bir tek Kur'an ayeti açıklamadan dinden, Kur'an’dan bahsedenleri de
gördük. Sadece kendi cemaatlerinin ya da gruplarının hesabına konuşuyorlar. İnsanları
bu yolla kandırıyor, istedikleri yöne çekiyorlar."
“Camilerin durumu belli, sürekli söylüyorsunuz: ‘Zarar mescitleri’. Doğruluk,
dürüstlük, adalet, paylaşım herkesin dilinde ama icraat noktasında tam tersi. Sizi
dinleyen, kitaplarınızı okuyan, Peygamber’in, Kur’an’ın yolunda yürümeye devam
edenlerin olduğunu bilmeniz lazım. Yolunuz ve bahtınız hep açık olsun. Sizden
öğreneceğimiz daha çok şey var..."
Millet ve kavim, Milliyet ve Kavmiyet
Tarihin en büyük hürriyet ve bağımsızlık mücadelelerinden biri olan Müdafaayı Hukuk
mücadelesinin başbuğu olan Mustafa Kemal Atatürk, çok ilginçtir, Kur'an'daki
yaklaşımı belki de farkında olmadan hayata geçirerek millet ite kavmi birbirinden
ayırıyor. Türk milleti denince bir kavim değil, bir halk anlaşılmalıdır. Bu ne demektir?
1926 tarihini taşıyan ‘Nutuk’a Hazırlık' dosyasındaki notlarında şu satırlar var:
“Millet kelimesiyle kavim kelimesi karışır. Millet kelimesiyle siyasî teşekkül kast olunur;
kavim (peuple) kelimesi ise her şeyden evvel kökeni ve ırkı hatırlatır.”
“İrk, lisan, din, hükümet, ayrı insanların millet halinde teşekkülüne yardım etmişlerdir.
Fakat muhtelif lisan konuşan ve muhtelif dine sahip olan muhtelif ırklardan meydana
gelen milletler vardır. Bunun gibi, siyasî müesseselerle ayrılmış veyahut Vahudiler gibi
bütün dünya üzerine dağılmış oldukları halde yekdiğerine sıkı millî bir bağ ile bağlı
kalmış kavimler vardır. Aynı lisanı konuştukları halde aynı millete mensup olmayanlar
da vardır. Bazı milletler, birbirinden esaslı bir surette farklı ırklardan meydana gelir.
Bir milletin sinesinde birbirine en zıt dinlerin yan yana mevcudiyeti de görülmektedir.”
“Aynı arazide yaşayan ve millet haline gelen kavimlerin müşterek siyasî müesseseler
tarafından idare edilmesi icap eder. Bir millet, tarihin derin inkılâplarının mahsulü olan
manevî bir unsur, manevî bir ailedir. Filozof Renan, ayrı kavimlerin insanlarını iki şeyin
birleştirdiğini söyler: Birisi, zengince bir hatırat mirasına sahip olmak, diğeri, beraber
yaşamak hususundaki arzu ve rıza. Bu rıza, sahip olunan mirasın muhafazasına devam
hususundaki iradedir. Her şeyin mukaddes hâzinesini muhafaza eden lisanın da tesirini
unutmamalıdır.”
“Milletin, ahlak, lisan ve kanunları muhtelif kavimleri ihtiva edebilir.” (Atatürk’ün
Bütün Eserleri (ABE), 18/317-322)
Atatürk, milletin birliğinden yürüyerek insanlığın birliği idealine yol arar, o yüceliğe
tırmanır. Bunun için atıf yaptığı temel kavram ne dindir ne de ırk. Atıf yapılan temel
kavram, medeniyet olmuştur. Belli ki Atatürk, bu noktada bir devlet adamı, bir asker
olmaktan çıkmakta, bir filozof haline gelmektedir. Bu noktada, izninizle şu tabiri
kullanmaya cesaret ediyorum:
MİLLETTEN MEDENİYETE
Atatürk, insanlığın birliğini sağlamada, bir ortak-evrensel medeniyet fikrini ileri
sürüyor. Ve Türk milletini de bu ortak-evrensel medeniyetle eklemlendirerek, Fransız
Maurice Pernot’ya fikrini şöyle açıklıyor:
“Memleketler muhteliftir, fakat medeniyet birdir ve bir milletin ilerlemesi için de bu
yegâne medeniyete iştirak etmek lazımdır.” (ABE. 16/148-149}
Osmanlı hiçbir zaman millet olamamıştır. Bu millet olamamış topluluğun kader
meselelerini kotaran, varoluşunu sağlamak için sürekli hayatını ortaya koyan unsur
(Türk unsur) ise en fazla ihmal edilen, hatta horlanan unsur durumundadır. Denebilir
ki, raiyyelik, sadece o unsurun canını yakmıştır. Ve Osmanlı batıp dağıldığında da onun
bütün günahlarının ve borçlarının faturasını ödeme işi bu horlanan unsurun boynunda
kalmıştır. Atatürk bu noktaya büyük bir vukuf ve hakşinaslıkla parmak basıyor:
“Osmanlı İmparatorluğumun kuvvetli devirlerinden itibaren, milletin bağımsızlığı
zararına, hayatî menfaatleri zararına o kadar çok şey feda edilmiş idi ki, netice yalnız
OsmanlI’nın mahvolmasından ve çökmesinden ibaret kalmadı, belki kendinden sonra da
memleketin hakiki sahibi alan milleti, hak ve mevcudiyetini ispat için büyük müşkülata
maruz bıraktı.” {ABE. 16/77, 79)
'Muhammed' ile 'Mustafa'nın getirdiği ortak aydınlık
‘Muhammed’le Pakistanlı düşünür-şair Muhammed ikbal'i, ‘Mustafa'yla da Gazi
Mustafa Kemal'i kastediyorum. Yirminci yüzyılda, Müslüman kitleleri raiyyelikten
kurtarmaya yönelik Kur'ansal mesajın hayata geçmesinde devrim yaratan iki
Müslüman deha oldu: Muhammed İkbal, Mustafa Kemal. Birincisi teoride, İkincisi ise
hem teoride, hem pratikte çözüm getirdi. Birincisi ilim ve düşünce adamı, İkincisi ise
strateji, devlet ve siyaset adamı. İkisi de antiemperyalist, Batı karşıtı, ikisi de dinde
akılcı ve Kur'ancı. Ve ikisi de aynı yılda öldü: 1938.
İkbal'in Atatürk'le ilgili söylemleri, bağımsızlık, cumhuriyet ve özgür benlik aşkında
kristalleşen söylemlerdir. İkbal, İslam dünyasında Mustafa Kemal'i bu değerlerin en
ideal, en başarılı öncüsü olarak görüyordu.
İkbal'in Mustafa Kemal'le ilgili eleştirileri de var. Ayrıntılarla ilgili bu eleştirilerin özeti:
Atatürk'ün Batı'ya gereğinden fazla önem verdiği, onun değerlerinden gereğinden fazla
aktarma yaptığı noktasında belirginleşir.
Ne yazık ki İkbal, Mustafa Kemal’le tanışamadı, Türkiye'ye gelemedi; C’umhuriyet’in
getirdiklerini, Atatürk’ün icraatını göremedi; bu icraatın gerekçelerini bizzat ondan
dinleyemedi. Bunun olması mümkündü, bu olmalıydı ama olamadı. Bir gün, bunun
olmamasının sebepleri de açıklık kazanacaktır. Bizim kanaatimiz şudur: İkbal-Atatürk
buluşması usta oyunlarla önlendi. Müslüman dünyanın kaderini derinden etkileyecek
bu görüşme ne yazık ki gerçekleşemedi.
İkbal'in Atatürk'e bakışı temel meselelerde, olmazsa olmaz konularda hayranlık ve
saygı içeren bir bakıştır. Ayrıntılardaki birkaç eleştiri ise, altı çizilecek kadar önemli
değildir. Atatürk ve İkbal düşmanı emperyalistlerle, onların yamaklığını yapan saltanat
dincileri, o ayrıntıları büyüterek İkbal'i bir tür ‘Mustafa Kemal karşıtı' gibi göstermeye
çalışırlar. Aynı şeyi, Mehmet Akif için de yaptılar. Yaptılar ama Akifin, hararetli bir
Atatürk hayranı olduğunu gösteren ve yeni keşfedilen belgeler onları dünya âleme rezil
etti.
MEHMET AKİF’E DE SALDIRDILAR
Mehmet Akif i, Millî Mücadele'de omuz omuza, yürek yüreğe birlikte olduğu Atatürk'e
karşı gösterme alçaklığı, Allah ile aldatanların şeytanî oyunlarından biridir. Hem bu
oyunu Akif üzerinden oynarlar, hem de hiç utanıp arlanmadan, Akifi, Çanakkale
Şehitleri şiirinde Mehmetçiği ‘Peygamberimizin Bedir Harbi gazilerine' benzettiği için,
‘İslam’a muhalefet ve ırkçılıkla’ suçlarlar. Dincilerin ünlü azgınlarından biri olan ‘Dal
Festi Manyak’, AkiPe bu anlayışı yüzünden ‘pezevenk’ diye hitap etme küstahlığını
gösterebilmiştir.
Akif, on yılı aşkın bir süre yaşadığı Mısır'dan dönüşünde, Muhittin Nalbantoğlu'na
yazdığı mektupta, ‘Cumhuriyet Türkiyesi’nin özellik ve güzelliklerini sayıp döktükten
sonra şunu söylemiştir: “Allah benim ömrümden alıp Mustafa Kemal’e versin!"
Akif millîdir, milliyetçidir ama ırkçı asla değildin İrken Arnavuttur ama milliyet ve
millet kavramlarının hakkını Kur’an mümini sıfatıyla veren bir milliyetçidir. Öyle
olduğu içindir ki, cibilliyeti bozuk dinci ve dinsizlerin tümü Akif e gizli veya açık
saldırmaktadır. (Ayrıntılar için bizim ‘Allah İle Aldatmak’ adlı eserimize bakılmalıdır).
Tanrı’ya şükürler olsun; Akif ve İkbal üzerinde oynanan haçlı oyunlar, emperyalizm
şeytanının beklediği sonucu doğuramamıştır. Elbette ki bir miktar zarar vermiştir ama
belirleyici olamamıştır.
Muhammed İkbal'in Atatürk'e bakışı
2007 yılında, Muhammed İkbal’in oğlu Cavit İkbal ile yapılmış çok anlamlı bir röportaj
yayınlandı. İkbal’in, ana eseri Cavidnâme’ye adını verdiği küçük oğlu Cavit, anılan
röportajda İkbal - Atatürk düşüncesindeki paralellikler konusunda hayatî bilgiler
vermektedir. İşte bazı paragraflar:
“Babama göre, Peygamberve ilk dört halife döneminde İslam devleti bir cumhuriyetti.
Babam, Mustafa Kemal’in yaptığı devrimi, içtihat gücünün halifeden alınıp Millet
Meclisi’ne devredilmesi olarak görüyordu. Bu sistemde Meclis artık halife
hükmündedir. Llema sözlerinin üstündeki içtihat gücünün, hilafet makamından
alınarak Meclis’e verilmesi, İkbal’e göre çok yeni bir olgudur. Babamın Mustafa
Kemal’i çok sevmesinin sebebi de budur. Fakat büyük insanların birbirlerinin
Fikirlerinden etkilenmeleri ne kadar doğalsa, bazı konularda ayrı düşünmeleri de o
kadar normaldir. Babam, Mustafa Kemal’in geleneklerle bağlarını gereksiz yere
kopardığı kanaatinde idi.”
“Güney Afrika Müslümanları 1933’te babama gelip, uzun ömürlü olması için dua
ettiklerinde, babam onlara şöyle demişti: ‘Ben yapacaklarımı yaptım. Artık benim için
değil, Mustafa Kemal ve Muhammed Ali Cinnah için dua edin.”
Dikkat edilirse, İkbal, aynen Mehmet Akif gibi; Allah’tan ve insanlardan, Atatürk’ün
ömrünün uzun olmasına yardımcı olmalarını istiyor. Çünkü yapılması gerekeni artık
sadece Atatürk yapıyor. Cavit İkbal, ölümsüz babasını anlatmaya şöyle devam ediyor:
“İkbal’in zihnindeki devlette demokrasi olmalıydı. İnsan hakları garanti altına
alınmalıydı. İkbal, bunların İslam’da esasen var olduğu kanaatinde idi. Bu konudan söz
edildiğinde ‘Reform yapmıyorum, İslamiyet'i özüne çeviriyorum’ derdi. İkbal’e göre,
laiklik de İslam’ın özünde vardı. Bana kalırsa, İslam’da hukukun üstünlüğünün kanıtı
Kur’an’dır ve Peygamber bile hukukun üstünlüğüne tâbidir. Babam, bütün örfî
hukukun içtihatla değişime tâbi olması gerektiğini düşünüyordu. Özellikle kadının
durumuna vurgu yapıyordu.” (Aksiyon Dergisi, sayı: 651; tarih: 28 Mayıs 2007)
ATATÜRKSÜZ OLMAZ!
Son yedi yüz yılın en büyük İslam düşünürü olarak kabul edilen Muhammed İkbal,
bütün bu düşünceleri hayata geçirme güç ve dehasına sahip bir tek Müslüman önder
tanıyordu: Gazi Mustafa Kemal Atatürk. Bunu gördüğü, buna inandığı için Atatürk’ü
hep tebcil ve tazimle anmış, ona hep dualar etmiş, onu hep Müslümanların umudu ve
ufku olarak göstermiştir.
Müslüman dünya, ne Muhammed’in kıymetini bildi ne de Mustafa’nın. İkisine de
nankörlük etti. Tarihin diyalektiği bu nankörlüğün faturasını çok ağır ödetecektir.
Ödetmeye başlamıştır da... Bakın, Muhammed İkbal’in Pakistanma. İkbat’in bıraktığı
yerden yüz yıl geridedir. Ve bakın Mustafa Kemal’in Tüı kiyesine. Mustafa Kemal
aydınlığı ve cumhuriyeti, Mustafa Kemal mirasının bütün nimetlerinden en iteri
derecede yararlanan gözü dönmüş hainler ile aldatılmış gafiller tarafından yerle bir
ediliyor. Mustafa Kemal’in kurduğu cumhuriyeti kutlamanın suç ilan edildiği bir
Türkiye var artık.
Tarih, bir eşini görmediği bu nankörlük ve hıyaneti, bizim bir eşini görmediğimiz bir
ceza ile cezalandıracaktır elbette. Bu âlemde ‘hakikat ve adalet’ diye bir şey varsa;
Atatürk mirasına yapılan hıyanet, Tarih ve Tanrı tarafından mutlaka ve muhakkak
cezalandırılacaktır. Gayret ve himmetimizi seferber edelim ve sabırlı olalım! Ölümsüz
Akif’in ölümsüz marşımızda söylediğini unutmayalım:
“Doğacaktır sana vaadettiği günler Hakk’ın;
Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın!”
Hayatım boyunca babamın gölgesinden çıkamadım
Muhammed İkbafin hukukçu, yazar, fikir adamı oğlu Cavit İkbal, Aksiyon’a babasının
görüşleri, İslam dünyasının geçmişten günümüze durumu ve modernleşme ile alakalı
önemli açıklamalar yaptı. Cavit İkbal (Javid Iqbal), İslam dünyasında modernist ekolün
önde gelen temsilcilerinden biri. Fikirlerinin büyük bir kısmı ona babasından miras.
"Babam büyük bir ağaçtı, ben ise ancak onun gölgesinde bir filiz olabildim." diyen Dr.
Cavit İkbal, ömrü boyunca o büyük ağacın gölgesinden çıkabilmek için çabalamış.
Fakat bu çok da kolay olmamış. Zira İslam dünyasının yetiştirdiği en önemli şair,
düşünür ve filozoflardan biri Muhammed İkbal. Cavit İkbal, siyaset felsefesi ve babası
gibi hukuk alanında farklı ülkelerde eğitim görmüş. Pakistan’ın yüksek
mahkemelerinde yıllarca görev yapmış, fikirlerini kaleme aldığı çok sayıda eseri var. 83
yaşındaki Cavit İkbal, emekliliğinin ardından vaktini daha çok uluslararası
konferanslara ve yazdığı kitaplara ayırmış. Geçtiğimiz haftalarda İstanbul ve Konya'da
gerçekleşen ’Mevlânâ Sempozyumu'nun konuklarından biriydi. Kendisiyle bize ayırdığı
geniş zaman içerisinde babasından, fikirlerinin bugüne intikalinden ve İslam dünyasının
bugünkü hal-i pür melalinden konuştuk.
-İlk olarak bize Muhammed İkbal'den bahsedebilir misiniz? Nasıl bir baba oğul ilişkiniz
vardı?
Ben 14 yaşındayken vefat etti babam. Onunla çok vakit geçiremedim. Babamla ilişkim,
benim çocuklarımla olandan çok farklıydı. O, çok sert bir babaydı. Mesela erken
yatmamızı isterdi, çok para harcamamıza, her istediğimizi satın almamıza izin
vermezdi. Hava karardıktan sonra dışarı çıkmamız yasaktı. Ver yatağında yatmayı
mecbur kılmıştı. Muhammed İkbal, çok büyük bir ağaçtı. Ben o ağacın gölgesindeki bir
filiz olarak kaldım hep. Onun büyük gölgesinden çıkmak ve güneşten doğrudan istifade
etmek için çok çalıştım ama bu zordu. Gayretlerimin sonucunda Pakistan'da hukukta
varabileceğim en yüksek noktaya, anayasa mahkemesi başına kadar geldim. Yazarlıkta
da aynı şekilde çok çaba sarf ettim ve Pakistan'da önemli ödüller aldım. Özellikle iki
kitabımla anılıyorum. Bunlardan biri babamın bir kitabı üzerine. Onun yeni nesilden
beklentilerini bir nevi revize ettim.
-Babanızın Cavitname kitabını size atfettiğini biliyoruz. Bununla ilgili neler söylemek
istersiniz?
Aslına bakarsanız kitabı doğrudan bana atfetmedi. Cavit'in manası 'sonsuzluk' demek.
Onun amacı benim adım ve şahsiyetim üzerinden gençliğe, sonsuzluğa bir mesaj
bırakabilmekti. Kitapta, ebediyete gidecek Müslüman nesillere bir gönderme yapıyor.
Cavitname, Miraçname’nin modern bir versiyonudur aslında. Miraçname ise Hz.
Muhammed'in (s.a.v.) miraca çıkmasını anlatan bir edebiyat türü. Pakistan'da İkbal'in
bu kitabında Dante'yi taklit ettiğine dair tartışmalar çıkmıştı. Hâlbuki Dante,
Miraçname'lerden esinlenerek İlahi Komedya'yı yazmıştır. Cavitname'de de Mevlânâ ile
birlikte bir şairin ulvî yolculuğu, yedi cenneti geçişi ve bu süreçteki tanıklıkları
anlatılıyor.
-Muhammed İkbal'in eserlerinde temel olarak yeni bir Müslüman toplumu idealini
görüyoruz. Onu bu konuda düşünmeye sevk eden neydi?
Hilafetin kaldırılması en fazla Güneydoğu Asya Müslümanlarını vurdu. Oradakiler
diğer Müslüman topluluklardan izole yaşıyordu ve kimliklerini halifeye bağlılıkları
veriyordu. Ne zaman ki hilafet kaldırıldı, oradaki Müslümanlar çatışmaya girdi ve dinî
kimliklerinden uzak düştü. Bu noktada İkbal, artık Müslüman ulus devletimizi
kurmalıyız ve bunun üzerinden kendi kimliğimizi inşa etmeliyiz diyordu. Bu fikir
Muhammed Ali Cinnah'ın işine geliyordu çünkü o da Hindistan'dan bağımsız bir
Müslüman devlet kurmak istiyordu. İkbal, Mustafa Kemal'den de çok etkileniyordu.
Çünkü ona göre bu ulus devlet, Müslüman ülke aynı zamanda bir cumhuriyet olmalıydı.
Zira Asr-ı Saadet dönemi, Hulefa-i Raşidin devrinde zaten İslam devleti bir
cumhuriyetti. Babam, Mustafa Kemal'in yaptığı devrimi, içtihat gücünün halifeden
alınıp meclise devredilmesi şeklinde görüyordu. Bu sistemde meclis artık imam
hükmündedir. Ulemanın fikrinin üstündeki içtihat gücünün, imamlık makamından
alınarak meclise verilmesi İkbal'e göre çok yeni bir icattır. Mustafa Kemal'i çok
sevmesinin nedeni de budur. Fakat büyük insanların birbirlerinin fikirlerinden
etkilenmesi ne kadar doğalsa, bazı konularda ayrı düşünmeleri de o kadar normaldir.
-Hangi konularda ayrı düşünüyorlardı?
Mustafa Kemal'in gelenekle bağlarını gereksiz yere kopardığı kanaatindeydi. Bütün bu
yenilikler geçmişle irtibat kesilmeden de yapdabilirdi. İkbal, La tini (Latin alfabesi ile
yazmak) ve lâdinîliğin kötü olduğunu düşünüyordu. Cemal Gürsel döneminde
Türkiye'ye geldiğimde, konferans arasında öğrenciler bana İkbal'in bu sözünü
hatırlattılar; "O, böyle ifade ettiği halde siz nasıl olur da Mustafa Kemal'i sevdiğini
söylersiniz?" Onlara şu cevabı verdim: Güney Afrika Müslümanları 1933'te babama
gelip uzun ömrü için dua ettiklerinde İkbal şöyle dedi: "Ben yapacaklarımı yaptım.
Artık benim için değil, Mustafa Kemal ve Cinnah için dua edin." Babamın Mustafa
Kemal'i sevdiğine bu nedenle eminim.
-İkbal'in en büyük amacı İslam ideallerini pratiğe aktaracak bir devlet kurmaktı.
Vefatından 9 yıl sonra Pakistan vücut buldu. Peki, İkbal’in hayali ne kadar gerçekleşti?
İkbal’in düşüncesindeki Pakistan, modern bir İslam cumhuriyetiydi ve diğer Müslüman
ülkelere de misal teşkil etmeliydi. Takat bu başarılamadı. Kendimize, Pakistan İslam
Cumhuriyeti diyoruz. Bir kere cumhuriyet değiliz, İslâmî tarafımız yok ve Pakistan
başlangıçta şimdiki gibi değildi; Bangladeş ile bölündü. Cinnah ve babamın getirdiği
esas yenilik; hilafetin kaldırılmasından sonra kimliklerini kaybeden, birbirlerine sadece
İslamiyet’le bağlı Hint Müslümanların!, yeni bir ulus devleti çatısı altında birleştirmekti.
Türkiye ise bu süreci farklı yaşadı. Türkiye'de aşağı yukarı tek bir dil, tek millet vardı.
Cumhuriyet kurulduğunda sınırları belliydi. Etnik kültür hemen hemen birdi. Fakat
Hindistan'da, yani bugünkü Pakistan'da durum farklıydı. Bir sürü etnik kimlik, dil,
farklı mezhepler vardı. Zaten bunları bir araya getirmek zor olduğu için İkbal, bütün
Müslümanları bir araya toplayacak bir devlet kurmak istedi. O dönemde buna karşı
çıkanlar; diğer Müslüman ülkelerle de buluşalım dediklerinde Cinnah, "Devleti
kurduktan sonra asıl amacımız genişlemektir." der.
-Muhammed İkbal'in devletinin özellikleri ne olacaktı peki?
Onun zihnindeki devlette demokrasi olmalıydı, insan haklan garanti altına alınmalıydı
ki bunların İslamiyet’in özünde var olduğu görüşündeydi. Reform yapmıyorum,
İslamiyet'i orijinaline çeviriyorum derdi. Hatta laiklik bile İslam’ın özünde vardı ona
göre; çünkü İslamiyet herkese eşit muameleyi şart koşuyordu. Muhammed İkbal'in
temel sorusu 'Modernite ve İslam'ı nasıl bir araya getirebiliriz? 1 idi. Bu soruya cevap
aradı hep. Muhammed Ali Cinnah çok dindar bir insan değildi ve derin fikirleri yoktu.
Onun temel meseleleri şunlardı: Demokrasi, insan hakları, eşitlik. Ya da 'Hukukun
üstünlüğü İslamiyet'le bağdaşır mı?' Bir hukukçu olarak diyebilirim ki: Medine Misakı
örneği önemli. Bu yazılı bir anayasa ve içinde bütün insan haklan korunmuş. Bir kitap
çalışmamda Kur'an’daki bütün insan hakları maddelerini çıkarttım. Bana kalırsa bu,
İslam'da hukukun üstünlüğünün kanıtıdır ve Peygamber bile buna tabiidir.
ASIL MUHAFAZAKÂRLAR, DARBECİLER
-Örnek verebilir misiniz?
Mesela Hz. Ömer Bir deveyi nereden buldun dediklerinde, açıklama yapmak zorunda.
Ben de babamın belirttiği gibi Asr-ı Saadet ve Hulefâ-i Raşidîn zamanında aslında
İslamiyet’in bir cumhuriyet olduğuna ve Emevilerden sonra sultanlığa geçildiğine
inanıyorum. İkbal'in devletinin modern Batı devletinden en büyük farkı, içtihadın gücü
idi. Bütün örfî hukukun içtihatla değişime tâbi olduğunu düşünüyordu. Bunu daha ileri
götürüp; kadının yerine vurgu yapıyordu. Cahiliye döneminde kadınlar toprağa
gömüldüğü halde Hz. Muhammed (s.a.v.) kadınlara o güne kadar görülmemiş bir
konum vermiştir. İkbal'e göre baki olan Hz. Muhammed’in (s.a.v.) kadınları diğer
kültürlere nazaran daha ön sallarda konumlandırmasıdır. Bu durumda eğer Batı
medeniyeti kadını toplumsal hayatta ön plana çıkardıysa biz daha da öne çıkarmalıyız.
-En çok da bu konuda eleştirildin
Doğru, çünkü ulema bunların dogma olduğunu iddia ediyor ve değişimine karşı
çıkıyordu. Muhammed İkbal, Müslümanları üçe ayırıyordu: Modernist, gelenekçi;
bunların kafasında zaman statiktir, değişikliklere karşıdırlar. Bir de popüler
Müslümanlar var. Müslümanların büyük kısmı popüler, avam ve eğitimsizdir. Çoğu
zaman başlarına gelecek adamı bile seçemezler. Esasında popüler Müslümanların
tavırları belirleyicidir. Bunlar bazen muhafazakârlardan bazen de reformistlerden yana
tavır koyarlar. Bu çoğunluğun yalpalamaları istikamette de belirleyicidir. İkbal’in
devletinde sürekli reform yapılır. Ona göre İslam da ikiye ayrılır: İbadet kısmı ki bu
kalıcıdır, mesela namazı kimse değiştiremez. Fakat muamelat; örfî kısım her zaman
değişime açıktır. Pakistan'ı da reformcu bir model devlet olarak tasarlamıştı. Diğer
İslam devletlerinin de örnek alacağı bir devletti bu fakat hiçbir zaman gerçekleşmedi.
-Neden bir türlü bu ideal gerçekleşemedi?
Bu Türkiye ve Pakistan’ın ortak trajedisidir. Amaçladığımız yere gelemedik. Arzu
ettiğimiz reformlardan çok geriye düştük. İki ülke de on yılda bir darbelere,
müdahalelere maruz kalıyor. Pakistan'da Cinnah’ın düşüncelerini korudukları
gerekçesiyle yapılıyor bu müdahaleler. Türkiye’de ise Mustafa Kemal’in görüşlerini
sözde koruduklarını iddia ederek darbeleri yapıyorlar. Oysa alakası yok. Asıl
muhafazakârlar darbeleri yapanlar. Reformcuların izinden gittiğimiz için ikide bir
müdahale ediyorlar.
-İkbal fikirlerinde, modernitenin olumlu yanlarının alınmasına fakat İslam'ın özünün
her daim korunmasına vurgu yaptı. Artık Müslüman toplumlar moderniteyle iç içe
yaşıyor. Bu olumlu bir yöne evrilebilir mi?
İkbal’in ana düşüncesinde zaten amel, hareket var. Allah’ın insan üzerindeki emeli de
kâinata hâkim olmasıdır. İkbal'e göre Allah insanı eşref-i mahlûkat olarak yarattı ve bu
nedenle kâinat üzerinde hükmetmesine taraf. Batı icadı tekniklerin aslında
Müslümanlar tarafından yapılması İkbal'in daha çok hoşuna giderdi. Cemaleddin
Afgani, El Ezher Üniversitesi’ni ziyaretinde, suni ışıkta Kur'an öğretildiğini görür. "Siz
ampul ışığında Kur'an öğretiyorsunuz ama ampul yapmayı öğretebiliyor musunuz?"
der. İslam dünyasında bu durum artık çok tabii görülüyor; Batı bir şeyler yapar biz de
bunları satın alırız. İkbal yaşasaydı 'biz bunu yapmalıyız’ derdi. Modern bilimin
kurucusunun İslamiyet olduğuna inanıyordu. Modernite aslında İslamiyet'in dâhliyle
ortaya çıkmıştır. Yunanca eserlerden değil Arapça metinlerin Latinceye çevrilmesi
neticesinde Rönesans gerçekleşmiştir. Rönesans İslam kaynaklıdır. Matematik, felsefe,
tıp gibi farklı alanlarda İslam dünyası pek çok âlim çıkarmıştır, bunlara nazire yazanlar
Batı dünyasının büyük âlimleri olmuştur. Dolayısıyla modernitenin kurulmasında
İslamiyet'in etkisi büyüktür.
ÇİNLİLER KORELİLER YAPIYOR, BİZ YAPAMIYORUZ
-Peki, kırılma ne zaman yaşandı?
Ne zaman ki bizim ilmiye sınıfı karanlığa gömüldü, saçmalamaya, kitap yakmaya
başladı o zaman rotamız değişti. Vahiyle rasyonaliteyi uzlaştırma çabasını küfür olarak
gördüler. 1258'de Moğollar Bağdat'a girdiğinde 50 bin kitap yaktılar ama bizim
Müslümanların yaktığı kitaplar yanında hiçtir bu. Modernite; kitapları, kaynaklan,
fikirleri ve her türlü inkişafıyla İslamiyet'ten ödünç alındığı için artık bizim bu emaneti
onlardan geri almamız lazım. Bunu, Batıldan da moderniteden mahrum etmeden
yapmalıyız. Çinliler, Kareliler bunu başarıyor ama bizler yapamıyoruz.
-Batıda İslam'a ciddi bir ilgi artışı var. Muhammed İkbal'in idealindeki Müslüman
topluluğun Batı'dan çıkma ihtimali nedir?
Bilmiyorum fakat İslam'a merakın nedeni materyalizmin manevi boşluğu
dolduramaması. İnsanlar İslam'ı merak ediyor, aslında bu merak beraberinde korkuyu
getiriyor. Fakat İslam fobisi geçici bir şey. İslamiyet'in gerçeklerini öğrendikçe insanlar
bu korkularını aşacaktır. -İslam coğrafyasının bugünkü manzarası karşısında İslam
ülkeleri ve de aydınları nasıl bir tavır geliştirmeli?
Kesinlikle birleştirici olmalı. Eğer bu sağlanamazsa İslam kültürü de aynı Bağdat'taki
gibi yıkılacaktır. Moğolların istilasında Şii devleti Harzemşahlar saldırıya
uğradıklarında Abbasilerden yardım ister. Abbasi uleması toplanır ve yardım etmeme
kararı alır, sırf Harzemşahlar Şii olduğu için. Sonuçta Cengiz Han yönetimindeki
Moğollar Harzemşah İmparatorluğu'nu ezip geçer, oğlu ise Abbasileri talan eder. Özetle
birliğin olmadığı yerde kültürün yaşaması imkânsızdır. Sünniler ve Şiiler nasıl bir araya
getirilebilir konusunun tartışıldığı bir konferans yapıldı geçtiğimiz yıllarda. Toplantıya
tepkisel bir tavır gösterip gitmedim. Çünkü aslında bütün Arap dünyası kendi
krallıklarının düşmesinden korkuyor. Suriye'nin adı cumhuriyet ama krallık gibi bir
şey. Ürdün, Suudi Arabistan kraliyet. Bütün bunlar Şii-Sünni çatışmasıyla devletlerinin
bölüneceği ve kendi kraliyetlerinin yıkılacağından korkuyorlar. Pakistan, nükleer
bomba yapıyor adını 'Islami bomba' veriyor. İran bir bomba yapıyor, adını 'Şii bomba'
koyacak. Aslında bu Batılı bir isimlendirme, onlar da İran'ın bombasına 'Şii bomba'
diyor. Hâlbuki bomba bombadır, dini olmaz. Birinin üzerine atıyor musun, atmıyor
musun? Mevzu budur. Bununla beraber eğer Muhammed İkbal hayatta olsaydı nükleer
bombaya hiçbir tepki göstermez, aksine onu desteklerdi. Çünkü hem bir müdafaadır
hem de insan çıkarına kullanıldığı için beis görmezdi.
MEVLÂNA SUFİ DEĞİLDİ
•Türkiye'ye Mevlâna Sempozyumu'nun konuğu olarak geldiniz. Muhammed İkbal
Mevlânâ'nm mürşidi olduğunu söylüyordu.
Mevlânâ yıldönümünü Türk devletinin kutlamasını çok manidar buluyorum. Sufîzm
aslında statükoyu, var olan durumu kabul eden gelenekçi bir şey. Aynı zamanda sufilik
çok şahsidir, bir ideoloji ya da düşünce değildir. Kişisel bir tecrübedir. Okyanusta katre
olmak, fena fîllahtır. Hâlbuki İkbal, hödî olduğunu iddia ediyordu. Bu, sufiliğin tam
tersi bir düşünce. Kendi içine okyanusu, Allah’ı davet etmek. İkbal sürekli harekete
vurgu yapardı, Sufîzm ise bunun tam tersi; zamanı dahi statik algılayan bir düşünce.
Esasında Mevlânâ Celaleddin Rumi de sufî değildi, o nedenle Muhammed İkbal
kendisinin mürşidi olduğunu iddia ederdi. "Sen İslam'ı kendi zamanında yanlışa
düşmekten korudun, ben de İslam'ı benim zamanımda yanlışa düşmekten korudum."
diye Rumi'ye atfettiği bir beyti de var.
Millete hesap vermek
Millete hesap vermek, benim düşünce lügatimde ‘Üç T'ye Verilecek Hesap’ın ilk
aşamasıdır. ‘Üç T' nedir? Üç T, yine benim düşünce lügatimde Tanrı, Tarih ve
Toplum’dur. Her insan, bir gün mutlaka ve muhakkak, Tanrı’ya hesap verecektir. Ama
bu, her insan için böyledir. Bazı insanlar o hesaptan önce tarihe ve topluma da hesap
vermek zorundadırlar. Özellikle yaratıcı ruhlarla, onlara musallat olan karanlık ruhlar
yani artı ile eksinin baş aktörleri Tanrı’ya verecekleri hesaba ilaveten, tarihe ve topluma
da hesap vermek durumundadır.
Varoluş bünyesinde yaratıcılık, aydınlık ve mutluluk unsuru olarak yaşamış büyük
ruhlar, ‘Üç T'nin dünya planındaki ikisi olan tarih ve topluma hesaplarını hiç
istenmeden veren ölümsüzlerdir. Bunların başında peygamberleri görmekteyim.
Arkasından derece derece bütün yaratıcı ruhlar sıralanıyor.
Tarih yaratan ruhların en büyüklerinden biri olan Müdafaayi Hukuk Başbuğu Gazi
Mustafa Kemal Atatürk, tarihe ve topluma hesabını kendisinden hiç istenmeden bizzat
kendi etiyle ve diliyle veren ölümsüzlerden biridir. Müdafaayi Hukuk Başbuğu’na göre;
millet, aynı zamanda kendisine hesap verilmesi gereken bir yüce makamdır. Gazi, bu
makama verdiği hesabı, aynı zamanda tarihe de verdiği hesap olan Nutuk’la yerine
getirmiştir. Afet İnan’ın Nutuk’la ilgili şu sözleri derin bir hakikatin ifadesidir:
“Nutuk, bir devlet kurucusunun milletine hesap verme örneğidir ve tarihte eşine az
rastlanır." (Sinan Meydan, Nutkun Deşifresi, 40)
Nutuk, ‘İJç T’ye hesap vermede ciddiyetin, hakka saygının, müstahak olana müstahak
olduğunu; layık olana da, layık olduğunu mertçe vermenin eşsiz örneklerinden biridir.
Nutuk’ta hakka saygısızlık olmadığı gibi, halka tabasbus ve yalakalık da yoktur.
Nutuk’ta, Varatıcı’dan başkasına tenezzülü olmayan büyük ruhun şahsiyet yüceliği, açık
yürekliliği, cesareti egemendir. Benim kullanmaktan çok zevk aldığım tabirle “Nutuk’ta
ölümsüzlüğün vakarı" vardır.
Nutuk’ta 820 kişinin adı geçmektedir. Bu kişiler, tarihin diyalektiğine samimiyetle
sunulan nitelemelerle, layık ve müstahak oldukları sıfatlarla, hiç tevile gidilmeden
deşifre edilmişlerdir. Tarihin en büyük melâmet erlerinden biri olan Müdafaayı Hukuk
Başbuğu’nun bir özelliği de; layık olana layık olduğunu, müstahak olana da müstahak
olduğunu hiç esirgemeden ve acımadan vermektir. Bu şaşmaz ilkesine bağlı kalarak,
Nutuk'ta bazı kişilere ‘kahraman' nitelemesi reva görürken, bazılarına ‘korkak, hain,
mürteci' sıfatlarını vermiştir. Bizzat Atatürk, Nutuk'u, ‘millete hesap vermek için'
yazdığını dile getirmiştir. CHP İkinci Kurultayı'nda yaptığı konuşmada şöyle diyor:
“Senelerden heri devam eden çalışmalar ve icraatımızın millete hesabını vermenin
görevim olduğu kanaatindeyim.” (Hâkimiyeti Milliye gazetesi, 16 Ekim 1927)
Aynı gerçeği, Nutuk'u okuduğu kongrenin açılışında yaptığı konuşmada, bir soru
üzerine şöyle dile getiriyor: “Geleceğe yönelen tedbirler hakkında fikirlerimizi
söylemeden önce, geçmişe ait olan olaylar hakkında bilgi vermek ve yıllardan beri
süregelen davranış ve yönetimimizin milletimize hesabını vermek ödevim olmuştur.
Olaylarla dolu dokuz yıllık bir sürenin tarihine değinecek demecim uzun sürecektir.
Ama bu güç iş, yerine getirilmesi gereken bir ödev olduğuna göre, sözü uzatırsam beni
hoş karşılayacağınızı ve bağışlayacağınızı umarım.”
İslam'dan nefret tutkusunun götürdüğü yer
İslam'dan nefret tutkusunun (bazı zeminlerde illetinin) götürdüğü yer, en çarpıcı
şekliyle bugünkü Türkiye’dir. Emevî dinci despotizminin kol gezdiği; dahası, haçlı
emperyalizmin dibine kadar desteklediği kahır tablolarının egemen olduğu bir
coğrafyadır artık Türkiye.
Önce dini yozlaştırıp nefret edilir hale getiren despotizm, arkasından hukuku güdüme
alıp, hukuk devletini işlemez hale soktu. Vargı güdümdedir. Aydınlar ya zindanlardadır
veya zindanla tehdit edilerek susturulmaktadır. Sadece basın ve ekranlar değil; evlerin
içi, geceler, gündüzler, mabetler, secdegâhlar, ilim adamlarının dosyaları, hatta aklından
geçenleri not ettikleri kâğıt parçaları, despotizmin bir biçimde kontrolü altındadır. En
küçük bir ima ile “Bu kadar da olmaz” demeye getirenler, bir süre sonra ekranına,
programına, sayfasına, köşesine veda etmek zorunda kalmaktadır.
Ben, tarihin benzeri despotik devir ve toplumlarım araştırıyorum; böylesi bir
despotizme rastlayabilmiş değilim. Emevî dinciliğine karşıysanız; yürümeniz de suçtur,
yerinizde durmanız da...
Zulüm kol geziyor. 21. Yüzyıl'm dünyasında tam bir Emevî hegemonyası
sürdürülmektedir. Engizisyon bu kadar kapsamlı, teşkilatlı, destekli ve planlı değildi.
Anlayacağınız; bahsettiğimiz despotizm, tarihin eşini, benzerini tanımadığı çok özel bir
tür. Tarihte ilk kez, sarıklı dincilikle istavrozlu ve kipalı dincilik, işbirliği halinde
hakların ve aydınlanmanın gırtlağına çökmüş bulunuyor. Eski zamanlarda bunun da bir
örneği hemen hemen yok.
İşte, İslam’dan nefret tutkusunun Türkiye’yi getirdiği yer burasıdır. Beğendiniz mi?
Şimdi esas soruyu soralım: Bu gelişin ve getirişin müsebbibi kim?
İslam’dan nefreti büyük bir meziyet (hatta en büyük meziyet) sanan ve yıllarını bu
‘meziyeti’ pazarlayarak geçiren solcularla sözde Atatürkçüler. Hani şu, “Biz laik
adamlarız, dinle minle uğraşmak bizim işimiz değil, öyle şeyler bize yakışmaz” diyerek
kahkahalar atıp kadeh tokuşturan salaklar. Tabii salakları var bunların, solakları var.
Ortak noktaları, koyu ahmaklıktır. Şöyle de derlerdi bunlar: “Falanca mı aydın,
Atatürkçü? Yok be! O kadar saftoraş olmayın; neresi aydın onun? O da son tahlilde
‘Kur’an’ demiyor mu? Eee! Onunla falancanın farkı ne? Bunların ikisi de molla, ikisi de
gerici, ikisi de imam-hatipli.”
EY AHALİ, KENDİNE GEL!
Ey ahali! Bugünkü Türkiye’nin maruz ve mahkûm bırakıldığı despotizmin dincilik
eliyle yürütüldüğüne bakarak, sadet noktasını gözden kaçırmayalım. İçine itildiğimiz
badirenin esas müsebbibi solcularla sözde Atatürkçülerdir. Dincilik kendi işini yapıyor.
Dincilikten bunun aksini beklemek de ayrı bir mankafalılık olur. Dincilere zalim,
vicdansız, sadist, hatta bir kısmına hain diyebilirsiniz ama asla mankafa diyemezsiniz
Mankafalılık, İslam’dan nefret uyuzuna tutulmuşlar dururken, dincilerin semtine bile
ulaşamaz. Yollar birinciler tarafından kesilmiş.
Türkiye’nin bu hallere düşmesine sebep olanlar, köprüde deliği görüp kendine geldi mi
dersiniz? Hayır, asla! Bunların İslam’dan nefret uyuzu öyle bir illet ki, tıbbın keşfettiği
aşıların hiçbiriyle tedavi edilemez. Aynen canlarını yakan dincilik uyuzu gibi... Bu iki
illetin tedavisini yarayacak aşı sadece Kur’an laboratuarında üretilir. Ve bugünkü
Türkiye’de o aşıyı üretebilecek dirayet ve bilgiye sahip tek kişi var: Şu satırların yazarı.
Ayrıntıları vereceğim, merak etmeyin!
İslam'dan nefret illetinin ilacı üstüne
İslam’dan nefret tutkusunun Türkiye’yi bundan sonra sürükleyeceği yerin ne olacağını
anlamak için bugüne dikkatle bakmak lazım. Bugünkü ana yarınki dananın endamını
tahminde yardımcı olur. Ancak bugüne dikkatle bakabilmek için dünü hatırlamalıyız
Dünün hatalarından ders çıkaramazsak, bugünden ibret alamayız; o zaman da,
yarınlara ilişkin değerlendirmelerimiz güvenilir olmaktan çıkar. Felsefeci Frof. Cahit
Tanyol, otuz yıl önce şunu söylüyordu:
“Önümüzde dinin ve cumhuriyetin dokunulmaz, tartışılmaz tabuları durdukça ve biz
bunları her dönemde kuvvet kullanarak cevaplandırdıkça, giderek şiddetlenen bir tepki
ortamı yaratmaktan kurtulamayız. Bir yanlışın baskı altında tutulması, bir doğrunun
baskı altında tutulmasından daha tehlikelidir. Yanlışın baskı altında tutulması iftira,
tezvir, hınç gibi kışkırtıcı güçleri harekete geçirir.”
“Hiç gerek yokken, bir tür cumhuriyet ve Atatürk idolü yaratıldı. Bu idol tabulaştıkça,
irtica daha koyu ve daha katı bir görünümde önümüze çıkmaktadır. Bunu çözmeye
mecburuz. Eğer çözemezsek, eğer onun üzerine hep ‘inkılâp, irtica, Atatürk 1 gibi
sloganlarla yürümeye kalkarsak, günün birinde irticanın kara bulutları arasında
boğulmamız kaçınılmazdır.” (Cahit Tanyol, Laiklik ve İrtica, 16-17)
İşte boğulduk Çünkü küresel haçlı emperyalizmin koruyup beslediği karanlığın
bertaraf edilmesi ‘idoller edebiyatı 1 ile mümkün olamazdı. Çare, Kur’an
laboratuarından çıkarılacak reçete idi. Büyük aldanış, işte bu gerçeğin fark
edilememesidir.
Tarihin diyalektiğine göre, “Ceza amel cinsindendir. 11 İslam'dan nefret illetinin cezası,
İslam adına sahne alan sadizmin kahrıyla veriliyor. Kur'an mümininden nefrete yenik
düşenlerin enselerine, dincilerin vicdan ve adalet nedir bilmeyen ayakları bindirilmiş.
Çöküşe doğru gidiş durdurulamaz mı? Durdurulur ama 10 Kasım'da ‘Atatürk'e mevlit’
okutarak veya ‘Çarşaf Açılımı 1 yaparak değil. Aşının süratle devreye sokulması lazım.
Gel gör ki; Kur’an mümini olarak, Allah ve Muhammed diyenlere asla ve asla iyi gözle
bakmıyorlar. Dincilerin temel musibetleri bu. Onlar da görünüşte ‘Muhammed 1 deseler
bile dayattıkları ‘din 1 Muhammed'in değil, Muaviye'nin dini.
Velhasıl, dincilerle onları aptal zanneden aptalların ikisinin de ezel nasipleri, Kur'an
laboratuarından yararlanmaya müsait değil. Vücut kimyaları buna izin vermiyor.
Sürünmelerine rağmen o reçeteye itibar etmiyorlar.
BİR UYARI DA DİNCİLİĞE
Dinci sadizm, basireti tutulmuş mankafalara baktıkça keyiften dört köşe. Göbeğini
okşayarak kahkahalar atıyor. Dün mankafalara söylediğimizi bugün de dinci despotlara
söylüyoruz:
“Kin ve nefretle paslı çivilere dönmüş dişlerinizi göstererek sırıtmayın, bu işin bir de
öteki yüzü var. Dini hiç iyi okuyamadınız ama hiç değilse tarihi iyi okuyun. Dün
binlerinde tuğyan (azmıştık) alametleri görüp uyarmıştık; sizde ise tuğyanın alameti
değil, bizzat kendisi var. Dikkat edin, kendinize gelmeniz için fazla vaktiniz yok.
Yığdığınız haram paraları rahatça yiyeceğinizi sanmayın! Tanrı ve tarih buna izin
vermez! 11
Yakub-i Belazürî'nin talebeleri
Yakub-i Belazürî, Abbasiler döneminin büyük dil bilginlerinden biri. Hicrî 230'lar,
Miladî 850’lerde vefat etmiştir. Bu üstadın hayatını anlatan eserlerde kayda geçirilen bir
hikâye vardır ki, günümüz dincilerinin kişilik yapılarını, ruh hallerini, çelişkilerini,
dağıtmışlıklarını anlatmak bakımından eşsizdir. Çiğneyip yok ettiği amaçların yerine
geçirdiği araçlarla övünen hüsrana batık zihniyetleri anlamada bir İh ret belgesi olan
hikâye şudur:
Yakup’un öğrencileri, hafızayı güçlendirdiğini öğrendikleri belazür otundan yemeye
karar verirler. Otu bulur, hep birlikte yerler. Ne var ki, dozajı kaçırırlar ve çıldırırlar,
üstlerini başlarını soyup atarak, çırılçıplak halde ormana dağılırlar. Medresede bir tek
öğrenci kalır. Bu öğrencinin ötekilerden tek farkı, sarığını başında tutmasıdır. Zavallı
öğrenci iki eliyle hiç durmadan başındaki sarığı kontrol ederek, anadan üryan halde
medresenin çevresinde dönmeye başlar. Bir yandan döner, bir yandan bocası Yakup’un
verdiği dersi ezberinden tekrarlar.
Üstat Yakup, derslerini vermek üzere medreseye geldiğinde bir bakar ki medrese
bomboş. Dışarı çıkınca, binanın çevresinde dönüp duran anadan üryan öğrenciyi görür.
Yaklaşıp sorar: “Oğlum, bu ne bal! Sana ne oldu böyle, arkadaşların nerede, medrese
neden boşalmış?" Öğrenci, olup bitenleri anlatır ve ekler: “Üstadım, ben onlara otu
fazla yemeyin, ne olur ne olmaz dedimse de dinletemedim; fazla yediler. Hepsi çıldırıp
dağlara, ormanlara kaçtı. Bir tek ben sağlam kaldım." Hoca biraz şaşkın, biraz öfkeli
çıkışır: “Yahu sen buna sağlamlık mı diyorsun? Senin neren sağlam? Sen şu halini
görmüyor musun? Anadan üryan haldesin.” Öğrenci cevap verir: “Hocam, öyle
demeyin; bakın, sarığım başımda, ona mukayyet oluyorum."
Bugünün dincileri aynen bu öğrencinin kaosunu yaşıyorlar. Anadan üryanlar; bütün
amaçları tarumar edip ortadan kaldırmışlar ama araçları öne çıkarıp bu yıkımı mazur
göstermeye, hatta meziyet gibi göstermeye çalışıyorlar. Sarık, bir sembol. Araçların
sembolü. Amaçlar, vücudun esas kapatılması gereken yerleri. O yerler açık ama zavallı
öğrenciler, araç hükmündeki sarığı sürekli kontrol etmekte ve bunu erişilmez bir
meziyet olarak öne çıkar maktalar.
Amaç olan zina yasağım Brüksel’in talimatıyla kaldırıp, zinayı suç olmaktan
çıkarıyorlar; öte yandan, zinaya gitmede ‘araç’ olarak düşünülen ne varsa onu
yasaklıyorlar. İnsanların evlerine, kiminle oturup kalkacaklarına, nerelerde ikamet
edeceklerine, öğrenci yurtlarına kadar müdahale ediyorlar. Kitleler bu saçmalığa karşı
çıkınca da ‘Y'akub-i Belazürî’nin sağlam (!) kalmış tek öğrencisi’ sıfatıyla, ‘sarığım
başımda’ diyerek celalleniyorlar.
‘SEDDİ ZERÂİ’ VE ÖTESİ
İslam fıkhı, durdurulması amaçlanan davranışlara giden yolların tıkanmasına ‘seddü’z-
Zerâi’ der. Araçların önüne set çekmek demektir. Eğer bu set çekmeyi öne çıkaranlar
esas amaçları dikkate almıyorlarsa, mesela zinanın suç olmaktan çıkarılmasını
umursamıyor, binlerinin talimatıyla zina suçunu mubaha dönüştürüyor; öte yandan,
kadın-erkek hayatına harem-selamlık getirmeyi ‘din ihyası’ gibi lanse ediyorlarsa, fıkıh
bilginleri bu yapılanı akla ve fıkha ihanet sayarlar. En azından bu değerlerle alay etmek
sayarlar.
Kıssadan hisse: bugünkü Türkiye, bu alay etmenin yirmi dört saat sergilendiği bir ülke
konumundadır. Yani; bugünkü Türkiye, Yakub-i Belazürî’nin ‘otu fazla kaçıran’
öğrencilerinin istila ve egemenlik altına aldıkları bir coğrafya durumundadır. Allah;
ülkenin, aldatılıp mahvedilen halkın ve Yakub-i Belazürî durumundaki ilim ve fikir
adamlarının yardımcısı olsun!
"Kurtuluş Savaşına ihanet içindeyiz"
Kerim Tokgöz Ankara’dan yazıyor: “Yazdıklarınızı anlatan bir Müslüman daha yok.
Gerçekleri sizin gibi bir âlimden okumak benim gibilere güç veriyor. Her cuma camide,
güdümlü ve ayarlı hutbeleri dinlerken, büyük iç çekişmeleri yaşıyor ve ‘Acaba bu
münafık yuvasında bulunmamdan Allah razı mı?’ diye sorup duruyorum. Zulme ve
işgale karşı gelmiş bir millete Allah'ın bahşettiği Kurtuluş Savaşı zaferine ihanet
içindeyiz. Şimdi zalimlerin yanında koşuyoruz. Allah bizi affetsin!” “Suriye ve Mısır gibi
konularda lütfen daha çok yazın ve konuşun. Bu topluma vicdanı, aklı ve hakkı
hatırlatmak her zamankinden daha fazla gerekli.”
Nursen Demir yazıyor: Sizin sayenizde Kur'an bana da indi. Yüce Kab'bim her şeyi
gönlünüze göre versin. Çok merak ettiğim ve sadece sizin bilginize inanacağım bir
sorum olacak. Yanıtlarsanız sevinirim. Firavunun yönetimi günümüz yönetiminden
daha âdil değil miydi?”
Nusret Sevenoğlu İzmir'den yazıyor: “Siz, bu yıldan sonraki yaşamınızda, takdir edilen
ve ihtiyaç duyulan bir yükselişi göreceksiniz. İnsanlık da bundan nasiplenecektir. Halk
TV’de Işığa Çağrı programının 90 dakikalık akışı, cumhuriyetin, ülke insanını
raiyyeleşmekten kurtarılmasının ayrıntılı anlatılması, Alak suresine girişiniz muhteşem.
Kelimelerin anlamlarını açan ifadeleriniz, bu konuda çalışanlara da bir ışık tutacaktır.
Ekrandaki görünüşünüz, kıyafetinizdeki uyum, sevecen ama ciddi tavrınız son derece
mükemmel, vurgularınız muhteşem.”
Seher Kandemir yazıyor: “Sizi yıllardır takip ediyorum. Yüce Allah'ım sizin vesilenizle
Kur'an'Ia dost olmamızı sağladı. Herkesin aklı ve yüreği, söylediklerinizi anlamak için
elverişli değil, bazılarının kalpleri mühürlüdür. Ancak, ben ve benim gibi insanların
sevgi ve duaları negatif enerjileri yok eder.”
“Mühürlenmemiş kalpleri iki tehlikeden uzak tuttunuz; Birincisi: şirk ve hurafelerle
boşa harcanmış bir hayattan; İkincisi: dini, hurafeler yığını zannederek, peşinen
reddetmekten. Bunlar az şey değildir. Ben size hem bir hayat hem de bir ahiret
borçluyum. Bu borcumu ödeyemem; ama size en azından şükranlarımı sunabilirim."
Muammer Mete yazıyor: Dinimizle ilgili soruların akıl ve mantığa en uygun yanıtlarını
eserlerinizde görüyorum. İslam dünyasında ve onun bir parçası olan güzel yurdumuzda
din adına yapıldığı ifade edilen din dışı uygulamaların İslam dünyasının geri
kalmışlığının açıklaması olduğunu düşünüyorum. Sizin yorumlarınızın egemen olacağı
din anlayışının karanlık çağlardan aydınlığa, Hak yoluna çıkışın başlangıcı olacağına
inanıyorum. Çocuklarıma sizin eserlerinizi okuyarak bilgilenmeden diğer kaynaklara
yönelmemelerini öğütlüyorum. İstiyorum ki, zehre karşı panzehirleri olsun. Şahsınıza
duyduğum şükran hislerini uzun boylu ifade edemeyeceğim. Söyleyebileceğim tek şey
şudur: Allah sizden razı olsun.”
BUNLAR HAKK’A TESLİM OLMAZ!
‘Dershaneler Kavgası’ başlıklı yazılarımın ardından gelen cevabî yazılar, bir büyük
feraset ve basiret kuşağının varlığını göstererek beni mutlu etmiştir. Mesaj yerini
bulmuş, etkisini göstermiş, beklenen uyanışın düğmesine basmıştır. Bu mutluluğuma
vesile olan yazıların bir özeti gibi gördüğüm bir mektubu. Haşan Öze an adlı
okuyucumuzun mektubunu örnek olarak buraya alıyorum: “Her şeyi Kur’an’a
bağlayarak o kadar güzel izah ediyorsunuz ki, sizi dinledikçe işte dinimiz bu, deyip
İslam’a sarılıyoruz. Ancak, hâkim çıkarcı güçlerin ağzından dinleyince, İslam’dan
soğuyoruz. Sizinle peygamberimizi hatırlıyor, sizinle onu daha çok seviyoruz. İyi ki
varsınız, hep var olun, hiç değilse yolumuzdaki firavun, nemrut ve yezitleri def edinceye
kadar. Çağımızın ‘lmam-ı Azam’ısmız. Dilerim kaderiniz onun gibi olmaz.”
“Dershaneler meselesinde, iki yoldaşın bugün içine düştükleri durum, Müslüman
halkımız için büyük bir ibret ve derstir. Anlaşılabilirse, ihanet ve gafletten uyanışın
vesilesi olabilir. Yıllarca hak yolunda Hızır ile Musa gibi birlikte yürüdüklerini iddia
edenler, her ne olmuşsa olmuş, bir anda karşılıklı firavun, nemrut suçlamalarına
başlamışlardır. Bu hususu Kur’an'dan örnek vererek o kadar can alıcı bir şekilde ortaya
koymuşsunuz ki; inanıyorum, Kur’an’a bakacak yüzleri kalmamıştır. Firavun’a,
bırakın yoldaş olmayı, boyun eğenin de firavun olması, İslam’ın maskeli firavunlara en
büyük tokadıdır.”
“Allah’ın dinine sahiplik iddiasında olanların bugün maskeleri düşmüştür; ancak
onların peşinden koşan halkın yeni firavunlar yaratması hiç zor olmayacaktır. Bunları;
hiçbir kitap, hiçbir peygamber ve sizin gibi üstün bir âlim ikna edemediğine göre,
kıyameti beklemek son çaredir.”
Yeditepe Üniversitesi öğrencisi Kemal Yüksel, ‘Yaşar Nuri Öztürk İçin’ adlı şiirini
göndermiş. Bir kısmını veriyorum:
“Daha derine,
Yusuf u özlemeye in şimdi
Aşağısı karanlıkların yendiği yer
Ahhh!
Gözünden süzülen damlalar ay gibi parlıyor;
Karanlığın ağlattığı yerlerden geçtin;
Hoş geldin!
Haydi çık, adım adım!
Fark ettin mi?
Saçların ağarmış.
Ah canım, cananım!
Bak, açıldı gözler artık
Kullanabilirsin
Onlar senin sonsuzluğa bakan gözlerin.”
Elif Tanya yazıyor: “Kitaplarınız tek kelimeyle büyüleyici! Bu kadar bilgiye hâkim
olmak, ancak bir dehanın yapabileceği iştir. Uçsuz bucaksız ummansmız. Farklısınız. Bu
fark size aşık olmak için yeterlidir. Bir gün teknoloji iterlerde, insanları ışınlama
keşfedilir mi acaba? O gün geldiğinde, ışınlanıp gizlice kütüphanenizi gezebilsem,
kitaplarınızı karıştırabilsem! Ve masanızdaki vazonuza bir gül bırakıp geri dönsem!”
Reçete gibi bir mektup
Umut Bingöl yazıyor: “1994 senesinden beri (o yıl 17 yaşında idim) okurunuz,
takipçiniz, seveniniz, saygı duyanınız ve öğrencinizim.” “Günümüzde dinci
kodamanların en dehşetli kapanı; haznesine, ‘sınavlara hazırlık 1 yemi konmuş, birtakım
dershanelerdir. Bir kavga ile gündeme gelen, bu siyasal ve ticarî rant merkezlerinin,
‘Allah ile Aldatma 1 hücrelerinin, sınıf görüntülü beyin yıkama odalarının kapatılması
dinciliği bitirmeyecektir. Dershaneler kavgasının iki tarafının da dinci olması, zaten
meydanın kimlere kaldığını göstermektedir.” “Ülkemiz ilk ve orta öğretim okullarında,
Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi adıyla verilen dersler; çocuklarımızı, dinci kişi ve ekiplerin
kucağına sürmekte, bu şer odaklarına karşı savunmasız ve bilgisiz kılmakta, Allah ite
aldatılmalarına yol açmaktadır.”
“Kur'an'ı tanımak, okumak ve anlamak en hayatî meselemizdir. Din eğitimi müfredatı;
öğrenciyi, sadece Kur’an ayetleriyle buluşturacak şekilde yeniden yapılandırılmalıdır.
Din dersi, Kur'an dersi olmalıdır. Başka bir deyişle, ülkemiz okullarında din
öğretmenleri İslam’ı, sizin bize kitaplarınızla öğrettiğiniz şekilde öğretmelidir.”
“Düne kadar sizden sadece İslam'ı öğreneceğimi sanırken, bugün Atatürk'ü de sizden
öğreniyorum. Uzun sözün kısası; mutlu yarınlar, yurtta ve cihanda sulh için; ülkemiz
okullarında, Atatürk'ü ve Cumhuriyet’i sizin anlattığınız şekilde öğrenmeye susamış bir
millet durumundayız. Her şey için minnettarım. Allah sizden razı olsun!”
KISA BİR YORUM DA BİZDEN
Dershaneler kavgasının, yıkıldığını sandıkları ‘Laik Cumhuriyetin yerine koyacakları
rejim ve sistemin kotarımı kavgası olduğundan benim de hiçbir kuşkum yoktur. Malum
‘kavga 1 konusunda altı çizilecek en önemli nokta da burasıdır.
Bu kavganın dinciliği bitirmesi ne demek; bu kavga, dinciliğin ikinci ve ‘büyük zafer 1
aşamasına geçmek üzere olduğunun tartışılmaz belgesidir.
Din derslerinin Kur'an olması gerektiğini ben, otuz yıldan beri bütün sesim ve nefesimle
anlatmaya çalıştım; anlatamadım. Batı’daki din derslerinin esası da kutsal metinler yani
İncil metinleridir. Gerisi herkesin kendine bırakılmıştır. Bırakılmaz ise, içinde
debelendiğimiz kaos doğar. Dinciliğin istediği de bu kaosun doğmasıdır. Dincilik
bilmektedir ki, bu kaosu kendisi lehine yorumlayıp servise koyacak onlarca ekip ve
kurum var. En başta, ‘Diyanet işleri 1 denen beş buçuk katrilyon lira bütçeli bir anayasal
kurum var.
Dini olduğu gibi Atatürk’ü de, benim yazıp konuştuklarımdan öğrenmekten başka çare
kalmadığı yolundaki değerlendirmeyi de, hiçbir tevazu aktörlüğüne gitmeden aynen
kabul ve tekrar ederim. Umarım, bendenize ‘molla’, yazıp söylediklerime de ‘dinciliğin
bir versiyonu’ gibi bakan angutlar güruhu, ölüm kalım tehlikesiyle yüz yüze gelmiş
halkın önünü kesme zillet ve melanetini artık sona erdirir. Aksi halde; değil bir kavga,
daha on tane ‘Dershaneler Kavgası’ da seyretsek, karanlık kader değişmeyecektir. Halk
bu işi şimdi, tam bu aşamada halletmek zorundadır. Ötesi yok!
Karar, Allah ile aldatılan ve çivili duvara toslamış bulunan kitleye kalmıştır.
Birikim sahiplerinin susması üstüne
İstanbul’dan Hakan Demir yazıyor: “İstanbul Üniversitesi’nde iktisat tahsil eden bir
gencim. Sizi uzun zamandır takip ediyorum. Verinizin ve çapınızın farkındayım.
Şükürler olsun, sizi yaşarken keşfetmiş olanlardanım.” “Biz, Gezi Olayları’nın tesiri ve
iç muhasebesi içindeyiz. Olaylar bize, günümüz Türkiye’sini yönetenlerin istedikleri şeyi
istedikleri gibi nasıl gösterebildiklerini dehşet verici bir şekilde kavrattı. Ve aynı
zamanda son birkaç aydır daha iyi anlayabiliyoruz ki, neyin söylemi prim yapıyorsa ona
yönelecek, hatta kendilerini onun yegâne savunucusu olarak gösterebilecekler. Son
haftalarda da yönelimleri, Kürt meselesine dair sözde barış girişimleri. Ortamı
çarpıtıyorlar; biz körpe zihinlerin bilgi birikimi çapraz ateşte kalıyor. Köşe yazınızda da
belirttiğiniz gibi; dinciler asla ahmak değil, gayet planlılar.”
“Gezi Olayları, bizi gerçek okumalar yapmak konusunda ateşlemişti. Kuruluş dönemi
tarihimizle ilgili açtığınız ufuklara müteşekkiriz. Başta Kürt meselesi olmak üzere yakın
tarihimiz ve Ortadoğu hakkında toplu bilgilere ulaşamıyoruz. Terör meselesiyle ilgili
sistematik bilgimiz yok. BDP hareketinin mahiyeti nedir? İddiaları ne derece doğrudur?
Kürt meselesini, Suriye’yi, lrak’ı nereden okuyabiliriz? Kaddafi için yazdıklarınız çok
büyük kapılar açtı.” “Üniversite gençliği olarak yakın tarihimizle ilgili birbirimize
sürekli, ‘Bilmiyorum, her şey olabilir’ demekten bıktık. Ben şahsen, Türkiye’de bu
anlamda öneri alınabilecek sizden başka biri olmadığı kanısındayım. Siz bize daha çok
lazımsınız.”
AYDININ NAMUSU VEYA NAMUSLU AVDIN
Hakan Demir’in şahsında tüm halkımıza hitaben şimdilik şunları söyleyeceğim:
‘Kuruluş tarihimiz ve bağlantılı meseleler’le ilgili ayrıntılar, yayın aşamasına yaklaşan
‘Kurtuluş Savaşı’nın Kur’anî Boyutları’ adlı üç ciltlik eserimde verilecektir. Acil olarak;
mesela, Sinan Meydan’ın eserlerini okumanızı öneririm. Şunu unutmayalım:
Türkiye’nin kahrım çektiği kıtlık, bilgi kıtlığı değil, namuslu aydın kıtlığıdır. Namuslu
aydın yerine ‘aydının namusu'da diyebilirsiniz. Kur’an, bir toplumun çöküşünde
birinci dereceden sorumlu olanların ‘birikim sahipleri’ olduğunu söylüyor. Birikim
sahiplerinin başında, bilgi birikimi taşıyanlarla servet birikimine sahip olanlar gelir:
Kur’an bu ikisindeki yozlaşmanın yol açacağı felakete ibret dolu beyyinelerle dikkat
çekmiştir. İşte ikisi:
“Sizden önceki kuşakların söz ve eser/birikim sahibi olanları, yeryüzünde
bozgunculuktan alıkoymak değiller miydi? Ama içlerinden kurtarmış olduklarımızın az
bîr kısmı dışında hiçbiri bunu yapmadı. Zulme sapanlar ise, içine itildikleri servet
şımarıklığının ardına düşüp suçlular haline geldiler." (Hûd, 116)
“Biz bir ülkeyi/medeniyeti mahvetmek istediğimizde, onun servet ve refahla azıp
firavunlaşmış kodamanlarına emirler yöneltiriz/onları yöneticiler yaparız da onlar,
orada bozuk gidişler sergilerler. Böylece o ülke/medeniyet aleyhine hüküm hak olur; biz
de onun altını üstüne getiririz." (Isra, 16)
Aydınlarla servet sahipleri, namuslu adama yakışanı yapmazlarsa; zulüm sadece olmaz,
egemen olur. Türkiye'de de bugün zulüm sadece ‘var’ değildir, egemendir. Egemen
zulmün güç kaynağı ise; Allah ile aldatmak, bir de dinci zulme karşı olduklarını
söyleyenlerin akıl almaz ahmaklıklarıdır.
Düşündüren ve ağlatan bir yazı
Eski milletvekillerinden hukukçu dostum Vecdi Aksakal Ağabey, çok anlamlı bir yazı
göndermiş. O mu hazırladı, ona da birisi mi gönderdi, bilmiyorum. Muhteşem tespitler
içeren ‘Lider Atatürk' adlı bu yazıyı, Vecdi Bey’e ve eğer varsa ona gönderene
teşekkürle, ben de size aktarıyorum:
“Bu ülkenin her türlü nimetinden yararlanıp da ona ve ilkelerine karşı olmak hainliktir,
şerefsizliktir, utanmazlıktır. Şunları biliyor musunuz:
• Atatürk'ün dünyada 'başöğretmen' sıfatlı tek lider olduğunu,
• Atatürk'ün bir geometri kitabı yazdığını ve üçgen, açı, dikdörtgen gibi 48 tane
geometri teriminin Türkçe isim babası olduğunu,
• Norveç'te ‘Atatürk gibi olmak’ diye bir deyim olduğunu,
• Atatürk Çiçeği'nin adını, çiçeği bulan Wanderbit Üniversitesi profesörlerinden Doktor
Kirk Landtn'in koyduğunu ve bu çiçeğin tüm dünyada bu isimle üretilip satıldığını,
• Yunan Başkomutanı Trikopis'in, hiçbir zorlama ve baskı olmadan, her Cumhuriyet
Bayramı'nda Atina'daki Türk Büyükelçiliği'ne giderek, Atatürk'ün resminin önüne
geçip saygı duruşunda bulunduğunu,
• Kurtuluş Savaşı'nda rütbe alan birçok kadın askerlerimizin olduğunu. Üsteğmen Kara
Fatma'nın 7(10 erkek, 43 kadından oluşan bir müfrezenin komutanlığına bizzat Atatürk
tarafından getirildiğini,
• Bir röportajda Atatürk'e ‘Birleşmiş Mitletler'e üye olmayı düşünüyor musunuz' diye
sorulduğunda, ‘Şartlarımızı koyarız, kabullerine bağlı. Biz müracaat etmeyiz. Üye
olmamız için davet gelirse düşünürüz' dediğini; bunun üzerine ‘BM Yasası'nın
değiştirildiğini ve üyeliğe davet edilen ilk ülkenin Türkiye Cumhuriyeti olduğunu,
- 1938'de, General MacArthur'un en zor, en problemli, en buhranlı döneminde;
danışman, senatör ve bakanlarından oluşan yüz yirmiden fazla kişiye, ‘Şu anda
hiçbirinizi değil, büyük kabiliyeti ile Mustafa Kemal'i görmek için neler vermezdim'
dediğini,
• 1938'de Ata'nın ölümünden sonra bir Tahran gazetesinde yayınlanan şiirde; ‘Allah bir
ülkeye yardım etmek, onun elinden tutmak isterse, başına Mustafa Kemal gibi bir lider
getirir’ denildiğini,
• 1996'da Haiti Cumhurbaşkanının vasiyetinde, mezar taşma yazılmasını istediği
metinde, ‘Bütün ömrüm boyunca, Türkiye’nin lideri Mustafa Kemal Atatürk’ü anlamış
ve uygulamış olmaktan dolayı mutlu öldüm’ yazdığı,
- 2005'te Amerika'nın en ünlü ekonomistlerinden biri olan Mr. Johns'un önerisinin
‘Türkiye, ekonomiyle savaşta bir tek Atatürk’ü örnek alsın yeter’ olduğunu”...
“Peki, şunu biliyor musunuz: 2006 da ise, AB Uyum Yasaları gereğince, devlet
dairelerinden Atatürk resimlerinin kaldırılmasının istendiğini!..”
Barabbasları yeğleyen toplum
Kur’an’ın deyimiyle; ‘Kötülük Toplumu’.
Barabbas, Incil’de yer alan figürlerden biridir. Katil ve zalim bir haydut olduğu için,
Romalıların Yahudiye Valisi Pontius Pilatus (ölm. 36) tarafından zindana atılmış, sonra
da halkın isteğiyle affedilmiştir. Barabbas’ın zindan arkadaşı Hz. İsa idi.
Romalıların yerleşik geleneklerine göre; Fısıh bayramlarında, valiler zindandaki
mahkûmlardan halkın istediği birini affederlerdi. Geleneksel dinlerine zarar verdiği
için, İsa’yı düşman bilen dinci propagandistler, oylarını İsa değil, Barabbas lebine
kullanmaları için halkı kandırdılar. Ve halk, Pliatus’tan İsa’yı değil, Barabbas’ı
affetmesini istedi. Pilatus da isteğe uygun olarak Barabbas’ı serbest bıraktı. Yani halk;
ışığın, aydınlığın, hak ve adaletin öncüsü İsa Peygamber’i değil, cinayet ve ırza
tecavüzün temsilcisi Barabbas’ı tercih etti. Incil’in ilgili satırlarını okuyalım:
“Pilatus onlara dedi: ‘Ben, İsa’da hiçbir suç bulmuyorum. Fısıh’ta bir kişiyi
salıvermekliğim âdetinizdir. İmdi ister misiniz ki, sizin için İsa’yı salıvereyim?’ Bunun
üzerine bağırıp dediler: ‘Onu değil, Barabbabası salıver.’ Barabbas bir haydut idi.”
(Yuhanna, 18/35-40; Markos, 15/6-15; Matta, 27/15-26; Luka, 23/13-25).
Sonuçta, halkın isteğiyle haydut Barabbas serbest bırakıldı, Hz. İsa çarmıha gerildi.
Zalimleri yaratan sürüleşmiş halk yığınları, büyük zalim zağarların yedikleri
haramlardan birer kırıntı kapabiliriz diye, onlara destek veren fino köpeklere benzerler.
Ve bu fınoluğu bir başarı sayarlar. Zavallı finolar, önlerine atılan kırıntılar karşılığında,
kendilerinin ve çocuklarının yarınlarını mahvettiklerini bir türlü anlamak istemezler.
Anlatmak isteyenlere de düşman kesilirler. Lût kavminin Hz. Lût’a söylediği, şu
‘namussuzluk belgesi’ sözü söylerler: “Çıkarın şunları kentinizden, yurdunuzdan.
Bunlar temizlik ve dürüstlükte aşırı derecede titizlik gösteren insanlar.” (A’raf, 82;
Nemi, 56).
Zalimlerle onlara köpeklik eden sürünün rahatsızlık sebebi, her zaman işte bu ‘temizlik
ve dürüstlük’ olmuştur. Başlarına geçecek adamın temiz ve dürüst olması onları verem
ediyor. Sürüyü verem eden olguyu da göstermiştir Kur’an:
“Lût’a da hükmetme gücü, yargılama yetisi ve ilim verdik. Onu, pislikler üretip duran
bir kentten/bir ülkeden kurtardık. O kentte/ülkede yaşayanlar yoldan çıkmışlardan
oluşan bir kötülük taplumuydu.” (Enbiya, 74).
Bu Kur’ansal beyan yine bize şu ölümsüz hakikatlerin altını çizme imkânı veriyor:
1. İnsanoğlu, temizlik ve dürüstlüğüyle seçkinleşen kadrolardan rahatsız olabiliyor,
onlara düşman kesilebiliyor, onları sırf bu nitelikleri yüzünden yerlerinden yurtlarından
edebiliyor.
2. Sürüleşmiş kitleye rahatsızlık veren dürüst ve temiz kişilerin temel nitelikleri; adaletle
hükmetme yetisi ve ilimdir.
Demek ki, basit çıkarlar (örneğin, bir file yiyecek, birkaç torba kömür, birkaç paket
makarna veya iane çadırlarında verilen bir-iki kap yemek vs.) karşılığında
sürüleştirilmiş bir toplum, öncelikle ilim ve hikmet düşmanı kesilmektedir. Kurban diyor
ki, böyle bir topluma bir tek ad uygun düşer: ‘Kötülük toplumu*. Kötülük toplumu,
çöküşü hak eden toplumdur.
‘Müslüman halkın* (!) ‘dini bütün* (!) diyerek iş başına getirdiği iktidarın bakanlarına
ve oğullarına yönelik yolsuzluk operasyonlarına bakınca sormadan edemiyorum: Acaba,
bugünkü Türk toplumu, çağdaş Barabbasları su başlarına getirdiği için ‘kötülük
toplumu* damgasını yemiş midir?
Dinci talan zihniyetini tanıyor musunuz?
Şu kitapları, bugünkü iktidarın ‘saltanat* dönemindeki yalan ve talanı deşifre etmek için
yazdım: ‘Allah ile Aldatmak’: Kur’an, “Allah ile aldatılmayın” emrini ısrarla verdiği
halde, bu iktidar halkı Allah ile aldatıyordu. İslam düşünce tarihinde bir devrim kabul
edilen ve 71. baskısını yapmış bulunan o kitabı yazarak, halkı ‘din’ maskeli dinsizliğe
teslim olmaması için uyardım.
‘Arapçılığa Karşı Akılcılığın Öncüsü imamı Azam’: itimi ve dehasıyla Müslüman
tarihin en önde gelenlerinden biri olduğu halde, sırf Arap ve Arapçı olmadığı için
işkenceler, zulümler altında yıllarca inletildikten sonra Arabizmin cellatlarınca
katledilen ve daha sonra da fikirlerinin ve mesajının üstü örtülen, eşsiz hukuk dehası
İmamı Azam (ölm. 767), Müdafaayı Hukuk Cumhuriyeti devrimlerinin Kur’ansal fikir
dayanaklarının en başındadır. Çağımızın en büyük Müslüman düşünürü kabul edilen
Muhammed İkbal bu gerçeği daha 1920’lî yıllarda insanlığın bilgisine iletmiştir.
‘Cumhuriyet Devrimleri’ni bir tür dinsizlik gibi lanse etmeye çalışan dinci kahpeliğin bu
şeytanî oyununun, İmamı Azam’ın kişiliği ve mesajı ortaya konularak bozulması
lazımdı. Anılan eserle, bu onurlu hizmeti de yerine getirdim.
‘İnsanlığı Kemiren İhanet: Dincilik*: Bu iktidar; dinci, dinsiz, liberal, allahsız,
vurguncu, soyguncu, kanı bozuk, şirret, riyakâr gibi türlerden hempalarının elbirliğiyle,
tarihin en vicdansız dincilik zulümlerini işliyordu. İftiradan cana kasta, anayasa
ihlalinden talana kadar birçok suçun doğrudan veya dolaylı failidir. Dincilik kitabını
yazarak, bu zulümlerin din kılıfıyla nasıl meşrulaştırdığını gösterdim.
‘Kur’an Penceresinden Kurtuluş Savaşı’na Bir Bakış*: Bu iktidarın açtığı imkân
kapılarından elini kolunu sallayarak giren emperyalizm yamağı bir sürü Dürrîzade ve
Damat Ferit torunu hain, Kurtuluş Savaşı’na çamur atıyor, onun nezih ve aziz
komutanına saldırıyordu. ‘Paralel Devlet’ yapılanmalarıyla, beraberlerine aldıkları
Atatürk düşmanlarının Okyanus ötesi desteklerini de kullanarak. Cumhuriyet ve
Atatürk mirasını çökertme gayreti içinde olduklarını, Anıtkabir’i ortadan kaldırma
noktasına doğru yürüdüklerini gördüm. Din kullanılarak sergilenen bu kahpe saldırıyı
da deşifre etmek gerekiyordu. Anılan kitabı yazarak, ‘Türk Kurtuluş Savaşı’nın,
Kur’an iradesi doğrultusunda yaratılan zaferlerin en büyüklerinden biri olduğunu
tarihin ve Kur’an’ın tanıklığıyla ortaya koydum.
‘Kur’an’da Lanetlenen Soy’: Kur’an; İslam’ı Arap-Lmevî saltanat ideolojisine
dönüştüren, tarihin en şiddetli engizisyon ve faşizmini uygulayan Emevî soyunu
lanetliyor. Onların bu lanetli icraatından çıkarılması gereken dersleri insanlığın vicdan
ve idrakine ulaştırmak, benzeri zulüm ve faşizmler sergileyen siyasetleri deşifre ederek
günümüz Müslümanlarının ders almalarını sağlamak gerekiyordu. İsra Suresi 60.
Ayet’in bir tefsiri olan ‘Lanetlenen Soy’ kitabını yazarak bu onurlu görevi de yerine
getirdim.
VE ‘MÂÛN SÜRESİ BÖVLE BÜYURDU’:
2011 yılında yayınlanan ve bugün 17. baskısı yapılmış bulunan Mâûn Suresi kitabım,
İslam düşünce tarihinde bir devrim sayılacak önemdedir.
Mevcut dinci iktidarın kamu imkânlarını talan; dinin, cami ve namazın istismarı; sosyal
devleti tahrip; sadaka kültürüyle kitleleri yalcı kölelere dönüştürme; riyakârlık, yalan
ve iftira gibi korkunç insanlık suçlarını bir tür ibadet şevkiyle işleyen icraatının Kur’an
verileri ışığında deşifre edilmesi, dine hizmet perdesi altında dehşetli bir dinsizliğin
sergilendiğinin kitlelere ve dünyaya gösterilmesi gerekiyordu. Eseri yayınlayarak bu
iman görevimi de yerine getirdim.
Mâûn Suresi’nin muhteşem ve muazzam mesajını açıklamak için yazdığım kitabın
neleri deşifre ettiğini gelecek yazımda ele alacağım.
‘MAUN Operasyonunun düşündürdükleri
Dünya kamuoyunca, ‘Türkiye tarihinin en büyük yolsuzluk operasyonu’ olarak
adlandırılan ve son dakika itibariyle ana karesi içine Türkiye Başbakanının da girdiği
düşünülen ‘rüşvet-talan-kara para operasyonu’, benim düşünce lügatimde bir ‘Mâûn
operasyonu’dur. Neden?
Bizim fikir mücadelemizi izleyen, bizi okuyan kitleler bu sorunun cevabını vermekte
zorluk çekmezler. Biz yine de bir hatırlatma yaparak tarihe de vicdanlara da bazı notlar
ileteceğiz.
Mâûn, Kur’an mesajının en hayatî beyyinelerini içeren bir suredir. Bu üç satırlık sureyi
böylesine önemli, böyleşine muhteşem, böyleşine hayatî kılan nedir? Ayrıntılar için
bizim, ‘Mâûn Suresi Böyle Buyurdu’ adlı kitabımız okunmalıdır. Kısa cevapsa şöyle
verilebilir: En Tehlikeli Ve En Kahpe Dinsizlik, ‘Dincilik* Perdesi Altında Saklanan
Dinsizliktir: Kur’an bu surede diyor ki, insanların, din adına attıkları nutuklara,
iddialara, yaptıkları ibadetlere değil, onların insan haklarına saygılarının olup
olmadığına bakacaksınız. İnsan haklarına saygı yoksa iddia ne olursa olsun ortada ‘din
maskeli dinsizlik’ vardır. Kahpece saklanan bir dinsizliktir bu.
Kamunun, Toplumun Mal Ve Nimetlerine Musallat Olanlar, İddiaları, İbadetleri Ne
Olursa Olsun, Dini İnkâr Etmiş Sayılırlar: Bu inkâr, bırakın dinci nutukları,
muntazaman yerine getirilen ibadetlerle, namazlarla da yok edilemez. Kur’an’a göre,
namazı niyazı fotoğraf olarak tam ve mükemmel insanlar bile esasta kâfir, hatta müşrik
olabilirler. Değerlendirme yaparken namazlara değil, insan haklarına saygının olup
olmadığına bakacağız.
Kendisine En Küçük Bir Riyakârlık, Menfaatçılık Bulaşan Namazlar, Sahiplerine
Rahmet Değil, Lanet Getirir: Kur’an, temel ibadetlerinden biri olan namazı
kılmayanları lanetlemez. Onları sadece teşvik eder. Ama aynı Kur’an,
namazım/ibadetini riya, çıkarcılık, kamu hakkı talanı gibi kötülüklerin maskesi olarak
kullananları lanetlemektedir. Bu, dinler tarihinin sadece Kur’an tarafından
gerçekleştirilen en büyük devrimidir.
Kamu Haklarına Tasallut Suçu İşlemiş Olmak İçin Kamu Haklarının Bizzat Yenmesi
Şart Değildir; O Hakların Ait Oldukları Yere Ulaşmasına Bir Biçimde Engel Olmak
Mâûn Mücrimi Olmak İçin Yeterlidir: Mâûn suresi, birinci ayetinde “Dini inkâr eden
kimdir?” sorusunu soruyor, 2-6. ayetlerinde sorunun ayrıntılı cevabını verdikten sonra
7. ve son ayetinde şu özet cevabı veriyor: “Mâûn suçlusu, kamunun nimet ve
imkânlarının, ait oldukları yere ulaşmasını bir biçimde engelleyenlerdir.”
Mâûn suçlusu olmak yani mel’un dinsizler arasına girmek için kamunun haklarının
talan ve çarçur edilmesine seyirci kalmak yeterlidir. Bu haklar bir de yenirse, ihlal
edenlere göz yumulursa, hele birde bu suçlular çeşitli gerekçelerle korumaya alınırsa,
lanetli dinsizlik çifte kavrulmuş türden olur.
Aziz okuyucum ve Allah ile aldatılan halkım! Türkiye’yi sarsan ve dünyanın gündemine
oturan son ‘yalan-talan-kara para operasyonu’nu, bu bilgiler ışığında bir kez daha
değerlendir. Ve ‘Mâûn Suresi Böyle Buyurdu’ kitabımı sabırla ve derin derin düşünerek
oku!
PEYGAMBER’İN BEDDUASI
Allah’ın bedduasını görmüştük; şimdi de Peygamber’in bedduasını görelim. O beddua
ki, dinci yalan ve talan ekiplerini tam içlerinden vurarak pisliklerini kendi elleriyle
sokaklara yaymalarını sağlamıştır.
‘İslam Peygamberi’nin bütün hayatı boyunca yaptığı üç bedduasını tespit edebildim:
1. Başkalarına her fırsatta zorluk çıkaranlara bedduası: “Allahım! Ümmetimin işlerini
zora sokanların sen de işlerini zora sok!”
2. Yeryüzünün korunması gereken doğal değerlerini tahrip edenlere yaptığı beddua:
“Yerkürenin belirgin alâmeti olan değerleri/yeryüzünün olmazsa olmazlarını yozlaştırıp
bozanlara Allah lanet etsin!” (Zehebî, Kitabu’l-Kebâir ve Tebyînu’l-Mahârim, 148)
3. Parayı ilahlaştıranlara yaptığı beddua: Bu Peygamber bedduasına sebep oluşturan
suçların üçü de, son günlerde karşılıklı beddua atışmalarına tanık olduğumuz dincilik
zalimlerinin tümünde mevcuttur. Özellikle şu son bedduanın sebebi olan aşağılık suç:
‘Paranın kulu - kölesi olmak’. Cenabı Peygamber, parayı baş amaç yapanlara, yani
Mâûn suçu işleyen mel’unlara hayatında yaptığı en ağır bedduayı yapmıştır. Şöyle
diyor: “Gümüş ve altın paranın, kadifenin, süslü giysilerin kulu - kölesi olan, yüzükoyun
yere çakılıp gebersin! Yüzükoyun yere çakılsın da, yerlerde sürünsün! Vücudunun her
yanma dikenler batsın da, o dikenleri çıkaranlasın! O öyle biridir ki; bir şeyler
verildiğinde hoşnut olur, bir şey verilmediği zaman ise asla vefa göstermez.” (Buharî,
cihad 70, rikaak 10; İbn Mâce, zühd 8)
BÜYÜK VE KÜÇÜK HIRSIZLAR
En büyük hırsızları tamamen, büyük hırsızları kısmen serbest bırakıp karnını
doyurmak için çatan küçük hırsızları cezalandırmak, zulüm, ahlaksızlık ve riyakârlık
düzeninin temel niteliğidir. ‘Din’ adı altında ‘örtülü dinsizlik’ sergileyen iktidarların
temel niteliklerinden biri de budur.
En büyük hırsızlar; birinci derecede kamu malı talancısı Firavun takımıdır. Son
olaylarda da görüldüğü gibi, kurdukları kara para ve haram lokma tezgâhlarıyla haram
servetleri onlar tedvir ve tevzi eder. Dincisi vardır, dinsizi vardır, sosyalisti vardır,
liberali vardır.
Büyük hırsızlar; en büyük hırsızların talanlarından büyük pay alanlardır.
Küçük hırsızlar; büyük vurgun ihtirasları olduğu için değil, yaşamlarını sürdürmek için
çalanlardır. Bunlar, talanın zağarları otan Firavun takımından kalan artık ve atıklardan
sebeplenen finolardır. Bu sebeplenme tehlikeye düşmesin diye, subaşlarına Firavun
takımının oturmasını isterler. Yalakalıkları, hizmetleri, propagandaları ve nihayet
oylarıyla, büyük hırsızların yönetim mevkiine gelmesini bir ‘memleket hizmeti’ olarak
ilan ederler. En önemli meşruiyet ve mazeret söylemleri; “Oylar bölünmesin diye onları
seçtik” hezeyanıdır.
Küçük hırsızlar, ‘oylar bölünmesin’ diyerek Firavunlar yaratan, dürüstlüğü
cezalandırarak zulümlere işlerlik kazandıran günahkârlar sürüsüdür ki, Zühruf Suresi
54. - 56. Ayetler bu sürünün tarih önündeki suçunu deşifre etmiştir. O suç; ‘Firavunlar
üretme’suçudur.
Modern dünyada demokrasi adına egemen olan firavunların yaratıcısı işte bu
günahkârlar sürüsüdür.
Ben işimi yapıyorum
Önce, Osman Akçıl’ın çok anlamlı mektubunu okuyalım, sonra kısa bir yorum.
“2004 yılı itibariyle sîzi takip etmeye başladım. O günkü yazdıklarınızın tamamını
noktası, virgülüne dokunmadan bugün aynen yazsanız güncel olaylara "cuk’ diye oturur.
O günlerde, yazdıklarınızı yakın çevreme ve uzak çevreme anlattığımda, "Paranoya’
deyip bana inanmıyorlardı.”
“Bu kişiler, kitapçı raflarında "En Çok Satılanlar’ standındaki kitaplarınızı merak
ediyorlar, ellerini uzatıyorlar ama günaha gireriz diye almıyorlardı. Bu nasıl bir beyin
yıkanmıştık, nasıl bir şartlandırılmışlıktır?! Şimdi ben bu insanları mahcup ediyorum.
Diyorum ki: "Yüzyıllardır İslam’ın Muazzez Peygamberi’ne isnat edilen yalanlardan
biri olan ‘Hz. Aişe ile sekiz yaşında evlendi’ iddiasının nasıl bir yalan olduğunu Yaşar
Nuri ispatladı. Hepiniz bu konuda Yaşar Nuri Öztürk Hoca’ya şükran duyuyorsunuz.
Peki, işinize gelince neden kabul ediyorsunuz da, diğer yazdıklarına itiraz
ediyorsunuz?’ Cevap veremiyorlar.”
“Kitaplarınızın belli bir kesim tarafından okunmaması için birileri sanki özel bir gayret
sarf ediyor. Burası çok önemli bir nokta. Kur’an’ı hüccet göstererek yazdıklarınız,
bugün artık tek tek ortaya çıkmış durumda. Mâûn Suresi; kan, gözyaşı, toz, duman,
pislik içindeki İslam dünyasını, sizin söyleminizle söylersek, tokatlıyor âdeta. İnsanlar,
yine sizin söyleminizle; ‘Ört ki ölem!’ diye bağırıyor. Sizin tespitlerinizi tüm Türk
halkının duyması, öğrenmesi şart oldu artık. HalkTV’deki İşığa Çağrı programı bu
boşluğu doldurur inşallah.”
“Siyasal söylemler içinde "din’ kelimesinin geçmesini bile laikliğe aykırı bulan muhalefet
(CHP), o günlerde sizi eleştiriyordu. O günlerde sizi dışlayanlar şimdi hatalarını anlamış
olacaklar ki, Kılıçdaroğlu sizin söylemlerinizden küçük alıntılar yapıyor. Ama çok cılız
ve etkisiz biçimde.”
“Dünyanın en önemli birkaç ilahiyatçısı arasında olmanız yanında; tarih, Mustafa
Kemal, Kurtuluş Savaşı konularında engin bilgileri olan sizden, muhalefet neden
yararlanmaz, anlayamıyorum! Yine sizin söyleminizle; ‘Türk halkı kendi dini ile
vuruluyor. Bu zehre karşı panzehir lazım.’ O panzehirin sizin engin bilgileriniz
olduğunu açık ve net görüyorum.”
BENİM YORUMUM ŞU
İnsanoğlundan hiçbir şey beklemedim, beklemiyorum. Ben, varoluş onurumun bana
yüklediği görevi yani işimi yapıyorum. İşim, vicdan, irfan ve imanımın icabıdır.
Kalabalıklar takdir eder veya etmez; o onların bileceği şey. Ben, bu gök kubbenin
altında tek başıma kalsam da, bu görevi yapacağım. Ölümsüz Nietzsche’nin dediği gibi,
“Ben, bana verilen hayat nimetinin hakkını ödüyorum”. Kaldı ki, bana verilen sadece
hayat nimeti değildir; ilim, hikmet, düşünce, hitabet gibi çok az insana nasip olan
nimetlerle de lütuflandırılmışım. Ben bunların şükran borcunu ödemek için
çırpınıyorum.
İnsan denen varlıktan beklediğim hiçbir şey olmadı, olmayacaktır. Zaten, insanın elinde
benim görevimin karşılığı olacak bir nimet de yoktur; olsa da ben istemiyorum. Benim
yaptığımın bir ‘karşılığı* olacaksa; onu bana, ancak demin saydığım değerleri bahşeden
kudret verebilir. İnsan kim oluyor da ondan karşılık bekleyeceğim, onun beni
anlamasını ümit edeceğim! Yok, böyle bir beklentim, yok böyle bir ümidim.
Ben, böyle bir beklentiden, böyle bir ümitten münezzeh olacak kadar asil yaradılışlı bir
adamım. Şükürler olsun Yaratan’a!
‘Engerek yılanının dölleri'
Başlık, Hz. İsa’nın bir sözünden alınmıştır. Allah ile aldatan şeytan çocuklarının, bu
aldatmayı tezgâhlama mekânı olarak kullandıkları mabede yollama yaparak, şöyle
diyor Hz. İsa:
“Allah’ın evini ticarethaneye çevirdiniz, ey engerek yılanının dölleri!”
Bu sözün önümüze koyduğu kahırlı ıstıraptan insanlığı kurtarmak için, vahyin son
kitabı Kur’an gerekli adımları atmış, gerekli uyanları yapmış, gerekli donanımı
getirmiştir.
Bir kere; dinden resmî mabet çıkarılmış, bütün yeryüzü mabet itan edilerek, Tanrı’ya
ibadet için binlerinin kotardığı bir mekâna ihtiyaç bırakılmamıştır. Kur’an’ın
ifadesiyle; “Ne yana dönerseniz, Allah’ın yüzü oradadır”. Ve Hz. Peygamber*in
ifadesiyle; “Bütün yeryüzü mescittir. İnsan, Allah ile istediği yerde beraber olabilir”. Bu
buyrukların özeti olan ilke de şudur: Bütün yeryüzü mabet, bütün meşru fiiller
ibadettir.
Cami bir toplantı yeridir; orada namaz da kılınır. Cami; namaz için, olmazsa olmaz bir
mekân değildir. Allah’ın evi falan hiç değildir.
Kur’an, engerek soyunun döllerine istismar imkânı yaratacak öteki yapılanmaları da
yerle bir etmiştir: Din sınıfını yıkmış, din kisvesini yırtınıştır. .Allah ile insan arasına
girmesi muhtemel aracıları, şefaatçıları, yaklaştırıcıları, evliyayı birer şeytan uşağı ve
şirk unsuru olarak gösterip kenara itmiştir.
KUR’AN BUNLARIN DİN DEDİĞİNİ LANETLİYOR
Bütün bu uyarılara rağmen; Kur’an dinlenmediği, Kur’an’dan gerekli donanım
alınmadığı için; engerek yılanının dölleri ellerini kollarını sallayarak, yirminci ve yirmi
birinci yüzyılda bile zulümlerini sürdürmüş; kitleleri zehirleyip felç ederek, onları
camilerde soyup soğana çevirmişlerdir. Hem de, milyar dolarlık rakamlarla! Mercümek
talanından Deniz Feneri soygununa ve bugün pis kokuları sokakları dolduran AKP
(adaletsizlik ve karanlık partisi) yolsuzluklarına kadar, tümü doğrudan veya dolaylı
yoldan mabedin kullanılmasıyla gerçekleştirilmiştir.
Engerek yılanının dölleri, tarihin her döneminde mabedi ve dini istismara gitmeden ve
bir de emperyalizmden destek almadan asla başarılı olamamışlardır. Bugün de öyledir.
Bugün, engerek yılanının döllerinden yakasını kurtarmak isteyenler, öncelikle cami
sömürüsünü durdurmak zorundadırlar. Ve bilmek zorundadırlar ki; bugün ‘cami,
Allah’ diye diye, Allah ile aldatarak, Allah ile susturarak; Allah’ın iradesinin tam aksini
yapmanın dokunulmaz mekânı, eleştirilmez alanı olarak kullanılmaktadır. Bunun
anlamı: caminin, ‘Allah ve din’ tabelası altında, insan hakları ihlali için kullanıldığıdır.
Türkiye’de bugün mabet istismarının anayasal kurumu Diyanet İşleri’dir. Diyanet’in
kotardığı cami, beş buçuk katrilyonluk bir bütçeyle, yani bizzat devletin destek ve
himayesinde soygunların ve haksız kazancın aracı yapılmaktadır. Şunu sormalıyız:
Kur’an dini, birileri namaz kılsın diye; yüz bin civarında insana beş buçuk katrilyon
maaş dağıtılmasını meşru görür mü? Dahası: Bu maaşların, namaz kılmayan, camiye
gelmeyen insanlardan alınmış vergilerden verilmesini meşru görür mü? Hayır, asla
meşru görmez. Aksini söyleyenler din adına yalan söylüyorlar. Doğru söylediklerinden
emin iseler; gelsinler, mÜletin önünde konuşalım.
Gerçek şu ki: zulüm içinde zulüm söz konusudur. Dine hizmet adı altında, dindışılığın en
yıkıcısı sergilenmektedir.
Kur'an üçünüzü de çarptı
Kur’an, iki dinci taife olan Cemaatçılar ve AKP ile onlara karşı olduğunu söyleyen sözde
Atatürkçü-laikleri çarptı. Nasıl çarptı? Sonuncudan başlayarak cevaplayalım:
Sözde Atatürkçüler; Kur’an’ı ‘çöl kitabı, bedevi masalı, ölüler kitabı, imam hatiplilerin
kitabı’ görüp hayatın dışına ittikleri ve Atatürk’le laikliği o kitaba aykırı bir anlayışın
temsilcisi sayarak, Kur’an’dan yararlanma idrakini felç ettikleri için çarpıldılar. İki
binli yıllardan beri düştükleri yürekler acısı durum ortada. Batı emperyalizminin
kodamanları gütmese, donlarını bağlamasını bile bilmeyen birtakım adamlar, Mâûn
Namazı kılmak üzere ‘takunyalanmış’ ayaklarını sözde laiklerin ensesine basıp onları
ciyak ciyak bağırttılar.
Dinci zebaniler, haçlı emperyalizmle kurdukları işbirliği sayesinde geldikleri yerden
Ehlisalip kodamanlarına tarihin en büyük hizmetlerini verdiler. Ehlisalîp’in Hilal’den,
Türk’ten ve Türklükten bin yıllık intikamını almasını sağladılar. Nihayet, haçlı
kodamanların bu dinci namert taifelerden alacakları fazla bir şey kalmayınca
desteklerini çekip onları kendi ‘zekâları’ (1) ile baş başa bıraktılar.
Dinci zulüm taifeleri, kendi zekâlarıyla (!) ancak birkaç hafta yol alabildiler. Malum
kavga ile birbirlerine girdiler. Bütün pisliklerini, nifaklarını, fesatlarını, hırsızlıklarını,
hukuksuzluklarını, yolsuzluklarını, iftiralarını, hıyanetlerini, ahlaksızlıklarını,
yalanlarını ve talanlarını... Kısacası bilcümle zulümlerini karşılıklı salvolarla deşifre
etmeye başladılar.
Onların ciğerlerindeki pisliğin ağırlığını en iyi bilen yine onlardı. Böyle bir ‘deşifre'
işlemini hiç kimse bu kadar ustaca yapamazdı. Allah istedi ve onlar da yaptı.
Bunların her yanını lanetleyen Kur'an adına şu gerçeğin altını öncelikle çizelim:
Kur’an, iftira suçu işlemiş olanların tanıklık hakkını yani doğruyu söyleme ehliyet ve
liyakatlarım ‘ebediyen' kaydıyla (tabir Kur'an’ın) ellerinden almaktadır. Yani; iftira
şampiyonu bu dinci taifelerin ağızlarından çıkan hiçbir söze güvenilemez, bunların bir
gün doğruyu söyleme imkânlarının bulunabileceğine asla ihtimal verilemez. Ayrıca
bunlar, işledikleri ağır zulümlerle hakka ve hakikate hıyanet ettikleri için bunların
hiçbir biçimde savunulması söz konusu olamaz. Birbirleri aleyhinde söylediklerinin
doğruluğu bu tespite aykırı değildir. Çünkü o doğrular, onların doğruları değil, tarihin
doğrularıdır. Tarih ve Tanrı o doğruları onlara itiraf ettiriyor. Bu itirafları onların
doğruluğuna tanık olarak değil, Tanrı'nm lütfuna delil olarak düşünmek zorundayız.
“ZALİMLERE YARDAKÇI OLMAYIN!”
Ara başlıktaki emir Kur'an'ındır. (Nisa suresi, 105) “Zalimlere eğilim gösterirseniz, ateş
sizi sarmalar” diyen de Kur'an’dır. (Hûd suresi, 113) “Zalimlerden başkasına
düşmanlık yapılmayacaktır!” (Bakara, 193) diyen kitap da Kur’an'dır.
Kur’an’ın bu emrini çiğneyenler zalimlere uşaklık etmek gibi korkunç bir zulmün faili
olurlar. Zalim olmaktan daha büyük bir suç vardır: Zalime yardakçılık etmek. Yani
pasif zalimlik. Pasif zalimlik, zalimliğin en kahpesi, en zararlısıdır. Allah, pasif
zalimlerden intikam alacağını hükme bağlamıştır. (Zühruf suresi, 54-56)
Türkiye bugün aktif zalimlerle pasif zalimlerin karşılıklı desteklerle birbirini ihya ettiği
bir zulümler coğrafyası olmuştur. Aktif zalimler onlarla yüzlerle ifade edilebilirken,
pasif zalimler, yani zağar zalimlerin kırıntılarından yemlenmek için onlara fînoluk eden
zalimler binlerle, on binlerle, belki de milyonlarla ifade edilmektedir.
Lanetlenen soy üstüne
Güney Palet Almanya’dan yazıyor: ”Kur'an'da Lanetlenen Soy' adlı son kitabınızı
okurken sürekli kendimi aradım, nerede olduğumu tespit etmeye, görmeye çalıştım.
Kur’an okurken de aynı şekilde sürekli kendimi bu kitabınızda değindiğiniz 23
maddede aradım, ölçtüm, tarttım, iyi bir Müslüman olmayı ümit ettim. Bu kitabın
penceresinden bakınca, 2 milyarlık Müslüman camiada mümin zor bulunur. Kendimizin
ne olup olmadığımızı tespitte yardımcı oldunuz. Allah razı olsun!”
Güney Palet çok önemli bir konuya değinmiş, daha doğrusu çok önemli bir özeleştiri
yapmış. Okumak, özellikle Kur'an okumak budur. Kur'an, tabir caizse, insanı yaratan
kudretin, insanın kullanımıyla ilgili prospektüsüdür. O prospektüsü iyi bilmeden insan
denen varlığı layıkıyla değerlendirmek olası değil. Kur’an’ı bu idrakle okumak lazım.
‘Lanetlenen Soy' kitabımı okuyanlar öncelikle şunu göreceklerdir: Kur'an, lanetlediği
soy listesine girme sebebi olarak ibadet eksikliğini (hatta hiç ibadet yapmamayı) asla söz
konusu etmemiştir. Listede yer alanlar içinde namaz kdmayanlar, oruç tutmayanlar
yoktur. Ama ibadete riya, çıkarcdık bulaştıranlar, lanetli soyun önde gelenleri arasına
konmuş, bununla da yetinilmeyerek bu çifte kavrulmuş lanetliler, dini inkâr etmekle
suçlanmıştır.
Listeye girenlerin baş özelliği, insan haklarını ihlal yani zulümdür. Başka bir deyişle,
lanetlenmenin eksenini zulüm yani insan hakları ihlali oluşturmaktadır.
Lanetliler soyu bir zihniyet soyudur, ırk veya kan soyu değil. Lanetliler soyunun zihniyet
babası şeytandır. Ancak lanetliler soyunun maddî-somut bir örneği de vardır ve
Kur’an’a göre bu soy, Em evi soyudur. Elbette ki bu soyun içinde de lanetten uzak, hatta
rahmet sayılabilecek birkaç insan vardır. Bir Kur’an mucizesi daha: Emevîlerin ve
Mekke şirk ordusunun başkumandanı Ebu Süfyan, Kur’an’da ‘şeytan’ olarak
anılmaktadır. Ve Kur’an bize gösteriyor ki, şeytan, lanetlenenlerin baş temsilcisidir.
Kur’an burada matematikse] bir tutarlılık sergileyerek, lanet soyun somutunun başına
da soyutunun başına da şeytanı koymuştur.
Emevîler, Kur’an’m lanetlediği tüm suçları işlediklerinden, Hz. Peygamber’in
beyanıyla, Isra suresi 60. ayetin iniş sebebi olmuşlardır. İniş sebebinin hususiyeti
beyyinenin umumiyetine engel oluşturmadığı için, İsra 60. ayet Kur’an’da sayılan lanetli
günahları işleyenlerin tümünü bağımsız bir soy olarak kabul etmemizi gerektirir.
VE ‘MÂÛN SURESİ BÖYLE BUYURDU’
Güney Örnek yazıyor: “Mâûn Suresi Böyle Buyurdu’ adlı kitabınızı okudum, dine bakış
açım değişti. Bugüne kadar İslam düşüncesi adına neredeyse her şeyi yanlış bildiğimi
anladım.” “Uzun zamandır birlikte olduğum kız arkadaşım ve ailesi elimde sizin Mâûn
Suresi kitabınızı görünce, deyim yerindeyse kendilerinden geçtiler. Sonuç olarak kız
arkadaşımdan ayrıldım. Dünya otoritelerinin, önünde saygıyla eğildiği bir bilim
adamının, bazı kesimler tarafından bu derece ağır eleştirilere maruz kalması beni
üzüyor.”
Tanrı’yla, dinin gerçeğiyle, hukukla, vicdanla yüzleşmek istemeyenler ‘Mâûn Suresi’
kitabını okumasınlar! Çünkü bu kitap, gerçeklerle yüzleşmekten kaçanlarla ‘Ilımlı
İslam’ adlı sömürge dinini gerçek İslam zannedenlerin bütün dayanaklarını, şiddetli bîr
tanrısal vuruşla paramparça etmektedir.
Cahiliye şirki bu kadar rezil değildi
Giriş olarak şirk konusunun temel ayetlerinden ikisini vereceğim:
“İnsanlar içinde öyleleri vardır ki, Allah’ın berisinden yedek ilahlar edinirler de onları
Allah’ı sevmiş gibi severler.” (Bakara, 165)
“Ey iman edenler! Müşrikler bir pisliktir!” (Tevbe, 28)
Sadece bizim tarihimizin değil, İslam tarihinin en rezil şirke batma olaylarından birini
şu günlerde yaşadık. Talan, yalan ve yolsuzluk dosyalarıyla günlerdir ülkeyi taciz eden
iktidar partisi AKP’nin, hem de imam hatipli bir milletvekili (Fevai Aslan), belediye
seçimleri için propaganda yaptığı sırada ‘liderleri’ni överken, ona iki sıfat verdi:
Birincisi, ‘dünya liderliği’, İkincisi ‘Allahtık’. {18 Ocak 2014 tarihli gazeteler)
Birinci sıfatı dünyanın takdirine bırakalım ama ikinci sıfatla ilgili olarak söylememiz
gerekenler var. O gerekenleri söylemez isek Tanrı bizi hesaba çeker. Vekil efendi şöyle
dedi: “Başımızdaki lider Recep Tayyip Erdoğan, Allah’ın bütün sıfatlarını kendisinde
toplayan bir liderdir”.
Aman Tanrım! Kur’an böyle bir yüceliği, vahyin muhatabı olan Hz. Muhammed’e bile
vermiyor. Bu söz, bir adamın ‘AllahTığım ilan etmenin en pervasız, en cüretkâr ve en
rezil perdesidir; tevilsiz, tartışmasız bir şirk deklarasyonudur. ‘İmam hatipli’ bu adam,
söylediğinin, katmerli bir şirk olduğunu nasıl olur da bitmez. Belli ki bu adam ‘arka
bahçe imam hatiplisi’. O arka bahçeye bir kez girdin mi, Allah belanı verdi demektir. Ne
ilim kalır, iman kalır; ne din, ne Kur’an kalır, ne İslam. Yağcılık, uşaklık, kutsallaştırma
denen imansızlık ve ahlaksızlıkların bini bir paraya düşer.
Şirk deklarasyonunun yarattığı infiali görünce, bilinen şeytanlıklarına başvurarak şöyle
demeye başladılar: “Onu demek istememiştim”... Öyle mi? Bir de “Evet, öyle demek
istemiştim” mi diyecektin! Elbette ki kıvıracaksın. Hep böyle yapıyorsunuz. Yahu, siz bu
milleti ahmak veya eşek mi sanıyorsunuz? Yoksa bu milletin vücut aynasında kendinizi
seyrediyorsunuz da farkında mı değilsiniz?
DİNLE, EY MİLLET!
Ey millet! Kur’an bize bildiriyor ki, müşrikler Allah’ın düşmanıdır. Onların diğer bütün
yapıp ettikleri isabetli ve makbul de olsa, hüsrandan kurtulamazlar. Peşlerine takılanlar
da hüsrandan kurtulamaz. Temel buyruk şudur: “Yemin olsun, sana da senden
öncekilere de şu vahyedilmiştir: Eğer şirke düşersen amelin kesinlikle boşa çıkar ve
mutlaka hüsrana uğrayanlardan olursun.” (Zümer suresi, 65)
Ey millet! ‘Zümer Suresi - 65. Ayet’in sana söylediği şudur: Sen bu maskeli şirk
zihniyetine prim ve paye verdikçe, Allah da senin belanı verecektir. Bu zihniyetteki
kadrolara itibar edip sonra da haram paralarla kurduğun binalarda ‘namaz’ adı altında
boşuna yatıp kalkma; a yatıp kalkmalarının sana lanetten başka bir şey getirmeyeceğini
Kur’an bildiriyor. Aç da, bir kere olsun Mâûn Suresi’ni oku. Bak bakalım, insan
haklarına tecavüz edenlerin namazları nasıl lanetleniyor. ‘Mâûn Suresi Böyle Buyurdu’
kitabını yazdım diye bana kızacağına, aç da oku! Kur’an’ın temel ibadeti okumaktır.
Oku, ey millet; oku!
‘Konuşan eşek’ olmaktan kurtulmanın tek yolu; okumaktır.
Maskeli şirk zihniyetini besleyen illetler
Türkiye’de ve dünyada hukuksuzluğun, despotizmin, aydınlık ve akıl düşmanlığının
kurumsal mümessili gibi algılanan AKJP’nin, imam hatip kökenli olduğunu söylenen
milletvekillerinden birinin açık şirk ifade eden sözlerini değerlendirmiştik.
Kur’an’ın şu ayeti, bir büyük mucize sergileyerek bu milletvekilinin bağlı olduğu
zihniyetin şirk dramını bakın nasıl ifadeye koyuyor: “Onların çoğu, müşrikler
durumuna düşmüş olma hali dışında Allah’a iman etmez.” (Yusuf suresi, 106)
Andığımız vekili ve onun zihniyetini taşıyanları bu ayetten daha güzel hiçbir söz
tanımlayamaz. Evet, onlar “Allah’a iman ettik” diyorlar ama bu imanlarını, şirke
batmış bir ‘sözde iman’ olmanın ötesine asla geçiremiyorlar.
Biz bunların şirke bulaştıklarım, ‘Allah ile Aldatmak, Mâûn Suresi Böyle Buyurdu,
Şirk, Dincilik, Kur’an’da Lanetlenen Soy’ adlı eserlerimizde dünyaya ve bu halka
anlattık.
Zihniyet kaynakları itibariyle raiyyelik, şeytan evliyasına biat, Allah ile aldatma,
riyakârlık-takıyyecilik gibi her biri birer şirk batağı olan çirkeflerin birine veya tümüne
bulaşmış bu zulüm ve riya ekipleri hiçbir zaman Kur’an’ın tevhidine teslim olmadılar.
Anlaşılan, olmayacaklar da! O halde, bunlar Kur’an’ın istediği anlamda hiçbir zaman
iflah olmayacaklar.
Mâûn Suresi bize gösteriyor ki; bu tiplerin dini Kur’an’ın dini değildir. Bunların elinde;
din, Kur’an’ın dinine karşı çıkan Mekke müşriklerinin şirk dinine bulaştırılmış bir
aldatma kurumu olmuştur. Mekke müşrikleri de bir dine sahiptiler ve Allah’a
inanıyorlardı. Ama Allah’a ait bazı sıfatları yedek ilahları olan kişilere ve putlara
vermekten de çekinmiyorlardı. Kur’an, işte buna karşı çıktığı için, Mekke kodamanları
Kur’an ve Muhammed’le savaştılar. Ne var ki, Mekke müşriklerinin yedek ilahlarına
verdikleri tanrılık sıfattan, Allah’ın sıfatlarının sadece bir kısmıydı. Bahsimiz olan
modern müşrik tiplerse, liderlerinin veya efendilerinin ‘Allah’ın bütün sıfatlarını
toplamış’ olduğunu söyleyerek, Mekke müşriklerini geride bırakıyor.
Anlaşılan o ki; bu zihniyetin kadroları, bir yandan vücut verdikleri yolsuzluklarla Mâûn
Suresi’nin lanetlediği talanlarda yeni bir çığır açarken, insan ilahlaştırma illetleriyle de,
Kur’an’ın onlarca ayetinin lanetlediği şirkte yeni bir çığır açıyorlar. Böyle bir kadrodan
bir memlekete yıkımdan başka bir şeyin gelmeyeceğini Kur’an’dan öğrenmiş
bulunuyoruz.
DİKTATÖRLÜK HAFİF KALIYOR
İlahlığı ilan edilen mevcut başbakanın bir diktatör olduğu yolundaki kanaat,
uluslararası bir kanaattir. Artık bu kişi için “Türkiye’yi diktatörlüğe götürüyor, bu
gidişle diktatör olacak” filan gibi laflar durumu ifade edebilmekten uzaktır. Bu kişi,
diktatörlük aşamasını geçmiş, ‘Allablık’ aşamasına geldiğine inanan adamlar tarafından
desteklenir olmaya başlamıştır.
‘Düzce Milletvekili’nin onu “Allah’ın bütün sıfatlarını kendisinde toplamış lider” ilan
etmesinin başka hiçbir anlamı yoktur. Başbakan, imam hatipler yıldönümü
konuşmasında Atatürk’ün resmini indirip yerlerde çiğneyen kahpelere ses çıkarmadığı
gibi, şirk deklarasyonu yayınlayan bu vekile de itiraz etmemiştir. Yazıklar olsun! Bu
duruma gelmiş veya getirilmiş bir kişinin, yönettiği halka söyleyeceği sözün şu söz
olacağını Kur’an bize bildiriyor: “Ben sizin en yüce rabbinizim!” (Nâziât, 24)
Anlaşılan o ki; Türkiye artık sadece diktatör olan bir adam tarafından değil, ’allah’lığı
ilan edilen bir diktatör tarafından yönetilmektedir. Türkiye'de yaşamaya devam etmek
niyetinde olan herkesin bu gerçeği bilerek hareket etmesi gerekir.
Cenabı Hakk, herkese tövbe nasip etsin!
Azerbaycan mektupları
Kimya öğretmeni Durna Namazova yazıyor: “Sizinle paylaşmak istediğim o kadar çok
şey var ki, bilmiyorum nereden başlayayım. Allah’ıma çok şükürler olsun ki; dinimiz,
kitabımız hakkında bu kadar saçma sapan bilgilerin bataklığında sizin gibi bir aydını
fark etmişim! Siz benim şaşıp kaldığım karanlık yoluma ışık tuttunuz. Hem gazeteden
hem de televizyon programından sizi daima izliyorum. Yaşar Nuri Oztürk Allah’ın
Müslüman dünyasına bir lütfudur; bunu bir gün herkes mutlaka anlayacak”.
Aynure Veliyeva yazıyor: “Sizi izlediğimiz zaman huzur buluyoruz. Sizi anlamayanlar,
zamanında peygamberleri de anlamadılar ya da anlamak istemediler. Hor gördüler,
divane dediler. Bu yüzden de kalplerini maraz bağladı. Siz tefekkür sahibisiniz ve
fikirleriniz çok önemli. Diğerleri tefekkür sahibi olmadıkları için, söyledikleri sadece söz
yığını, imamı Azam, Celaleddin Rumî, Muhammed ikbal, Yaşar Nuri Oztürk gibiler
tek! Ama diğerleri o kadar çok ki”.
“Sayenizde Kur’an’ı okuduğum zaman sarsıldım ve ağladım. Eğer Kur’an’ı
oku masaydım bir kör olarak yaşayıp ölecektim. Sizin isminiz de, ilminiz de o kadar
büyük ki, eşiğine bile ulaşamıyorlar”.
“Ben Kur’an’ı sizin kadar mükemmel anlatan âlim görmedim. Allah sizi çok seviyor. Bu
şeref her âlime nasip olmaz! Siz seçilmişlerdensiniz. Allah sizi Hz. İbrahim’i ateşte, Hz.
Yusuf u kuyuda, Hz. Muhammed’i örümcekti mağarada koruduğu gibi korusun”.
“Sizinle yüz yüze görüşme şerefine ermek için Türkiye’ye gelmeyi düşünüyorum. Size
canım kurban otsun. Çok mübarek âlimsiniz. Hiç bir âtimin yapamadığını yaparak,
isminizi tarihe altın harflerle yazdınız. Sizden öğrenecek çok şey var. Sizi görünce hem
huzur buluyoruz hem de güç alıyoruz”.
“Sapı özümüzden olan baltalar dinimizi de parça parça ettiler, bizi de. Utanmadan
kendilerine peygamber diyen insanlar çıkıyor. Allah sizin sabrınızı daha da çok etsin”.
Sevinç Çelebi yazıyor: “Size ne kadar minnettarım, bilemezsiniz. Kitaplarınız
hayatımda değişim yaratıyor. Uykudan uyanmama sebep olduğunuz için ne kadar
teşekkür etsem az. Köşe yazılarınızı takip ediyoruz. ‘Şirk’ adlı kitabınızı okuduktan
sonra hayatımda çak şey değişti”.
Heyran Aliyeva yazıyor: “Dinimiz ve Kur’an’la ilgili içimdeki korkulardan,
çelişkilerden kurtulduğum için; Nietzsche, Kant, Camus, Kafka gibi filozoflardan,
Marx, Tolstoy ve benzeri yazarlardan daha yüksek ilme, ışığa sizinle dokunduğum ve
anladığım için, ruhumla aklımın uyumuna ve hakikate ulaştığım için, size olan
minnettarlığımı hangi sözlerle ifade edeceğimi bilemiyorum. Bütün sözler âciz. Her
duamda siz varsınız. Allah sizi korusun 11 .
“TV’de sizi tekrar canlı izleyip dinlemek ne kadar güzel! Mutluluğumun sınırı yok.
‘Lanetlenen Soy 1 isimli yeni kitabınızı okumak için sabırsızlanıyorum. Size, bütün
insanlık adına şükranlarımı sunarım. Emek verdiğiniz her şey için sonsuz teşekkürler.
Özellikle Kur’an’ı ‘olduğu gibi 1 insanlara sunduğunuz için”.
"Tanrı'ya yardımcı olun"
Başlık benim kadım değil. Tanrı’ya yardımcı olmayı emreden; Kur’an’dır.
On iki yıla yakın zamandır, ülkenin üstüne karanlık bir adaletsizlik ve uğursuzluk
halinde çöken ikili zulüm koalisyonu, çıkar hesaplan yüzünden birbirine girince, tarihin
diyalektiği bunların zulüm ve dehşetlerini deşifre etmeye başladı. Ve bize gösterdi ki;
bunların her halleri, her konumları ayan bir musibettir. Bunların on iki yıl süren
birliktelik dönemleri bu ülke için felaket idi, bugünlerdeki kavgaları da musibet oldu.
Bunların birbirleriyle dostluğu da felaket kaynağı, düşmanlığı da. Kur’an ne diyor:
“Hayırda erginlik / dürüstlük ve takva üzere yardımlaşın! Kötülük / çirkinlik,
düşmanlık / saldırganlık üzere yardımlaşmayın! Allah'tan sakının!” (Mâide, 2)
Bunlar, bu tanrısal buyruğun tam tersini yaptılar. İnsanlara zulüm ve iftira üzerine
yardımlaştılar. İnsan haklarını çiğnemek, insanları inim inim inletmek üzere
yardımlaştılar. Allah da cezalarını birbirlerinden buldurdu. Yüreklerinde samimiyet,
merhamet, hakka saygı, insanlık hissi yoktu, Allah korkusu yoktu. Yüreklerinde olan
sadece şunlar: Doymak nedir bilme-yen bir servet ve para hırsı, haram lokmalardan
oluşmuş kirli kan, o kanın beslediği kinler ve bir de çıkarlarını beceriyle kotaran şeytanî
kurnazlık.
Bakın bunlara: ‘Hizmet’ (!) Hareketi dedikleri, 40 milyar dolar civarında bir parayı
kontrol ediyor. Nasıl bir hizmetse, kime hizmetse! Öteki başın izinden gidenterinki
ondan da fazla. Ana muhalefet liderinin ‘Başçalan’ diye andığı o başa bakın: 17 Aralık
depremiyle su yüzene çıkan Mâûn soygunlarını savunmaya koyulduğu günden beri
tespit edilen villalarıyla arsaları bir düzineyi geçti. Her gün bir şey çıkıyor. Bu kıyamet
biraz daha kızışınca kim bilir, dünya bankalarında ‘zutalanmış’ daha ne paralar
çıkacak! VVikileaks belgeleri bunun daha o zaman sinyallerini vermişti. Süper güçlerin
elinde bu bilgiler elbette ki var. İstediklerinde çarşaf gibi ortaya sererler.
Şu üç günlük dünya ve şu küçücük mide bunca harama değer mi? Sen o imam hatip
okulunda Kur’an’dan, hadisten, bu konuları vicdanlara ileten beyyinelerden hiç mi
nasiplenmedin? Ne yapacaksın bunca villayı, bunca parayı; ne yapacaksın be kardeşim?
Peki, Mâûn ihlali pahasına yandaşlarına sağladığın imkânların hesabını nasıl
vereceksin? Mâûn Suresi’nin yakana yapışacak o güçlü parmaklarından nasıl
kurtulacaksın? Mahşer mahkemesindeki yargıçları değiştirerek, oradan oraya sürerek
mi? Orada bunları yapamayaksın. Sanıyorum, burada bunları yapman da seni
kurtaramayacak. Şu ayeti hiç mi duymadın: “Şu bir gerçek ki, Kabbinin
vuruşu/yakalayışı çok şiddetlidir.” {Bürûc, 12) İşte vurdu!
İlim ve fikir adamları, “Biz bunların pisliklerine elimizi, kalemimizi bulaştırmayız”
diyerek kenara çekilemezler; konuşmalı, tarihin diyalektiğine, hakka yardımcı
olmalıdırlar. Zulüm koalisyonuna yıllardır uşaklık edenler durmadan konuştular. Şimdi,
berrak vicdanlı düşünce adamlarının konuşup yazacakları zamandır.
Tanrı’ya ‘yardım’, zulmün taraflarından birini, bir bahane bularak ‘haklı’ çıkarmaya
kalktığımız anda, işe yaramaz hale gelir. Çünkü böyle bir şey, yıllardır sürdürülen ortak
zulmün yarısını korumaya almak olur. Tekrar hatırlatalım: Tanrı, zalimlere herhangi
bir gerekçeyle, bırakın yardımcı olmayı, eğilim göstermeyi bile cehenneme gitme sebebi
saymıştır.
Adudlar ve angutlar meselesi
Önce, önemli bir mektubu okuyalım. Emekli vali ve Mülkiyeliler Birtiği’nin eski başkanı
Güngör Aydın yazıyor: “Dinde Aydınlanmanın Önderi değerli hocam! Gerek Yurt
Gazetesi’ndeki köşe yazılarınızı, gerekse Halk TV’deki aydınlık saçan akılcı
yorumlarınızı büyük bir zevk ve mutlulukla izliyoruz. HalkTV'de 7 Şubat 2014
tarihinde yaptığınız konuşmada ülkemizdeki ‘adûdlar’ ve L an-gutlar’ deyimleri ile
yaptığınız değerlendirme olağanüstü bir isabet ve içerik taşımaktadır, (ilkemizin temel
sorunu, ‘angutlar sorunu’dur. Adûdlarla mücadelemizi sürdürürken, ülkemizdeki
angutları sarsarak uyarıp, İslam’a en büyük hizmeti yaparak, içerdiği evrensel barış ve
akıl yoluna taşımadıkça, tüm uğraşlar sonuçsuz kalmaya mahkûmdur”. “Bizleri,
bilgelik dolu üstün uğraş ve çabalarınızdan mahrum bırakmayacak çalışmalarınızı her
şeye karşın sürdürmenizi diliyoruz”.
ADÛDLAR MESELESİ
Hz. Peygamber’in, kendisinden otuz yıl sonra gelmeye başlayacak olan halifeleri
nitelemek için kullandığı ‘adûd’ sözcüğü, ‘azmış, zalim despot’ anlamındadır. Arapça-
Türkçe en önemli iki lügatin biri sayılan Ahterî’ye göre; “adûd, ısırgan it ve ata denir.
Arz olur ki, zalim yöneticiden kinaye olur. ‘Meliki adûd’ denir”. Yüce Peygamber,
Ortadoğu’nun asırlarca sürecek kaderine dikkat çeken ve onun mucize ihbarlarından
biri sayılan sözünde şöyle buyurmuştur: “Hilafet benden sonra otuz yıldır; ondan sonra
adûd krallıklara dönüşür”. Yüzyılımızın hadiste en büyük otoritesi sayılan Nâsıruddin
el-Elbanî, şöyle yazıyor: “Yıl hesabına bakalım: E bu Bekir’in halifeliği 2 yıl, Ömer’in ki
10 yıl, Osman’ınki 12 yıl, Ali’ninki 6 yıl”. Toplamı 30 yıl. Ondan sonraki dönem, yani
Muaviye ile başlayıp, halifeliğin Müdafaai Hukuk cumhuriyeti ile ortadan kaldırıldığı
güne kadarki 10 küsur asırlık dönem adûdlar dönemidir.
Kur’an, adûd sözcüğüyle aynı anlama gelen ‘tağût’ sözcüğünü kullanır. Azıp kudurmak
anlamındaki tuğyan kökünden bir isimdir. Azıp kudurmak, insanın en kötü yanıdır ve
bu gerçek daha ilk vahyedilen surede verilmiştir. Azıp kudurmanın neye dayandığı da
verilmiştir: “Yemin olsun, insan, kendisini her türlü ihtiyaçtan/herkesten âzâde görerek
azıp kudurur.” (Alak Suresi, 6-8)
Demek ki, insanın bir numaralı belası olan azıp kudurmanın sebebi; azıp kuduran kişi
veya kişilerin kendilerini başkalarına muhtaç olmanın üstünde ve ötesinde görmeleridir.
Bir yer gelir ki; adûd veya tağüt, bütün insanların ona muhtaç olduğu ama kendisinin
hiç kimseye muhtaç olmayacağı bir mevki ve güce ulaştığını zannetmeye başlar. İşte,
kudurma noktası burasıdır. Kur’an’a göre, firavunlaşma noktası da burasıdır.
Ortadoğu halklarına musallat olmuş her türden adûdun konuşlandığı nokta da
burasıdır. Ne yazık ki, bu kudurmanın aşısı henüz keşfedilmemiştir. Pastör’ün bulduğu
aşı, sadece zavallı köpeklerin kudurmasında çare olmaktadır. İnsan denen hayvandan
daha aşağı’ varlığın (tabir Kur’an’ındır) kudurmuşluğuna tıbbın koyabileceği bir engel
henüz keşfedilmiş değildir. Bize göre; bu ikinci tür kudurmuşluğun tek aşısı Kur’an
laboratuarında üretilebilir. İşte, bizim şikâyetçi olduğumuz angutluk bunu anlamak
istemiyor.
Çalıp çırpanlar hain ve Mel'undur!
Başlık benim yorumum değil; Kur’an’ın hükmü bu. Bütün kul hakkı yiyenler, özellikle
kamu hakkı yiyenler; imansız, hain ve mel’undur. Bu çalıp çırpmaları örtmek için dini
kullananlarsa katmerli mel’undur. Onlara arka çıkanlar da hain ve mel’undur. Kur’an,
yakın çevresi tarafından aldatılarak bu hıyanete destek meyli içine giren Peygamber’i
bile ‘dalâlete sapmak’la suçlamıştır.
Ele alacağımız örnek mesele Kur’an’da tam on ayetle gündem yapılmış ve canlı bir
örnekle insanlığın hafızasına kazılmıştır. Olay, Asrısaadet’in en sarsıcı olaylarından biri
olan Tu’me bin Ubeyrık olayıdır. Yaşadığımız günlerin hırsız hainleri ile onların
koruyucularını tanımak için bu Tu’me olayını yakından görmek lazım. Türk halkına, ilk
kez bu satırların yazarı tarafından ‘Maun Suresi Böyle Bu-yurdu’ adlı kitapta ifşa
edilen bu olayı, pislikleri sokaklara taşan ‘yolsuzluk mücrimleri’ ile onların talancı ve
yalancı yönetimini daha yakından tanımak için, tekrar gündeme taşıyoruz.
BUNLAR BİLİNMEDEN KURTULUŞ YOKTUR
Tu’me, Medineli sahabîlerden biriydi. Çaldığı bir zırhı, “Bir süre sende emanet kalsın”
diyerek Yahudi komşusu Zeyd bin Semin’e bırakmıştı. Zırhın Tu’me tarafından
çalındığı anlaşılınca, onu takibe aldılar. Zırhın sahibi Katâde, Hz. Peygamber’e gelip
zırhının Tu’me tarafından çalındığını söyleyerek yardımını istedi. Hırsız Tu’me, zırhı
Yahudi Zeyd’in çaldığını iddia ederek, onun suçlanmasını istedi. Tartışma Hz.
Peygamber’in hakemliğine sunulunca, Yahudi kendi tanıklarını getirmiş, Tu’me de
kendi kabilesinden Sahabî bir ekibi tanık göstermiş-ti. Bu arada, Tu’me’nin adamları
Hz. Peygamber’e gelip onu, Tu’me’yi aklaması için yönlendirmek üzere, şöyle dediler:
“Ey Tanrı Elçisi! Bu pis Yahudi, seni ve sana vahyolunanları inkâr eden bir adamdır;
zırhı da o çalmıştır. Halka karşı Tu’me’yi savun, Yahudi’yi suçla.” (Taberî, Tefsir, 5/268).
Şu tavır, dinci zihniyeti tanımada eşsiz bir kaynak oluşturur. Kur’an’m bu olaydaki
tavrından öğreniyoruz ki, dincilik, dinin çıkarlar için kullanılması, bu çıkarlara karşı
koyanların dindışı ilan edilmesi şeklinde özetlenebilecek bir hukuksuzluk ve hainlik
sistemidir. Zırhı çalınan Katâde, şikâyetçi olduğunda Peygamber’in şu azarlamasıyla
karşılaştı: “İslam’a hizmetleri bilinen bir aileyi, hırsızlıkla mı suçluyorsun!” (Taberî,
Tefsir, 5/266).
Hz. Peygamber, bir grup Müslümanın tanıklığını esas alarak Şahabı Tu’me’nin lehine,
Yahudi Zeyd’in aleyhine hükmetme eğilimi göstermiş ama kesin hükme varmak için
süre istemişti. Olay üzerine vahyedilen ayetler işte bu ‘düşünüp değerlendirme’
sırasında inmiş ve Peygamber’in bile yanıldığını, hatasından tövbe etmesi gerektiğini
bildiren muhteşem dersi vermiştir. Hırsız Tu’me, işlediği hıyaneti ortaya çıkarıp iftiraya
uğrayan Yahudi’yi aklayan ayetler inince, “Mensubu olduğum halde bana bu kötülüğü
yapan dine lanet olsun!” diyerek Mekke’ye, müşriklerin yanma kaçmış ve Hz:
Peygamber aleyhinde çalışmaya başlamıştır.
Kur’an, dinci hıyanetin prototipi olan Tu’me münasebetiyle bize şunu öğretiyor:
Dinci hıyanetin temel özellikleri üçtür: 1) İnsanların haklarına, mallarına, imkânlarına
çeşitli oyunlarla musallat olmak, 2) Gasp, talan, hırsızlık, rüşvet ve yolsuzluklarını
meşrulaştırmak için dinin değerlerini pervasızca sömürmek, 3) Hırsızlık ve yolsuzluğun,
yani hıyanetin ortaya çıkmasına sebep olanları ‘dindışık, komploculuk, dine ihanet,
dindarlara çamur atmak’gibi karalamalarla suçlayarak toplumu aldatmaya çalışmak.
Dinci hıyaneti anlatan ayetler
Kötülüğü hakkında on ayet inen Tu’me bin IJbeyrık adlı hırsız-hainin, aynı zamanda
dinciliğin de prototipi olarak karşımıza çıktığını önceki yazımızda belirtmiştik.
Dinin ve Sababîlik’in saygınlığını bir maske gibi kullanıp, insanları Allah ile aldatarak
haksız kazanç ve itibar devşirmeye kalkan, bu haliyle şerir bir dincilik örneği ortaya
koyan Tu’me hakkında inen on ayetin can alıcı cümlelerini görelim: “Hainlere yandaş
olma!” “Öz benliklerine hainlik edenler için didinip durma! Allah, onların yapmakta
olduklarını çepeçevre kuşatmıştır.” “Diyelim, siz onlar için dünya hayatında mücadele
verdiniz. Peki, kıyamet günü Allah'a karşı onlar için kim mücadele verir, onlar
hakkında kim vekillik yapar?” “Kim bir hata yahut günah işler de, sonra onunla bir
suçsuzu itham ederse; hiç kuşkusuz, büyük bir iftira ve açık bir günah yüklenmiş olur.”
“Eğer Allah’ın senin üzerindeki lütfü ve rahmeti olmasaydı, onlardan bir zümre seni
şaşırtmaya mutlaka yeltenecekti.” (Nisa suresi, 105-115)
Bu ayetlerin iniş sebebi, Tu’me bin l‘beyrık adlı Sahabî’nin hırsızlık ve hainliğidir. Bu
noktada bütün müfessirlerin ittifakı vardır. Tu’me’nin, Peygamber’den beklediği
iltiması görememesi üzerine dinden çıktığı da ittifakla bildirilmektedir.
Tu’me üzerinde böylesine genişçe durulması, onun seçkin bir Şahabı olmasına rağmen
çok ağır bir hainliğe tevessül etmesi yüzündendir. Mesaj işte budur. Çıkarcılığın insanı
dinden, imandan nasıl edebileceğine ilişkin bir mesajdır. Dinciliği tanıtan bir mesajdır.
DİNCİ HIYANET MÜNASEBETİYLE VERİLEN MESAJLAR
1. Haine arka çıkan, peygamber de otsa azarlanır: “Allah, Hz. Peygamber’], Tu’me gibi
bîr suçlunun aklanmasına meyletmesi yüzünden azarlamıştır. Yanılgı yüzünden gelen
azarlama bu ise, zalimin zulmünü bile bile ona destek vermenin nasıl bir cürüm
oluşturduğunu düşünmek lazım.” (Râzî, Tefsir).
2. Menfaat duygusu din duygusunun üstüne çıkabilir.
3. Dindarlık, insanlar arasında üstünlük göstergesi yapdamaz.
4. Bir insanın ‘Islam-din hizmeti’yapmış olması, haksızlığına rağmen savunulmasına
gerekçe yapılamaz: Tu’me’yi aklamak için Peygamber’i âdeta zorlayanlar, Tu’me ve
ailesinin ‘din konusunda hizmetleriyle öne çıkmış insanlar’ olduğuna vurgu
yapmışlardır. Tanrı ise bu vurgunun yersiz ve İslam dışı olduğuna vurgu yapmıştır.
(Kurtuhî, Tefsir, 5/375).
5. Hakkı çiğneyenler, “Din kardeşimizdir” gerekçesiyle savunulamaz: Suçluluğu sabit
olmuş bir Müslüman grubun, suçsuz bir gayrimüslim topluluğa karşı savunulması,
hıyanet suçu oluşturur. (Kurtubî, Tefsir, 5/377).
'Anadilde ibadet meselesi'
“Anadilde İbadet Meselesi adlı kitabınızı okuyup bitirdim. Çok mutluyum. Bu kitap
önümdeki engelleri yerle bir etti. Bizim için çok uzakta gösterilen Allah’ın ulaşılabilirliği
bu kitapla mümkün hale geldi. Okurken, kelimeler boğazımda düğüm düğüm oldu.”
“Sizi övebileceğim kelimeler Türk edebiyatında yok. Bu kitabın bana öğrettiğinin,
verdiği sevinç ve mutluluğun karşılığı ödenemez. Yıllarca aradığım şey, yokluğunu
hissettiğim şey bu kitapmış. İş işten geçtiği bir gün halk olarak biz de akıllanırız. Millet
şunu iyi bilsin, düşünsün: Bizim, Yaşar Nuri Öztürk’ten başka kaybedecek bir şeyimiz
kalmadı.”
ANADİLDE İBADET KİTABİ NİÇİN YAZILDI?
O kitap, Kur’an ve Peygamber tarafından tanınmış ve daha sonra kitlelerin elinden
alınmış bîr hakkın savunulması amacıyla yazılmıştır. Bu hak, anadilde ibadet hakkıdır.
İnsan kadar gerçek, insan yaradılışı kadar doğal, ana sütü kadar ak ve berrak bir haktır
bu.
Anadilde ibadet meselesi, son yıllara damga vuran konulardan biridir. İslam’ı kendi
kliğinin defterine kayıtlı olanların özel dini sanan dinciler istedikleri kadar,
“Müslümanların böyle bir meselesi yoktur” diye bağırsınlar, konu son derece önemli ve
günceldir.
OKUDUĞUNU .ANLAYAN KİTLEDEN NEDEN RAHATSIZDIRLAR?
Cevap açıktır: Okuduğunu anlayan bir kitle bunların başına dert olur. Okuduğunu
anlayan kitle bunların döndürdüğü şeytanî dolapları fark eder, bunları eleştirir.
Kur’an’ın verileriyle konuşalım: Okuduğunu anlayan kitle Allab ile aldatılamaz. Bunlar
ise bütün saltanatlarını Allah ile aldatmak üstüne oturtmuşlardır. O halde, kitle ya hiç
okumamalı yahut da okuduğunu anlamamatıdır. Özellikle Kur’an’ı anlamamalıdır.
OsmanlI’nın son meliki adûdu Vahdettin, kitlenin okuduğunu birazcık anlamasından
bile korkunç rahatsızlık duymuştur. Öyle ki, o günkü gazetelerde birkaç ayet ve birkaç
hadis meali yayınlandığında âdeta kudurmuşlar ve bu tür yayınları fermanla
yasaklamışlardır.
Araştırmacı Atilla Oral, İşgal İstanbul’u adlı eserinde şunları yazıyor: “Mehmetçik, 13
Eylül 1921’de Sakarya Meydan Savaşı’nda Yunan Ordusu’nu mağlup etti. Padişah
Vahdettin bu tarihte saray bahçıvanının kızıyla yeni evlenmişti. Sakarya Savaşı
sırasında kendinden 40 yaş küçük beşinci karısıyla balayı yaşıyordu. Zaferin coşkusu
halkın moralini ve manevî duygularını yükseltti. Büyük bir inanç ve gerçek bir imanın
zaferiydi bu. Anadolu’da basılan gazeteler Kur’an ayetlerini ve hadisleri halkın kolay
anlaması için, çoğu zaman Türkçe de yayınlıyordu. Millî hareketi destekleyen
gazetelerde Sakarya Zaferi’nden sonra K.ur’an ve hadis mealleri daha sık görülmeye
başlandı. Millî hareketin liderlerini inançsızlıkla, iftiralarla karalayanların yalanları
ortaya çıktı. Anadolu mücahitleri saray hainleri gibi imansız değildi. Ölümü mertçe göze
alan, inançlı ve iman sahibi insanlardı."
‘Ölümü mertçe göze alan’ o imanlı erlerin torunlarına şunu söylemek isterim: Allah ile
aldatmayı saltanat aracı yapmış maskeli şirk çocuklarının, dini araç yaparak
yaşattıkları yalan ve talan hegemonyasını tanımak için mutlaka ve muhakkak okunması
gereken kitaplardan biri de ‘Ana Dilde İbadet Meselesi’ kitabimdir. Aydınlığın
çocuklarına duyurulur.
’Zatü Envat hastalığı'
İslam dünyasını, özellikte Anadolu halkını din adı altında felaketten felakete sürükleyen
gizli şirkin göstergelerinden biri de zâtü envât hastalığıdır. Ve bu hastalığın üreticisi de
tarikatlar tasavvufudur. Öncelikle Türkiye’de yaygın olan bu pis hastalık genellikle
türbeperestlikle birlikte seyreder. Anadolu’da hemen her türbenin yanında veya
yakınında bir zâtü envât put vardır.
Zâtü Envât, Hz. Peygamber devrinde putlaştırılan bir dilek ağacıdır. Bu şirk aracı ağacı
bize tanıtan, maskeli şirke savaş açmış ünlü bilgin Ebu Şâme’dir. Ebu Şâme (ölm.
665/1266), Kur'an dininin şemsiyesi altında ne sinsi putçuluklarm sahnelendiğini, el-
Bâis alâ İnkârı’l-Bide’i ve’l-Havâdis adlı ünlü eserinde bize anlatmıştır.
Zâtü Envât hastalığını deşifre eden Ebu Şâme, Huneyn Savaşı'na katılan bir grup
sahabîden naklen anlatıyor: “Hz. Peygamber*le birlikte Huneyn’e doğru yol alıyorduk.
Mekke müşriklerinin o yörede kutsal tanıdıkları büyük bir ağaç vardı. Müşrikler her yıl
belli bir süre bu ağacın altına gelir, silahlarını ağaca asar, orada kurbanlar keserlerdi.
Bu süre içinde tüm dilekleri için bu ağaca bezler astıklarından ağacın adı Zâtü Envât
konmuştu. Ağacın yakınından geçerken biz Hz. Peygamber'e şu ricada bulunduk: "Ey
Tanrı Elçisi, sen de bizim için bir Zâtü Envât belirtesen olmaz mı?" Peygamber bize şu
cevabı verdi: "Siz ne cahil bir toplumsunuz. Siz, önceki ümmetlerin geleneklerini mi ih¬
ya edeceksiniz? Sizin şu sözünüz, Beniisrail'in Hz. Musa'dan put isteyen sözüne benzi¬
yor: "Ey Musa! Şu belde halkının taptıkları ilahlar türünden bize de bir ilah bul."
(A'raf, 138)
Ebu Şâme, Zâtü Envât ağacınınki türünden işlevi olan tüm bina, ağaç vs.nin ortadan
kaldırılmasını Allah'a imanın bir gereği sayıyor. Daha ilginci, Ebu Şâme, bu tür işlevlere
araç yapılan tüm cami, mescit ve benzeri mekânların da şirk aracı olduğunu ve yıkılma¬
ları gerektiğini söylüyor. Bu tür mescit ve mabetler, diyor, Ebu Şâme, Tevbe suresi 108.
ayette sözü edilen bölücülük, halka zarar ve riyakârlık odağı ‘zarar mescitleri’ cümlesin-
dendir. Bu tür yerlerde kılınan namazların, ibadet görünümünde birer şirk sergilenişi
olduğunu da ekliyor Ebu Şâme.
İSLAM ADI ALTINDA ŞİRK
Zâtü Envât olayı göstermektedir ki, şirkin açık olanından kurtulmak şirkten kurtulmak
değildir. Din-Allah-peygamher yaftaları arkasında en zehirli putları insanın kaderine
musallat eden bela; kamufle edilmiş maskeli şirktir.
Hz. Muhammed, tebliğ ettiği dinin örtülü bir şirke âlet edilmemesi için âdeta çırpınmış¬
tır. Elini öptürmüyor, kendisi için ayağa kalkılmasını yasaklıyor, yanılabileceğim, hata
edebileceğini, ibadetlerine değil Allah'ın lütfuna güvendiğini, vahyin muhatabı olma dı¬
şında hiçbir üstünlüğe sahip bulunmadığını söyleyerek ilahlaştırılmasının önüne kendi
eliyle engeller koyuyordu. Ve tüm bunlardan sonra, mezarını tapmak haline getirmeye
kalkanlara Allah'ın lanet edeceğini belirterek gelecek kuşakları uyarıyordu.
Anadolu, korkunç bir zâtü envât illetinin pençesinde kıvranmaktadır. Bu hastalığın
mikrobunu taşıyan ve yayan yarı ilah veya kamufle edilmiş sahte peygamber durumun¬
da bir yığın ‘mas-keli müşrik’ ortalığı sarmıştır. Bunların içinde peygamberliğini, Allah-
hğım ilan edenler bile vardır. Bu zihniyet mensuplarının son olarak, Türkiye’nin
başbakanı konumundaki kişinin Allahlığmı ilan ettiklerini gördük.
Mal putunun zulüm çocukları
“Türkiye’nin Başbakanı” unvanını taşıyan kişinin, adı yolsuzluklara karışmış oğluyla
yaptığı telefon görüşmelerinin açığa çıkması üzerine, yukarıdaki başlığı atmak ihtiyacını
hissettim. Toplumların çöküşlerini kaçınılmaz hale getirenler, mala ve paraya
doymayanlardır ki, Kur’an onlara mütref (servet ve refahla şımaranlar) demektedir.
Mütrefter, insanlık suçu işlemeyi hayat kuralı haline getiren, insan emeğini sömüren
canavarlardır. Kur’an onları, kendi iddiaları ne olursa olsun, ‘dini yalanlayanlar’ olarak
adlandırır ve ibadetlerini lanet vesilesi sayar, (bk. Mâun Suresi).
İslam’ın muazzez peygamberi, mal putuna mağlup ve mahkûm olmanın yaratacağı
tehlikenin büyüklüğünü., bu tehlikeden kaçmanın yollarını fiil ve sözleriyle bütün
hayatında gösterdi. Mal putu tehlikesine şu sözleriyle dikkat çekmiştir:
“Her ümmetin bir bozgun sebebi vardır. Benim ümmetimin bozgun sebebi de maldır”.
“Kişinin mal ve gurura düşkünlüğünün dinine getirdiği zarar, sürü içine dalmış
kurtların kayunlara getireceği zarardan daha büyüktür”.
“Allah’a yemin ederim ki, ben sizin için fakirlikten korkmuyorum. Sizin adınıza beni
korkutan şey şudur: Sizden önceki topluluklar gibi, dünya nimet ve imkânları önünüzde
birikecek ve bu nimetler yüzünden çekişme ve didişmeye gireceksiniz de önceki
topluluklar gibi mahvolacaksınız”. Ve aynen öyle olmuştur.
Mal putu, Peygamber’in hayata veda edişinden kısa bir süre sonra kitleyi tahribe
başlamış ve aradan yarım asır geçmeden iki peygamber torunundan biri zehirletilerek,
öteki boynu vurularak ortadan kaldırılmıştır. Mal putunun zehir kusmaya başladığı
Halife Osman devrinin doymazlığını gören Sahabî, Abdurrahman bin Avf şöyle diyordu:
“Bizler zorluk ve ıstıraplarla denendik sabredebildik de, bolluk ve refahla denenince
başarılı olamadık”. (İbn Mübarek; Kitabu’z-Zühd, 182).
EMEVÎ’NİN TANRISI MAL PUTUYDU
Bugünkü dincilerin önderleri ve iman babaları olan Emevîlerin esas tanrıları Kur’an’ın
tanıttığı Allah değil, mal putuydu. Emevî zulmünün kahrını çekmiş anıt fikir
önderlerinden biri olan Haşan el-Basrî şunu söylüyordu: “Şu ümmetin mal hırsı
yüzünden maruz kaldığı kötülüğe, başka hiçbir ümmet maruz kalmamıştır. Bu ümmetin
herhangi bir ferdi, din kardeşinin kemiklerini, mal hırsı yüzünden parça parça
kırabilir”, (aynı kaynak, 231).
İslam toplundan, mal putunun açtığı yaraların acılarıyla kıvranmaya devam ediyorlar.
Daha iyi yemenin, daha mükellef koltuğa oturmanın âleti yapılmış bir ‘ideolojik din’,
Kur’an’ın tanıttığı ölümsüzlükten nasiplenmeye imkân vermemektedir.
Bugün, Müslüman vicdanların devirmek zorunda oldukları baş putlardan birincisi, mal
putudur. Mal putu kalplere egemen olduğu sürece üç yüz metreye bir kurulmuş ‘zarar
mescitleri’, kadınların başını burmak ve reklam aracı yapılmış Mâûn namazları kılmak
bu ümmeti kurtaramaz. Bunlar kurtuluş getire bilseydi Türkiye kurtulurdu.
Müthiş mektuplar!
Son olayların etkisiyle, özellikle Berkin’in cennete uçuşu ardından AKP denen partinin
mensupları tarafından verilen uğursuz, vicdansız ve bayağı demeçlerin yarattığı infialle
yazılmış mektuplardan bazılarını kısmen özetleyerek vereceğim. Tarihe küçük bir not
otsun!
Mustafa Kara yazıyor: “Uyuyamıyorum hocam, aklıma düşüyor bu zalimlik, bu vahşet.
Yazmam lazım. “Anlat bize yolcu! Bize sokakları anlat. Uçurtması vurulan çocukları
anlat. Uçurtmayı nasıl vurduklarını anlat. Ya da dur! Sen bize önce uçurtmayı anlat,
uçurtmayı! Bize uçurtma uçurmayı anlat”.
BİR CUMHURİYET KADINININ YEMİNİ
Gülçin Serin, “Tayyip’e Yeminim” başlığıyla Hamburg’dan yazıyor: “Nerede, nasıl, ne
zaman, hatta, nereye olur bilemem ama bir giin senin de bu dünyadan gidişinde ben de,
senin kullandığın kendi cümlelerinle seni uğurlarken: ‘Tanrı bir kelle aldı’ diyeceğime,
İzmir'e gâvur, Atam’a ve İnönü’ye ayyaş, vatansever bizlere çapulcu, ‘Türk
milliyetçiliğini ayaklar altına aldık’ dediğini ömrüm oldukça unutmayacağıma; seni
büyük bir nefretle anacağıma, tüm yaptıklarını asla affetmeyeceğime, temelli gidişinin
vereceği mutlulukla, ‘Şerefine Tayyip! ’ diyerek içeceğime, sonra da, ‘İşte İlahî adalet
hudur’ diyerek, Tanrı’ ya şükredeceğime, sana Fatiha yerine çeşitli boylarda kutular
göndereceğime; vatanına, bayrağına ve Ata’sma tüm yüreği ile sahip çıkan bir Türk
kadım olarak, damarlarımdaki asil kan üzerine söz veriyor ve yemin ediyorum”.
Aynure Veliyeva Azarbaycan’dan yazıyor: “Hörmetli Yaşar Hoca! Hiç kimse sizin
yürüdüğünüz yolda ayağınızın altındaki toz bile olamaz! İlminiz Güneş gibi dünyayı
aydınlattıkça, körler nurunuzu göremediği için angutluk yapıyorlar. Akılsız köpekler
yıldıza karşı havlar! Halbuki dinleyip kavrasalar, aydınlanmış olurlar. Siz yalnız
Türkiye’ye değil, bütün beşeriyete lazımsınız. Allah bana da sizinle yüz yüze görüşme
şerefini nasip etsin! Allah sizi Kur’an’ı koruduğu gibi korusun”.
Erkan Duru yazıyor: “İlkokuldan beri kitaplarınızı okuyorum. Şu anda 24 yaşındayım.
Akademik kariyer düşünüyorum. Merak ettiğim: sizin çalışma disiplininiz, sisteminiz.”
“Anadolu’da öyle aileler var ki; ev sohbetlerinde her akşam sizin bir kitabınızı
aralarından biri okur, herkes dinleyip üzerinde derin derin düşünür. Sonra size dua
ederler. İnanıyorum ki; size duyduğumuz sevginin ve saygının karşılığı olarak Allah bir
gün bizi sizinle karşılaştıracaktır. Vicdanımızın ve aklımızın sesi; Yaşar Nuri”.
Dinciler için namaz neyin göstergesi?
Dinciler için namaz; Maun suçlusu olmaya müsait, bu yolda kurulabilecek işbirliklerine
katılıma hazır oluşun göstergesidir. Daha açık söyleyelim: Dinciler namazı bir
ahlaksızlık karinesi olarak değerlendirmekteler. Bakın, yaşayan bir vatandaşın
kitaplaştırdığı bilgilerden öğreniyoruz ki, TRT gibi egemen oldukları bir anayasal
kuruma alacakları elemanların iki niteliği taşımasını şart koşmuşlardır: 1. Alevi
olmamak, 2. Namaz kılmak (11 Mart 2014 tarihli gazeteler). Liyakat ve ehliyet
aramıyor, namaz arıyor. Aslında onlar, tüm kurumlarda, bütün zeminlerde bu bölücü ve
ahlaksız şartı esas aldılar. Neden?
Dinciler namazı hep bir parola gibi kullanırlar. Namaz kılmak onlar için bazı şeylerin
varlığına karinedir. Elbette ki bu karine bazen umulduğu gibi çıkmaz. Beklediklerinin
aksine; namazlı adam gerçek mümin, vakur ve dürüst çıkabilir. O zaman dinciler o
adamı başka bahanelerle dışlarlar. Bu, dünyanın her yerinde, her devirde korunan bir
dinci yaklaşımdır. Mesela Sudan’da Mahmut Muhammed Tâha (1985’te dinciler
tarafından idam edildi) gibi bir seçkin mümini, kazaya namazı kalmamış bir insan
olduğu halde, irtidatla suçlayıp idam etmişlerdir. Ve mesela; Mısır’da Nasr Hâmid Ebu
Zeyd gibi bir büyük mümin düşünürü, alm secdeden kalkmadığı halde, mürted ilan
etmişlerdir. Neden? Çünkü bu insanlar dinciliğin ahlaksızlıklarına karşı olan
insanlardır. Akılcı ve cumhuriyetçidirler.
Türkiye’de dinci vicdansızlığın birinci dereceden saldırı hedefi yapılmış nice namazlı
mümin vardır. Mesela Prof. Dr. Hüseyin Atay Hoca. İslam dünyasının yaşayan en büyük
beyinlerinden biri olan bu imam çocuğu ilahiyatçı düşünür, kazaya namaz bırakmamış
bir insandır. Ama dincilerin birinci dereceden saldırdıkları; zındık, hatta mürted ilan
ettikleri isimlerden biridir. Neden? Çünkü Atay, Kur’an müminidir, Maun ihlallerine
karşıdır. Emev! uydurmalarının din yapılmaması için elli yıldır mücadele etmektedir.
İlahiyatçı yazar İhsan Eliaçık ve arkadaşlarını düşünün. Tümü namazlı müminlerdir
ama aynı zamanda namustu, vakur, dürüst, helal lokmacı, Maun ihlaline asla
yanaşmayan ve o ihlallerle mücadele eden adamlardır. Dahası var: Bu insanlar Gezi
Direnişi gibi bir özgürlük eylemine açıkça destek veren insanlardır. Yeryüzü sofralarını
o eylemler sırasında kuran ve dünya literatürüne kazandıran onlardır. Böyle olunca,
onların namazları niyazları dinci firavunluk tarafından saldırı hedefinde tutulmalarına
engel olamamıştır.
Sözü uzatmaya ne hacet, bugünkü dincilerin fikir ve iman (daha doğrusu imansızlık)
babası Muaviye, Hz. Ali aleyhine yürüttüğü propagandanın başına şunu koydurmuştu:
Ali namaz kılmıyor.
Dinciler maskeli müşrik olduklarından şirklerini saklamak için Allah’ı, ahlaksızlıklarını
saklamak için namazı hep dillerine dolarlar. Onlar çok iyi bilmekteler ki, müşriktiklerini
Allah olmadan, ahlaksızlık ve hırsızlıklarını da namaz olmadan dokunulmaz
kılamazlar. Dincilerin olmazsa olmazları arasında ahlaksızlık ve hırsızlık nasıl esas ise,
Allah ve namaz da öyle esastır. Çünkü namaz olmadan Allah ile aldatmayı, hırsızlığı,
ahlaksızlığı, yalanı, iftirayı böylesine dokunulmaz bir biçimde yapamazlar. Onları
yapamadan da var olamazlar.
Dinciler için parola daima şu olmuştur: “Yaşasın ahlaksızlık ve soygun, yaşasın bunlara
paravan olan namaz ve cami!”
Şirke bulaşmamış müminler (ibadeti olan teist müminler ile ibadeti olmayan deist
müminler), namuslu ateistler ve dinsizler bu gerçeği bilecek; namussuzluğa ve hırsızlığa
karşı vermeleri gereken ortak mücadeleyi bu bilgiye uygun olarak stratejiye
bağlayacaklardır. Aksi halde, beş buçuk katrilyon parayla beslenen yüz küsur bin
camiyi güdümüne almış dincilik tümünü yerle bir eder. Nitekim etmek üzeredir.
Egemen Bağış mı dindar, Yılmaz Özdit mi?
Birincisi Kur’an’la alay ediyor. Kur’anla alay etmek, Kur’an’m açık hükmüyle;
kâfirliktir. Otuz küsur ayet, Allah’ın ayetleriyle alay edenleri küfürle itham edip
Cehennem’e gönderiyor. Bağış’ın istifasına sebep olan yolsuzluk ithamı ise; Maun
Suresi’ni ihlal suçu oluşturduğu için, insanı örtülü şirke götüren bir lanetlenme
sebebidir. Yani bu Bağış, kitlenin önünde açıkça tövbe etmediği sürece, Kur’an ve İslam
fıkhının verileriyle; tartışmasız kâfirdir.
Dincilerin ‘her tarafı’ve her icraatıyla ‘göz bebeği’ adamlarından biri olan 17 Aralık
yolsuzu Bağış’ın Kur’an’a karşı tavrı ve tutumu bu.
Destanî dürüstlüğüne, vakarına, aydınlığına, insanlığına, ahlaksal seçkinliğine rağmen;
Atatürkçü, cumhuriyetçi olmasından ötürü, dincilerin ‘istenmeyen adam’ve ‘zındık’
saydıkları Yılmaz Ozdil’in Kur’an’la münasebeti ne? Bakın ne: Katıldığı Arena
programında kederini, şikâyetini gündeme getirirken şunu söylüyor: “Bizim neslimiz, en
başta okunması gereken iki kitabı okumamak gibi büyük bir hata yaptı: Kur’an,
Nutuk”.
Demek ki, Yılmaz Özdil’e göre; Kur’an, okunması şart olan temel kitap. Yon ve yol
belirleyen kitap. Okunmadığı takdirde büyük kayıplara uğrayacağımız kitap. Egemen
bağış için ise; Kur’an, ‘Bakara ile makara’ konusu. Yani; eğlence ve gırgır kitabı.
Dincilerin, sakal bıyık eksikliğini bile saldırı sebebi sayan gazetelerinden biri, Egemen
Bağış’a ‘ateş püskürüyor (!)... Nasıl, biliyor musunuz? Birinci sayfaya resmini koyuyor,
ağzına bir bant çekip altına şunu yazıyor: “Bazen susmak konuşmaktan hayırlıdır”.
Kur’an’a hakaret ve Kur’an’la alay etmeye karşılık ‘püskürülen ateş’ (!) bu!
Acaba Egemen Bağış’ın yaptığını, mesela Yılmaz Özdit yapmış olsaydı, bu ülkede neler
olurdu? Bu ateş nasıl püskürülürdü? Bu dinciler nasıl bir tavır koyarlardı, neler
yaparlardı! Kars’tan Edirne’ye kadar ‘Cuma Eylemleri’ çoktan başlamış olmaz mıydı!
Adam Kur’an’ın otuz küsur ayetle küfür sebebi saydığı bir suçu işliyor, din avukatlığını
kimselere bırakmayanlar, bu suça karşılık, adama sadece ‘Sus. Susman daha iyi otur”
diyorlar. Elbette iyi olur. Bak, sizi dindar zanneden milyonlar şimdi ne bilmem ne
olduğunuzu gördü. Siz bu melanete ancak “Sussan daha iyi olur’ diyecek kadar karşı
çıkıyorsunuz. Neden? Çünkü o adam sizden. Sizden olunca Kur’an’a sövmesi en fazla
“Sus!” demeyi gerektirecek bir kabahat sayılır. 17 Aralık Maun talanları da sadece birer
‘kabahat’ sayılmadı mı?
DİNCİLİĞİN İMAN ŞARTLARI
Aklı, dürüstlüğü, ülkeyi haçlı işgalinden kurtaran Atatürk’ü sevmeyi en büyük suç;
Kur’an’a hakareti, Maun talancılığını ise sadece kabahat görenlerin ervahına yuh olsun!
Bu ‘veyl çocuklarının dini imanı bu mu, bu kadar mı?! Ama şimdi ‘tıs’ yok.
Ey millet! Bak ve gör, bunlar aynı şeyin soyudur. O şeyin soyundan olanlar, çıkar
hesaplan yüzünden birbirlerine girseler de; sonuçta bir yerde birleşir, kucaklaşırlar.
Birbirlerinin kuyruğuna asla basmazlar. Çünkü; mutlaka ve muhakkak korumaları
gereken ortak hedefleri, ortak düşmanları var. Bu ‘ortak düşmanlık’, dincilerin ortak
amentüsüdür.
Dincilerin ‘iman şartları’ olan ortak düşmanlıklar şunlardır: 1) Akıl düşmanlığı, 2} İlim
düşmanlığı, 3) Özgürlük düşmanlığı, 4) İnsan baklan düşmanlığı, S) Dürüstlük
düşmanlığı, 6) Atatürk düşmanlığı.
Dinci yobazın acı çektirdiği vicdanlar!
O vicdanlardan yüzlercesine, belki binlercesine akılla, Kur’an’la, İslam’la tekrar
kucaklaşma şansı yarattığım için çok mutluyum. Her gün onlarcasının mektubunu,
dualarını alıyorum. Sokaklarda her gün onlarcasının sevgisine, saygısına, uzanan
ellerine, açılan kucağına muhatap oluyorum. Hepsine haklarım analarının sütü gibi
helal olsun! Onlara ışık tutmaya, gerçekleri açıklamaya devam edeceğim. Bu gök
kubbenin altında benim yaptığım işi, böylesine başarıyla, böylesine hazla, huzurla yapan
çok az fani vardır. Tanrı’ya şükürler, halkıma teşekkürler ediyorum.
Yobazların acı çektirdiği vicdanlardan biri olan hukukçu meslektaşım Ümit yazıyor:
“Uzun zamandır size teşekkür etmek istiyorum. Yıllar önce 18-19 yaşlarında iken dinini
bilmeden çok koyu ‘dindar’ olan, çevresini koyu tutucu kişilerle kendi seçimi sonucu
dolduran biri olarak, başıma bir şey geldi. ‘Bunu kabul edemiyorum, bu çok fena, onur
kırıcı ve berbat bîr şey’gibi düşünceler benliğimden öyle bir taştı ki, doğru
bildiklerinden çok emin arkadaşlarımdan uzaklaştım, inancımı tamamen yitirdim”.
“Daldan kopan yaprak gibi oradan oraya savrularak 5 yıl geçirdim. Bu arada hukuk
fakültesini bitirdim, bir yığın felsefe kitabını da bitirdim. İnancımla birlikte tüm
toplumsal kurallara olan güvenimi de yitirdiğimden, kafamda ve gönlümde büyük bir
boşluk açılmıştı. Ne okusam dolmayan, hiçbir şeyle ikna olmayan, her şeye ve herkese
meydan okuyan bir boşluk. Çekinmeden şunu söylüyordum: ‘Evet, ben bir ateistim, ne
var?’ Gene de hiç kimseyi bu yönde ikna etmek istemem; yani eğer Allah varsa, daha
fazla çarpılmayı istemem; çarpıldığım yeter’. İşte böyle düşünüyordum, bazen bundan
daha çoğunu da söylüyordum”.
KUR’AN OKUNMADAN OLMAZ!
“Bir gün, düşünülmeyen bir şey oldu. Televizyon izlerken, ilk kez sizi gördüm. ‘Kur'an'ı
okuyun’ diye bağırıyordunuz. Sanki hipnoz olmuş veya bir yerden, uzaktan
kumandama basılmış gibi; kalkıp, televizyonun üstündeki kütüphaneden sizin Kur'an
mealinizi aldım. O güne kadar onca kitap okumuştum ama Kur’an'ı okumamıştım. O
gün okumaya başladım. Hâlâ okuyorum. Sayısız yazınızı okudum. Her halde
kitaplarınızın tamamına yakınını aldım. Ruhum yatıştı, boşluk kayboldu”.
“Siz Hocam; siz, acı içindeki bir ruha kurtarıcı oldunuz; gözleri bağlı birinin bağını
çözdünüz. Artık ben bir Müslümanım, yaklaşık 13 yıldır bir Müslümanım. Kuşkusuz,
bu, .Allah'ın iradesidir ama sizi vesile olarak seçti. Yobazların dininden kaçıp ateizme
sığınan, ateizmi daha rahat, huzurlu ve güvenli bulan birini Allah aşkı ite buluşturmak
ne demektir? Bunun anlamını benden daha iyi bildiğinizi biliyorum”.
“Üzerimdeki hakkınız çok büyük, sayenizde yeniden nefes alıyorum ben. Bu hakkı nasıl
anlatabilirim! Allah sizi ve yolunuzu nuru ile doldursun, iki cihanda da şanınız yürüsün!
Her ne diliyorsanız sizin olsun. Rabbim sizi merhameti ile kuşatsın ve sizi bir an bile
yalnız bırakmasın”.
“Bîr de kendim için bir duam da var: Allah size çok uzun ve sağlıklı bir ömür versin.
Çünkü sizin varlığınız bana ümit kaynağı oluyor 1 ’.
Allah ile aldatmak
‘Allah ile Aldatmak’ bugünlerde siyasetçiden sanatçıya, ilim adamından çiftçiye,
tezgâhtardan bürokrata kadar herkesin, her gün değişik vesilelerle bir veya birkaç kez
telaffuz ettiği bir isim durumunda. Görünürde, bir kitabın ismi. Bugün 71. baskısı
yapılmış ve on küsur ayrı korsan baskısını da hesaba katarsak, iki milyonun üstünde
satılmış bir kitap. Bir devrim kavramın, bir uyanışın, bir hesap soruşun, bazen de
yazarına şükranın bir ifadesi olarak anılan bir kitap. Kitabın misyonunu, tarihsel
mevkiini anlamak için Yılmaz ÖzdiPin, Arena programında kullandığı şu cümleyi
vermek yeterli olur kanısındayım. Yılmaz Ozdil, cumhuriyetçi kitlelerin temiz
vicdanlarının sesi olan o vakur kimliğiyle, tarihin önünde şunu söylüyor: “Yaşar Nuri
Öztürk’ün ‘Allah ile Aldatmak 1 kitabı, bana göre, Nutuk’tan sonra yazılmış en önemli
kitaptır 11 . Gazeteci Uğur farıman ekliyor: “Bu kitap üniversitelerde tez konusu
yapılmalı. Hatta her öğrenciye bir tane hediye edilmeli 11 . (Körfezde Olay, 24 Mart 2014).
İşte bu kitabın 71. baskısı da yapıldı. Bu baskıda çok önemli bir şey yaptım: Altı
bölümlük kitaba 90 sayfalık 7. bir bölüm ekledim: ‘Allah ile .Aldatmanın Taksim ve
Tahrir Serüveni 1 Bu bölüm bence diğer bölümlerin tümü kadar önemli. Çünkü bu
bölüm, öteki bölümlerin verdiği mesajların, öne çıkardığı öngörülerin ne kadar isabetli
olduğunu gösteriyor, belgeliyor ve geleceğe yönelik yeni yeni ufuklar açıyor. Bu ek
bölümü, yaşadığımız günlerin karanlık ve Nemrudî tablolarıyla birlikte
değerlendirenler, ‘Allah ile Aldatmak 1 kitabının sadece bir ‘aydınlanma rehberi 1
olmadığını, aynı zamanda bir ‘kehanetler kitabı 1 olduğunu da göreceklerdir. Ortak kanı
da budur.
EKLENEN BÖLÜMDE NELER VAR?
Eklediğim 7. bölümde 12 alt başlık var: l)Taksim ve Tahrir’in Gösterdikleri, 2) Mursi
Neyin Peşindeydi? 3) Tayyip Erdoğan Neyin Peşinde? 4) İnanç, Bilinç ve Istırabın
Direnişi, 5) Nazi Zulümleri mi Hortluyor? 6) Türkiye Bir Diktatörlük mü? 7) Özgürlük
Direnişinin Getirdikleri, 8) Cami İle Tahrikin Serüveni, 9) Direnişleri Okuyabilmek, 10)
Hava ve Su, Özgürlük ve Laiklik, 11) Doymazlığın Sefaleti Üstüne, 12) Allah İle
Aldatmanın Suriye Hüsranı.
‘Allah ile Aldatmak 1 kitabına vurgu yaparken bir şeyi unutmayalım: Bu kitaptan hayır
görmek için öncelikle Kur’an 1 ! okumak gerekir. Kur’an, deyim yerinde ise aracın
benzinidir. Benzin yoksa dekor ne denli mükemmel olursa olsun araç işlevsel olamaz.
Kur’an 1 ] okumak dendiğinde ise şunu unutmayalım: Kur’an, “Kur’an ne dedi?”
sorusuna cevap bulmaktan çok, “Ne demek istedi? 1 ’ sorusuna cevap bulmak için okunur.
Kur’an’ın ısrarla öne çıkardığı ‘tedebbür 1 (anlam üzerinde düşünerek okumak) budur.
Bunun için birikim lazım. Elbette ki birikim için de okumak lazım. Allah ile Aldatmak
‘birikim sağlayan kitap 1 olarak da altı çizilesidir.
Son söz, dahi düşünür Prof. Dr. Hüseyin Atay’ın şu sözüdür: “Her zaman, her yerde,
hiçbir şart koşmadan Kur’an’ı aç, oku ve düşün; yolunu bulacaksın”. (Atay, K.ur’an’a
Göre Araştırmalar, VH, 18).
Dikkatle okunacak mektuplar
Nedim Tuneel yazıyor: “Size uzun zamandan beri bir teşekkür borcum vardı. 1995 ya da
1996 yılında Amerika'ya geldim lisansüstü derecemi almaya. Gelirken de; pek kitap
okumayan ben, koymuştum bavuluma sizin Kur’an’daki İslam adlı kitabınızı. Geleli de
bir sene olmuş ama okumamışım daha. Bir sene sonra başladım okumaya. Okudukça,
okuyasım geliyordu. Bir yandan da, o güne kadar elime alıp da okumadığım Kur’an’ı
bir an önce okuma isteği girdi içime. Babam sizin meallerinizden almış da ‘Evladım, al
koy bavuluna’ demişti gitmeden. Bir Kur’an okuyordum, bir sizin kitabınızı. Okudukça
okudum. İkisini de bitirdim. Sîze de bol bol dua ettim”.
“Bir yanda sizin gibi yıllarca o ya da bu sebepten dininin kitabını okuyamamış, okusa da
tam idrak edememiş insanları kendi özgür iradeleri ile Kur’an’ı okuyup anlamaya
teşvik edenler; bir yanda da insanları zıvanadan çıkarıp ‘Sen Müslüman isen, ben
değilim’ dedirtip günaha sokan yobazlar, ahlaksızlar, katiller, hırsızlar”.
“Bu gece uyuyamadım. Memleketim için dertlendim. Hayatımda ilk defa ülkemin içinde
bulunduğu durum için bu derece endişelenip gözyaşı döktüm. Atatürk’ü düşündüm
önce. Her şeyi bir yana, Çanakkale’yi geçilmez kıldıktan sonra şu sözleriyle insanlığa
şefkat ve medeniyet dersi veren Atamı: ‘Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen
analar! Gözyaşlarınızı dindiriniz. Evlatlarınız bizim bağrımızdadır. Huzur içindedirler,
rahat uyuyacaklardır. Onlar bu topraklarda canlarını verdikten sonra, artık bizim
evlatlarımız olmuşlardır’ diyen Atatürk; sonra da, ölmüş gençleri, çocukları terörist ilan
edip ana babalarını kalabalıklara yuhalatan, bir rahmet okumayı bile zül gören zihniyet
geldi aklıma”.
“Akif’in Çanakkale Şehitleri şiirini okudum baştan sona gözyaşları içinde. Sonra İzmir
Marşı geldi aklıma. Vatan için toprağa düşenleri, düşerken kim bilir son nefesinde
Kelime-i Şehadet getirmeden önce anası, babası, karısı, çocukları ya da artık
yaşayamayacağı hayalleri gözünün önünden geçen gencecik insanlarımızı düşündüm.
Onlara ‘kelle’ deyip sonra da kefen kostümü giyip miting alanlarına fırlayan o
izansızları”.
“Sonra aklıma bir konuşmanız geldi. İbretle dinlemiştim sizi. Şöyle demiştiniz: ‘Bu
millet mirasyedi gibi davranmanın, cumhuriyetin kıymetini bilmemenin bedelini
ödeyecek”. Ah dedim, ah! Ah ki, ne ah! Böyle bir gecenin ardından, ‘Artık Yaşar Nuri
büyüğüne teşekkürünü etme zamanın geldi’ dedim. Daha geciktirme. Her gün onlarcası
da etse teşekkür size, bu sabah benim sıram. Allah sizden razı olsun, sağlık sıhhat versin,
korusun, esirgesin”.
Selim Yılmaz yazıyor: “Eserlerinizin çoğunu okumuş, bazılarını defalarca tekrar etmiş
ve programlarınızı seyretmiş biri olmak, naçizane bir dilek hakkı verir mi bilmiyorum?
Maun Suresi’nden 400 sayfalık muhteşem bir eser çıkartan siz, acaba Osmanh
Devleti’nin İslam anlayışı, harem konusu, şehzade kıyımları, evlat ve kardeşlerin
öldürülmesi, halka ‘kullarım’ şeklindeki hitap vs. konularını içeren bir eser yazmaz
mısınız? Bu konuyu sizin rehberliğinizle görmek, bize imparatorluk tarihiyle ilgili en
doğru bakışı sunacaktır”.
Muhammed Çolak yazıyor: “Hiçbir dine inanmadığım halde, inandığım değerler var:
Akla, düşünceye, adalete inanıyorum. Dine inanmıyorum ama din tüccarlığı yapmadan
inanan sizi izliyor, seviyor ve takdir ediyorum. Bu ülkede, sizin anlatıp yazdıklarınızla,
sürüye katılmadan var olmaya devam eden azımsanmayacak derecede aydın, laik,
inançlı bir kesim var”.
'Allah ile aldatanla'rın zaferi
Başlığı, ‘Bir 31 Mart Vakası' diye de atabilirdim. Çünkü bu yazıyı, 31 Mart 2014
Pazartesi sabahı, seçim sonuçlarının netleşmesi üzerine yazdım. Sonuçlar açık: AKP,
seçimden zaferle çıktı. “Ülkenin yüzde 6Ü'ı AKP’ye hayır dedi, elektrikler kesildi” falan
gibi züğürt tesellilerine sığınmayın; AKP seçimi zaferle bitirdi. Dahası; bir önceki
belediye seçimlerinde aldığı yüzde 38'e 7 puan gibi çok önemli bir artış da ekledi.
Zaferi kazanan AKP'nin iki yıldan beri maruz kaldıklarına bakın:
1- Bu partinin başındaki kişi, dünya tarafından ‘kuvvetler ayrılığını, yani hukuk
devletini tasfiye edip yargıyı güdüme alan, dinci teröre destek veren diktatör; internet
iletişimini yasaklayan, basını susturup gazetecileri zindanlara tıkan zorba' gibi ne
demek olduğunu ileriki zamanda göreceğimiz korkunç ithamlarla damgalanmış bir
siyasal figürdür.
2- Bu siyasa] figür, Gezi Direnişi gibi, tarihin kaydettiği en büyük özgürlük ve insan
hakları direnişlerinden biri olan koca bir eylemler serisiyle sarsılmış,
3- Bu eylemlerde uyguladığı şiddetle 7 insanın ölümüne, onlarcasının yaralanmasına
vücut vererek; Türkiye’nin ve dünyanın nefretine, ithamına, hatta ilencine maruz
kalmış,
4- Aralık 2013'ten itibaren patlak veren yolsuzluk, hırsızlık, talan ve yalan ithamlarıyla
başına kıyametler koparılmış, 4 bakanı istifa etmek zorunda kalmış,
5- Yolsuzluk meselesinde işin başı olarak itham edilen başbakan, ülke genelinde
‘başçalan’ diye anılmaya başlamış, yolsuzluğun göbeğine oturtulan oğlu ile aralarındaki
talan konuşmaları günlerce ekranlara oturmuş,
6- ‘Paralel Yapı' denen küresel para ve siyaset gücü tarafından çok ağır ithamlarla
tokatlanıp sarsılmış.
AKP, bunların ardından girdiği seçimden gücüne güç katarak çıktı. Peki, bir siyasal
organizasyon, politik anlamda ‘ölümlerin en beteri' ile yere çakılması beklenirken, böyle
bir zaferi nasıl elde ediyor? İşte; Türk Siyaseti'nin de, Türk Milleti'nin de, hatta İslam
Ümmeti'nin de selamet reçetesinin anahtarı bu sorunun cevabında. Bu sorunun cevabını
bilenlerden biri olarak söylüyorum: AKP’nin ‘her şeye rağmen zafer'inin sebebi tek:
‘Allah ile aldatmayı kullanmak'. Bu kullanım, çok tipik bir kullanımdır. Bu kullanım,
‘en karşıt’ gibi görünenlerin bile ayaklarının bağını çözüp dinciliğin saflarına desteğe
iten esrarlı ve zehirli bir cevhere dayanıyor. O ‘cevher’: ‘Allah ile aldatma'dır.
AKP'nin ‘Allah ile aldatma'da ortaklarının tümü veya büyük bir kısmı, sergilenen onca
kanlı kavgaya rağmen, bu seçimde eski ortaklarına oy vermişlerdir. Aksini söyleyenler
ya bilerek yalan söyler, yahut da angutluk ederler. Özellikle İstanbul ve Ankara’da
paralel yapı denen ‘örgüt’ün de “Türk milliyetçisi’ MHP’uin de oylarının büyük kısmı
(bana göre, paralel yapmınkilerin tamamı) AKP’ye verilmiştir. CHP kazanmasın, her
şeye rağmen ‘din kardaşlarımız’ (!) otan AKP kazansın, denerek. Yani ‘Allah ile
aldatma’ya yenik düşüp teslim olarak.
Neyse o olan kazandı
AKP, son bir yıl boyunca, özellikle son birkaç ay boyunca aldığı onca darbeye, onca yara
bereye rağmen, neyse o olduğu için kazandı. Bir defa, başındaki adam, her zaman ‘neyse
o oldu’. Ne Türk kelimesini kullandı, ne Türküm dedi, batta “Milliyetçiliği
ayaklarımızın altına aldık” diye demeç verdi. Ne Atatürk’e saygı ve sevgiden söz etti, ne
cumhuriyet dönemini övdü. Tam aksine cumhuriyet dönemine sürekli sataştı, çamur
attı. Ve paralel yapı dediği eski icraat ortağı örgüt önünde pes etmedi.
RTE, neyse o olduğu içindir ki, onunla ‘dincilik ve Atatürk karşıtlığında ortak’ olanlar,
görünüşteki kavgalarına rağmen, derinlerdeki beraberliği esas alarak oylarını ona
verdiler.
Ötekiler (CHP ve MHP) neyse o olamadıkları için kaybettiler. CHP, Atatürkçülük,
akılcılık diyor ama hiçbirisinin gereğini yapmıyor. Allah ile aldatmaya karşıyım diyor,
onun da gereğini yapmıyor; tam tersine Allah ile aldatma teknesinden bir parça hamur
nasıl aşırabilirim diye akıl almaz taklalar atıyor. Ve tabii ki akıl almaz hatalar yapıyor.
Sonuç ortada: Hezimet.
MHP, dincilerin sahte dinine asla mukavemet edememiş, sürekli bir biçimde Allah ile
aldatılmıştır. ‘Allah, din, tekbir’ aldatmalarına yenik düşerek, Türk milliyetçilerinin bir
numaralı savunma ve sığınma mercii olan Atatürk’ü çoğu yerde feda etmiştir. ‘Türk’
kelimesini kullanmaktan nefret eden adamlara, sırf ‘Allah, din ve vatan’ (!) aşkına sürekti
destek çıkmaktadır. Bu zaafının sonucu olarak AKP'nin en netameli geçit noktalarında
imdadına yetişmiştir ve buna devam etmektedir. Görünürdeki söylemleri ne olursa
otsun, icraatı budur. Atatürk milliyetçisi bir adamım ama şurada ifadeye koyduğum
gerçeği görmezlik edemem.
TAVSİYEM O Kİ...
Allah ile aldatmayı aşmak için gereken el birliğiyle yapılmadıkça 31 Mart sonuçlan hep
karşımıza çıkacaktır. AKP-RTE amblemiyle veya başka bir amblemle.
Akılcılık, cumhuriyetçilik, samimi dindarlık, hele hele Atatürkçülük diye bir meselesi
olanların Allah ile aldatmaya karşı her hal ve şartta ortak hareket etmenin bilincine
varıp bu bilincin zorunlu kıldığı stratejiyi oluşturmaları artık ölüm kalım meselesi
olmuştur. Gereken yapılmaz ise dincilik bu milleti, daha sonra açıklayacağım ‘ Veyl
Çukuru’na götürecektir.
Bendeniz, bu niyet ve bilincin, örneğin, CHP’de henüz vücut bulmadığını, son
dönemlerde Halk TV’de yaptığım programlar sırasında beni oradan uzaklaşmaya
mecbur bırakan ‘akıl almaz tavırlar* vesilesiyle bir kez daha gördüm.
Bu hallerini değiştirmedikleri sürece bunlardan ne köy olur ne kasaba. Hiçbir şeyin
farkında değiller. Basiretleri tutuk, kafaları uçuk, tespitleri abuk, bilgileri kopuk. Gezi
Eylemleri’nin getirdiği heyecanı kendi eserleri sanarak havalara girdiler, gözleri
kimseleri görmez oldu. Sonuç? Sonuç, 31 Mart vakası. İstanbul ve Ankara bile gitti.
AKP, yaşadığı onca ölümcül badireye rağmen, oylarını yüzde 7 arttırdı. Anlaşılan o ki,
Türkiye’nin çilesi önümüzdeki günlerde iyice ağırlaşacaktır.
Ölümsüz kudretin değişmez yasasını anımsayalım:
“Allah, bir toplumun maruz kaldığı şeyleri, onlar, birey olarak kendilerine ilişkin olanı
değiştirmedikçe, değiştirmez. Allah bir topluma bir perişanlık dileyince de artık onu geri
çevirecek bir güç yoktur.” (Ra’d suresi, 11)
Zafer ve Istidrac
1 Nisan günkü ‘Allah ile Aldatanların Zaferi’ başlıklı yazım epey insanı tedirgin etmiş.
Köşelerinden talimat üzere veya yaranmak için sataşanları buraya taşımayacağım. Ama
iyi niyetinden kuşku duyulmayacak bazı yurttaşların sitemleri görmezlikten gelinemez.
O sitemlere örnek olarak bir mektubu özetleyeceğim, sonra da cevabî yorumumu arz
edeceğim.
Engin Uyar yazıyor: “30 Mart 2014 yerel seçiminden sonra yazmış olduğunuz 'Allah He
Aldatanların Zaferi’ başlıklı yazınızı okudum. Anlatmak istediğinizi çok iyi anladım
ama sürekli takipçiniz ve tüm eserlerinizi kitaplığında baş tacı etmiş biri olarak köşe
yazınıza attığınız bu başlığın yanlış olduğunu düşünüyorum. Allah ile aldatanlar zafer
kazanamazlar. Kazandıklarını sadece zannedebilirler. Bu yazınız, AKP'ye oy vermemiş
ve yenilgi aldığını düşünmüş kişiler için psikolojik çöküntüyü körüklemek olacaktır.”
“Bizleri özgürlükler ve insan hakları konularında iyi günlerin beklemediği açık Allah
helak edeceği toplumlarm gözüne perde indirirse a perdeyi kaldırmaya kimsenin gücü
yetmez elbette ama bu perdenin inip inmediğini şu an için yalnız .Allah biliyor. Birileri
ne derse desin siz uyarıcı olmaya, ışık olmaya, zulme maruz kalmışlar için umut olmaya
devam edin.”
İŞTE BENİM YORUMUM
Benim yazımdaki ‘Zafer’ tabiri, yerinde kullanılmıştır. 30 Mart sonuçları siyaseten
AKP’nin zaferidir. Gerçeğe saygılı olalım. Vakıayı istediğiniz gibi yorumlayabilirsiniz,
ona saygı duyarım ama vakıayı yok saymak saygın bir tavır değildir. Vakıa, AKP’nin
zaferidir ama vakıanın metafizik arka planı irdelenebilir. Siyaseten bir zafer olan bu
sonuç, tarihin diyalektiği açısından bir istidrac olabilir.
Istidrac tabirinin Kur’an terminolojisindeki anlamını Diyanet İslam Ansiklopedisi’nden
izleyelim: “İstidrac, Allah’ın ayetlerini, özellikle Kur’an’ı yalanlayanların,
bilemeyecekleri yollarla yenilgiye ve azaba maruz bırakılacaklarını ifade eder. İstidrac
zalim, kâfir ve azgın kişilerin tedricî olarak felakete yaklaştırılması ve bu esnada
kendilerine bazı geçici imkân ve başarıların sağlanmasıdır. Nihayet İlahî azaba
uğrayarak yok olurlar.”
Demek ki, zalim azgınların dış görünüş bakımından zafer olarak değerlendirilmesi
gereken bazı elde edişleri tarih ve Tanrı açısından birer felaket habercisi olabilir. Kur’an
penceresinden baktığımızda, birçok zulme imza atmış bulunan AKI* kurmaylarının bir
istidrac süreci yaşadıkları söylenebilir.
Allah, 30 Mart sonuçlarıyla binlerine ders verirken binlerine de istidrac yaşatmış
olabilir. Biz şu gerçeği göz ardı etmeyelim: Bu günlerden çok daha beterleriyle
karşılaşabiliriz. Çünkü bugünlerin dehşetlerini bize yaşatanlar bundan çok daha
karanlık dehşetleri de yaşatabilirler. Bunlarda merhamet, dürüstlük, hakka saygı,
canlılara sevgi gibi değerlerin bulunmadığı anlaşılmıştır.
Kur’an, insanoğlunun Allah’a eziyet edeceğinden söz etmektedir. Kimler yapar bu
eziyeti? Allah’a eziyeti Allah’ın lanetlediği suçları işleyenler yapar. Yaşadığımız günlerin
kotarıcıları, işte bu suçları düzineler halinde işleyen ekiplerdir. Daha kötüsünü de
yapabilirler.
On iki yıl kol kola, omuz omuza yürüdüğü ve Atatürk karşıtlığında ölümüne beraber
olduğu zulüm ortağını ‘zafer balkonu'ndan tehdit eden bir anlayış, ezelinden ‘öteki’ ilan
ettiği kitlelere neler yapmaz!
’Veyl Vadisi'ne sürülüyoruz'
Geleneksel din kitaplarında cehennemin en korkunç azaplarına mekânlık eden yere
‘Veyl Vadisi’ denmektedir. Hurafe gibi duruyor ama ‘veyl’ tabirinin Kur’ansal
kullanımını dikkate aldığımızda söylemin yersiz olmadığı görülür.
Veyl, Kur’an’da en ağır kötülükleri işleyenleri lanetlemek için kullanılan bir sözcük. 27
ayette geçmektedir. Veyl ile lanetlenen suçların tamamına yakını insan hakkı ihlalleriyle
ilgili suçlardır. Lütfen, ‘Kur’an-ı Kerim'de Lanetlenen Soy’ adlı eserimi dikkatle
okuyun.
İnsan hakkı ihlallerinin insanı müşrik ve mel’un yapanlarını deşifre eden Maun suresi
de bu suçları lanetlerken veyl sözcüğünü kullanmıştır.
Son seçimlerin ortaya koyduğu tabloyu da dikkate alan her vicdan ve akıl sahibi insan
şunu soracaktır: Türkiye nereye gidiyor? Bendeniz de bu hayatî soruyu soranlardan
biriyim. Bir yurttaş olarak cevabım ve önerim var: Türkiye, akıl düşmanlığının
dinleştirildiği, Allah ile aldatmanın saltanatını ilan ettiği ve dinin baştan başa şirk
gayyasına yuvarlandığı bir ülke olarak hızlı bir biçimde ‘veyl vadisi’ne doğru gidiyor.
Türkiye’nin bu vadiye doğru yol aldığını ben, 2006 yılında katıldığım bir ‘Ceviz
Kabuğu’ programında 5 saat boyunca ülkenin vicdan ve bilincine ulaştırmaya çalışmış,
ayrıca o programı kitaplaştırarak da halka iletmiştim. Türkiye bundan zerre kadar ders
almadı, bu mesajı değerlendirmedi. Bela berzahı şimdi iyice derinleşmiştir. ‘Allah ile
aldatma’ kırbacını acımasızca kullananlar, 76 milyonluk kitleyi veyl vadisine doğru
sürüyorlar.
Yardımcı kırbaçları da var: Beş buçuk katrilyonla kotarılan Diyanet ve onun kotardığı
yüz bini aşkın "cami 1 (Kur’an’m deyimiyle zarar mescitleri) bu alt kırbaçlardan
bazılarıdır.
Aynur Gür, Köln’den yazıyor: “Bu milletin başına pislik yağacak demiştiniz. Bunu
derken bugünleri mi kast ediyordunuz? Bundan da beteri olabilir mi? Benim burada
yüreğim ağlıyor. Alman vatandaşıyım ama Türküm ve olan bitenden çok üzgünüm.
Psikolojik boğulma yaşıyoruz.”
İKİ MİRAS KUCAKLAŞTIRILMADIKÇA...
Türkiye’de Allah ile aldatmanın temelinde İslam mirasıyla Mustafa Kemal mirasının
birbirine düşman gösterilmesi yatıyor. İlk elden tedavi edilmesi gereken yara, dinciliğin
emperyalizmle birlikte açtığı bu yaradır.
Muhalefet, bu yarayı, işbirliği yaparak sarmalıdır. Çünkü hepsinin geleceği bu yaranın
sarılmasına bağlıdır. İlk adım olarak, Ağustos ayında Çankaya’ya; vukufu, tefekkürü,
dünya önünde saygınlık ve dirayetiyle bu yarayı tedavi edebilecek güç ve yürekte bir
isim çıkarılmalıdır. Gün o gündür, siyasal duygusallık günü değil.
‘Süreç’ dedikleri aldatmacanın gerçekten varolması da buna bağlıdır. ‘Süreç, süreç’
denerek halka sürekli yalan söylenmiş, halk, özellikle Kürt halkı aldatılmıştır. Kürt
yurttaşlara bütün vicdanımla şunu söylemek isterim: Sizin acılarınıza cevap olacak
reçete de Mustafa Kemal’dir; onun vücut verdiği ilk anayasalardır. Bunun böyle
olduğunu bir gün göreceksiniz. Dikkatli olun da erkenden görün. ‘Veyl vadisi
süvarilerinin yalanlarına artık teslim olmayın.
'Allah ile aldatmak' kitabı üstüne
Dr. Ozan A. yazıyor: “Yılmaz Ozdil, Uğur Dündar’ın Arena programında sizin Allah İle
Aldatmak kitabınızın mutlaka okunması gereken 2 kitaptan biri (birincisi Nutuk)
olduğunu söyledi. Bence bu kitabınız, tüm dünyada bu yüzyılın en önemli kitaplarından
biri, belki de birincisi. Bunu kaba bir hayranlıkla falan söylüyor değilim. Dünyanın
jandarması ABD, Türkiye'nin de içinde bulunduğu Ortadoğu ile ilgili (bugünlerde
çökmüş olan) çok önemli bir proje uyguladı: BOP. Bu proje, adına ‘İlımlı İslam’ denen
yönetim modeline dayanıyordu.”
“Anılan kitabınız, ABD'nin uyguladığı bu projeyi, daha projenin başında, sebepleri,
uygulayıcıları ve sonuçları itibariyle deşifre eden bir kitap. Kitapta söyledikleriniz
aynen gerçekleşti. Yani kitabınız, dünya jandarmasının, dünyanın bir bölgesinde
uyguladığı ve sonuçları itibariyle Avrupa ve Rusya’yı da ilgilendiren bir politikayı
çözümledi. Bu nedenle Allah İle Aldatmak kitabına sadece bir ‘dinî eser’ olarak
bakılamaz. Onun, aynı zamanda bir ‘dış politika analizi’ olduğunu düşünüyorum.”
BENİM KANAATİM O Kİ...
Allah ile Aldatmak kitabı, Kur’an’m, tüm dünya için bir kurtuluş reçetesi olan “Allah
ile aldatılmayın!” mesajını herkesin anlayacağı bir dille ve büyük bir vukufla kitlelerin
önüne koyan kitaptır. Birçok düşünce adımına göre, bu yüzyılın aydınlanma ve uyanış
getiren en mühim eserlerinden biridir.
Bu devrim kitabın getirdiği uyanıştan şu gün itibariyle en çok yararlanması gereken
ülke ise Türkiye’dir. Bunu herkes biliyor ama kimileri beni kıskandığı için kimileri
angutluğu yüzünden kimileri de kitaptaki mesajdan korktuğu için kitabın duyulup
okunmaması yolunda gayret gösteriyor. Ne var ki, Yılmaz Özdil gibi büyük ruhlu,
büyük yürekli aydınların birkaç cümlelik dikkat çekişleri bile şer çocuklarının bütün
gayretlerini etkisiz kılmaya yetiyor.
Kitap için harcanan emek ve çekilen ıstırap, hedefine varmıştır, müsterih olun! Tarihin
diyalektiği, etkisini yaratmayacağı bir eserin vücut bulmasına izin vermez. Yaratıcı
diyalektik, yoğun engellere rağmen o eserin vücut bulmasına izin verdi. Etkisini de
yarattı. Korsan baskılarını da dikkate alırsak eser iki milyonun üstünde satılmıştır. Bu
demektir ki birkaç milyon insan tarafından okunmuştur.
Sercan Kaygısız yazıyor: “Keşke bir mucize olsa, benim ömrümden sizinkinin üzerine
koyabilsem. Çünkü bu milletin size öyle çok ihtiyacı var ki!!! Son aylarda olanlara
bakın! Yüzsüzlük, namussuzluk, Allah ile aldatma ancak bu kadar olur. Hepsi hem suçlu
hem mağdur. Vallahi pes!”
Zeki Kanbak yazıyor: “Sizin bu çağda tüm insanlık için Allah’ın bir lütfü olduğunuza
inanıyorum ve size sağlıklı ve mutlu uzun ömürler diliyorum.”
Sevim Koyun yazıyor: “Ben öğretmenim. Yükseklisans yapmak istedim, bir üniversiteye
başvurdum. Mülakatta sizin kitabınızı okuduğumu söyleyince suratları bir karış oldu.
Beni almadılar. İyi ki almadılar. Öyle kara vicdanlı insanların arasında duramıyorum
zaten. Türkiye bu kadar acıklı bir duruma düşmüş maalesef.”
İslamcıların İslam'a ihaneti'
Araştırmacı yazar NuruHalı Aydın, İslamcıların İslam’a İhaneti’ başlığıyla yazmış.
Dikkatle okunması gereken bir yazı: “İslamcılar din, iman, kitap derler. Dediklerinin
tam tersini yaparlar. İslam dünyasında; zenginlik içinde yaşayan dinî önderler, sefaleti
yaşayan halk yığınları var. İslam tarihi boyunca; İslam âlimi denen kişiler birbirlerini
kâfirlikle suçlamışlar. Mezhepler kurmuşlar, tarikatlar kurmuşlar, böldükçe bölmüşler.
Müslümanlar; kim doğru, kim haklı, kim gerçekçi soruları arasında boğuluyor,
bunalıyor.”
“Dinci siyasa] liderler yandaş âlim fetvalarıyla katlettikçe katletmişler, soydukça
soymuşlar. Aynı anlayış şimdi de sürmektedir.”
“Siyasal İslamcı hareketler, doğrudan devleti ele geçirmeyi hedefler. Bazıları ise devleti
nemalanma aracı olarak görüyorlar.”
“İslam dünyasındaki katliamlar, İslamcıların kendi kardeşlerini öldürme faaliyetidir.
Müslümanları katledenler yanında katlettirenler de İslamcıdır. Müslüman Müslümanın
katili, suçlayıcısı, itham edicisi, soyucusu, aldatıcısıdır.”
“Hırsızlığın meşru olduğuna, bağışın hırsızlık olmadığına, yalan söylenebileceğine,
emeksiz, sebepsiz zenginleşmenin haram olmadığına, ölü eşle cinsel ilişki de
bulunulabileceğine, kardeş katlinin caiz olduğuna, şeyhi ile badelenmenin, takiyyenin
caiz olduğuna fetva verenleri var. Bunlar kendilerini Müslüman diye tanıtıyor. İslam
bunların tekelinde. Kendilerinden olmayanları Müslüman bile görmüyorlar.”
“Müslümanlar; olguları/kavramtarı yüzeysel tartışıyor. Mağdur-mazlum, haklı-haksız
kavramları iç içe geçmiş durumda. Övenler-yerenler, suçlayanlar-suçlananlar sürekli
dînî kav-ramlar üzerinden gidiyor. Güç, makam, şöhret, servet için çatışan, takiyye
yapan, değişen dönekleri var."
“Müslümanlar arasında, tuzu kuru olanlarla yoksullar ilişkisi; bîat-itaat odaklı dengeye
oturtulmuştur. Çelişkiyi sorgulayanlar; nefrete, öfkeye muhatap oluyor."
SAMİMİ MÜSLÜMANLARIN İŞİ ZOR!
“Samimi Müslümanlar; olup bitenleri analiz edemiyorlar, akılcı değerlendiremiyorlar.
Samimi Müslümanlar; maddi hayatla manevî hayat arasında ikilem yaşıyorlar. Samimi
Müslümanlar; gerçeklerle yüzleşemediler, yüzleşemiyorlar. Söylenenlere güven duyma
saflığı, bunları bunaltıyor. Samimi Müslümanlara; her seferinde güvendikleri kişilerce,
hayal kırıklığı yaşatılıyor. Samimi Müslümanlar; önderleri olanları sorgulamadılar.
Görmek istediklerini görüyorlar, çelişkileri, istismarı yok sayıyorlar. Fikir ayrılıklarını
içtihat/yorum ayrılığı görüyorlar. ‘'Fikir ayrılığında, ihtilafta rahmet var* diyorlar. Fikir
ayrılığı dediklerinin çıkara dayalı ayrılık olduğunu fark edemiyorlar."
“İslamcı önderler; dinî üslubu ve motifleri, iktidar tekelinin tutkalı olarak kullanıyorlar.
İslamcı önderler; iktidarı bırakmazlar. Gerekirse çocuklarını, kardeşlerini, halkı katle¬
derler. İslamcı önderlerde; servet/mal biriktirme, para/maaş, makam/koltuk, şöhret gibi
talepler, manevî değerlerden önde gelir. Nefis açlığını doyuramazlar. Gerçekleri konu¬
şanlara, yazanlara karşı nefret ve öç alma tutkusu ile hareket ederler."
“Amaca ulaşmak için her yol mübah derler."
Günümüz İslam dünyasında hemen her ülkede Müslümanların durumu bu. Peki, ya
İlahî mesaj ne diyor?"
Ahlaksızlık ve şeytan sitesine doğru
‘Şeytan sitesi* tabirini, ‘ahlaktan Tann’ya gidiş* felsefesinin öncü filozofu İmmanuel
Kant’ın ‘Tanrı sitesi* tabirine mukabil kullanıyorum.
Alman filozofu Kant (ölm. 1804), ‘tabiatın süsü* diye andığı ahlakı hayatın, felsefenin ve
Tanrı’ya imanın olmazsa olmazı bilmesiyle ünlüdür. Kant, felsefeye şunu egemen
kılmıştır: Tanrı’dan ahlaka değil, ahlaktan Tanrı’ya gidilir. Aksi mümkün değildir.
Kant’a göre, Tanrı’nın varlığı ahlakın varlığına ve gerekliliğine kanıt değildir, ahlakın
varlığı Tanrı’nın varlığına ve gerekliliğine kanıttır. O halde, din meselesinde esas olan şu
formüldür: “Ahlaklı ol ki, Tanrı’ya iman etmiş olasın." Bunun aksi olan şu söylem
geçerli değildir: “Tanrı*ya inan ki ahlaklı olasın."
Hemen söyleyelim: Kant*ın tezi, Kur'an'ın tezinin aynısıdır.
Kant, erdem bağıyla birbirine bağlı bireylerden oluşan ahlak toplumunun vücut verdiği
ülke ve yönetime Tanrı sitesi demektedir. Buna göre, Kant’m tespitinin aksini esas almış
bir ülke ve yönetim için şunu söylemek gerekecektir: Birbirine çıkar bağlarıyla bağlı
ahlaksız fertlerden oluşan bir ülke - yönetim bir tanrısızlık veya şeytan sitesidir.
Ölümsüz Kant, sanki bugünkü dincilerin ciğer röntgenini önümüze koyar gibidir.
Kant’a göre, Tanrı-insan ilişkisi, klasik teolojik delillerin hiçbiriyle sağlam bir temele
oturtulamaz. “İnsan-Tanrı ilişkisi ancak ahlak yoluyta kurutabilir. Kendimizi ahlak
dışındaki yollarla Tanrı’ya kabul ettirmeye kalkmanın sonu pntçuluğa çıkar.”
Bugünkü İslam dünyasında, özellikle bugünkü Türkiye'de çıktığı yer de putçuluktur.
Sayıları binlerle ifade edilen ve Kur’an tarafından ‘zarar veren mescitler’ olarak
adlandırılan Allah ile aldatma ve riyakârlık arenaları camiler bu putçuluğu, gören
gözlerden saklayamaz.
Siyaset ve saltanat dincileri, Tanrı’ya ahlaktan değil de ahlaksızlıktan gitmeye kalkarak,
Tanrı’yı yüceltmek yerine kendi putlarını tanrılaştırmak gibi pis bir çukura
yuvarlandılar. Bu veyl çukurunun süvarileri, ne yazık ki, şimdi Türkiye’yi o şeytanî-
putçu çukura doğru ısrar ve inatla sürüyorlar. Bugünkü Türkiye’nin felaketi işte bu
sürülmedir.
KURTULUŞ SAVAŞINDAN DAHA KÖTÜ GÜNLERDEYİZ
Türk siyaseti, yarım asra yakın bir zamandan beri şeytan sitesi siyaseti olmaya itiliyor.
Son on yılda ise Türkiye’nin bir şeytan sitesi haline getirilmesi resmileşti, devlet
iradesine dönüştü. AKP ile zulüm ve ahlaksızlıkta ortağı olan örgütün oluşturduğu dinci
yapı, yolsuzluk ve ahlaksızlık operasyonuyla da görüldü ki, tam bir erdemsizlik ve
ahlaksızlık yapısıdır. Bu yapı, Türkiye’yi şeytanın sitesi olmanın eşiğine yaslamış
bulunuyor.
30 Mart seçimleri gösteriyor ki, ülke bu eşikten içeri sokulmak üzeredir. Şu an için tek
engel, muhalefetin basiretini işleterek ortaklaşa çıkaracağı bir cumhurbaşkanı olabilir.
Cumhurbaşkanı, İslam mirasıyla Atatürk mirasını aynı vukufla hazmetmiş, İslam’la
Atatürk’ü aynı samimiyetle seven, iki mirası dirayet ve cesaretle kucaklaştırabilecek ve
dünyanın önünde bu birleştirmenin savunusunu liyakatla yapabilecek bilge ve cesur bir
şahsiyet olmalıdır. Umarız, muhalefet bu noktada ‘duygusal’ değil de ‘akıllı ve
vatanperver’ davranır.
Özetleyelim: Türkiye, Tanrı’ya ahlaksızlıktan gidilebileceğini iddia eden bir ‘veyl
ekibi’nin kotardığı ‘Tanrısızlık sitesi’ne doğru yol almaktadır. Bu durum bizi, Türk
Kurtuluş Savaşı’na öngelen günlerden daha kötü günlerle yüz yüze getirmiş bulunuyor.
Bize öğretilen, Kur'an'ın dini değil
Orhan Turgut yazıyor: “53 yaşında lise mezunu birisiyim. Sizi yaklaşık 15 yıldır izliyor
ve okuyorum. Okul yıllarından beri öğrendiğimiz şu: Allah'ın en iyi kulları bizleriz.
Diğer milletler gayrimüslim, gâvur. Oysaki bütün ölüm, zulüm, savaşlar ve bombalar
Müslüman ülkelerde. Okul yıllarından beri ibadetini yapan birisi olarak bu çelişki
kafamı hep meşgul etmiştir. Kitaplarınızı okudukça karanlıkta göremediğim şeyleri
görmeye başladım. Sizin akıl ve ilim ışığınız sayesinde gördüm ki bizler kafamızı kuma
sokmuşuz. Düşünüyorum, Allah ne istemiş, biz ne yapmışız! Bunu şimdi çok iyi
anlıyorum.”
“Okuma sevgisini, bilimselliği, akılcı düşünmeyi sîzin sayenizde kazandım. Şimdi,
okumadığım gün yok. Atatürk'ü sizin sayenizde tanıdım. Okullarda biz sadece ismini
ezberlemişiz. O dehayı tanıyınca, yabancıların onun için söylediğini görünce dönüp ona
nankörlük edenlere bakıyorum, kahroluyorum. Oysaki hepimiz biliyoruz, bu millete
Allah'ın bir yardımı, bir lütfudur Atatürk. Bu millet için annesinin cenazesine dahi
gidememiş, aylar sonra mezarını ziyaret edebilmiştir. Bu millet bu hakkı nasıl
ödeyecek!
“Allah size uzun ömür versin; ışığınız, aydınlığınız yayılmaya devam etsin. Siz Allah’ın
bu millete bir lütfusunuz. Bizler de bu ışığın çevremize yayılmasına yardımcı olmaya
çalışıyoruz. Ömrünüz uzun olsun, size çok ihtiyacımız var. Emeğiniz boşa gitmiyor
hocam.”
Mustafa Çay yazıyor: “Söyleşine kirlenmiş ve birçok insanın dini ticarete çevirdiği bir
dünyada inancını yaşamak öylesine zor ki! Sizi çok uzun süredir takip ediyorum.
Anlattıklarınız; din tüccarlarından, din adına siyaset yapanlardan öylesine uzak ki!
Diğerleri el ayak öpmenin, din adı altında her tür-lü ahlaksızlığı yapmanın hesaplarını
yaparken, siz birey odaklı bir inançtan söz ettiniz hep. Kur’an'ı anlamanın, onu
papağan gibi tekrar etmekten çok farklı olduğunu dile getirdiniz. İçsel yolculuğumuzda
çok önemli farkındalıklar kattınız bize.”
Mustafa Ekmekçi, ‘Yaşar Nuri* başlıklı bir şiir yazmış. Gönüldaşlarımızın vicdanlarına
bir kayıt düşmek için veriyorum: “Geceleri çağırdı seni zaman Bir sana baktı bir geceye
Emzir dedi beni hiç nefes almadan İlmi emzir, tarihi emzir... Emdikçe emesi geldi
gerçeği. Gece yoruldu sen yorulmadın Güneş vurdu kalemine Bir sana baktı zaman bir
insanlığa Ve şöyle dedi: Sen sonsuzluğun çocuğusun! Kâğıda yazmıyorsun gerçeği Taşa
kazıyorsun. Üzülme! Sana bağıranlar Zamana bağıranlardan farksız Sana bağıranlar
korkak ve izzefsiz Onlar alçak ve mesnetsiz.”
'Atatürk'ün anlatmak istediği buydu!'
Başlığımız, Gaziantep'ten yazan bir okuyucumuzun Allah ile Aldatmak kitabımızla ilgili
cümlelerinden biridir. Soner Özer adlı bu yüksek ferasetli ve berrak vicdanlı
yurttaşımızın tarihsel önemdeki mektubunu halkımızın idrakine ulaştırmayı görev
saymaktayım. Şöyle yazıyor: “Değerli hocam! Hangi samimi ve temiz Müslüman, hatta
merak saiki ile de otsa, Müslüman olmayan insan vardır ki, şu soruyu, kendine
sormamış, üzerinde düşünmemiş olsun: ‘Kur’an gibi bir kitabı, Hz. Muhammed gibi bir
peygamberi varken, İslam âleminin ve Müslümanların perişanlığının, bitip tükenmek
bilmeyen çilelerinin sebebi nedir? Müstümanlar ile aklın, bilimin, aydınlanmanın ve
uygarlığın arasındaki aşılmaz, yıkılmaz duvarlar nedendir? Bunları kim ördü?'
“Yüzyıllar boyunca, ilim ve vicdan sahibi birçok insan, bu soruyu muhtelif yönlerden
cevaplamıştır. Ancak, okuyunca görülüyor ki, o trajik, ıstıraplı sorunun, hiçbir kuşkuya
yer bırakmayan, açık, net cevabı, derli toplu bir biçimde, ‘Allah İle Aldatmak’ adlı
eserinizde verilerek, İslam kamuoyuna ve Müslümanların vicdanlarına iletilmiştir.”
“Allah İle Aldatmak kitabı, İslam’ın ve insanlığın, yüzy ıllardır felaketi olmuş ve olmaya
devam eden aldatışın, şeytanî şifrelerini çözmüştür.”
‘MÜKEMMEL BİR DAVA DOSYASI’
“Allah ite Aldatmak kitabı, hükme bağlanmış, mükemmel bir dava dosyası. Kılı kırk
yaran bir soruşturma yapılıp müthiş bir iddianameye bağlanmış bir dosya. Allah İle
Aldatma suçunun failleri olan ‘İdris suretinde iblisler’ ve ‘Mürşit lakaplı müşrikler’ ile
ilgili verilen hükmün isabeti hakkında, vicdanlarda, en küçük bir şüpheye yer
bırakılmamıştır. Allah ile Aldatmak kitabı, Kur’an İslâmî ile ‘tahakküm teolojisi’ne
dayalı (günümüzün ünlü ve popüler tabiriyle) paralel, yapay İslâmî birbirinden ayırıp
Allah İle aldatmanın zalimlerini, tarih huzurunda mahkûm ediyor. Mustafa Kemal
Atatürk’ün de, Milletine anlatmak için çırpındığı bu değil miydi?”
“Karar gerekçesindeki şu satırların, okuyucunun hafızasından ve vicdanından, kolay
kolay silineceğini sanmıyoruz: “Din temsilcilerinin, tarihsel kötülüklerinin
eleştirilmesinin bir insanlık görevi olduğu, bugün artık herkesçe, hatta din
temsilcilerince kabul edilmektedir.”
ALLAH İLE ALDATMA VARSA KURTULUŞ YOKTUR
Müslüman halklar, Ortadoğu despotizmlerinin hesabına uygun olarak kutsallaştırılmış
buyrukları din sanıyor, onları yaşıyor. Bu durumu çok iyi bilen aldatma sektörleri,
halklara sürekli dini kullanarak yaklaşıyor, onları daha ilk anda elsiz, dilsiz hale
getirerek istediği şekilde ve istediği oranda aldatıp sömürüyor. Müslüman halkın en
büyük zaafı, dinini, uyanma ve sorgulama aracı olarak değil de uyuma ve susma aracı
olarak kullanmasıdır. Bütün Müslümanların en büyük zaaflarından biri, belki de
birincisi işte budur. En büyük zaaflarından biri bu olmasaydı, Kur’an “Allah ile
aldatılmayın!” ihtarına gerek görür müydü! Bugün insanlık ve o arada Türk insanı,
Allah ile aldatılmamanın en zorlu devresini yaşıyor. Küresel ve organize aldatma
sektörlerinin faaliyette olduğu bir süreçtir bu. İşte bunun içindir ki ‘Allah ile Aldatmak’
adlı kitabımızın küresel bir insanlık hizmeti verdiğine inanmaktayız.
Keramet, özgürlük ve onur demektir
Dün, 23 Nisan Bayramı idi. Bütün halkımıza, özellikle çocuklarımıza kutlu olsun! Bu
bayramı bize hediye eden Müdafaayı Hukukçu, Kuvayı Milliyeci, kısacası Millî
Mücadeleci dedelerimize hürmet ve şükranlarımızı arz ediyoruz. Özgürlük savaşımız
kadar aydınlanma ve bağımsızlık şuurumuzun da öncüsü olan ölümsüz Mustafa
Kemal’e tazim ve minnet duygularımızı sunuyor, aziz hatırası önünde şükranla
eğiliyoruz. Ve o büyük ruhtan, ona Jayıkıyla evlat olamadığımız için, onun mirasını
tehdit ve tahripten uzak tutamadığımız için bizi affetmesini diliyoruz.
Kur’an, en büyük kerametin özgürlük olduğunu, insanı diğer varlıkların üstüne çıkaran
meziyetin ondaki özgürlük cevheri olduğunu söylemekte, bu cevherin hayata geçmesi
için kavram ve kurum düzeyinde tedbirler getirmektedir
Keramet, Müslüman dünyayı asırlarca akıl ve özgürlükten nefret eder hale getiren
tarikat putçuluğunun dayatmaları değil, işte budur. Bu konu üzerinde birkaç yazıyla
duracağız.
KUR’AN’IN KERAMET ANLAYIŞI
Kur’an terminolojisi üzerine ‘el-Müfredât fî Garibi’l-Kur’an’ adlı aşılmamış bir eser
yazan Isfahanlı Râgıb (ölm. 502/110S) kerametin Kurban dilindeki yerini bakın nasıl
tanıtıyor: “Kerem ve keramet, Allah'ı nitelemek için kullanıldığında, Allah’ın
belirginleşen ihsan ve nimetlerini ifade eder. İnsanı nitelediğinde ise insandan zuhur
eden övülesi nitelik ve huyları ifade için kullanılır. Bazı bilginlere göre kerem, hürriyetle
aynı anlamdadır, ancak hürriyet, küçük ve büyük bütün özgürlük değerleri için
kullanıldığı halde keramet sadece yüksek nitelikli özgürlük değerleri için kullanılır.”
(Râgıb, krm mad.J
Kur’an, kerem sözcüğünü, karşıtı olan zillet, pısırıklık, boynu büküklük, bağımlılık
anlamındaki ‘hevn’ sözcüğüyle aynı ayette kullanmış ve iki kavram arasındaki zıtlığı
çok açık biçimde göstermiştir: “Allah’ın bakir kıldığım/tasallut ve küçümseme altına
soktuğunu lütuflandıracak/tasallut ve küçümsemeden kurtaracak kimse olamaz. Allah,
dilediğini yapar.” (Hac, 18}
Bu ayette özgürleştirmenin karşıtı olarak kullanılan ‘yühin’ fiili, hevn ve hevan
köklerinden gelen bir fiildir. Hevn ise Râgıb’ın beyanına göre, ‘kimsenin tasallut ve
küçümsemesi altına girmemek ve kimseyi de tasallut ve küçümseme altında tutmamak’
demektir. Dikkat edilirse bu tanım, Türk Kurtuluş Savaşı’nın öncüleri olan Müdafayı
Hukuk kadrolarının anlayışının bir tanımı gibidir. Cumhuriyet devrimlerinin temel
felsefesi de budur.
Kerem kökünden sözcükler Kur’an’da elliye yakın yerde geçer. En çok kullanılan
sözcük kerîm sözcüğüdür. 27 yerde kullanılmıştır. Allah’ın isim-sıfatlarından biri de
Kerîm’dir. (Nemi, 40; İnfıtar, 6) Cebrail’in sıfatlarından biri de Kerîm’dir. (Haakka, 40;
Tekvîr, 19) Kur’an’m sıfatlarından biri de Kerîm’dir. (Vakıa, 77)
Bütün bu kerim sıfatları, niteledikleri varlığın aynı zamanda bir özgürlük idesi veya
kaynağı olduğuna dikkat çeker. Kerîm sözcüğü mübalağa (ileri derecelik) kipi
olduğundan bu kaynaklık ileri derecede olacaktır. Onun içindir ki, biz, Kur’an
Meali’mizde Kerîm sözcüğünü Kur’an için anlamlandırırken ‘özgürlüğün kaynağı’
dedik. Aynı şekilde, Esmaül Hüsna’nın Kerîm maddesini anlamlandırırken de Allah’ı
‘özgürlüklerin kaynağı’diye nitelendirdik. İslam dünyası ise Kur’an’ı asırlardır,
köleliklerin kaynağı olarak algılamaktadır.
Yarınlarımızın ışığı işte bu gençler!
Önce şu, filozof mektubu gibi içerikli, etkileyici ve sarsıcı mektubu okuyalım. Ve altını
çizelim: Bu mektubu yazan, 19 yaşında bir genç. Yani neredeyse bir çocuk. Ama ne
çocuk! Ruhunda aydınlığın, ümidin, sevginin, gayret ve fedakârlığın çiçekleri ağaca
dönüşmüş bir ‘ümit ve gelecek çocuk’. Adı, Fuat Tıska. Şöyle yazıyor: “Ben 19
yaşındayım ve sizi 2 senedir takip ediyorum. Öncelikle size şükranlarımı sunuyorum.
Dini öğrenmeye çalıştığım yıllarda, bana Kur’an mümini olmayı öğrettiniz. Ve Atatürk'ü
savunmayı öğrettiniz. Atatürk’ü 'eleştiren', aslında söven adamlara o yaptıklarınız,
dedikleriniz tamamen benim demek istediklerim. Hatta sizin o harikulade Türkçeniz ile
daha da iyisi. Yetmiş milyona hitap eden sanki benim!”
‘"‘1999 yılında yazdığınız bir yazıda 'çıplak uyarıcı'dan bahsediyor, çıplak uyarıcı iki
yüzyıla yani 20. ve 21. asra hitap edecek diyorsunuz. Öte yandan siz 'Atatürk yalnızca
20. asrın değil, 21. asrın da lideri olacak’ diyorsunuz. Sizin mehdi anlayışını kabul
etmediğinizi düşünüyorum. O halde 'çıplak uyarıcı* olarak Atatürk bu iki yüzyıla hitap
eden kişi midir? Bunu mu demek istediniz? Atatürk hurafeyi yıktığı için zaten Kur’anî
anlamıyla bir uyarıcıdır. Sadece Kur'an'ı Türkçeye çevirtmesi yetmez mi?”
“Çevremde size dualarını eksik etmeyen, dua eden çok kişi var. Ben de, daha yaşamımın
başı denilecek dönemde beni Knr’an ile tanıştırdığınız için şükran ve dualar ediyorum.
Sağlığınıza duacıyım. Maun suresi ihlalinin kol gezdiği, hak sayıldığı ülkemizde, hakkın
dili olan size elbette tepki olacaktır. Çünkü onlara göre siz haksızsınız. Ama neticede siz
Hak'ka karşı sorumlusunuz, O'na hesap vereceksiniz; halka değil.”
Murat Keser yazıyor: “Afyonkarahisarlı Sünnî bir ailenin oğluyum. Yazılarınızı okuyup,
televizyon programlarınızı dikkatle ve ibretle izlemekteyim. Dinimize ve ülkemiz
insanlarına yaptığınız hizmetleri takdir duyguları içindeyim. Sizin gayretlerinizle
Kur’an’ı okuyup düşünmenin ve aklı işletmenin ne kadar önemli ve elzem olduğunu
fark ettim. Yüzyıllarca nasıl uyutulduğumuzu, nasıl aldatıldığımızı dehşette idrak ettim.
İnşallah milletimizin büyük çoğunluğu bunun farkına varır.”
“Öğrettiklerinizi büyük bir heyecanla yakın çevreme dilim döndüğünce anlatmaktayım
ve kitaplarınızı tavsiye etmekteyim. Bu çabalarınızın bir gün meyvesini vereceğine
gönülden inanmaktayım.”
“Çocukluğumdan beri kendi kendime Müslümanların yüzyıllardır süren geri
kalmışlığının nedenini düşünüp durur ama bir cevap bulamazdım. Sizi okuyunca
aradığım cevabı buldum. Uzun yıllar milletimizi aydınlatmanızı diliyorum.”
Yasin Kerimli Azerbaycan’dan yazıyor: “Sizin verdiğiniz mutluluk formüllerini alıp
benimsedim. Sizin varlığınızla gurur duyuyoruz. Tüm konuşmalarınızda tükettiğiniz
nefes, yazdığınız kitaplardaki harfler kadar teşekkürler.”
Erkan Duru yazıyor: “Kurtuluş Savaşının Kur’anî Boyutları adlı üç ciltlik eserinizin
yayınlanmasını, bir annenin çocuğuna kavuşacağı günü bekler gibi heyecan ve
sabırsızlıkla bekliyorum. Atatürk için dökülen gözyaşlarınız ‘cennet ırmağı’ olsun.”
Tanrı ve tarih zalim toplumu cezalandırır
Murat Toklu yazıyor: “Yıllardır Allah ile aldatanlarla Maun mücrimleri konusunda
insanları uyarıyorsunuz. İnsanlara mesajı direkt ve net veriyorsunuz. Adûdlar kadar
angutlan da uyarıyorsunuz.” “Tüm kalbimle bu anlattıklarınızı okuyorum ve sosyal
medyada beni takip eden 5000’e yakın insana bu mesajları birebir aktarıyorum.
Kitaplarınızı ve programlarınızı sürekli olarak tavsiye ediyorum. Her kitabınızdan 2
tane alıyorum; birini de Allahın bir kuluna hediye ediyorum.” “Şunu da tarafınıza arz
etmek istiyorum. Nemrut’u küçük bir sinekle helak eden Yüce Allah, bugünkü
nemrutları helâk edemez mi? Eder ama etmiyor. Neden?”
Hakan IJrkmez’in mektubu, Murat Toklu’nun beklediği cevabın ta kendisi: “Yüce
Allah’ın ‘Bir toplumun bireyleri kendi içindekini değiştirmedikçe ben o toplumun
kaderini değiştirmem’ (Ka’d suresi, 11) ayeti sanki bugün için inmiş gibi.”
“Kur’an, firavunları destekleyen, onların yaptıklarını kabullenen, onların her türlü
zulmüne boyun eğen kavmi hem bu dünyada hem ahirette lanetlemiş. Günümüze
baktığımızda, özellik-le Müslüman âleminin düştüğü duruma projektör tutmuyor mu bu
ayetler? Medenî ülkelerde marketin çatısı çöktü diye adamlar istifa ediyor, bizde,
ülkenin çatısını çökertiyorlar ve hepsi yerinde kalmaya devam ediyor. ‘Yiyorlar ama iş
de yapıyorlar’ sözünün lanet olarak bu ülkenin üstüne döneceğini düşünmeyecek miyiz?
Burak Solmaz yazıyor: “Ben Sürmene'li bir ailenin damadıyım. 25 yaşında evlendim.
Eşimin babası Sürmeneli bir denizci idi. Bu dünyadan giderken arkasında öyle bir iz
bıraktı ki, onu düşününce gözlerim doluyor. Ona karşı tam bir baba duygusu besledim.
Bana söylediği bir cümle beni sizle tanıştırdı. Ben, eğitimi tastamam biriydim ama
kayınpederimin karakterinin yüksekliği karşısında ezilirdim. Bir tartışma programında
ekranda siz ve karşı konuk konuşuyordu. Kayınpederim döndü ve sizi işaret ederek
şöyle dedi: “Bu adamın konuştuklarını bu akşam izleyenler hazmedemeseler de sözleri
hepsinin hafızasına kazınacak. Eğer sen Allah katında onurunla, gururunla ve kâmil
insan olmak adına yürüyeceksen işte o yolda bu adamla buluşacaksın.”
“Bu söz, beni sizin gittiğiniz yoldan yürümeye sevk etti. Kitaplarınızı okuyorum, Allah
yolundan ayrılmamak için kendime sürekli telkinde bulunuyorum. İnsan olmak çok zor,
bu yolda olmak çok zor. Yaşadığımız dönem, çevremizdeki insanlar bizleri Tanrı
yolundan döndürmek için sanki bir uğraş içindeler. İşte siz öyle bir yerde duruyorsunuz
ki, ışığınız ve fikirleriniz bizim bu yolu kaybetmememizi sağlıyor. Sokak TV'de ki
programınız haftada bir yetmiyor hocam, bunu artıramaz mısınız?”
Erdal Turan yazıyor: “Siz bu ülkeye Allah’ın lütfusunuz. Bizi Kur’an’la, akılcılıkla
tanıştırdınız. İlimde, imanda, irfanda hiç durmak olmadığını, hep ilerlemeye yelken
açıldığını size bakarak çok net görüyorum. Sürekli akan bir pınar gibisiniz. Sizde bazen
İmamı Azam Ebu Hanîfe, bazen de Şemsi Tebrizî dile geliyor. Kur’an’ın Sokak TV’deki
tefsirini dört gözle bekliyoruz. Ufuk açmaya devam edin. Hallâc-ı Mansûr adlı
şaheseriniz, âdeta beni onun yanma götürdü.”
Bu mektubu vicdanlarınız okusun!
Bütün ateistlere, Kur’an’a kayıtsız kalanlara, hatta bütün Türkiye’ye söylüyorum:
Aşağıda vereceğim mektubu çerçeveletip duvarlarınıza asm, ama ondan önemlisi,
Türkiye’nin dertlerine reçete gibi duran bu mektubu vicdanlarınıza yazın. Bir mektup
ama bin kitaba bedel. Bir varoluş hatasını düzelten yaşanmış bir deneyim. Fransızların
ünlü tabiriyle bir ‘eksperyans vekü’
Tüm aydınlarımıza, özellikle aydın geçinenlerimize tam bir ibret dersi olan bu mektubu,
Vedat Savaş adında yüksek vicdanlı bir adam yazmış. Ben, secdeye taşıdığım pek çok
ateistten buna benzer mektuplar aldım ama bu mektup, Kur’an’a odaklanma açısından
müstesna bir yazı. Buyurun, ibretle, ürpererek, birazda gözyaşıyla okuyalım:
“Ben 50 yıllık hayatını ateist olarak geçiren bir kişiyim. Sokak TV’deki programa
başladığınızdan beri sizinle birlikte hayatımda ilk defa Kur’an duyuyorum. Kur’an’ı
okurken ilk önce kendimde var olan kompleksi yendim. Oturduğum her sohbette, her
karşılaşmada lafı siyasete çekmek ve Firavunları eleştirmek bende son zamanlarda
kompleks yaratmıştı. Şimdi yüzüme tokat patlatıyor Kur’an. Daha ilk surede ‘Oku’
emrinden hemen sonra benim gibi konuşmaya başlıyor. ‘Kompleksli olan, riyakâr olan,
susanlardır; onlar dilsiz şeytanlardır; konuş’ diyor bana Kur’an.”
“Hele bir Maun suresi var ki! Nedir bu!!! Siz çevirirken bir şeyler mi ilave ettiniz
buna?! Her sözü, her hecesi, her kelimesi nasıl oluyor da içimi titretiyor! Nasıl olur da
bugünkü Firavun’a söylenebilecek ve söylenmiş olan en güzel söz orada yer alır?!”
“Maun suresini dinlerken Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi geliyor aklıma. ‘Hadi, diyorum,
Firavun, bu hitabeyi okullardan indirdin, ya ben Maun suresini normal okullara, hatta
imam hatip okullarına asarsam ne yaparsın?!”
“Sizden bir isteğim var: Programınız Sokak TV’den izlenebildiği gibi Voutube’dan da
izlenebiliyor ama ne yazık ki Youtube yasaklıdır benim ülkemde. Onlar hırsızlıklarını,
makaralarını, cinayetlerini, pisliklerini gizlemek için yasakladılar belki ama aynı
zamanda size de ulaşmamızı engellediler. Lütfen, çalıştığınız arkadaşlara söyleyin de bu
videoları internette başka video sitelerine de yüklesinler. Buraya yüklenmiş her şey
sonsuza kadar kalacak sanırım. Benim isteğim, İstanbul’da bir elinde Arapça, bir elinde
Türkçe Kur’an olan annemin de sizi duyabilmesi. O hep bana kızan, ‘Of, sus, yeter, hep
siyaset konuşuyorsun’ diyen annemin Maun suresini duyunca nasıl şaşıracağını görmek
istiyorum. Lütfen, çalışma arkadaşlarınıza bildiriniz.”
“Sesinizin hiç kesilmemesini dilerim!”
İlker Dağ yazıyor: “Yaşım 28. ErzincanlI bir ailenin Alevi çocuğuyum. Hacı Bektaş ve
Hz.Mevlana’nm aşk postundan nasip alan Seyyid Mahmud Hayranı aslındamın. Bugün
Tunceli, Erzincan ve Sivas bölgesinde yerleşmiş Kureyşan ocağının bir ferdiyim.
Dedebaba statüsünden geliyorum. Sizi 2 senedir takip ediyorum. Kur’an anlayışınız ve
bilginiz, doğrusu aklımı fethetmiş durumdadır. Sizin gibi kâmil insan bizim Alevi-
Bektaşi inancında Kabe sayılır. Size ulaşmamız, cemal cemale olmamız, sizden bize bir
nasihat, Kur’an bilginizden bir nasip var mıdır? Aklımızı, kalbimizi sizin Kur’an
bilginizle meshetmemiz mümkün müdür?”
Gençlik felaketin farkında
Gençlik, ülkeyi yakıp kavuran ‘Allah ile aldatma felaketinin farkında. Farkında ama
ellerinden tutan, yanlarında yürüyen yok. Gezi eylemleri münasebetiyle gördük ki,
Allah ile aldatmanın yalancı ve talancı güç odakları, bu ‘farkında olan gençler’den çok
rahatsızlar. Onların sabi yaştakilerine bile tahammülleri yok.
Allah ile aldatanların tahamülleri de yok, vicdanları da. Bunun içindir ki ‘farkında olan
gençler’in haklarını, ümitlerini gasp ederek kendi haramzade çocuklarına Karunî
servetler yığmanın gayretindeler. Bunu başarı sanıyorlar. Bunun bir zehirleme, bir
cehenneme sevk etme olduğunun farkında değiller. Farkında olamıyorlar, çünkü Allah
basiretlerini bağlayıp kalplerini mühürlemiş. Uyanışları ancak cehennemde olacak
Şimdi biz, meselenin farkında olan gençlerin en seçkinlerinden biri olduğunu
gördüğümüz A. Topaloğlu’nun tarihsel bir ders gibi duran mektubunu kısmen
özetleyerek okuyalım: “Üniversite 1. sınıfta öğrenciyim. Sizi tam anlamıyla takip etmeye
başladığımda lise 3. sınıfa gidiyordum. Yaptığınız televizyon programını aksatmadan
ağabeyimle birlikte takip etmeye çalışıyorduk. Toplumun genel kabulleri dışına
çıkmanız ve alışılagelmiş şeylerin dışında konuşmanız dikkatimi çekiyor ve bu sayede
bir şeyleri düşünmeye, sorgulamaya başlıyordum. Din hayatımız, toplumsal baskı ve
gelenekçi anlayışla şekilleniyordu. Siz ilk defa bunların aksini söyleyerek akla ve
sorgulamaya önem vermemizi, Kur'an'ı anlayarak okumamızı söylüyordunuz.
Korkmadan düşünmemizi söylüyordunuz. Daha önce kimse bize böyle şeyler
söylememişti.”
“Küçüklükten beri Kur'an kurslarına gider ve sadece Kur'an'ı Arapça harflerle telaffuz
ederdik. Kimse bize Kur'an'ı anlayarak okumayı söylememiş, kimse insan haklarından,
ahlaktan, iyi insan olmaktan bahsetmemişti. Çocuktum ve düşünmekten
uzaklaştırılıyordum. Bir şeyleri sorgulamam istenmiyordu. 3 kere cumaya gitmeyenlerin
dinden çıkacağı söyleniyordu. Ben de 3 kere cumaya gitmemiştim ve bir süre dinden
çıkıp çıkmadığımı düşünüyor, korku içinde geziyordum.”
“Nihayet sizle tanıştım. Artık sorduğum sorulara akla ve mantığa uygun cevaplar
bulabiliyordum. Ve en önemlisi bu soruların tümünün Kur'an'da cevabının
bulunduğunu öğreniyordum. Sizle tanışmamdan sonra daha çok sorguluyor, daha çok
düşünüyordum ve düşündükçe ufkum açılıyor, bir şeyleri daha iyi kavrayabiliyordum.
Kur’an'ın dini ile dışarıda yaşanan din çok farklıydı. İnsanlar, farklı şeyler
söylediğinizde sizi dinlemiyorlardı. Yaşadıklarının tersine bir şey söylediğiniz anda kâfir
olarak nitelendiriliyordunuz.”
“İnsanlar, inandıkları şeyin yanlış olabileceğine ihtimal dahi vermiyorlar. Bir yandan
toplumda böyle şeyler yaşanırken bir yandan da prof, unvanlı kişiler çıkıp sizin tam
aksinize bunları destekliyor ve gelenekçi dine arka çıkıyorlardı. Evet, onları da
dinliyordum, acaba bir şey öğrenebilir miyim diye ama hiçbiri akla ve mantığa uygun
şeyler söylemiyordu. Ve en önemlisi sizin düşüncelerinizi belirtirken önümüze Kur'an
ayetleri sunmanızın aksine bu prof, unvanlı kişiler hadis patentli şeyler söylüyorlar, her
şeyi bu hadisler üzerinden anlatıyorlar.”
“Birçok insan, akıl ve mantığı geri plana atmakta, hissiyat ve sanıyla konuşmakta.
Önlerine sürülen Kur'an ayetlerine, doğruluğu belli olmayan hadislerle karşılık
vermekteler.”
“Ben şimdi Kur'an'da söylendiği gibi elimden geldiğince aklımı işletmeye çalışıyorum.”
Kitapsızlık türleri üstüne
Kitap, İslam literatüründe, özellikle fıkıh dilinde Kur’an anlamında kullanılır. Zaten
Kur’an’m adlarından biri de Kitap’tır. Kitap, Türkçe’de Kur’an anlamında
kullanıldığında büyük harfle yazılır. Bu yazımda ben de ‘Kitap’] Kur’an anlamında
kullanacağım. Böyle kullandığımızda kitapsızlık, Kur’ansızlık veya Kur’an’a karşı çıkış
ifade edecektir.
İslam dünyasında genel bir kitapsızlık var. Çünkü Kur’an’m getirdiği din Kur’an’ın
dışına çekilerek birtakım siyasal hesaplara göre yapılandırılmış. Kur’an’m adı
kullanılıyor ama mesajları devre dışı tutuluyor. Bu siyaset, tarihsel misyonu,
Kur’an’dan ve Hz. Muhammed’den intikam almak olan Emevîlerin siyasetidir.
Kitapsızlık siyasetinin mimarı ve prototipi, Sıffîn Savaşı sırasında yenilince Kur’an
sayfalarını mızrakların ucuna takıp “Aramızda bu kitap hakem olsun!” diyerek
Müslüman askerleri kandıran ‘meliki adûd’ Muaviye’dir. Hz. Ati, bu adûd oyunun bir
Emevî oyunu olduğunu, bu zorbanın, Kur’an’a imanının bulunmadığını, yaptığı her işin
Kur’an’a aykırı olduğunu, yana yakıla anlatmaya çalıştıysa da askerleri “Biz Kur’an’ı
hakem yapalım” diyen bir adama kılıç çekemeyiz” diyerek savaştan vazgeçtiler. İslam
dünyasının kaderi işte orada karardı.
Kitapsızlık illetinin baş mimarı Emevîler, özellikle ‘Müslüman ciğeri yiyen karının oğlu’
diye andan Muaviye’dir. Dincilik, tarih boyunca bu Muaviye şeytanetini ustalıkla kul¬
lanmıştır ve bugün de kullanmaktadır. Buradan bakıldığında şu gerçek görülür: Dinci¬
liğin baş önderi, hatta peygamberi Muhammed değil, Muaviye’dir.
Kur’an’a açıkça karşı çıkan inkarcı kitapsızlar da vardır, olacaktır. Bunların büyük ço¬
ğunluğu soku kitapsızlardır. Rozet Atatürkçüsü kitapsızlarla liberal denen orta malı ki¬
tapsızlar bunların hemen ardından gelir. Ancak, Müslümanların hayatını ve geleceğini
dikenleyen namert kitapsızlık, dinciliğin eseri ve yöntemidir. Bu kitapsızlıkta ilke şudur:
Kur’an’m kâğıtları baş üstüne, hükümleri ayak altına.
DİNCİ KİTAPSIZLIĞIN YARATTIĞI BÖLÜCÜLÜK
Bugünkü Türkiye’ye baktığımızda kategorik olarak iki tür Kitapsızlık olduğunu
görüyoruz: 1. Dinci kitapsızlık veya Emevî kitapsızlığı, 2. İnkarcı kitapsızlık.
Dinci kitapsızlık, dini alabildiğine istismar eden, kitleleri Allah ile aldatan, bunun
aksamadan sürmesi için de Kur’an hükümlerinin devre dışı tutulduğu bir dini esas alan
kitapsızlıktır. Bu kitapsızlık, bizzat Kur’an tarafından ‘şeytanın yakın arkadaşı olmak’
diye tanıtılmıştır. Bu kitapsızlık, yine Kur’an’m deyişiyle, dini Kur’an’dan koparıp
uydurulmuş birtakım hizip kitaplarına teslim ederek İslam’ı bölüp parça parça
etmektir. Dinci kitapsızlığın yaptığı esas iş budur. Onun içindir ki, bu ülkede esas
bölücülük dinci kitapsızlığın yaptığı bölücülüktür. Ve bendeniz bu bölücülüğe otuz
küsur yıl önce dikkat çeken bir adamım. Dinletemedim, söylediğimde üstüme yürüdüler.
O zaman üstüme yürüyenlerin bugün hepsi belasını buldu. Dinci kitapsızlık artık etnik-
terörist bölücülüğe rahmet okutuyor. Dinci bölücülük, etnik bölücülüğü de yanma
alarak ülkeyi mahvediyor. Dinci kitapsızlığın karşısında, büyük çoğunluğu inkarcı
kitapsızlar olmak üzere koca bir angutlar gürühu var. Güruh büyük ama hiçbir işe
yaramıyor.
Angutlar güruhu, basiretsiz eylemleriyle dinci kitapsızlığa sürekli puan kazandırıyor.
Dinci kitapsızlık canını yakınca da “Laiklik, Atatürkçülük elden gidiyor 1 ’ diye ciyak
ciyak bağırıyor. Zavallı angutlar güruhu, senin de sana bel bağlayanların da vay haline!
Boko Haram gökten inmedi (1)
Başlığı şöyle de atabilirdim: “Karşınızdakileri Ne Olduğunu İyi Bitin!” Evet, ey
Türkiye, Müslümanlar ve ey dünya! Kakınızdakilerin ne olduğunu, kim olduğunu iyi
bilin! Dünya gündemi ‘İslamcı terörist’ diye anılan Boko Haram örgütünün özellikle
kadınlara, kız çocuklarına uyguladığı vahşet ve dehşeti konuşuyor. Daha doğrusu bu
dehşet ve vahşet karşısında ürperiyor, titriyor, nefretle doluyor. Boko Haram, Batı
emperyalizminin kullandığı dehşet çetelerinden sadece bir tanesi. Dehşetlerini
Anadolu’da seyrettiğimiz Hizbullahlar, Boko Haram’dan geri miydi!
İslam dünyası denen coğrafyalar Boko Haramlarla doludur. Türkiye de ‘uykuya yatmış
Boko Haramlar’la doludur. Fırsatı bulup ayaklarını sağlam bastıklarında hepsinin Boko
Haram’a rahmet okutacağından şüphesi olanların aklına şaşarım. Boko Haram veya bir
başkası... İsimler üzerinde çakılıp kalmak yerine bu kanlı ve azgın zihniyetin arka
planını, İslam tarihi içindeki temel mirasını irdelemek ve yarayı tedaviye oradan
başlamak lazım. Tek çare budur. Biz bunu yıllar ve yıllardır söyleyip yazdık ama ne
emperyalist Batı’ya anlatabildik ne de bizdeki uzantıları olan Batıcı angutlara.
Dincilerin zaten bunu anlamak gibi bir niyetleri yok. Onlar, şu veya bu şekilde bu
zihniyete eklemli. Hatta önemli bir kısmı bu zihniyetten besleniyor.
Boko Haram veya benzeri zihniyetler müşrik zihniyetlerdir; İslam tabelası altında şirk
pazarlayan zib niye ilerdir. Aynen, izinden gittikleri Emevî saltana tçılığı gibi. Zaten
egemen kılmak istedikleri düzen, Emevî saltanat dinciliğidir. Nijerya’daki hayalleri de
budur, Suriye’deki de budur, Türkiye’deki de budur.
OLMAK YA DA OLMAMAK MESELESİ
Müslümanların da insanlığın da meselelerinin meselesi budur. Bunu anlamadıkça
mutlu, huzurlu, aydınlık bir dünya veya Türkiye kurmanın imkânı yoktur.
Kur’an mümini aydınların bunu hem dünyaya hem de Türkiye’ye anlatmaları
gerekiyor. Bunu yapmadıkları sürece kıldıkları namazlar onları Allah katında
aklamayacaktır. Kur’an mümini aydınlar bu görevlerini savsaklarsa insanlık, ‘İslam’
adı altında dehşet ve cinayet üreten bu şirk çetelerinin açtığı yara yüzünden akıl almaz
acılara maruz kalacaktır.
Nedir Boko Haram zihniyetinin tarihselmüşrik arka planı?
Asrısaadet’teki Müslüman ordunun komutam Hz. Hamza’mu (Uhud harbi sırasında
ciğerlerini söküp yiyen Hind'in (müşrik ordunun başkomutanı Ebu Süfyan’ın eşi) iman
torunlarıdır bunlar. Bunların zihniyet mirasının anası bu Hind’dir. Bu kadının sahabî
neslince belirlenen lakabı ise ‘Âkiletül Ekbâd’ yani ‘ciğer söküp yiyen kadm’dır. Bu
Hind’le Ebu Süfyan’ın oğlu olan Muaviye’nin lakabı da ‘İbn âkitetil Ekbâd’, yani ‘Ciğer
söküp yiyen kadının oğlu' olarak belirlenmiştir.
Bu ana ile bu babanın zihniyet ve inanç mirası üzerine oturan Emevî saltanat dinciliği,
bugünkü dincilerin ve onların ‘caydırıcı gücü’ olan dehşet çetelerinin metafizik ve
siyasal zemini, dayanağıdır. Biz bunların günümüzdeki icraatını ‘Emevî faşizmi’veya
‘Emevî despotizmi’ dîye tanımlarken sürçi lisan etmiyoruz. Ezbere konuşmuyoruz. JNe
dediğimizi, nelere dayandığımızı çok iyi biliyoruz.
Boko Haram Gökten İnmedi (2)
Boko Haram zihniyetinin tarihsel iman ve zihniyet kaynağını bir önceki yazımda
vermiştim. Boko Haramların iman ve zihniyet kaynağı olan Emevî’den yani o günkü
Hint ve 1V1 uaviye’den beklenebilecek her şeyi onların devamı olan bugünkü dincilerden
bekleyeceksiniz. Ve onlardan beklenemeyecek hiçbir şeyi bunlardan da
beklemeyeceksiniz. Bunlardan beklenemeyecek bir numaralı değer, Kur’an’ın Allahı’na
imandır. Emevî’nin Tanrısı Kur’an’m Allahı asla olmamıştır. Olduğunu düşünenler feci
akıbetlerle yüz yüze geldiler; arkalarından gelen nesillerin de tarifsiz acılar çekmesine
sebep oldular.
Emevî zihniyetinden insan haklarına saygı bekleyenler büyük hüsranlara uğramışlardır
ve uğrayacaklardır. Bunların büyük babaları olan Ebu Süfyan, yani Muaviye’nin
babası, Kur’an tarafından ‘şeytan’ olarak nitelendirilmiştir: “İşte size şeytan. O, kendi
dostlarını korkutur/sizi dostlarıyla korkutur. Eğer inananlarsanız onlardan korkmayın,
benden korkun!” (Ati İmran, 175)
O halde Bütün Emevîler ve Emevî takipçileri, şeytanın çocuklarıdır. Şeytandan anlayış,
mer-hamet, vicdan, paylaşım, uzlaşma beklemek akla ve insana ihanet olur. Bu hayatî
meselenin ayrıntılarını, ‘Kur’an-ı Kerim’de Lanetlenen Soy’ adlı eserimizde
okuyabilirsiniz.
MÜDAFAAYI HUKUKÇULARIN HATASI
Cumhuriyet’in kuruluş günlerinden itibaren ve ne yazık kî, büyük Atatürk de dâhil,
Müdafaayı Hukuk öncüleri bu Emevî takipçilerine her zaman (en azından çoğu zaman)
merhametle yaklaşarak varoluşlarının en büyük hatasını işlediler ve bu hatanın
faturasını hem kendileri çok ağır biçimde ödedi hem de çocukları ve takipçileri.
Büyük Atatürk, karşımdakilerin Hint ve Muaviye’nin zihniyet çocukları olduğunu
bilemedi, çevresindekiler de bilemediler. Müdafaayı Hukukçular, Milli Mücadele
düşmanı hainlere, Kur’an’ın öngördüğü hıyanetin karşılığını vermediler, onları âdeta
korudular, kucakladılar. Karşılık ortada. Bugün hâlâ bu kahırlı faturayı ödemekteyiz.
Soruyorlar: “Atatürk’ün hiç hatası yok mu?” Elbette ki var. Atatürk’ün en büyük
hatası, Emevî dinciliğinin devamı olan hainlere her şeye rağmen ‘insan’ muamelesi
yapmasıdır. Kur’an onları şeytanın çocukları ve mel’unlar olarak niteledi, Müdafaayı
Hukukçular onlara hümanistçe davrandı. Ve tarih bu hatanın faturasını bizlere ödetti.
Aynı hata, çok ibret verici bir tarzda, bugünün kılık değiştirmiş Muaviyeleri için
sergilenen yaklaşımda işlendi. Emevî dinciliği ve Muaviye mirasçıları bugün, o hatayı
işleyenlerin canlarını yakmaktalar.
Sözümüzü, İslam düşünürü Musa Carullah’ın şu cümlesi ile bağlayalım: “Sahte bir din,
belaların belası ve bütün fitnelerin baş sebebidir.”
Kur’an’ın kader anlayışı (1)
Kader; Kur’an’da tabiat kanunları, varlığın değişmez yasaları anlamında kullanılır.
Sünnetullah tabiri de bu anlamdadır. Ahzâb 38, kader ile sünnetullah tabirlerinin
eşitliğini bildiriyor. Elimizdeki geleneksel akait kitaplarındaki kader anlayışının
Kur’an’daki kader kavramıyla bir ilgisi yoktur. O kitaplar yoluyla asırlardır taşman ve
bizlere öğretilen kader, sürüteştirilmiş bir toplum yaratmak isteyen saltanat odaklarının
kitleyi uyuşturmak için oluşturdukları Kur’an dışı bir anlayıştır. Bu anlayışla
Müslüman kitlelerin getirilmek istendiği yerin ne olduğunu, İslam’ın temel kabulleri
gibi benimsettirilen ‘ilkeler’den seçtiğimiz şu birkaç örnek çok iyi göstermektedir:
1. Devlet başkanı, ahlaksızlık da zulüm de işlese azledilemez.
2. Sapık ve zalim bir imamın peşine de olsa namazı cemaatle kılın.
3. Dünya, müminin cehennemi, kâfirin cennetidir.
4. Her insanın cennetlik veya cehennemlik olacağı, önceden belirlenmiştir.
İnanç manifestosunun içine sokulan bu Kur’an dışı hezeyanların tümü Emevî yalanıdır.
Bu kader anlayışına teslim edilmiş kitlelerin yarınlara ümitle bakabilmelerinin biricik
koşulu, ‘gelecek bir kurtarıcı-mehdî’ beklemektir. Çünkü bu kitlelerin ‘gerekeni yapma’
azim ve iradeleri felce uğratılmıştır; onlar ancak göklerden gelecek olanı bekleyebilirler.
Kur’an’da, bugün dayatıldığı şekliyle bir kader kavramı olmadığı gibi, ‘kadere iman’
diye bir tâbir de yoktur. Türkiye’de bu gerçek, İslam ilahiyatının dahi bilgini Prof. Dr.
Hüseyin Atay tarafından 1960 yılında yayınlanan ‘Kur’an’da İman Esasları’ adlı
doktora teziyle ortaya konmuştu. Bu, çağdaş ilahiyat literatüründe ilk kez telaffuz
ediliyordu. Prof. Atay bu tezi yüzünden, Ehlisünnet inancını bozmakla suçlandı. Oysaki
bu gerçek, Hüseyin Atay’dan çok önce yaşamış bilginlerce de dile getirilmiş ama üstü
örtülmüştür.
Ehlisünnet adı altında Ebu Süfyan’ın oğlu Muaviye ve işbirlikçilerinin
i d eoloj deştirdi kİ eri Cahiliye kabullerini pazarlayan Arapçı dincilik çevreleri, acaba bu
gerçeği bilmiyorlar mı? Bilmiyorlarsa cehaletlerinden, biliyorlarsa, iftiracılıklarından
utanmalıdırlar. Şimdi, meselenin gerçek Ehlisünnet inancındaki durumuna bakalım:
Ahkâm ayetleriyle ilgili ilk tefsir kitabının sahibi sayılan ve gerçek Ehlisünnet’in baş
imamı olan İmamı Azam’la aynı yıl ölen Mukaatil bin Süleyman (ölm. 150/676), iman
konusunu anlatırken Allah, ahiret, melekler, kitap ve nebilere imanı sayar ama kadere
iman diye bir şarttan söz etmez. (Mukaatil b. Süleyman, Tefsîru’l-Hams Mie, 12-13)
Ehlisünnet inancının temel kitaplarından bazılarını yazmış bulunan ünlü Matürîdî
kelamcısı ve Hüseyin Atay’ın kaynağı olan Ebul Muînî (ölm. 508/1115), Tabsıratü’l-
Edille adlı eserinde, kader konusunda Hüseyin Atay’m söylediğinin aynısını söylüyor.
Atay’dan 850 yıl önce. Nesefî, anılan eserinde imanın şartları konusunda şöyle diyor:
“İman esaslarına gelince bunlar 5 tanedir: 1. Allah’a, 2. Meleklere, 3. Kitaplara, 4 .
Peygamberlere, 5. Ahirete iman. Aynen bunun gibi ibadetler de 5’e ayrılır.” {Nesefî,
Tabsıratü’l-Edille, 2 / 92 ) Nesefî burada iki Kur’an dişiliği aynı anda düzeltmiştir:
1. Kur’an’ın gösterdiği iman esasları içinde kadere iman diye bir şey yoktur,
2. Geleneksel kabullerin ‘İslam’ın Şartları’ diye öne çıkardığı beş kavram, İslam’ın şartı
değil, İslam’daki temel ibadetlerdir. İslam’ın şartları Kur’an’ın bütün hükümleridir.
Kur’an’ın kader anlayışı (2)
‘Kadere iman’ tabiri, İslam inançlarının içine, hadis diye ortalıkta dolaştırılan bir söze
dayanılarak sokulmuştur. Oysaki o söz, bugünkü kader anlayışını savunanların
deyimiyle bir ‘haberi vâhit’tir, yani Peygamberimizden bir tek kişinin rivayetidir. Ve
hadisçilerin de kabul ettikleri bir kurala göre, haberi vahit imanla ilgili konularda delil
olmaz. Kader sözcüğü, Kur’an’da 11 yerde geçmekte ve tümünde de ‘ölçü’ anlamında
kullanılmaktadır. Türkçe’deki ‘miktar’ (Arapça özgün şekliyle mikdar) sözcüğü de ölçü
anlamındadır ve kader kökündendir.
Allah her şeyi bir ölçüye göre yapıp yönetmektedir. Platon’un güzel deyimiyle “Tanrı
hep geometri kullanmaktadır.” Gökten su ölçüyle iner (Müminûn, 18; Zühruf, 11); inen
suyun yeryüzünde vadilerde dolaşması bile ölçüyledir. (Ra’d, 17) Topraktan pınarlar
fışkırması, fışkıran suların birleşmeleri yine belli bir ölçüye göredir. (Kamer, 12)
Tüm bu ölçüye bağlılıklar, kader kelimesi veya türevleri kullanılarak ifade edilmiştir. Ve
bu ifadelerle önümüze konan kader kavramının temel amacı, insanın nülerinin
belirtenmiş olduğunu değil, varlık ve oluşta rastlantının bulunmadığını göstermektir.
Kur’an, kader kavramıyla ‘sünnetullah’ da denen tabiat kanunlarını kastetmektedir.
‘Kader asla değişmez’ söyleminin Kur’ansal anlamı budur. Bu kullanım, şu ayetlerde
herkesin anlayabileceği açıklıktadır: Ua’d, 8,17; Hicr, 21; Isra, 77; Fâtır, 43;Müminûn,
18; Ahzâb, 38, 62; Şûra, 27; Zühruf, 11; Fetih, 23; Kamer, 49; Talak, 3; Mürselât, 22.
Kader kökünden gelen ve ölçüye bağlamak anlamında olan ‘takdir’ sözcüğü de tabiat
kanunları, değişmez ölçüler, yani sünnetullah anlamında kullanılmıştır. Bu kullanıma
göre, Ay ve Güneş’in belirlenmiş ölçülere göre seyretmeleri, kısacası, irade sahibi tek
yaratık olan insan dışındaki tüm varlıkların, her türlü iş ve oluşun, her türlü yaratılış ve
yaratışın seyri değişmez kurallara, bağlanmış, determine edilmiştir.
İnsana gelince, onun için, kader kavramının, tabiat kanunlarının değişmezliği dışında
herhangi bir değişmezlik getirmesi söz konusu değildir. Çünkü insan özgür iradeye
sahip tek varlıktır.
Kur’an’daki kaderin anlamı budur. Ve bu anlamda bir kaderin değişmezliği, Allah’ın
tabiata, varlığa koyduğu yasaların değişmezliğidir ki, Kur’an bunu açıkça ve defalarca
ifade etmiştir. Bu değişmezlerin insanın fiilleriyle, iradesi ve özgürlüğü ile bir ilgisi
yoktur. Oradaki değişmezlik, kanunların Yaratıcı tarafından koyulmasıdır; insan
fiillerinin Yaratıcı tarafından önceden belirlenmesi değildir.
Biz, varlığın ve evrenin yönetimine, ontolojik yapıya ilişkin kanunlar koyamayız; bizim
böyle bir yetkimiz yoktur. Ama biz, kendi fiillerimiz ve yönetimimizle ilgili kanunlar
koyarız ve koymalıyız.
Kur’an’daki kader, İbn Teymiye’nin deyimiyle, yaratılışla ilgili ontolojik bir kavramdır;
davranışlarla ilgili bir kavram değil. (İbn Teymiye; el-Furkan, 98-99)
Vine İbn Teymiye’nin ifadesiyle kader, Allah’ın yaratış ve dileyişiyle ilgili bir kavramdır,
buyrukları ve hoşnutluğu ile ilgili bir kavram değil.
Kemal Sağır yazıyor: “Bildiklerinizi sonuna kadar paylaşın, yayınlamadıklarınızı ne
olur çabuk yayınlayın. Sadece Türkiye değil İslam âlemi de doğrular ile yanlışları
tartsın ve dünya, İslamiyet’in bize anlattıkları gibi olmadığını görsün de gerçek
Müslümanın Allah diye diye boğaz kesenler olmadığını bilsin.”
'Atatürk'le Aldatmak' kitabı yayınlanacak!
Onur Aytacoğlu yazıyor: “Yaklaşık 15 senedir USA’de yaşayan, Türkiye’de ki
gelişmeleri internet aracılığı ile takip eden birisiyim. Yaklaşık bir senedir haftalık
yaptığınız programları youtube üzerinden izliyorum. İtiraf etmeliyim ki verdiğiniz
bilgiler sayesinde dinimizin çocukluğumuzda öğrendiğimiz dinden çok farklı ve çok
mantıklı olduğunu öğrendim. Kur’an çevirinizi hemen hemen her gün okuyorum.”
“Katıldığınız Kubat Mengi’nin programını youtube üzerinden izlerken laiklik ve rakı
konusunda diğer kişiler ile tartışmanızı dinledim. Siz bunu sadece bir örnek olarak
verirken, oradaki katılımcıların nasıl böyle bir tepki verdiğini anlayabilmiş değilim.
Sizin hep söylediğiniz angutizm gerçekten had safhada. Atatürkçülerin Atatürk’ü,
dincilerin dini bilmediği Türkiye’de, bu cahilliğin yarattığı kutuplaşma gerçekten
ağlanacak bir olgu. Umarım bahsettiğiniz ‘Atatürk’le Aldatma’ adlı kitabınız bu
sorunun çözülmesinde bir çare olur.”
Aziz Aşık yazıyor: “Bu iletiyi size 17 yaşındaki bir lise öğrencisi olarak yazıyorum.
Yaklaşık 2 senedir sizin kitaplarınızı ve videolarınızı takip ediyorum. Bu videolar ve
kitaplardan edindiğim bilgilerden dolayı size teşekkür etmeyi bir borç biliyorum.
Kur’an-ı Kerim’i kendi dilimde okuduysam, şu an yaşamımın bir gayesi olduğunun
farkına vardıysam, insanları içlerinde oldukları yanlış dinsel inanışlara karşı
uyarabilecek bir güvene sahipsem bu sizin sayenizdedir.”
“Son olarak söylemek isterim ki, sizin bu millete ve ümmete kattıklarınızı birçok insan
anladığında iş işten çoktan geçmiş olacak. Sizin gibi birisiyle aynı dönemde yaşamış
olmamın ve sizin gibi bir insanın benim dilimde bu denli muazzam eserler vermesinin
Allah’ın bir lütfü olduğunu düşünüyorum ve yine Allah’ın huzurunda size tekrar ve
tekrar teşekkür ediyorum.”
Müyesser Karaibrahim yazıyor: “Siz ülkemize, toplumumuza armağansınız. Varsın
anlayamayanlar kendi egoları içinde kıvransınlar. Mustafa Kemal'i anlamadıkları gibi.
Sîz bir devrim yaptınız ve ülkemin tarihine iz bıraktınız. Ve eyleminiz sürüyor. Ne mutlu
bize, çocuklarımıza, torunlarımıza.” “Siz bir evrensiniz. Sığ olanların küstahlığı sizi
incitmesin.” “67 yaşında bir ilkokul öğretmeniyim. Ülkeme ve şehitlerimize olan
borcumu ödemeye çalışıyorum. Sizin hizmetleriniz karşısında kum tanesi olmaya
çalışıyorum.”
Özgür Gedik yazıyor: “Sizi tarih kitaplarından değil de yaşarken tanıma fırsatı
bulduğum için Allah'a çok müteşekkirim. Beni ben yapan fikrî ve İlmî yapıtaşlarımın
%90'mın mimarı siz oldunuz. Ben, sizin rehberliğinizde, Kur’an ışığında Allah ve
insanlık yolunda yaşamaya gayret ediyorum. Fakat ben şimdi çevremdeki sözde
Müslüman ama gerçekte zalim insanlar tarafından ateist ilan edildim. Kuran’ın ışığında
yaşamak demek ki ateistlikmiş. Ben Kur’anY okuduğum için ne dediğimi biliyorum,
ölsem Kur’an'dan vazgeçmem. Ben Kur’an’a inanıyorum. Bana sataşanların tarlalara
gübre bile olamayacaklarını bitiyorum. Sonsuz hürmetler.”
Sorular ve cevapları
Bizi yıllardır takip eden bir grup aydın adına sorulan aşağıdaki sorulan ve cevaplarını
dikkatle izleyelim.
M. Kemal Sağır yazıyor: “Bu soruları birçok formasyona sahip olduğunuz için, sadece
Türkiye değil, bir ‘dünya değeri’ olduğunuz için sizin cevaplamanız isabetli olacaktır.
“Bir din bilgini olarak cevaplamanızı istediğimiz sorular:
1. Birbirini boğazlayan cihatçılar, sürekli aldanan ve aldatıldıklarını söyleyen devlet
adamları, Allah ile aldatıp dini kullananlar, hırsızlıklarını sadaka ile meşrulaştıranlar
İslam dini içinde nasıl barınıyor?
2. Bu tür insanları buraya çeken nedir?
3. Müslüman olduğunu söyleyen bu insanlar bu davranışları nasıl ve neden yapar?
4. İslam bu davranışları neden terbiye edememiştir ya da bu ruhlarda baskın olan ne
var ki böyle davranıyorlar?
5. Bu ruhlar nasıl ıslah edilir?”
“Bir hukuk adamı olarak cevaplamanızı istediğimiz sorular:
1. Yargılanma süreçleri nasıl böyle mesnetsiz olabiliyor?
2. Böyle devasa davalarda ‘Ben yanılmışım, beni kandırmışlar’ diyen savcı, avukat,
hâkimlerin bir sonraki kararları şüphe uyandırmaz mı?
3. Allah inancını hukuksuzluk aracı yapan bir zihniyetten insana hayır beklenebilir mi?”
“Felsefeci bir insan olarak cevaplamanızı istediğimiz sorular:
1. Bütün bu olup bitenlerin bir üst plan mantığı muhakkak var. Bu mantık nedir ve nasıl
işler?
2. Bu mantığın değişmesi için ne yapılmalıdır?”
Soruların tümünün ayrıntılı cevapları elliyi aşkın eserime yayılmış olarak verilmiştir. O
eserler, bu ülke için bîr tür ‘okul’ niteliğindedir. Söylemek zorundayım ki bu ülke, o
eserleri layıkıyla okumadan, maruz kaldığımız Allah ile aldatmanın yarattığı
ıstıraplardan kurtulamaz.
C. Filizli yazıyor: “Bir gece yarısı sizi rüyamda görüp sabahı bile beklemeden
uyanabiliyorsam, uyandığımda bu ülkede bir şeylerin değişebileceğine hâlâ inandığımı
fark ediyorsam, bu duygularımı saat 3.50 itibariyle acele sizinle paylaşma ihtiyacı
hissediyorsam bu milletin hâlâ umudu var hocam.”
Fatih Ayhan yazıyor: “Hurafeye ve cehalete teslim olmuş anlayışın nasıl bir illet
olduğunu bize hep Rur’an penceresinden açıklıyorsunuz. Bu ne güzel bir yol ve
yöntemdir. Hakkı ve adaleti yazılarınızda dile getirdiğinizden kuşkumuz yok. İlminize
ve bilgi birikiminize her zaman güvendik. Asırlardır milletimize anlatılmayan Rur’an
hakikatlerini eserlerinizle dile getirip bilgilenmemizi sağladığınız için teşekkürler
ediyoruz. Bizlere çok şey öğrettiniz ve öğretmeye devam ediyorsunuz. Size dualar
ediyoruz.”
Dini de sorgulayın ateizmi de!
Cihan Erdoğan yazıyor: “Çok büyüksün be hocam! Sana pek çok ateistten benzer
içerikli postalar geliyordur; bu yüzden aynı şeyleri tekrar etmek istemiyorum. Ben,
Allah’a inanan biri değilim ama ‘Yaşar Nuri Oztürk bir şey söylüyorsa boşuna
söylemez’ diyerek defalarca ateizmimi sorguladım. Eğer Allah varsa ve her şeye
muktedirse ondan tek bir isteğim var: Benim ömrümden alıp sana versin. Bu millete sen
lazımsın. Yaşadığın her fazla gün, değerlendirilmesi gereken bir fırsattır.”
Cihan kardeşim! Tanrı’nın bana biraz daha fazla ömür vermesi için senden bir miktar
aşırmaya ihtiyacı olamaz. Tanrı ikimize de mutlu ve insanca bir ömür versin. Uzunluğu
ve kısalığı çok önemli değil. Yaratıcı bir ömür olsun, yeter. Sen, ateizmini de dini de
sorgulamaya devam et, kardeşim. Eşek gibi inanmaktansa sorgulama pahasına
inanmamak (veya inanmamak pahasına sorgulamak) daha insancadır. Kur’an’ın bana
öğrettiği gerçeklerden biri de budur. Zaten bunun aksini isteyen bir kudrete Tanrı
denemez.
Rendisinin sorgulanmasından mutluluk duymak, Tanrı’nın şamadandır. Güçlü olan,
sorgulanmaktan sadece keyif alır. Ve Tanrı çok güçlüdür. Hesap basit ve açık:
Sorgulayan, akıl değil mi? Aklı yaratıp “Bunu işletin, işletmezseniz üstünüze pislik
indiririm” (Yunus suresi, 100) diyen, Tanrı değil mi? O halde, Tanrı, sorgulanmaktan
asla çekinmez. Dinciler bunun aksini din zannettikleri içindir ki, ‘secdeli hayvan'
olmaktan kurtulup bir türlü insan olamıyorlar.
Sinan Çakan yazıyor: “Din konusunda üstü örtülen gerçekleri ortaya koyarak
ilahiyatçı, araştırmacı, yazar vs. birçok insana konuşma cesareti verirken bir sanat
tarihçisi olan benim de ufkumu genişlettiniz. Bugüne kadar birçok konuda kitaplar
yazdınız, Mûtezile mezhebi ile ilgili de bir kitap yazmanıza değer diye düşünüyorum.”
Mehmet Rale yazıyor: “36 yaşında bir makine mühendisiyim. Bir süreden beri
Tayland’da iş yapıyorum ve bu maili de oradan yazıyorum. Bizlere vermiş olduğunuz
değerli bilgiler ve eserlerinizden ötürü size teşekkürü bir borç biliyorum.”
“Küçükken Kur’an kurslarına giderdik. Özellikle Ramazan ayında. Bilmediğimiz,
anlamadığımız halde Kur’an ayetlerini dinlerdik. Üniversite çağlarında bir kez Kur’an’ı
okumaya çalıştığımı hatırlıyorum ama bende korkudan başka bir izlenim bırakmamıştı.
Tanrı’nın varlığından kuşku duymuyordum ama Kur’an konusunda anlamsızlıklar
içindeydim. Çevremdeki hocalar beni tatmin etmiyordu. Hepsi aynı cümleleri, hadis
olarak söylenenleri tekrarlıyordu. Oysa benim içimde boşluk vardı ve bu boşluk benim
vicdanımı kanatıyordu.”
“Sonraları sizin eserlerinizi okumaya başladım. Kur’an’ı da sizin mealinizden okumaya
başladım. Ayet ayet okuyordum, düşünüyordum. Okudukça, düşündükçe ruhumdaki
boşluklar dolmaya başladı. Okudukça ne kadar haybeye yaşadığımızı, sözde bir
Müslümanlık içine itildiğimizi anladım.” “Büyük bir sorumluluk ve yük altındasınız.
Allah size güç versin!”
Kur’an müminlerinden mektuplar
İbrahim Özinan yazıyor: “Gerek dinci münafıkların gerekse dinsiz angutların,
Kur’an’dan referans vermeye kalktığınızda rahatsız olup size dil uzatıp alay etmelerinin
sebebini, Kalem suresi 51. ayette buldum. ‘O küfre sapanlar, Zikir’i/Kur'an’ı
işittiklerinde az kalsın gözleriyle seni devireceklerdi. ‘Bu tam bir Cinlidir.’ diyorlardı.’
Demek ki, dinsiz angutlara Kur’an ayetinden referans verilmiyor, dincilere ise ayetlerde
tahrifat yaparak vermek gerekiyor. Size yapılan benim çok ağırıma gidiyor.”
“Kul hakkı, günümüz münafıklarının deşifre edilmesine ve Kur’an’dan bugüne kadar
anlayamadığımız gerçeklerin tam anlaşılmasına vesile olduğunuz için Allah sizden razı
olsun! Bu bilgilerle insanları ve kendimi daha iyi tahlil edebiliyor ve Kur’an’ı daha iyi
anlayabiliyorum.”
“Sizi kıskananların Allah cezasını veriyor. Şöyle ki; size eziyet edildikçe ve siz saldırıya
uğradıkça sizden daha güzel eserler çıkıyor. Kur’an sizinle âdeta konuşuyor ve mesajını
sizin vasıtanızla bize aktarıyor.”
M. Kemal Sağır yazıyor: “Dünyanın gidişatına bakınca aklıma şu soru geldi: Acaba
Müslümanlar Tevrat’ı okuyup icra ederken, İsrail de Kur’an’ı mı okuyup icra ediyor?”
Meriç Tekil yazıyor: “Yazılarınızdan, kitaplarınızdan çok faydalandım. Kur’an Meali
çalışmanızı 1 kere tamamen okudum ve faydalanacağım temel kitap olarak seçtim.
Arapça bilmiyorum. Öğütleri Türkçe dilinden yararlanarak özümsediğimi ve o ruhu
yakaladığımı düşünüyorum. İbadetlerim sırasında kendi dilimi kullanıyorum.”
“Ben, bid’at kültüründen gerçekten rahatsız olanlardanım. Bize yakın iki cami var.
Kitapta belirtildiği üzere cuma günü toplanmak ve Allah’ı anmak için camiye gittiğimde
rahatsız olduğum konular şunlar: 1. İstisnasız her gittiğim cumada namazdan sonra
para toplanması, 2. Namazın Arapça kılınması, 3. Farz olmayan namazların camide
kılınmasına izin verilmesi.
“Farzı toplulukla birlikte kıldıktan sonra camiden dışarıya çıkacak yol bulamıyorum,
herkes sünnet kılmaya başlıyor. Gün içi 3 vakit tek başıma kıldığım namazımı da böyle
kılıyorum. Bildiğim dil ile. Ben bu camilerin takva üzerinde olan mescitler olduğundan
şüpheliyim.”
Bülent tmir yazıyor: “İniş sırasına göre çevirisini yaptığınız Kur’an mealini 5 kez hatim
ettim. 10’dan fazla kişiye satın alıp hediye ettim, ediyorum da. İslam’ı bana siz
öğrettiniz. Size ettiğim dualarımın Allah katında kabul olduğu inancındayım. ‘Allahım,
dünya gözüyle bocamı görmeyi nasip et!’ diye dua ederdim. 4 sene önce Didim kitap
günlerinde sahilde onu da nasip etti.”
“Rabbim, resullerine gösterdiği sevgi ve muhabbeti size, ailenize de nasip etsin inşallah;
her sıkıntı ve şerden korusun sizi!”
Gazze'yi yakan kim?
Sorunun en doyurucu cevabını verenlerden biri de Araştırmacı yazar Adil
Hacıömeroğlu. 18 Temmuz’da yazdığı ve bize de gönderdiği çok değerli yazısında bakın
neler söylüyor: “Flistin davasını tüm dünyaya anlatıp destek sağlayan FKÖ idi. Tüm
Filistinli siyasal eğilimleri bağrında toplamaktaydı. Filistin davasının haklılığı neredeyse
tüm dünya tarafından kabul edilince ABD-lsrail işbirtiğiyle ılımlı İslam çizgisinde
Hamas ortaya çıkarıldı. Hamas, güçlenince ilk olarak FKÖ’ye saldırdı. Filistin hareketi,
ustalıkla bölünmüştü.”
“Türkiye’deki ılımlı İslamcılar, Hamas ortaya çıkıncaya kadar Filistin davasına duyar¬
sızdı. Filistin, hep Türk solunun ilgi alanında oldu. FKÖ’nün laik yapısı, Türkiye’deki
dincilerin ilgisini çekmedi. Ne zamanki kendi ideolojik çizgilerinde bir oluşum ortaya
çıktı, Filistin akıllarına geldi. Çünkü tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’deki ılımlı İslam
da bir ABD projesiydi.” “RTF çıkmış, bağırıyor: ‘İslam dünyası nerede?’ Nerede
olacak? ABD-lsrail desteğiyle Ortadoğu'yu, kendi ülkelerini, paramparça etmekle
meşguller.” “Ey Erdoğan, Filistin direnişinin tüm destekçilerini ABD ve İsrail’le el ele
vererek siz yok ettiniz. Filistin’i öksüz bıraktınız. Filistin’in efsanevî lideri Arafat neden
zehirlenip öldürüldü, sorup soruşturdunuz mu? Filistin’in birliğini simgeleyen Arafat’ı
çözümün önündeki en büyük engel olarak niteleyen sen değil miydin ey Tayyip?”
“Saddam ve Kaddafi neden hunharca öldürüldü? Suriye’de Esat neden yıkılmak
istendi? Senin ideolojik örgünde emperyalizme karşı savaşmak diye bir şey yok! Irak’ta
bir buçuk milyon insan ölürken tek damla gözyaşı dökmedin ey Tayyip! Suriye’de,
Müslümanların kafaları, desteklediğiniz çetelerce kesilirken gözyaşlarınıza ne oldu?
Libya, düşmanlaştırılan aşiretler ve ithal çetelerin boğazlaşmasına terk edilirken sen
neredeydin?”
“Tam da cumhurbaşkanlığı seçimi arifesinde saldırdı İsrail, Gazze’ye. Tabi, birde
ramazan ayı. RTF, kaçırır mı bu fırsatı? Timsah gözy aşlarını akıtır miting alanlarına ve
iftar sofralarına. Yüreğinin yirmi dört saat, İslam dünyasının acılarıyla kan revan
olduğunu anlatır durur. Kimse de çıkıp sormaz ona: Ey Tayyip, Malatya Kürecik’teki
radarları İsrail’in güvenliği için neden kurdurdun oraya? Yine RTE’nin miting
alanlarında oy uğruna döktüğü gözyaşlarına gözyaşı karıştıranların aklına gelmez
Gazze’yi bombalayan İsrail jetlerinin yakıtlarının Türkiye'den gönderildiği."
SİZ İŞTE BUSUNUZ!
“Gazze’yi siz yaktınız, siz! Siz kim misiniz? Siz, yeşil dolarlara aldanarak insanlığını
unutanlarsınız Siz, koltuk sevdasıyla doğup büyüdüğünüz topraklara ihanet
edenlersiniz. Siz, bilgisizliğinizle İslam toplumunun kollarına esaret zincirlerini
dolayanlarsınız Siz, ABD ve İsrail’i efendi sayanlarsınız. Siz, Ortaçağ’ın ideolojik
bataklığına saplanarak toplumlarınızı geri bırakanlarsınız Siz, BOP’a ortak olup İslam
dünyasını etnik kökenlere ve mezheplere göre paramparça edenlersiniz."
“Yaşadığı coğrafyada emperyalizme karşı çıkmayanlar, ABD ve İsrail’le el ele
yakmaktalar Gazze’yi. Yangın, yakanlarca söndürülemez"
Ortadoğu gerçeği üstüne
Araştırmacı Nurullah Aydın yazıyor: “Papağan gibi Filistin diye sayıklayanlar var.
Filistin sorunu neyi örtüyor? Bilimden, sanattan, teknolojiden uzak din istismarcıları;
ortaçağ dinler savaşını yeniden canlandırmak çabasındalar."
“Filistin sorunu; Ortadoğu Arap ülkelerindeki diktatörlerin halkı sömürmesinin ve
gütmesinin bilinmesini önlüyor. Filistin’in konuşulması; Türkiye ve Ortadoğu
halklarının insanca ve hakça yaşama bilincine varmasını önlüyor. Filistin sorununun
gündemde tutulması; İslam din istismarcılığının örtülmesini sağlıyor. Türkiye’de Filistin
sorunun sürekli canlı tutulmasının temel nedeni; çocuklar katlediliyor çığlığı altında
Türkiye’deki hırsızlığın, devleti soymanın, haksızlığın, eşitsizliğin, adaletsizliğin
konuşulmasını önlemektir."
“Ortadoğu; kan, vahşet ve yıkım bölgesidir. Ortadoğu; insanlık tarih mirasının
bulunduğu kentler yakılıp yıkılırken, müzeler soyulurken, kinin nefretin ve öfkenin din
adıyla insanların beyinlerine yerleştirildiği bir coğrafyadır. Dünyanın diğer bölgeleri
barış içinde yaşarken, Ortadoğu’nun kan, yıkım, vahşet bölgesi olmasının sebebi;
dindar, kindar ve ırkçı insanlar yetiştirilmesidir. Hırsızlığın, yalanın, talanın meşru
görüldüğü, barış içinde birlikte yaşama düşüncesinin, insan haklarının, eşitliğin,
evrensel değerlerin ortaçağ din hurafeleriyle tersyüz edildiği bölgedir. Bilime,
teknolojiye, sanata, estetiğe, sevgiye, hoşgörüye yöneltilmeyen insanların öç alma
duygularıyla hareket etmeleri, tahripkâr olmaları kaçınılmazdır.”
“Türkiye; dünya üzerinde sorun olarak gözüken Balkanlar, Kafkaslar, Ortadoğu ve
Körfez bölgelerinin ortasında yer almaktadır. Bu konumu, onu, bu bölgelerde çıkarları
olan ülkeler açısından vazgeçilmez yapmaktadır. Her devlet; kendine göre doğru kabul
ettiği bir alanda içinde yaşadığı mücadelenin stratejisini belirler ve uygulamaya çalışır.
Her toplumun mücadele alanı vardır. Bir yerde mücadele varsa, bir yerlerden de tehdit
geliyor demektir."
“Türkiye; akıl ve bitim öncülüğünde güçlü ekonomisi, güçlü ordusu, genç dinamik
işgücü ile stratejik planlama ile tarihi bölgesel ve küresel rolünü oynamak zorundadır.
Ortadoğu bölgesinin huzuru, güveni, barışı; İnsanî değerlerin esas alınacağı inançta,
düşüncede, yaşamda yenilenmedir. Kindar düşünce odaklı eğitimlerle, hırsızlığı, yalanı
meşru kabul eden diktatörlerle ve yandaş yalakalarıyla Ortadoğu halkları barış ve
huzur bulamaz" “Türk Milleti çağdaş evrensel değerlerle yetişmiş lider kadrolarıyla
yeniden bölgenin ve dünyanın barış, huzur, güven, sevgi, kardeşlik, adalet sağlayan
düzenini oluşturacaktır.”
Çevirmen-yazar Tuba Çekinirer yazıyor: “Meclistekiler ‘Hepimiz Gazzeliyiz’ demişler.
İrak* ta, Suriye'de, Çin'in kuzeyinde soydaşlarımız Türkmenler, Uygurlar katledilirken
neredelerdi acaba? Gazzeliler, Suriyeliler insan da Türkler değil mi? Diyanet de hutbe
okutmuş. Arkasından yine para toplarlarsa şaşırmam. Yine para toplayacaklar ve
burnumuzun dibinde Van'a bile ulaşmayan yardım paralarının hesabını sormayan
milletimiz maalesef yine para gönderecek ve muhtemelen Filistin’in garibanlarına
ulaştığını düşünecek. Diğer Arap ülkeleri Suriye'de, Filistin'de keza Lübnan'da olan
katliamlara seslerini çıkarmadılar. ABD'li Yahudi cemaatleri bile protesto yürüyüşleri
yaparken, İsrail’in yaptıklarından utanç duyduklarını bildirirken, Araplar susuyor.
Gitsinler altın tuvaletlerde oturan petrol zengini, soydaşlarına.”
“Gazze’deki sorun İsrail bitene kadar devam edecek. Biz Karadeniz, Akdeniz ve Ege ile
boğazlarda egemenlik kurmakla ilgilenmeliyiz. Suyumuzu, toprağımızı,
zeytinliklerimizi, madenlerimizi satanların, soydaşlarımızın, vatandaşlarımızın
ıstıraplarını görmeyip, gariban Gazzeli ve Suriyelilerin ıstırapları üzerinden menfaat
sağlayanları Allah yaksın!”
'Türkiye halkını bekleyen büyük tehlike'
Yakın tarih araştırmalarıyla tanıdığımız Zeki Sarıhan, dikkatle okunması gereken bir
yazı yazmış ve bize de göndermiş. Bu çok önemli yazıyı kısmen özetleyerek
aktarıyorum: “10 Ağustos 2014 cumhurbaşkanlığı seçimleriyle Türkiye, büyük bir
tehlikenin ağzındadır. Ya çoğunluğun sağduyusuyla bu tehlikeyi atlatacak, ya da gene
çoğunluğun oyları ile bir diktatörlüğün pençesine düşecektir.”
“Diktatörlük sözcüğü kötü bir durumu çağrıştırsa da onun herkes için ifade ettiği şey
farklıdır. Örneğin halk kitleleri uyansalar, örgütlenseler, mücadele etseler ve iktidarı ele
geçirseler, sonra da bin yıllardır kendilerini aşağılayan, sömüren, zulüm yapan sınıflara
karşı diktatörlük yapsalar insanlık için ne kadar mutlu bir sonuç doğardı! Onlara karşı
böyle bir diktatörlük, halk için en geniş demokrasiden başka bir şey değildir.
“İster laik, dinci veya faşist olsun, Doğu veya Batı kültürünü benimsemiş olsun, hâkim
sınıfların diktatörlüğü kendileri için bir cennet, halk için ise bir cehennemdir. Böyle bir
rejimde iktidar sahipleri yiyecekler, içecekler, çalacaklar, çırpacaklar, her şeyin sahibi ve
hâkimi olacaklar fakat kimse kendilerinden hesap soramayacaktır. Kanun devletinin
yerini muktedirin iradesi almıştır. O ne derse odur! Ayakta kalmak için kendi çevresini
beslemeyi, onlara makam ve mevki vermeyi de ihmal etmeyecektir.”
“Türkiye şimdi böyle bir tehlikeye doğru adım adım yaklaşıyor!”
“Türkiye halkının ISO yıldır örgütlenerek, zaman zaman gösteriler yaparak, hatta
ayaklanarak geliştirdiği bir demokrasi kültürü de var. Fakat bugün koskoca bir millet,
geliyorum diyen yeni diktatörlüğü önlemekte âdeta aciz durumdadır.”
“Eskiden diktatörlükler, askerî darbe île gelirdi. Asker ve polis gücüyle ayakta
dururdu. Sonra milletin sesli veya sessiz muhalefetine dayanamaz, zulüm makinelerini
yavaşlatır, anayasal düzene dönerdi. Diktatörlüğü önleyecek olanın serbest seçimler
olduğuna inanılırdı. Şimdi ise bu şablon işlemez haldedir. Diktatörlük sandıkla
kurulmaktadır!"
“Şimdi, cumhurbaşkanlığı seçimlerinde diktatör olma hevesini açıkça ortaya koymuş
bulunan bir adaya oy vermeye hazırlanan bir kitle, kendi lehine gördüğü istikrarın
devamı için onun yolsuzluklarını göz ardı etmekte ve tek adam olma isteklerine de
tahammül göstermektedir."
“Türkiye’yi bekleyen tehlike, ekonomik refahın halk kitlelerine doğru yaygınlaşmasına
dayanarak, bu kitlelerin oyunun bir gerici mezhep diktatörlüğüne çevrilmesidir.
Başbakan, bunu milleti yoklaya yoklaya, adım adım ve her türlü imkânı kullanarak
gerçekleştirmeye çalışıyor. Zira yolsuzlukların hesabını vermekten kurtulması için
bundan başka bir yolu da yoktur. Söylemine bakılırsa o, gemileri yakmıştır. İktidarını
korumak için yapamayacağı bir şeyin olmadığı da anlaşılıyor. Buna bir iç savaş ve daha
önce niyetlendiği gibi komşularla savaşa tutuşmak da dâhildir.”
“Tayyip Erdoğan’ın dinci faşist diktatörlük heveslerine son verecek olan politika, bütün
iktidarın ve bütün servetlerin halka ait olduğunu ilan etmekten başka bir şey değildir.
Ayrıntılarla oyalanmaya yer yoktur. Onun kendi davası için gösterdiği cüreti, inadı,
aldatmaları, halk kitleleri için cesarete, kararlılığa ve taktiklere dökmekten, kısacası
halkı kazanmaktan başka çare yoktur.”
Halkımı buralara taşıdığım için mutluyum!
Mete Gezer yazıyor: “Öncelikte, üstlenmiş olduğunuz aydınlatma misyonunuz için size
saygı ve şükranlarımı iletmek istiyorum. 43 yaşındayım, elektronik mühendisiyim.
Kitaplarınız ve Voutube'da bulabildiğim geçmiş konferans ve tv. programlarınız
hayatıma ve ailemin hayatına ciddi anlamda ışık tutuyor. Ben tüm kitaplar için
‘okunmalı’ gözüyle bakarken, sizin kitaplarınızı farklı bir kategoride tutuyorum.
‘Okunmalı ve sürekli referans kaynak olarak elimin altında durmalı.” Sizin kitaplarınız
sadece okunacak değil, sürekli olarak danışacağımız, aydınlanacağımız ve sürekti destek
alacağımız kaynak değerlerdir.”
“Tüm eserlerinizin 4 adet T harfi üzerinde durduğunu görüyorum: İtim, İdrak, İrfan,
İman. Bu benim hayat felsefem olmuştur ve çocuklarıma da sürekli şunu aşılamaya
çalışıyorum. Hayat dediğimiz sadece bir seçenektir. Bir tarafta İlim, İdrak, İrfan, İman;
diğer tarafta istek, arzu, hırs. Hayattaki bütün eylemlerinizde mutlaka 4 ’i'den onay alın
diyorum. Sadece istek ve arzulara söz hakkı verirseniz, siz de her gün etrafımızda
izlediğimiz (özellikle din adına işlenen) hezeyanların içinde olursunuz. Yaşar Nuri’nin
körler çarşısında ayna satmaya çalıştığı körlerden değil, 4 ’İ' ile görenlerden olun ki o
aynada Kuran'ın muhteşem yansımasını fark edebilesiniz.”
“Tarih her şeyi gösteriyor. Ben eminim ki, ileride siz bu dünyadan ayrılıp geride
eserlerinizi bıraktıktan sonra bugün size karşı olan zihniyet hemen sizin adınızı kullanıp
ya bir tarikat ya bir mezhep adı koyarak sizin adınız üzerinden rant elde etme yoluna
gidecektir. Sizden öğrendiğimiz, geçmişte yaşamış büyük ruhlar hayattayken türlü
zulme maruz kalmış, fakat dünyadaki bedensel varlığı sona erince hemen din tüccarları
tarafından manevî mirası talan edilmeye başlanmış. Sizin akıbetizinin de farklı alacağını
düşünmüyorum.” “Müsterih olunuz; siz hayattayken değerinizi bilen, mahşerde sizi
işaret ederek ‘Ben Kur’an’ı Yaşar Nuri’den öğrendim’ diyecek çok insan var.”
“Kur’an’da ki matematiksel bir mucizeyi size göndermek istiyorum. Kur’an’da ki sure
numaraları ile ayet sayıları bir x-y grafiğinde çizildiğinde ekteki gibi Arapça Allah yazısı
çıkıyor. Bu yazının bizzat Allah tarafından yazılmış olması heyecan verici ayrı bir
mucize. Bize verdiğiniz hizmet için saygı ve şükranlarımı arz ediyorum.”
Azerbaycan’dan Refik Kasımav yazıyor: “Öncelikle sizi bana tanıttığı için Allah’a
şükürler ediyorum. Siz Müselman dünyasına çok gereklisiniz. Allah sizi bizlere çok
görmesin. Sizin sayenizde asıl İslam’ı anladım. Sizin Azerbaycan’a geldiğinizi duydum.
Sizi göremediğim, elinizi öpemediğim için derin üzüntü duydum. Siz benim hocamsınız.
İslam’ı sizden öğreniyorum ve kendi çevreme sizi ve sizin görüşlerinizi aktarıyorum.”
Alper Ertem yazıyor: “İstanbul Üniversitesi İngilizce İktisat Bölümü mezunuyum, 35
yaşındayım, özel bir şirkette yönetici olarak çalışmaktayım. Kendimi bildim bileti sizi
takip etmeye çalışıyorum. ATV'deki Ayşe Özgün şov başta olmak üzere, şu anda Sokak
TV'de yaptığınız tüm programlara kadar hiçbirini kaçırmadan izledim. Bu maili size
şükranlarımı sunabilmek için yazıyorum. Biz ailece sizin sayenizde gerçek İslam dinini
tanıdık. Bu muhteşem dinin gerçek mesajlarını bütün sadeliği ile siz bizlere
ulaştırıyorsunuz. Allah sizden razı olsun, size uzun ve sağlıklı bir ömür versin!”
Yaptığımız iş tam da bu!
Mustafa Şen yazıyor: “Yirmibeş yıldır sizin takipçinizim. Sizi tanımadan önceki halimle
şimdiki halimi karşılaştırdığımda o kadar değiştiğimi gördüm ki anlatılır derecede değil.
Bana dini o kadar sevdirdiniz ki mutluluktan uçuyorum. Beni tanıyanlar değişimimi
öyle anlatıyorlar ki inanın duysanız bana katılırsınız.”
“Kur'an elimden düşmez oldu. Onu her okuyuşum bende yeni ufuklar açtı. Tabii ki
anladığım dilde sizin mealinizden. Her sayfa bende yeniliklerin kapısını araladı.
Kur’an’a her kafa yoruşum beni dinçleştirdi, gençleştirdi. Pozitif bir insan olmayı,
insanları sevmeyi, cennet için değil beni mutlu ettiği için, insanlığa faydam olması
gerektiği için yaşamayı, değerler üretmeyi yani gerçek ibadeti yapmayı öğrendim. 35
kadar kitabınızı da okuyarak kendimi daha dik, daha dinamik hissetmeye başladım.
Çünkü kitaplarınız sayesinde bu zamana kadar bizteri ablukaya alıp hayatımızı zehir
eden Kur'an dışı nice bilgileri hayatımdan atarak ben olmaya başladım. Kur'an mümini
olmaya çalışıyorum artık.”
“44 yaşında .Alevi birisiyim. .Ali gibi düşünüp Ali gibi yaşamaktır hedefim. Ayırımcılığa
sonuna kadar karşıyım. Nasıl Aleviler Ali 'yi tam anlamıyla tanımıyorlarsa Sünnî kesim
de ne Hz. Peygamberi ne de mezhebindeniz dedikleri o büyük insan İmam Azam’ı
tanıyor. Peki, insan nasıl olur da tanımadığı birisinin yolundayım diyebilir. İmam
Azam'ı, o büyük insanı, o büyük değeri tanımak için neden çaba sarf etmiyorlar? Hanefî
mezhebindeniz diyorlar, Muaviye'nin yolundan gidiyorlar, Emevînin sünnetini
yaşıyorlar. Ebu Cehil gibi giyinmeyi Peygamber sünneti deyip Ebu Leheb gibi
yaşıyorlar. Her ne hikmetse Kur’an'a yaklaşmıyorlar, O'nu kesinlikle anlamak için
okumuyorlar, hatta çoğu hiç okumuyor. Ondan kaçıyorlar."
CAMİLER TEVHİT MABEDİ OLMAKTAN ÇIKARILDI
“Reklam ede ede namaz kılıyorlar ama Besmelenin anlamını bilmiyorlar. Peygamberin
'Kılarsanız evinizde kılın' dediği teravih namazını camilere koşa koşa jet hızıyla
kılıyorlar. 33 defa okudukları Kur'an’ın özeti olan Fatiha suresinin bırakın tamamını,
bir cümlesinin anlamını bile bilmiyorlar. Rükû nedir, secde nedir, selam nedir
hiçbirinden haberleri yok. Namaz bunlar için bir arınma değil, kıl beşi, bitir işi gibi bir
görev. Ben namazlarımı kıldığım zamanlarda canım isteye isteye ve ne dediğimi
anlayarak Türkçe kılıyorum ve namazım beni çok mutlu ediyor. Sizin küçük dualar
kitapçığınızdan öğrendiğim dualarla namaz kılıyorum. Ve en önemlisi benim kıldığım
namaz, zannediyorum ki Maun suresinde lanetlenen namazlar gibi Muviyecilerle, Ebu
Cehilcilerte aynı safta namaz kılmayı ben reddediyorum. Bunun için, ne zaman gerçek
Muhammedi namaz kılınmaya başlanır o zaman camilere gideceğim. Cuma
namazlarında da artık camiye namaz için gitmiyor, o vakitte Kur'an okuyorum.
Umarım bu hareketimi olumlu görürsünüz. Mescitlerimiz, camilerimiz ayrımcılık,
tefrika kokuyor. Tevbe suresine göre de buralarda namaz kılmamanın gerektiğini
biliyorum. Aklını işleten birisi olarak yaşamak istiyorum. ‘Allah, aklını
çalıştırın ayanların üstüne pislik yağdırır* ayetindeki üzerine pislik yağdıranlardan
olmak istemiyorum." “Hz Peygamber'in sevgi ve rahmet peygamberi olduğunu biliyor,
sevgi ve merhametle dolu bir hayat yaşamak istiyorum. Görüntüde Müslüman değil,
özde mümin olmaktır hedefim. Beni bu duygu ve düşüncelere yönelttiğiniz için size
sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum."
Sadece Aldatanlar Sorumlu Değil!
Zulüm ve hıyanetlere sessiz kalarak, basit çıkarlar için zalimlere destek vererek, yani
‘zulme isyan’ gerçeğini işletmeyerek aldatanların namussuz hegemonyalarını
dokunulmaz kılan ‘aldatılmış kitle’ de sorumludur. Allah, zulme isyan yerine itaat
edenlerden intikam alacağını söylediğine göre (bk. Zühruf suresi, 54-56}, bu aldatılanlar
da zalimdir ve gerçek bir hak adamı bunlarla da mücadele etmelidir.
Meseleyi tam omurgasından yakalamış bir okuyucum, Ufuk Erkıvanç şöyle yazıyor:
“Neden sadece Müslüman kesimi hedef aldığımı soruyorlar. Tek cevabım var: Balık
baştan kokar! İslam'a en büyük hıyaneti, Müslüman kesimin içindeki aldatan ve
aldatılanlar yapıyor. Farkında olsunlar veya olmasınlar nihayetinde işbirliği içindeler!"
“Kuyruğunu yutmaya çalışan bir karayılan gibi fasit bir daire, bir kısır döngü içindeler.
Kuyruğu kopmuş bir karayılanla kafası kopmuş bir karayılan arasındaki farkı bir
düşünün. Yüzeyde olan çürüme ile merkezden gelen çözülme arasında en azından
yayılma hızı farklıdır. Bir öğretmenin talim ve terbiye vermeye çalıştığı öğrencileri
arasında; en titiz davrandığı, en müsamahasız yaklaştığı, öğrencilerinin en sevgilileri, en
yetenekli, en zeki ve en çalışkan olanlarıdır."
ATATÜRK'ÜN MELAMÎLİĞİ
Mustafa Yıldırım yazıyor: “Kur'an Verileri Işığında Tasavvuf ve Tarikatlar’ adlı
kitabınızın birinci cildinin 294'üncü sayfasındayım. ‘Aydınlanma Sanatı Olarak
Melâmet’ bahsini okuyunca Atatürk'ü hatırladım. Yurt gazetesinde ‘Aydınlanma Sanatı
Olarak Melâmet ve Atatürk’ konulu bir yazı yazmanızın çok anlamlı olacağını
düşünüyorum.”
Büyük sûfî düşünür Muhyiddin ibn Arabi’nin dediği gibi, “Melâmet, Kur’an ahlakının
esası, ruhudur.” Ve Atatürk, tarihin en büyük, en muhteşem melâmîlerinden biridir.
Atatürk’ün bu yanını, ‘Atatürk Gerçeği’ adlı eserimde inceledim. Yakında
yayınlanacaktır.
MENDERES’İ DE İNÖNÜ YETİŞTİRDİ
Doç. Dr. Aylin Kantarcı yazıyor: “Kitaptan Aydınlığa programında dile getirdiğiniz
İnönü’nün dinî konulara kayıtsızlığı ile ilgi-li düşüncelerimi sizinle paylaşmak istedim:
Atatürk Cumhurbaşkanlığı sırasında Kur’an'ın Türkçe'ye çevrilmesi ve tefsiri
konularını ele almış ve başarılı olmuştu. Din Eğitimi de okullarda gerçek dinin
öğretilmesini sağlayacak şekilde düzenlenmişti. Diyanet İşleri Başkanlığı da halkı gerçek
din konusunda aydınlatmak amacıyla kurulmuştu. Dolayısı ile bu konu rayına
oturmuştu.”
“Gerçek dinden sapma Adanan Menderes zamanında başladı. Dolayısı ile İnönü'nün bu
konuda bir sorumluluğu olduğunu düşünmüyorum. Ayrıca o devirde sizin gibi bir filozof
yoktu. Olsaydı muhakkak hem Atatürk hem de İnönü sizin bilgi ve düşüncelerinizin
halka ulaşması için size çok büyük destek olurdu diye düşünüyorum.”
“Mazbata'da ‘TC’ neden yok?”
Araştırmacı yazar Adil Hacıömeroğlu, çarpıcı yazılarından birini daha yazıp bize de
göndermiş. Tarihin kulağına çok anlamlı bir mesaj üfleyen bu yazıyı aktarıyorum.
“Son yıllarda AKP hükümeti, bazen sinsice bazen de açıkça devlet kurumlarının
tabelalarındaki ‘TC’ yi kaldırdı. Bu konuda halkın tepkisi olunca da geri adım atmak
zorunda kaldı.”
“Gerici çevreler oldum olası ‘cumhuriyet’ sözcüğünden nefret ederler. Saltanat ve hilafet
özlemi içindeki bu grupların I923’ten beri, Cumhuriyet’e karşı bir öfke biriktirdikleri
bilinmektedir. Aslında onlar ‘Türkiye’ sözcüğünü de çok benimseyip içlerine
sindiremediler. Her fırsatta devletin adındaki ‘Türk’ sözcüğünden rahatsız oldular.”
“RTE, cumhurbaşkanı seçildi. Birden birkaç tane unvanı oldu: 12. Cumhurbaşkanı,
Başbakan ve AKP Genel Başkanı. Bu konuda hukuksal tartışmalar da sürmekte. Çünkü
RTE’nin koltuğunda birden çok karpuz var. Yakında yeni unvanlar eklenirse şaşmam.”
“YSK Başkanı Sadi Güven, Erdoğan’ın mazbatasını hazırlayıp TBMM Başkam Çiçek’e
sundu. Bizi ilgilendiren, mazbatanın verilişi değil, içeriği. Mazbatada ‘Türkiye’nin
Cumhurbaşkanı’ diye yazmakta. Ayrıca Güven’in basın açıklamasında “12. Türkiye
Cumhurbaşkanı” demesi de ilgi çekici.”
“RTE’nin cumhurbaşkanı olduğu devletin adı ne? Türkiye Cumhuriyeti. Peki, neden
‘cumhuriyet' sözcüğünü kullanmak ağır geliyor bazılarına? ‘Türkiye Cumhuriyeti
Cumhurbaşkanı' demek çok mu zor? YSK gibi Türkiye Cumhuriyetinin önemli bir
kuruntunun, bu konuda daha özenli olması gerekmez mi?"
“YSK’nın da duyurduğu üzere RTE, Türkiye Cumhuriyeti’nin cumhurbaşkanı
seçilmemiş? Acaba nerenin cumhurbaşkanı olmuş, söyleyin de öğrenelim!"
“ÖLDÜ" HABERLERİNİN ANLAMI ÜSTÜNE
Çiğdem Kayaoğlu yazıyor: “Neden sizin için ‘Öldü’ haberleri çıkıyor biliyor musunuz?
Ne zaman bize güveniniz sendeliyor, ‘Kim için savaşıyorum? Bu nankör ve kadir-kıymet
bilmeyen tembeller için mi?’ diye düşünüp üzüldüğünüzde. Bence rabbim sizi seven ve
gerçekten kıymetinizi bilip de yaptıklarınızın değeri altında ezilenleri göresiniz diye
böyle şeylere izin veriyor.”
MAUN SUÇLULARININ DİNİ OLAMAZ
Canan Şimşek yazıyor: “Siz bize Maun suresini açıklamasaydınız her zaman şüphe
içinde yaşıyor olacaktık. Öyle ya, adam çalıyor, çırpıyor, talan ediyor ama beş vakit
namaz kılıyor, Allah’ın adını da ağzından düşürmüyor, bizi de ‘Ne biçim
Müslümansınız?’ diye durmadan itham ediyor. Bu adam dinsiz-imansız olur mu? Maun
suresi ‘Olur’ diyor."
“Sayenizde Kur'an okuyorum. Yanında ‘Kur'an Penceresinden Kurtuluş Savaşı’
kitabınızı okuyorum. ‘Allah ile Aldatmak’ kitabınız da sırada. Büyük heyecan
duyuyorum. Dualarım sizinle. Ama işiniz çok zor. Tabii, bizim işimiz de çok zor."
Ar, nâr ve şinâr
Başlığımızdaki kelimelerin üçü de Arapça. Ar, Türkçede de kullanıldığı şekliyle utanç
demek. Nâr, Türkçede bazen kullanıldığı şekliyle ateş ve cehennem anlamında. Başlığı¬
mız kafiyeli olsun diye aynen koruduğumuz şinâr ise ahlaksızlık, erdemsizlik
anlamlarında. Kelimeler, Hz. Peygamberin sahabîlerinden birisi tarafından, kamu
malından bir şeyler aşırmaya kalkanları azarlarken kullanılan bir sözde geçiyor.
Kamunun hakkı olan ve ancak devlet başkanı sıfatıyla Hz. Peygamberin
paylaş tır a bileceği ganimetlerden "Bu o kadar önemli değil 1 ' diyerek birkaç iğne almaya
kalkanlara, şöyle diyor şahabı: "Yerine koyun o iğneleri! Kamuya ait mallardan bir şey¬
ler aşırmak ar, nâr ve şinârdır." (İbn Hemmâm, el-Musannef, 5/243)
Günümüz Türkçesiyle tekrarlayalım: "Kamuya ait mal ve haklardan bir şeyler
aşırmak, bir şeylere el koymak utanç, cehennem ateşi, ahlaksızlık ve erdemsizliktir." Bu
aşırdan şey, bir iğne bile otsa. Acaba milyarlık dolarları, Avroları ve trilyonları aşırmak
ne oluyor? Düşünmek bile dehşet verici.
Tüm hadisçi-tarihçiler bu ve benzeri tespitleri, eserlerinin ‘gulûP başlığını taşıyan
bölümlerinde verirler. Hadis ve siyer (Peygamberimizin hayatını anlatan tarih dalı)
kaynaklarının tümünde yer alan bu başlık bugünkü dille "kamu malından, halka ait
mal ve nimetlerden çalıp çırpmak, aşırmak, kamu mal ve imkânlarını kişisel çıkarlar
için sömürmek" anlamlarına geliyor, (bk. Ali Imran, 161)
Bu suça Maun ihlali suçu da diyebilirsiniz. Çünkü Maun suresi bu suçu işleyenlerin
namazlarını lanetliyor, onları dinsiz-imansız ilan ediyor.
Hz. Peygamber'in, gulûte bulaşmış sahabîlerine karşı tavrı ürperticidir. Gulûlculuğu
kesinleşmiş kişilerin cenaze namazlarını kılmadığı bilinmektedir. Gulûle bulaşmış ama
daha sonra kendi dizlerinin dibinde şehit olmuş bir sahabîsi için: "Ne mutlu şehitsin
sen!" diye ağlayanları susturmuş ve a kişinin kamu malından çaldığı bir kumaş
yüzünden şehitliği ve cenneti kaybedip cehennemi boyladığını söylemiştir.
Din, İslam, Peygamber, cennet-cehennem slogan ve edebiyatıyla ortalığı kasıp kavuran
tüm siyaset dincileri, Kur’an dininin, bizzat Allah Elçisi tarafından altı çizilen bu
yaklaşımını dikkate alarak kendilerine sormalılar: Biz bu dinin mensubu muyuz?
Bu sorunun bizi getireceği gerçek, ana başlık olarak insan gerçeği, alt başlık olarak da
insan hakları gerçeğidir. Buraya geldiğiniz zaman, kendisine ‘İslam dünyası’ diyen o
koca kitlenin, Kur'an’ın elinden sınıf geçecek bir not alması mümkün değildir. Bırakın
Kur'an'ı, bu İslam dünyası, insana ve onun haklarına saygı bakımından Kur'an’ın çok
gerisinde kalmış bulunan çağımızdan da sınıf geçecek not alamaz.
Dini yalan saymanın iki temel alâmetini kamu haklarına tasallut ve ibadetleri şov aracı
yapmak olarak tescil eden Kur’an’ın iman çocuğu olduğunu söyleyenlerin, durumlarını
yeniden gözden geçirmeleri gerekiyor. Ve herkesin sorması gerekiyor: “Biz bu dinin
neresindeyiz?”
Gulûl esprisi açısından baktığımızda, ülkemizde, "Biz bu dinin ve insan haklarına saygı¬
nın neresindeyiz?" sorusunu günde birkaç kez sorması gerekenlerin başında saltanat
dincilerinin geldiği tartışmasız bir gerçektir. Çünkü ar, nâr ve şinâr ithamına öncelikle
çarpan Mercümekleme, Deniz Feneri, 17 Aralık talanlarının ve daha nicelerinin
babaları onlardır.
Ar, nâr ve şinâr ithamı altındakilerin buna karşı insanca ve mertçe bir tavır
sergilemeleri bekleniyor. Onlara sesleniyoruz: Ar, nâr ve şinâra uzaksanız, Kur’an’a ve
onun tanıttığı Allah’a gerçekten imanınız varsa, ilk adımı atın: Kitlenin önünde tövbe
edin. Aksi halde, Kur’an’ın tanıttığı anlamda bir Allahınız olduğuna asla
inanmayacağız!
Kurtuluşumuz bu uyanışta!
Özgürlük haykırışlarının bu yüzyıldaki en güçlülerinin zuhur mekânı da Türkiye’dir.
Türkiye’de anlam ve önemi gelecek zaman içinde daha iyi anlaşılacak bir büyük iş
yapılmıştır: Siyaset dinciliğinin kimliği ve tahribatı deşifre edilmiştir. Bunu yapanların
en güçlülerinden birinin de, bu satırların yazarı olduğunda Batı’da hemen hemen ittifak
vardır. Batı üniversitelerinin bizimle ilgili on küsur doktora tezine imkân vermesinin ve
Time Dergisi anketinde bizi dünya kamuoyunca ‘Yüzyılımıza etki etmiş en büyük yüz
adam’ listesinde 9. sıraya koymasının anlamı üzerinde bu açıdan da durmak gerekiyor.
Türkiye, birçok konuda olduğu gibi bu konuda da bir ‘farkediş tembelliği’ içinde
olabilir ama Batı, durumun farkındadır. Türkiye, dinci iktidarın neronik zulümlerinin
kahrı altında kendine gelmeye başlamıştır. Gezi Eylemleri bu kendine gelişin ilk işareti
oldu. O eylemdeki gençlerin ruhu tüm ülkeye egemen olsun diye dualar etmeliyiz.
Aşağıda o ruhtan gelen mektuplardan örnekler okuyacaksınız.
Prof. Dr. Füsun Özer yazıyor: “Ben Pensilvanya Üniversitesi diş hekimliği fakültesinde
öğretim üyesiyim ve 6 yıldır bu ülkedeyim. Şu anda hem internetten sizin programınızı
dinliyor hem de size yazıyorum. Birçok kitabınızı okudum ve buradan kitaptan
aydınlığa programınızı izliyorum. Size binlerce defa teşekkür ederim hocam, bana
kitabımı, dinimi öğrettiniz. Sizi dinledikçe Allahıma binlerce defa teşekkür ediyorum
bana sizi dinlemeyi okumayı nasip ettiği için. Sizi dinledikçe, okudukça nasıl üzülüyor,
nasıl kahroluyorum anlatamam. Uçakta gelirken Allah ile Aldatmak kitabınızı
okuyordum ve kitabı uçakta bitirdim. Kapağını kapattığımda ağlıyordum. Bu nasıl bir
şey böyle. İnsanlarımızı dinimizle ve Kur’an’la nasıl tanıştıracağız. Bütün dualarım
ülkem insanlarının daha fazla suç işlemeden doğruyu bulmaları için.” “Size buradan
saygılarımı iletiyor, sağlık ve mutluluk dolu uzun bir ömür diliyorum. Siz benim ülkem
için ve bütün İslam âlemi için o kadar önemlisiniz ki! Ne olur kendinize çok ama çok iyi
bakın.”
Deniz Topuz yazıyor: “Yaz tatillerinde Kur’an kursuna ya da mahalle bocalarına
giderek bu tatili tamamlardık. Tekrar yapınca bazı sureler ezbere yakın okunabiliyor
ama dur şunun anlamını bulup okuyayım deyince başın ağrıyor; anlamıyor,
bunalıyorsun; yorgunlukla kapatıyorsun. Bir gün ölüp gideceğim. O kadar kitap
okudum, Kur’an’ı okumadan bu dünyadan gideceğim düşüncesi bir yerlerde yumruk
gibi iniyor. 20’li yaşlardan 40’lı yaşlara böyle geliniyor. Tarikatlar mezhepler... İşin
içinden çıkamıyorsun. Hâlbuki sana bir kitap verilmiş. Bir dene. Şimdiye dek nelere
vakit harcadın, bir de buna harca. Defalarca başladığım ve niyet ettiğim bu kitabı
okuyorum, henüz bitiremedim. Önce kendim sırayla okuyayım dedim. Sonra zaten iniş
sırasına göre var onu da Yaşar N'uri Öztürk hazırlamış dedim, aldım. Şimdi namaz
surelerini Türkçesiyle ezberleyip okuyorum. Türkçesi içimi titretiyor. Düşünmek
güzeldir. Allah tövbeleri sürekli kabul eder, Gafurdur. Bana yardımcı oldunuz Allah da
size yardımcı olsun!”
Bilgin Erözlü yazıyor: “Yaşar Hocam! Kitaplarınızla, konuşmalarınızla karanlık
müptelası bu milleti aydınlığa taşıma ödevimizde bizlere ışık tutmaya lütfen devam
edin.”
Ne dediğini anlamadan namaz kılanlar lanetlenmiştir
Ne dediğini anlamadan namaz kılanları lanetleyen ben değilim, filan veya falan müfessir
veya fıkıhçı da değildir. Ne dediğini anlamadan namaz kılanları lanetleyen, Kur’an’dır.
Kur’an, namaz kılanların iki tipini lanetliyor:
1. Bir yandan namaz kılıp bir yandan da insanların haklarına tecavüz edenler, özellikle
kamunun haklarına tecavüz edenler.
Maun suresinin temel mesajı işte bu lanetlemedin Bu mesajın ayrıntılarını ben, L Maun
Suresi Böyle Buyurdu’ adlı devrim yaratmış kitabımda verdim.
2. Anlamını bilmediği, ne dediğini anlamadığı şeyleri okuyarak namaz kılanlar.
Ayrıntılarını ‘Ana Dilde İbadet Meselesi 1 adlı kitabımda verdiğim bu çok önemli konuyu
burada kısaca açıklayacağım. Önce, meseleye zemin oluşturan bir mektubu okuyalım.
Armağan Karamanlı yazıyor: “Hacı olmuş, 5 vakit namazını kılan kişilere, ‘Namazda
okuduğun şu duanın anlamını biliyor musun?’ diye sorduğumda bilmedikleri yanıtını
aldığım anda çok üzülüyorum. Diyorum ki, ‘Namazı Türkçe kılın, ne farkı var, anlam
olarak aynı şeyi söylemiyor musunuz?’ Bunu dediğimde, ‘Olmaz öyle şey, sen de Yaşar
Nurileşme’ diyorlar.” “Kuran'ı Kerim’in Türkçesini okudum, hâlâ baştan sona
okuyorum. İnen ilk ayet ‘Oku!’ Okumak ne demektir? Arapça’yı zaten öğrenemem;
bütün hayatımı ona adamam gerekir kî, öyle bir vaktim yok. İlk emir “Oku!” ne
demek? Bana otur Arapça’yı öğren ve anla mı diyor yoksa bu kitabı anla mı diyor?
Kutsal kitabımızı anlamam yönünde telkin veriyor. Ben insanların Türkçe namaz
kılınmaz derken nasıl bir vebal altına girdiklerinin farkına varamadıkları için çok
üzülüyorum. Allah’a yöneliş nasıl kısıtlanır, aklım almıyor.”
ALLAH, SADECE ARAPÇA MI BİLİYOR?
Dinci güruh, hemen hemen tüm konularda bugün bana yaptıkları zulmün aynısını,
İmamı Azam’a yapmışlardır. ‘İmamı Azam’ adlı iki eserimi okuyanlar bu gerçeği çok
yalın olarak görürler. Kur’an’ın tercümesiyle namaz meselesi, İmamı Azam’a
zulümlerine âlet ettikleri konuların başında gelir, imamı Azam 767 yılında dinci
namussuzlar tarafından öldürüldü. Aradan 1250 yıl geçti. Allah, o günden beri İslam
dünyası denen âlemin başını beladan kurtarmadı. Dinci imansızların bugün
yaptıklarına bakılırsa, Allah’ın cezalandırmasının daha uzun süre devam edeceğine
rahatlıkla hükmedilebilir. Dinci imansızlar, sadece kendilerini mahvetmekle kalmadılar,
bütün Müslüman kitleleri perişanlığa ittiler. Dahası: İnsanlığın başına da bela oldular.
Ve olmaya devam ediyorlar. İslam dünyası, bu imansız güruhun iftira, itham, akıl
düşmanlığı ve Kur’an’dan rahatsızlık gibi temel cürümlerini deşifre edip yeni nesilleri
bu güruhun aldatmalarından kurtarmadıkça mutlu olamaz. İmanını Kur’an’ın istediği
şekle getirip aklını işletmeti, eskilere tapmayı din zannetmekten kurtulmalıdır. Aksi
halde, cami sayısını arttırıp mabet sandığı o nifak ve şirk mekânlarında yatıp kalktıkça
Allah da onun perişanlığını arttıracaktır. Bunun böyle olacağı Kur’an’ın ve Hz.
Peygamber’in açık ihbarlarıyla belirlenmiştir.
Biz; akla dost, Kur’an’a imanı tam insanlar olarak, Arabizme, Ara pç ılığın soysuz
uşaklarına teslim olmadan Allah’ın dinini Allah’ın muradına uygun şekilde anlamak
için elimizden geleni yapalım; gerisini Cenabı Hak kotarır.
Boyutlarımızı tutan idrak, işte bu!
Serhan Bakır yazıyor:
“Birçok kitabınızı birkaç sefer dikkatle okudum, konuşmalarınızın çoğunu dinledim.
Dilerdim ki toplum olarak çok daha yüksek düzeyde bir kavrayış ve eğitim seviyesine
erişmiş olsak ve günümüzün sığ ve basit konularını aşıp cevherinizden tam anlamıyla
faydalanabilsek. Bazen sizi izlerken, üstat bir virtüözün Afrikalı bir kabileye Bach
çalması ve anlaşılmayı beklemesi gibi bir sıkıntı içinde olduğunuzu düşünüyorum.”
“Lise çağlarındayken televizyonda ilk kez sizi izlediğim ve ‘Kur’an okuyun’ sözünüzü
duyduğum gün Kur’an’ı elime aldım ve bir daha bırakmadım. Bu süreç içinde hayretle
şunu fark ettim: Ülkemizde Kur’an., aklını sıkı çalıştıran insanların gönlünden uzak,
gönlüne yakın olan insanlarınsa aklından uzak kalıyor. Dosdoğru yolu sayenizde
tutturduğumu düşünüyorum.”
“Ben mühendisim. Yapısal analiz, işimin gereği. Sizin Kur’an’ı analiz etme biçiminizi
gerçekten etkileyici buluyorum. Bakış açınızın ve yorumlayış biçiminizin radikal veya
reformist olduğunu düşünmüyorum. Tam aksine, bence tam olması gerektiği gibi
özçağrılı. Kur’an’ı yine Kur’an ile yorumluyorsunuz. Bunu yapabilmek içinse kitabın
tamamını, beynin kılcallarında çözümlemiş olmak gerekir ki bu da insanların yolunu
aydınlatmanız için size verilmiş bir hikmet, sayenizde bize de bir nimet.”
“Yaptığınız programları takip ettim ve insanın yaradılışına dair bir yorumunuz beni
yeni bir aydınlanmaya doğru adım attırdı: Melekler, ‘Yeryüzüne bozgunculuk edecek,
kan döken birini mi atayacaksın?’ diye sorduğunda, Allah, ‘Ben sizin bilmediklerinizi
bilirim’ diyerek cevap verdi. Dediniz ki, Melekler gaybı bilemeyeceklerinden, insanın
kan döktüğünü ancak daha önce görmüş oldukları için biliyorlardır. Şunu da eklediniz:
Buradan da insanın, farklı planlarda, daha önceden yaratılmış olduğunu ve bu sebepten
meleklerin insan doğasına zaten aşina olduklarını çıkartabiliriz.”
Sonsuzluk ve biz
“Sonsuzluğun Allah’a mahsus olduğunu düşünürsek dünya hayatının da ahiret
hayatının da bir başı ve sonu olduğunu söyleyebiliriz. Bizim için, dünya bayatı başlayıp
biteceği gibi, ahiret hayatı da başlayıp bitecektir. Bu belki bizim farkındalığımızın
dışında bir bitiş olabilir, fakat bittikten sonra Allah boş duracak değil ya, yaratılış
döngüsünü belki başka bir formatta, belki benzer bir biçimde tekrarlayacaktır. Böyle
döngüler içinde döngüler ile aslında gerçekleşmekte olan bir arıtma, saflaştırma,
iyileştirme süreci midir? Bu büyük tasarım hakkında sizin nasıl bir çözümleme
yaptığınızı ve nasıl bir sistem tasarımı gördüğünüzü merak ediyorum.”
“Son dönemde yapılan teorik fizik çalışmaları, zamanı mekân ile birbirine bağlayan
Einstein’ın kuramlarından uzaklaşıyor ve zamanı 4. boyut olarak değil bağımsız bir
unsur olarak tanımlama eğilimi gösteriyor. Siz, Kur’an koordinatları çerçevesinde, nasıl
bir zaman algılıyorsunuz? Allah’ın yaratışını, büyük tasarımım nasıl görüyorsunuz,
mekanizmanın temel çalışma prensiplerini, döngülerin başını, sonunu nasıl
tanımlıyorsunuz? Kendi katında var olmayan zaman kavramını bizim algılayacağımız
bir forma sokan, muhteşem ve kusursuz bir tasarım ile her şeyi var eden Kabbimizin
bunu neden yaptığını düşünüyorsunuz?”
“Son günlerde sizinle ilgili çıkan yalan haberden sonra fark ettim ki sizi gözleriyle ve
sözleriyle devirmeye çalışan bir grup var. Umarım ne sizin sağlığınıza ne de keyfînize
zerre bir zararları olabilir ve yaptıklarının da cezası asla affedilmez.”
Ümidimiz bu gençlerde
Serdar Cihan Güleç yazıyor: “1982 doğumluyum. Ailem Boğaziçi Üniversitesi mezunu
mühendis bir çift. Ben lisans eğitimimi klasik diller üzerine yaptım. Eski Vutıan Dili ve
Edebiyatı mezunuyum. Ardından Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Felsefe
Tarihi'nde yüksek lisans yaptım. Lisans eğitimime ilaveten Klasik usulde aldığım
eğitimle, Modern Arapça ve İslam bilimleri üzerine aldığım eğitimi de koyarsak 10
seneyi aşkındır bu alanda çalışıyorum. Aynı zamanda, çeşitli seviyelerde İngilizce, Klasik
Yunanca, Latince, Arapça dersler veriyor, çeviriler yapıyorum.”
“Çocukluğumda ve gençliğimde size karşı nefret ve önyargılı bir söylem içinde,
tahammül edemediğim bir süreç yaşadım. Söylediklerinizi araştırma ve inceleme gereği
duymamıştım. İşin gerçeği İslam’ı da pratik olarak yaşamıyor ve tamamıyla ütopik bir
dinin imkânsızlığıyla adeta onu rafa kaldırmış gibi davranıyordum. Üniversite
yıllarında tekrar İslam'a döndüm.”
“Daha sonra bir filoloji öğrencisi olarak Allah'ın mesajını anlamak için Arapça
öğrenmeye karar vererek onu da ‘aziz’ addettiğim geleneğin mirasına sahip çıkmak
üzerinden yapmaya meylettim. Medreselere gittim, çeşitli insanlarla oturdum, kalktım.
Bir dizi metin okudum, farklı coğrafyaların insanlarıyla görüştüm. Arapça öğrenmek
suretiyle farklı dünyaları kendilerinin anlattığı biçimiyle tanıdım. Daha sonra, ihtilaf
kültürünü tanımam sizin gibi bazı modern araştırmacılara birtakım suçların isnat
edilmesine şahit oldum ve bunda siyasal tutumların dinsel hezeyan olarak yansıtıldığını
gözlemledim. Bu benim için ikinci bir uyanış oldu.”
“Arapça öğrendiğimde ve temel kaynakları taradığımda getirdiğiniz eleştiriler ve
çözümlemelerin kaynaklarına ilk elden ulaştım ve aradan geçen yıllar sonunda gördüm
ki verdiğiniz bilgiler doğruymuş.”
“Söylediklerinizi sorgulanamaz bir dogma gibi kabul etmiyorum. Ama artık sizden
nefret etmiyorum, hak yolunda yaptığınız işlerden dolayı diğer bütün Müslümanlar gibi,
gayret eden bir insan evladı olduğunuz için size bir borcu ödüyorum: Size teşekkür
ediyorum. Peşinen taklitçiliğin altında örselenmeyen bir zihinle söylediklerinizi Allah’ın
ve Kur’an’ın, iyi niyetin, aklın çerçevesinde ele almak benim şiarım artık.”
“Kendimi hesaba çektiğim düşünce serüvenimde, Yaşar Nuri Oztürk'ün haklı olduğuna
inandığı davasında üslubunun ve iletişiminin herkesten daha nazik, mütevazı olmasının
kaçınılmaz olduğu önerisini de kendisine ileterek, kendisinden helallik isteyerek saygı ve
selamlarımı sunuyorum.”
Tahsin Sırsaklar yazıyor: “32 yaşında inşaat mühendisiyim. Size duyduğum saygıyı,
sevgiyi ve hayranlığı burada anlatmaya çalışsam, inanın maillere sığdıramam. Bence siz
Türkiye’nin yetiştirdiği en önemli ilim adamısınız. Ve en önemli aydınısınız. Ben ve
benim gibilerin ufkunu açan, hurafelerden kurtaran, gerçek Kur’an'ı anlamamızı
sağlayan yegâne insansınız.” “Kitaplarınız, TV programlarınız sayesinde hurafeye
bulaşmadım, gerçek dini öğrenmeye çalıştım ve beynimi kimse zehirleyemedi.
Katıldığınız programların internet üzerinden tekrarını izliyorum geceleri. Allah sizi
başımızdan eksik etmesin. Sizi çok seviyoruz.”
Her komünist ateist değildir!
Komünizm, ekonomik bir düzendir. Baş düşmanı da sömürü, kapitalizm ve onların
hamleci gücü olan emperyalizmdir. Bir komünist ateist olabileceği gibi, son derece
dindar da olabilir. Tarih, özellikle İslam tarihi bunun örnekleriyle doludur.
Emperyalizmin öncüleri olan kapitalist kodamanlar, komünizmin kendileri için bir tür
Azrail olduğunu bildiklerinden onu sahneden silmek için ellerinden gelen her şeyi
yaptdar. Ve bu, insanlığın en büyük kayıplarından biri oldu. Emperyalizmin komünizm
aleyhine birinci dereceden kullandığı araç iftira olmuştur. Emperyalizmin kapitalist
firavunları, baş düşmanları komünizmi yenik düşürmek için tarihin en büyük
namussuzluklarına tevessül etmekten çekinmediler. Bu namussuzlukların en başta
geleni, “Komünizm eşittir ateizm” sloganıdır. Özellikle Müslüman kitleler,
emperyalizmin komünizme karşı verdiği onursuz savaşta, işte bu slogan kullanılarak
aldatıldı. Ve ne yazık ki, tek düşmanı zulüm (sömürü, istila, hak ihlali, haram servet,
emeğe ihanet) olan İslam, baş düşmanı olması gereken emperyalizmin yanında, hatta
hizmetinde bir konuma getirildi. Son yüzyılda, insanlık için de İslam ve Müslümanlar
için de en büyük kayıp bu olmuştur. Şimdi, bu kaybın acılarını fark eden, vicdanı
yerinde bazı insanların mektuplarından örnekler verelim.
Adem Çolak yazıyor: “Elimde, yazmış olduğunuz ‘Kur'an’ı Tanıyor musunuz?’ adlı
kitabınız var. Bence insanlar bu eserinizi okumalılar ve bunu okuduktan sonra Kur'an-ı
Kerim’i okumalılar. Allah senden razı olsun, kalemine ve yüreğine sağlık.”
“Yalnız, kitabınızın 212. sayfasında dini Allah adını kullanarak sömürü yapanlardan
bahsederken, 1990’Lı yılların en hararetli 'şeriat' demagogları içinde, eski yılların en
hızlı ateist-komünistleri de vardır, şeklinde bir cümle kullanıyorsunuz. Buradan şunu
anlıyoruz ki ateist olan aynı zamanda komünisttir de. Yahut komünist olan ateisttir. Ben
bir komünistim hocam ve komünizmin Istamla asla ters bir yapı olduğunu da
düşünmüyorum; bilakis, komünizmin, Kur'an-ı Kerim’in bahsettiği doğruluk,
dürüstlük, hak yememe, yardımlaşma, sosyal adalet ilkelerine en yakın bir ekonomik
sistem olduğunu kabul ediyorum. Her komünist ateisttir diye bir şey yoktur. Ateizm ve
komünizm farklı şeylerdir. Sadece söylemek istedim.”
“Sen yüce rabbimin bizlere bahşettiği tebliğe ilerden birisin. Seninle daha bir sever olduk
yüce dinimizi, senin bilginle ve önderliğinle keşfettik yüce kitabımızı ve seninle anlar
olduk yüce peygamberimizi. Biz senden ziyadesiyle razıyız, Allah da senden gani gani
razı olsun!”
İrem Özkaya yazıyor: “Ne güzel ilham kaynağısın anlayana! Öğrenmeye meraklı
olanadır mesajınız. Düşünme ve algı çok önemli ve bu da angutlarla çok zor. Bu
çabalarınızdan bir ışık doğacaktır.”
“İlkin, sevgili annemden duydum adınızı, o gün bugündür konuşmalarınızı gönülden
severek dinliyorum.”
Yanmak ve uyanmak
"Hamdım; yandım, piştim" diyor Mevtana Celaleddin Rumî. Varlıktaki oluş ve eriş
sırrım ifade eden ölümsüz sözlerden biridir bu. Hamlıktan pişmişliğe, tohumdan filize,
filizden çiçek ve meyveye geçiş, yolcuları kadar yolları da yürüyen hayatın her an yeni
bir menzile ulaşma aşk ve iradesinin sergilenişidir. Bu halden hale geçiş, diğer
varlıkların aksine, insanda, ‘kendini fark eden değişme’ olarak yürür.
İnsandaki şuurlu yol alışın göstergesi ıstıraptır. Bu yüzden, Mevlana, insandaki oluş ve
erişi ‘yanmak’ diye niteliyor. Taş-toprak da yanar ama onların yanışı ıstırap değildir;
çünkü onlar şuurlu değillerdir. Yani anların ‘ben’i yoktur.
Yanışsız ulaşılan zevkler aşk olmuyor. Yanışsız elde edilen kadın, sevgili olamıyor, sadece
‘dişi’ oluyor. Aşk, vuslatı hep dağın arkasında tutar ki âşık biraz daha yanabilsin. Arzu¬
ladığınızı kolayca kollarınıza teslim eden bir sevda aşk değil, et ve kan hoşnutluğudur.
Yanışsız işlenen günahların bile zevki yoktur. Yanışı olmayan yüzlerde nur, gözlerde fer
göremezsiniz. Yanışsız elde edilmiş servetlerle beslenenler insan otamıyor; insan görünü¬
münde hayvan oluyor.
Yanışı olmayan ibadetler Hakk'a vardırmıyor, sadece nefsi oyalıyor. Yaratıcı ruhların,
yanışın eşlik ettiği günahları yanışsız ibadetlere tercih etmeleri bundandır.
Yaratan karşısında boyun büktürüp gözyaşı döktüren günahları, ukalalık ve tamlık
duygusuna götüren ibadetlere tercih edin. Çünkü birincisinde yanmak, İkincisinde
aldanmak vardır.
Allah'a, iddia ve gurur kapısından gitmeye kalkan, yolda kalır; Allah’a, boyun büküş ve
gözyaşı kapısından gitmeye bakın. Çünkü o kapıda yanışa bağlı eriş vardır.
Yanmak, gerçek uyanışın anasıdır. Yanışsız uyananlar, gerçek ayıklığa ulaşamazlar,
uyur-gezer olurlar. Israiloğulları, yanarak uyanmış bir kitle olduklarından dünyayı
avuçlarında tutuyorlar. Israiloğulları’na hep ıstırap veren çöl, Arap’a bol petrol verdi de
ne oldu! Yahudi hâlâ güçlü, Arap hâlâ hor ve zelil.
EN BÜYÜK NİMET, CUMHURİYET
Tanrı bize petrol vermedi diye yakınmayın. Bize, uyuşukluğa yenik düşürmeyen bir
nimet gerekirdi; Tanrı bize onu verdi. O nimet, Atatürk Cumhuriyeti’dir. Bedava bulan¬
lar kıymetini bilmeseler de bu cumhuriyet, bu yüzyılda İslam dünyasına verilmiş nimet¬
lerin en büyüğüdür. Büyük yanışların karşılığı olarak elde edilmiş bir eriştir Atatürk
Cumhuriyeti: Yüz bini aşkın şehit Çanakkale'de, 20 bin şehit Kurtuluş Savaşı'nda.
Türkiye'yi, 21. yüzyılda tevhidin en büyük kalesi olma kaderini layık gören Yüce Tanrı,
her türden mirasyedi hainin yaygarasını, cumhuriyetin yeni oluş ve erişler elde
etmesinde ‘deneyim’e dönüştürecektir. Sabredin göreceksiniz.
Allah'ın vaadi haktır. Elverir ki, daha iyi pişebilmek için yanabilme gücünüzü koruyun!
Müşriklere karşı tavrımız ne olmalı?
Önce bir mektubu okuyacağız. Nazlı Özhan ve arkadaşları yazıyor: “Yayınlamış
olduğunuz kitaplarınızı zevkle okuyoruz ve çevremize de öneriyoruz. ‘Lanetlenen Soy*
adlı kitabınızın 199. sayfasında bahsettiğiniz müşrikler konusunda iki sorumuz olacak:
1. Müşriklerle nikâh caiz değildir. Müşrikler kadın veya erkek müminlerle
nikâhlanamazlar. 2. Müşriklerin kestiği etler yenmez. Yahudi ve Hıristiyanların
kestikleri hayvanların etleri yenilir, müşriklerin kestiği yenmez. “Burada bahsi geçen
veya kastedilen müşrikler kimler ve hangi topluluktur. Bu konuda bizleri aydınlatırsanız
seviniriz.”
ŞİRKİN ESAS ÇEHRESİ HEP SAKLANDI, ÇÜNKÜ...
Şirk, Müslüman kitlelere, Kur’an’ın ve Hz. Peygamberin anlattığı gibi hiçbir zaman
anlatılmadı. Konuyu, Kur’an’ın ve Hz. Muhammed’in beyanlarına uygun olarak
anlatan ilk eser benim ‘Din Maskeli Allah Düşmanlığı: Şirk* adlı eserimdir.
Neden anlatmadılar şirki? Çünkü Kur’an’ın anlattığı şirk, Arap-Emevî saltanatının din
diye dayattığı şeyin ta kendisiydi. Emevî Arabizmi Kur’an’ın tanıttığı şirkin
anlatılmasına izin verseydi kendisinin gerçek kimliğini deşifre ettirmiş olacaktı. Buna
izin veremezdi. Emevîleri aynen takip eden saltanat dincileri bugün aynı yolu izliyor ve
Kur*an*m tanıttığı şirkin örtülü kalması için her oyunu oynuyorlar. Şirkin tevhit dinine
karşı bir din olduğunu söylemiyorlar; şirki ateizm veya dinsizlik diye tanıtarak kitleleri
aldatıyorlar. Şirki Kur’an’ın tanıttığı şekilde tanıtırlarsa camilerde bir yığın maskeli
müşrikin kol gezdiği ortaya çıkacak ve dinciliğin maskesi düşecek. O bakımdan durumu
olabildiğince idare etmeye çalışıyorlar.
Bana sataşmalarının sebebi, benim bu durumu Kur*an*ın karşı çıkılamaz hüccetleriyle
ortaya koyarak insanlığı ve Türk halkını uyandırmamdır. Ben; ‘Allah ile Aldatmak*,
‘Din maskeli Allah Düşmanlığı: Şirk*, ‘Maun Suresi Böyle Buyurdu* ve ‘Kur*an*da
Lanetlenen Soy’ adlı kıyamet koparan kitaplarımla, maskeli müşrik olan dincilerin
maskelerini yırttım veya tama-men düşürdüm. Benden nefret etmelerinin sebebi budur.
Şaşılacak bir şey yok.
Şirk konusunda uyanmak isteyenler, ‘Şirk* adlı kitabımı mutlaka okuyacaklardır; başka
çare yoktur. Mektuptaki sorunun özel cevabına gelince, o şudur: ‘Müşrikler’ denince
Kur’an bir kategorik topluluk anlamaz; şirke batmış kişileri anlar. Bir müşrik, Allah’a
inanabilir, namaz kılabilir, oruç tutabilir, hacca, umreye gidebilir. Ama bunları yapması
onu müşriklikten kurtaramaz. Bakacağımız esas nokta şudur: Bir kişi, Allah ile insan
arasında yaklaştırdılar, şefaatçılar, kurtarıcılar kabul ediyor mu! Allah’ın yetkilerinin
bir kısmını bir biçimde binlerinin kullanmasına seyirci kalıyor mu! İnsan haklarını
çiğniyor, kamu haklarını yiyor mu! Dine, ibadet hayatına ve özellikle de namaza riya
bulaştırıyor mu! Buna bakacaksınız; bunlara bulaşarak müşrik durumuna düşmüş
kimseyle evlenmeyeceksiniz, onun kestiği eti yemeyeceksiniz, onunla aynı safta namaz
kılmayacaksınız. Çünkü Kur’an’a göre, müşrikler‘Allah düşmanıdır ve bizatihi
pisliktir.’ (Tevbe suresi, 28,114) Bu kadar açık ve net.
Yıllardır beklediğimiz, bu sesti!
Asırlardır beklediğimiz yaratıcı, kurtarıcı, erdirici ses nihayet yükselmeye başladı.
Allah’a sonsuz şükürler olsun! Mutluyum, bu sesin yükselmesinde tarih ve Tanrı bana
görev verdi. Çok ıstırap çektim, çok zulme maruz kaldım; haklarım çok çiğnendi ama
geldiğimiz yer bütün bunları unutmamı gerektirecek bir büyük ‘mutluluk çizgisi’dir.
Son zamanlarda birbiri ardınca aldığım her düzeyde mektuplar, iletiler bu
söylediklerimin tarihsel belgeleridir. Bir bilim ve düşünce adamı, bu belgelere sahip
olabilmek için neler vermez! O beklenen sese çok güzel bir örnek sunuyorum.
Ali Topaloğlu yazıyor: “Yaşadıkça, bir şeyler öğrendikçe sizi saygı, sevgi ve duayla
anmaya devam edeceğim. Din konusunda bize sorgulamayı ve düşünmeyi öğrettiğiniz
için size minnettarız. Devrim niteliğindeki (Şirk, Maun Suresi Böyle Buyurdu, Allah ile
Aldatmak, Kur’an'daki İslam, İslam Nasıl Yozlaştırıldı, Lanetlenen Soy, Kur'an’m
Yarattığı Devrimler) kitaplarınızı okumuş bulunmaktayım. Şu anda da ‘Kur’an'ın
Temel Kavramları’ adlı iki ciltlik eserinizi okuyorum.”
“Kitaplarınızı okudukça toplumun geleneksel tabular altında nasıl sıkıştığını, cehalet ve
ilimsizliğin nasıl din sanıldığını görmekteyim. Yüzde 99’u ‘Müslüman’ (!) olan bir
ülkede insanlar inandıkları kitabı okumuyor veya okuyamıyorlar. Birileri onlara
Kur’an'ı anlamadığı dilde okutuyor ve bir şeyleri anlamalarını engelliyor. Dini saltanat
dincisi hocalardan öğrenmekteler. Ve işin ilginç yanı dini, bu hocaların dedikleri
sanıyorlar. Kimse ‘Neden?’ diye sormuyor veya birileri onlara bu soruyu sordurtmuyor.
Din adına söylenenler kimse tarafından sorgulanmıyor. Kimse ‘Nerede yazıyor,
Kur’an'da böyle bir şey var mı?’ sorusunu sormuyor. Gerçi sorsak ona da cevapları
hazır: Hadis adı altında bir sürü yalan söz üretiyorlar. Akılla, ilimle, mantıkla, Kur'an
ile bağdaşmayan bu sözleri sorgulayanlar sünneti inkârla suçlanıyor.”
“Toplum olarak müthiş bir çıkmazın içindeyiz. Saltanat dincisi hocalara kayıtsız şartsız
itaatin bizi sefalet ve karanlığa götürmekten başka bir işe yaramadığını görüyoruz.”
“Anılan hocalar ve onun gibileri bizi dinsiz gibi görüyor. Biz onların anlattığı gibi bir
dine inanmıyoruz. Biz, Allah'ın gönderdiği Kur’an'm dinine inanıyoruz, saltanat
dincilerinin dinine değil. Biz, insan haklarına saygılı, bütün insanları eşit gören, yetimin
itilip kakılmasını lanetleyen, insanlık adına değer üretmemizi isteyen Kur'an’a
inanıyoruz, Allahu Ekber nidalarıyla insanları yakan veya kafa kesenlerin dinine
değil.”
“Bize, bu anlamda yol gösterdiğiniz için size bir kez daha teşekkür ediyorum ve ne
kadar teşekkür etsem az, onu da biliyorum.”
O ses eyleme dönüşmeli!
Bir önceki yazım, beklediğimiz sesin artık çıkmaya başladığını ifade için yazılmıştı.
Okuyucularım, o sesin epey zamandan beri var olduğunu bildiren iletiler gönderdiler.
Çok mutlu oldum. Bu yanılmamı mutluluk vesilesi sayarım. O halde şunu söyleyelim:
Artık o ses eyleme dönüşsün. Çünkü Türkiye ve genelde tüm İslam dünyası, korkunç bir
karanlığa ve yıkıma doğru gidiyor. Mademki ses var, eylem de gelsin.
Doç. Dr. Hakan Yıldırım’ın mektubunu bu temennimi unutmadan okuyalım: “Yıllardır
Beklediğimiz, Bu Sesti’ yazınızı okudum. Biraz alındım. 45 yaşındayım. Sizi ben,
1983'ten bu yana okumaktayım ve emin olunuz sizi milyonlar okuyor. Milyonlar sizin
söylemlerinizle bu dini tamdı, bildi ve ona yaklaştı. Atatürk'e de... 12 yaşımdan bu
yana, ben de sizi, Allah'ın dinini gerçek anlamda anlatan, özel görevlendirildiğine
inandığım insanlardan biri olarak görmekteyim. Yanlış anlaşılmasın; sadece insan
olarak görmekteyim; insanüstü bir varlık olarak değil.”
“Yazdıklarınızın hepsine gönülden katılıyorum. İJlkede her şeyin içinin boşaltıldığı,
üniversitelerin hiçbir niteliğinin kalmadığı şu karanlık günlerde ifade etmek isterim ki,
beklediğiniz o ses hep vardı. Olacak da. En azından ben 12 yaşımdan bu yana o sesi hep
işitiyorum." “Sağlığınıza iyi bakınız ve sinirlenmeyiniz. Çünkü insanlar kitaplarınızı
daha çoook okumak istiyor. Elbette ben de.”
DİNİ KUR'AN'DAN KOPARANLARI LANETLEYİN!
Gökhan Derbent yazıyor: “Ben Sünnî bir aileye mensubum ama kendim yaklaşık beş
sene önce Müslüman oldum (Kur’an Müslümanı) şimdi ailem ve çevremdeki herkes
beni dinsiz, deli ilan etti. Sizi çok önceden beri takip ediyorum. Raflarım sizin
kitaplarınızla dolu, bundan dolayı, ‘Seni o Yaşar Nuri yoldan çıkarttı' diye bir de sizden
şikâyet ediyorlar, hatta annem sizin için: 'O adamın telefonu yok mu, ver bana arayıp
konuşacağım, dinden çıkarttı seni' diye söylenip duruyor. Tabii ki ben inandığım yoldan
dönmedim, dönmeyeceğim!"
“Tüm elçiler böyle ne dediğini anlamayan kişilerin kınama ve iftiralarına maruz
kaldılar. Ben bir Müslüman olarak bunları gördüğümde ne kadar doğru yolda
olduğumu anlıyorum. Sizin gibi âlimlerden Allah razı olsun! İnsanlara ışık oluyorsunuz.
Ben de Kur’an ile bu ışığı taşıyabildiğim yere kadar ulaştıracağım. Tümü bir araya gelip
dinsiz ilan etseler de umurumda değil. Esas umurumda olan, Allah. Ben de O’nun kitabı
ile şaşmadan yürüyeceğim.”
Gökhan kardeşim! Tevhidin büyük peygamberi Hz. İbrahim’in, müşrik babası
tarafından, bizim peygamberimizin de müşrik amcası tarafından ‘dinsiz-imansız, sapık’
ilan edildiğini unutma. Şunu da bil: Mevlana Rumî diyor ki, “Kapalı kapı sana nasıl
açılır, anahtara düşman kesilmişsin!” Bugünkü İslam dünyasının ve Türkiye’nin
çelişkisini, dramını bu söz kadar güzel anlatanı olamaz. Müslümanlar, bir yandan,
kurtuluş kapısının kendilerine açılmadığını en acıklı sesleriyle haykırıyorlar, öte yandan
o kapıyı açacak ne kadar anahtar adam varsa onları dışlıyorlar. Örnek mi arıyorsunuz?
Atatürk’e ve ona yapılanlara bakın! Daha elle tutulur örnek mi istiyorsunuz? Bana
yapılanlara bakın!
İmamı Azam bilinmeden olmaz!
Asırlarca aldatıldık. Kur’an okumak adına Arap harflerinin telaffuzunu bize kutsal bir
uğraş olarak dayattılar. Hem beynimizi hem gönlümüzü hem de imanımızı perişan
ettiler. Kur’an ‘tedebbür’ (yani ne dediğini anlayarak okuyup okuduğu üzerinde
düşünmemizi) istiyor, Arapçı dayatmacılarsa ‘tedebbür’den hiç söz etmiyor, sadece
‘telaffuz’ dayatıyorlardı. Çünkü saltanatları, Kur’an’ın ne dediğinin anlaşılmamasına
uyarlanmıştı. Onu tehlikeye atamazlardı.
Bu imansız ve namert oyunu tarih içinde ilk darbeleyen ilim ve irfan öncüsü, İmamı
Azam oldu. Arapçılık onun yaptığından çok rahatsızdı. Onu ilmen ve fikren aşamadılar,
teslim alamadılar. Sonunda zehirleyip öldürdüler. Ama onun yaktığı ışık, Batı’da kilise
kodamanlarının saltanatını yıktı. Luther’in devrim yaratan fikirlerinin öncüsü İmamı
Azam’dır.
İmamı Azam’m fikirlerini bir devletin omurgası, bir devrimin ruhu yapan önderse
Mustafa Kemal Atatürk oldu. Bu gerçeği insanlığa ilk kez ama çok özet olarak
PakistanlI düşünür Muhammed İkbal (ölm. 1938) açıkladı.
İmamı Azam’m muhteşem mesajıyla Atatürk icraatı arasındaki irtibatı, ayrıntılı
biçimde ortaya koyma onuru bize nasip oldu. ‘Arapçılığa Karşı Akılcılığın Öncüsü
İmamı Azam* adlı eserimiz, yaptığımız o işin belgesi ve göstergesidir.
Şimdi Arabizmi din diye yutturanların dayatmalarından ıstırap çekmiş milyonlardan
birinin ibret dolu mektubunu okuyalım:
Necdet Kaplan yazıyor: “İyi eğitim görmüş, ana kucağında İslam dini ile tanışmış
biriyim. Sülale boyu dindar bir aileden geliyorum. Helal lokma yiyerek büyüdüm. İnşaat
mühendisliği mesleğimi helal lokma yiyerek sürdürüyorum. Rahmetli babam beni
ilkokul sonrası, Kur’an’ı okuma eğitimine gönderdi. Tecvitti telaffuzla Kur’an’ı Arapça
olarak okumayı öğrendim. Ancak Besmele’nin dahi anlamını öğrenemedim.”
“Sizi televizyon programlarınızdan tanıdım. Yaklaşımlarınız, beni Kur*an*ı kendi
dilimden okuyup, anlamaya sevk etti. Babamın bana verdiği Kur’an’ı Arapça okuma
eğitimi, manevî haz dışında bir katkı sağlamadı. Eserleriniz ve sıkı uyarılarınız
sayesinde Kur’an mealini okumaya ve Kur’an’ı anlamaya yöneldim. Aman Allahım!!!
Her bir ayet bir ışık.”
“Hayatım boyunca; İmamı Azam Ebu Hanîfe adlı kitabınız kadar beni etkileyen,
Müslüman âlemde bu gün yaşanan sefilliklerin ve rezilliklerin nedenlerini bu kadar
güzel anlatan bir eser okumadım, görmedim, duymadım. Birçok konuya cevap
bulmakta zorlanıyordum. Dünyamı aydınlattınız. Cenabı Allah her iki dünyanızı
aydınlık kılsın. Karşılaştığım herkese, İmamı Azam adlı eserinizi büyük bir heyecanla
anlatıyor, okumalarını tavsiye ediyorum. ‘Okumadan ölmeyin!* diyorum. Eserinizin
/.A
hepsini okuyorum. Ancak İmamı Azam adlı eseriniz her şeyi bir arada anlatıyor. Neden
Müslümanlar bu kadar sefil duruma düştüler? Bu sorunun cevabı mükemmel bir
anlatımla bu eserinizde veriliyor.”
“Siz; İslam âlemi ve insanlık için, çok değerlisiniz. Allahın izniyle siz ve sizin gibiler
sayesinde İslam aslına dönecektir. Sayenizde, İslam âleminde yaşanan olayları, bunların
nedenlerini artık çok rahat anlayabiliyorum. Uyardınız, uyandırdınız. Allah, bu ışığı
etrafınıza yaymaya devam etmekten sizi mahrum bırakmasın!”
Muhammed İkbal'i mutlaka tanımalıyız!
Ömer Eren yazıyor: “Gaziantep Universitesi'nde genç bir İngilizce okutmanıyım.
Düşünce dünyamın, açtığınız ufuklarla ne kadar geliştiğini kelimelerle tarif etmem
imkânsız. Tarihin size verdiği kutlu görevin bizler de şahidiyiz. Biz de bu yolda bir toz
parçası olabilirsek ne mutlu.”
“Muhammed İkbal'in eserleri ile ilgili araştırma yaparken, üstadın 1908 yılında vermiş
olduğu bir konferansın Lahor’da 1977 yılında basılmış ikinci baskısını buldum. Kitap
Avustralya’daydı aradan getirttim, bugün elime geçti. Kitabın adı ‘İslam as an Ethical
and a Political ideal’. Bu kitabı Türkçeye çevirerek halkımıza bir katkıda bulunmak
istiyorum.”
“İkbal konusunda tartışmasız bir otorite olan sizin bu konuda eğer mümkünse
tavsiyelerinizi ve uyarılarınızı öğrenmekten mutluluk duyarım. Çeviriye hemen
başlayacağım. Size çok minnettarım. Bu duygularımı bir defa rüyamda size ilettim ama
dünya gözü ile de sizinle bir kahve içmek için neler vermezdim! Allah sizden razı olsun!”
TÜRK DİLİNDE İKBAL
İkbal’in bir konferansı olan bu eserin ilk baskısı, 1955, ikinci baskısı 1977 ve üçüncü
baskısı 1988 yılında Lahor’da yapıldı. Benim elimde üçüncü baskısı var. Baskıyı
gerçekleştiren S.Y. Haşimî, eseri dipnotlar ve açıklamalarla zenginleştirmiştir. İkbal’in
bu önemli eserini ben, son yedi sekiz kitabımda geniş sayılacak ölçüde değerlendirdim.
Ama bu yetmez. Hayatî mesajlar taşıyan o eserin bağımsız bir kitap olarak ve İkbal’le
ilgili geniş bir giriş de eklenerek basılması çok yararlı olur. Bu işi genç bir İngilizce
okutmanının üstlenmesi sevindiricidir.
İkbal, hem dinciler hem de angutlar tarafından yadırgandı. Angutlar onu, Kur’ancı
olduğu için sevmediler. Dincilerin onu dışlaması içinse pek çok sebep vardı: İkbal
akılcıydı, Kur’ancı idi, hukuk devletinden yanaydı, felsefeye çok önem veriyordu.
Dahası: İkbal, bazı küçük eleştirileri olmakla birlikte cumhuriyetçi ve Atatürkçü idi.
Atatürk’ü, İslam dünyasının tıkanan yolunu açıp karartılan kaderini aydınlığa çıkaran
önder olarak görüyordu. Kendisi için yapılan duaları da “Bu duaları Mustafa Kemal
için yapın” diye Atatürk’e yönlendiriyordu.
İkbal, Atatürk’ün devrimlerini İmamı Azam fıkhının modern bir uygulanışı olarak
görüyordu. Cumhuriyeti ve parlamenter sistemi, Kur’an’ın taleplerine tamamen uygun
sistem olarak değerlendiriyordu. Parlamenter sistemin, Kur’an’ın ruhuna hilafet
sisteminden çok daha uygun olduğu kanaatini taşıyordu.
İkbal’i Türkiye’de ve Türkçe okuyarak tanımak isteyenlerin başvuracağı kaynak bizim
eserlerimizdir. Özellikle, ‘İmamı Azam’ve ‘Hallâc-ı Mansûr’ adlı eserlerimiz bu
konunun temel kaynaklarıdır. ‘İmamı Azam’ kitabımın 13. bölümünün adı,
‘Muhammed İkbal’in İmamı Azam Fıkhıyla Atatürk Cumhuriyeti Arasında Gördüğü
Paralellik’tir. ‘Hallâc-ı Mansûr’ adlı eserimin ikinci cildinde yer alan yaklaşık yüz
sayfalık dokuzuncu bölüm ise ‘Hallâc’m Yirminci Yüzyılda Zuhuru: Muhammed İkbal’
başlığını taşıyor.
Anahtar, Mustafa Kemal'dir
İslam dünyası, itiraf etsin veya etmesin, Atatürk’ün bıraktığı yere gelebilmek için
çabalıyor. Çabalıyor ama gelemiyor; gelemediği için de başı beladan kurtulmuyor.
İslam dünyası bahtını aydınlığa çıkaracak kapıyı bir türlü açamıyor. Neden? Cevap,
Mevtana Celaleddin Rumî’nin şu sözünde saklı:
“Kilitli kapı sana bir türlü açılmıyor, çünkü anahtara düşman kesilmişsin.”
İslam dünyası, bahtını aydınlığa açacak kapının anahtarı hükmündeki adamların
tümüne düşman, tümünü dışlıyor. İslam dünyası, asırlardan beri, anahtar adamlara acı
çektiriyor. Onları kendisinden saymamayı hüner sandığı için onlara acı çektirmeyi de
zafer bellemiş. Sürünmesinin esas sebebi bu...
Bu yüzyılın en büyük Müslüman düşünürlerinden biri olan Sudanlı aksiyoner Mahmud
Muhammed Tâha, ana eseri ‘İslam'ın İkinci Mesajı’nın 4. baskısına yazdığı önsözde
şunu demiştir: “Bu kitap, cumhuriyetçi davanın temel metnidir.” Muhammed Tâha, ne
demek istediğini şu satırlarla daha açık hale getirmektedir:
“İslam iki mesajdan oluşur: Birincisi Kur’an’ın ikincil metinlerine dayalı ilk mesaj,
İkincisi, Kur'an’ın birincil metinlerine dayalı ikinci mesajdır. İlk mesaj şimdiye kadar
yorumlanmıştır, ikinci mesaj ise yorumlanmak için beklemektedir. Bu ise uygun kişi ve
millet geldiğinde gerçekleşecektir.” (Tâha, İslam'ın İkinci Mesajı, 4. baskıya önsöz)
Bize göre, uygun kişi ve millet, tarihin diyalektiği tarafından Mustafa Kemal ile Türk
milleti olarak tarih sahnesine gönderildi ama beklenen yorum tam yapılamadı. Onu
bugün biz yapmaya çalışıyoruz. İslam dünyası Atatürk’e ve mesajına düşman kesilerek
ondan yararlanmanın yollarını kendi eliyle kapattı. İslam’ın ikinci mesajının
tamamlanması için yine aynı millet mi devreye sokulacaktır, başka bir millet mi, ileriki
zamanda göreceğiz.
DİNCİLİK İŞTE BÖYLE VİCDANSIZDIR!
Mahmud Muhammed Tâha’mu sözü, Mustafa Kemal’in cumhuriyeti kurup
devrimlerini hayata geçirişinden yaklaşık 90 yıl sonra söylenmiştir. Yani, İslam
dünyasının en ileri devrimcileri bile, Mustafa Kemal’in hayata geçirdiği bir mesajın
rüyalarını yeni yeni görmeye başlamışlardır. Ve dahası: Adına ‘İslam dünyası’ (!)
dedikleri dünya, bu rüyayı görenlere bile tahammül edememektedir. Bu rüyayı
görenlerden biri olan Tâha’yı ‘mürted oldu’ diyerek astılar. Beş vakit namaz kılan sûfî
bir mümindi Tâha. Ne var ki mevcut iktidara muhalifti. Böyle olunca da dinciliğin
‘irtidat’ ithamından kurtulamadı. Dincilik işte böyle imansız, böyle namussuzdur!
Sözün özü: Mustafa Kemal’in kudret ve azametini anlamak için şu ‘İslam dünyası’
dedikleri âlemin tutarsızlıklarına, pisliklerine, sefalet ve rezaletine bakmak yeterlidir.
Sudan’da Bir Müslüman Devrimci; Mahmud Muhammed Taha
İSLAM’IN İKİNCİ MESAJI
Aşağıda ilk yayın tarihi Mayıs 1976 olan Taha’nm İslam’ın İkinci Mesajı kitabının bir
özetini bulacaksınız. “İnsanlığın ilerlemesinin çağlar boyu hedefi sonunda uzaya insan
göndermek değildi. Hedef insan teklerini kendilerini gerçekleştirecekleri yörüngelere
oturtmaktır. Bunun böyle anlaşılma zamanı geldi. Her akıl sahibi kadın ve erkek bu
hedefe yürümek için insani çabayı düzeltmelidir.”
Önsöz
Bu kitapçığın amacı okuyucuya ‘Cumhuriyetçi Kardeşlerdi tanıtmaktır. Kurulduğundan
beri ve hareketin değişik aşamalarında Yeni İslâmî Hareket, IJstat M. M. Taha’nm
önderliği altında, İslam’a dayanan, ya da daha doğrusu, İslam’ın evrensel unsurlarına
dayanan bir fikriyatı benimsedi. Bu unsurlar inanç, cins, ırk ve diğer sınırları aşar. Yeni
Islami Hareket’in benimsediği Islami fikriyat ‘İslam’ın İkinci Mesajı’ olarak anılır. Bu
kitapçıkta ana hatlarının açıklandığı şekliyle yenilenen Islami ideal, ideal bir toplumun
inşasının temellerini oluşturacaktır. Burada demokrasi ve sosyalizm de el ele vermiş ve
sosyal eşitlik hâkim olmuştur. Böyle bir topluma olan ihtiyaç gerçekte küreseldir.
Dahası, İslam’ın ihyası, bu kitapçıkta açıklandığı gibi, her insan tekinin kendi ‘kişilik’ve
‘aslilik’ boyutunu gerçekleştirme; ya da başka tabirle kendi mutlak insani özgürlüğünü
kazanma imkânını verecektir. Kişilik Yeni Islami Hareket’in sunduğu yeni Islami
anlayışın etrafında döndüğü ana eksendir. Bu gerçek, İslam’ın yeni anlayışının çağdaş
insanlığı asıl ilgilendiren yanıdır. Dr. John Voli adlı bir Amerikalı ile yazışmasında Taha
şöyle demiştir:
“Şimdiki ki ti ev i uygarlığımız ve şahsiyetsizleştirici büyüklükler artık yerini küçük-şahsi,
sokaktaki adama ait-şeylere bırakacaktır. Her insan kendi içinde bir amaçtır. Başka bir
amacın aracı değildir. İsterse geri zekâlı olsun, oluş halinde bir ‘Tanrı’dır o. Ve ona
kendini böyle geliştirmesi için tüm fırsatlar verilmelidir.”
Giriş
Artık ‘Din’ sorununu, modern insanın krizi ile ilgili bütün tartışma girişimlerinin başına
koymanın zamanı gelmiştir. ‘Din’ tabiri, şüphesiz, burada genel anlamında bir hayat
tarzı ya da bir ahlaki davranışlar sistemini tanımlamak için kullanılmakta olup; buna
doğru bir dünya görüşü ve izlenim ile tasarımlarını toplumsal ve ferdi planda
gerçekleştirme imkânları da dâhildir. Böylece her fert iman ve inanç ile kesinlik ve
hakikate ulaştırılacak, bu sayede korkularından kurtulacak, huzura, gerçek özgürlüğe
ve hep artan, ebedi saadete erecektir.
Bu anlamda ‘Din’ sorunu çağımızla çok ilgilidir. Bu çağda karşılaştığımız zihin
karışıklığı tek bir ana nedene indirgenebilir: Bitim ve teknolojideki büyük atılımlara
karşın insan davranış ve ahlakındaki açık gerilik. Bu nedenle, çağdaş insanın
probleminin bir ‘ahlak krizi’ olduğunu söylemek gerçekten anlamlıdır.
Modern insan, maruz kaldığı baskılar altında nasıl doğru ve bilgece davranmazsa delirmek ve kendi ile birlikte tüm insanlığı yok oluşa götürmek kaderi olur.
İslam
İslam en genel anlamıyla, akıl sahibi olan olmayan her ‘yaratılmışın’ yol gösterici ve
ilksel İlahi I-İrade’ye teslimiyeti demektir ki bu İrade belli bir amaca doğru evrimi
yürüterek İnsan’ı tarih sahnesine çıkardı. Ama daha sınırlı ifadesiyle İslam, insanı, nihai
mükemmelliği oluşturan tüm İlahi sıfatlara halife (varis) kılındığı o Kayıp Cennet’e geri
götürecek yolu gösteren vahyedilmiş tüm monoteist dinleri kucaklayan bir üstün
fikriyatın adıdır. Bu şekliyle İslam, bu asil amaçlara yürüyen her dini kapsar; onların
yol ve yöntemleri geldikleri zaman ve mekâna göre değişse de. Yine sınırlı anlamıyla
İslam, Kuran’da Allah’ın Peygamber Hz. Muhammed’e vahyettiği mesajı tarif eder; bu
gelen son kitaptır. Biz bundan sonrasında bu bağlamdakilerle ilgilenecek ve Kuran’ın
evrensel içeriklerine hitap ederek, Yeni Islami Hareket’in, ‘Din’in ‘ilmi’ aşamasını
ortaya kovuşunu göstereceğiz. Buna İslam’ın İkinci Mesajı da diyoruz; o, insanları
birbirine bağlayan şeylerden, yani akıl ve kalbin ortak yetilerinden kalkarak, tüm inanç,
cins, ırk ve diğer sınırları aşmakta’ ve bizi İnsanlık Çağı’na taşımaktadır.
KURAN:"MEKKELİ VE MEDİNELİ AYETLER"
On üç yıl boyunca Kuran, Mekke’de Peygamber Hz. Muhammed’e indi. Ona, Rabbinin
yoluna güzel öğüt ve hikmetle çağırmak ve insanlarla akıl yoluyla tartışmak görevi
verdi, çünkü dinde zorlama yoktu. Aynı zamanda ona, erkek-kadın tüm insanların
hayatın her alanında eşit olduğunu ilan görevi de verdi. Kısa sürede yeni din toplumun
her alanından katılımcıları kendine çekti; gelenler özellikle Mekke’nin köle ve ezilmiş
sımfiarındandı. Bu Mekke’nin yönetici ve hâkim sınıflarını huzursuz etti; onlar kendi
ekonomik ve siyasi çıkarlarının elden gittiğinden korkuyorlardı.
Bu korku, ‘Muhammed kendi çocuklarımızı bize karşı kışkırtıyor’ gibi sözlerde açığa
çıkar. Ama bu kesimler korkularını dindarlık kisvesi altında gizleyerek, atalarının dini
adına İslam’ın takipçilerine karşı lanetli bir terör kampanyası başlattılar.
Müslümanların Mekkeli hâkimler ve din adamları sınıfı elinde maruz kaldıkları
muamele ve onların Hz. Muhammed’i öldürme girişimleri, birçok insanın o dönemde
daha gelişmiş ve aydın bir hayat tarzına barışçı bir çağrıya karşı akıllıca cevap
vermekte yetersiz kaldıklarını gösterir. Sonuçta, Peygamber Medine’ye yerleştiğinde,
temel insan haklarını, her alanda kadın erkek eşitliğini vazeden ve her kula mutlak
kişisel özgürlük yolunu açan Ulu Mekkeli ayetler dönemi sona erdi ve Medeni ayetler
inmeye başladı.
Medineli metinler Peygamber’i, kendi umurlarını başarılı şekilde idare edemeyen
insanların üzerinde gözetici atadı. Dahası Peygamber ve MUslümanlar, ilk defa Medineli
metinlerde kendilerini korumak için savaşmaya çağrıldılar; oysa Mekke döneminde
bundan bahis yoktu. Bu daha sonra İslam’ı kılıçla hâkim kılmaya dönüştü. Bunun
nedeni birçok insanın tebliğ ve irşat ile arzulanan seviyeye gelmesindeki yetersizlikti.
İslam’ı kılıçla yayma, artık Medeni metinlerde insanların eşitler olarak muamele
görmemeleri de demekti. Bu dönemde sosyal plana da bakarsak, artık kadınlarla
erkeklerin de eşit muamele görmediklerini görüyoruz. Medeni ayetler erkekleri
kadınlardan sorumlu kılmış, bunun sebepleri bu metinlerde açıklanmıştır. Siyasi ve
ekonomik alanlara da bakarsak Mekki ayetlerdeki eşitliğin de Medeni ayetlerde
eşitsizliğe yerini bıraktığını görüyoruz:
Dolayısıyla çok açıktır ki, Medeni ayetler, her ne kadar kendi indikleri dönemin
seviyesine nazaran büyük bir sıçramayı da temsil etseler de, temel hak ve hürriyetleri
sağlayan ve kadın erkek tüm insanları hayatın her alanında eşit kabul eden Mekki
ayetlerle kıyaslandığında İkinciler daha üstündür.
Öyleyse buradan dosdoğru şu sonuç çıkar: Kuran’ın Mekki ve Medeni ayetlere
bölünmesi temel bir ayırımdır, çünkü Mekki ayetler temel ve asli hükümler, Medeni
ayetler ise dönüştürücü hükümlerdir; amaçları dönüşüm halinde bir toplumu organize
ederek Mekki ayetlere dönüş için yolu açmaktır.
İslam’ın İlk Mesajı
Medeni ayetlere dayalı İslam’ın ilk mesajında Peygamber Medine’deki Islami düzeni
kurdu. Bu ilk rejim büyük bir devrim idi ve önce Arap yarımadasında sonra dünyanın
diğer bölgelerinde yaşayış biçimini kökten değiştirdi. Gerçekten de bu düzen, erkek,
kadın ve çocukların yaşadığı korkunç şartları iyileştirmekte büyük hizmet görmüştür.
Örneğin o çocukları öldürmeyi kesin olarak yasaklamıştır; hâlbuki bu kız çocuklarını
öldüren Araplar arasında yaygın bir uygulamaydı. Zekât verme müessesesini zorunlu
bir dini emir haline getirerek muhtaç ve fakirlerin ekonomik koşullarını düzeltmeye
çalıştı; Peygamber’i ashabıyla şuraya davet etse de, onu şuranın fikrini kabul ya da
redde serbest bıraktı ve kadınların durumunu İslam’ın gelişinden önce yaşadıkları
koşullara nazaran hayli düzeltti.
İslam’ın İlk Mesajı’nın modern insanın ihtiyaçlarını karşılamada yetersiz kalışı İslam’ın
sonu anlamına gelmez. Bu basitçe şu anlama gelir: Artık İslam’ın İkinci Mesajı’m
araştırmanın ve buna uygun Islami hükümler geliştirerek modern insanın ihtiyaçlarına
cevap vermenin zamanı gelmiştir ki böylece o kendi iç sorunları ve çelişkileriyle baş
edebilecek ferdi bir yöntemle donatıtabilsin ve böylece mutlak özgürlüğe ya da ebedi
saadet hayatına ulaşabilsin.
İSLAM’IN İKİNCİ MESAJI
Hz. Peygamber’in ‘özel’ hayatında Mekki ayetlere uyması, öte yandan Medeni ayetlerin
tüm sosyal, politik ve ekonomik hükümlerin kaynağı olarak kullanılması, İslam’ın iki
farklı düzeyine işaret eder: Peygamber’in takip ettiği bir düzey ve toplumun genelinin
takip ettiği diğer bir düzey birlikte var olurlar. Birincisi, hiç şüphesiz, İkincisinden çok
daha insancıl ve yüksektir. Mekki ayetlere dayalı ve Peygamber hayatında örneklik
edilen seviyeye biz İslam’ın İkinci Mesajı diyoruz.
Daha önce söylendiği gibi, Mekki ayetler terk edildiği için, bugüne dek İslam
toplumlarım yöneten kanunların bunlara değil, Medeni ayetlere dayalı olduğu açıktır.
Dolayısıyla İslam’ın İkinci Mesajı’m uygulamak için, Islami hükümleri bilinçli olarak
Medine seviyesinden Mekke seviyesine geliştirmek gerekiyor. Islami hükümlerin bu
bilinçli gelişiminde bize İslam’ın özgün ruhu önderlik edecektir; mutlak insani
özgürlüğü arayışta o bulunmakta, Peygamber’in hayatında gösterilmiş bulunmaktadır.
Biz ayrıca tam sosyal adaleti arayan çağdaş toplumun ihtiyaçlarında da yol göstericilik
bulacağız.
Islami hükümlerin Medeni seviyeden Mekki seviyeye gelişimi sosyal, siyasi ve toplumsal
her alanda ciddi yankılar yapacaktır. Belki bu çerçevede şu kadarını söylemek yeter ki,
bu hükümlerin gelişimindeki ana itici faktör, hayatın her alanında eşitlik sağlayarak bir
ideal toplum inşa etmek, burada demokrasi ve sosyalizmin geçerliliğini sağlamak ve
böylece sosyal eşitliği hâkim kılmaktır. Ekonomik ve siyasi eşitliğin doğrudan sonucu
olarak sosyal eşitlik, ifadesini birçok alanda bulur. Belki en önemli tezahürü kadınların
özgürleşmesi ve erkeklerle hukuk ve hayatın her alanında eşitlikleri konusunda olur.
Kadın sorunu, İslam’a karşı yapılan itirazların birçoğunun sebebi olmakla, bu sorunu
biraz daha uzunca ele almaya ve İslam’ın İkinci Mesajı’nda kadınların hukuki ve sosyal
durumlarının, Mekki ayetlerin ‘temel ayetlerin uygulanmasıyla nasıl geliştiğini ve
çağımız kadınlarının istek ve ihtiyaçlarını Islami ruha uygun olarak nasıl karşıladığını
açmaya gerek var.
İKİNCİ MESAJDA KADINLARIN DURUMU
İslam’ın İkinci Mesajı kadınları her atanla erkeklerle eşit statüye çıkarır. Ama kadınlar
açısından bu gelişimin en çarpıcı olduğu alan evlilik yasalarıdır. İslam’ın İkinci Mesajı
evliliği hukuki açıdan iki eşit ortak arasında bir sözleşme olarak yeniden tanımlar.
Sözleşme serbest iradeyle kabul edilir; her iki ortağa da eşit hak ve sorumluluklar
yükler ve gerekirse, yine iki tarafın anlaşmasıyla feshedilir. Çok kadınlılık, yani İlk
Mesaj’da, bir kocanın hepsine eşit davranmak şartıyla dört kadın alabilmesi, İkinci
Mesaj’da nadir istisnalar dışında kesinlikle yasaklanır; bu istisnalar kısır bir kadın ya
da evlilik gereklerini yerine getiremeyen hasta bir kadın durumunda olabilir.
Bunlar Medine düzeyinden Mekke düzeyine geçişin birkaç örneğidir. Ama İslam’ın
İkinci Mesajı’ndan evlilik kurumunun en çok etkilendiği bir başka nokta da, bugün her
yerde saldırı altındaki bu kurumun fonksiyonları ve bireyleri mutluluğa, özgürlüğe ve
ruhi olgunluğa ulaştırmaktaki büyük rolü açısındandır. İslam’ın İkinci Mesajı’na göre
evlilik artık, çift arasındaki sadece üreme ve böylece insan neslini sürdürme amaçlı ve
bu arada cinsel doyumu sadece bu fonksiyonun yerine getirilmesi için bir araç kabul
eder şekilde düşünülemez. Bu modası geçmiş evlilik anlayışı, insanın bizatihi bir amaç
değil, başka amaçlar için araç olarak düşünüldüğü bir dönemin kalıntısıdır.
İNSAN VE KORKU;
Önceki bölümlerde, İslami hükümleri Medine seviyesinden Mekke seviyesine
çıkarmakla, İslam’ın İkinci Mesajı’nın modern ve gelişen bir topluma, demokrasi ve
sosyalizmin barıştığı ve sosyal adaletin geçerli olduğu bir topluma giden yolu açışını
konuştuk. İnsanların fakirliğe, baskıya ve ayırımcılığa karşı korunduğu böyle bir
toplum ise modern insanın krizine karşı sadece kısmi bir cevaptır. İnsanı asıl
sersemleştiren şey korkudur; insani hayatında edindiği ve hayvan ve insan atalarından
devraldığı korku. Yukarıda anlatıldığı temellerde ideal bir toplumun inşası insanın bu
kazanılmış korkusunu hafifletir. Ama ister kazanılmış, ister tevarüs edilmiş olsun,
korkunun nihai fethi, kişiyi özel bir metotla donatmakla olur ki, bu şekilde özgün ve
hakiki bilgiye ulaşır. Burada anlar ki, kötülük arızi ve geçicidir, ama iyilik asli ve
kalıcıdır. Bu türden bilgi mutlak insani özgürlüğe ulaşmakta bir önkoşuldur. Peki, ama
mutlak insani özgürlükten kastettiğimiz nedir?
Mutlak İnsani Özgürlük
Mutlak insani özgürlük konusuna geldiğimizde, İslam artık dar manada bir din
olmaktan çıkar ve öyle bir hayat tarzı olur ki, her bireyi kendi mutlak özüne götürür.
Gerçekten de özünü aramak tüm dünyada yaygın bir fenomendir. Özgünlük ifadesini
mutlak insani özgürlükte bulur. Peki, nedir bu? Mutlak insani özgürlük, insanın
dilediğini düşünmesi, düşündüğünü söylemesi ve söylediğini yapmasıdır, o şartla ki,
söylediği ya da yaptıklarının sonuçları insan ya da diğeri tüm yaratıklar için iyi
olacaktır.
Ama bu mutlak insani özgürlükten önce bir toplumda sunulan sınırlı özgürlük vardır.
Toplumdaki özgürlük, insanın dilediğini düşünmesi, düşündüğünü söylemesi ve
söylediğini yapmasıdır; o şartla ki, bu başkalarının özgürlüğünü ihlal etmesin. Eğer ihlal
ederse sonuçlarına katlanır. Aksi hal ise özgülüğün anarşiye yozlaşmasıyla sonuçlanır.
Başkalarının özgürlüğüne müdahale yasaların konusudur. Yasanın meşruiyeti ise,
İslam'ın İkinci Mesajı’na göre yasanın insanın mutlak insani özgürlüğe muhtaç olduğu
gerçeğini toplumun tam sosyal adalet ihtiyacıyla uzlaştırmasındadır.
Bu meşruiyet çerçevesi, üç sacayağı olan ekonomik, siyasi ve sosyal eşitlik üzerinde
duran ideal toplumun inşasında yardımcı olur. Bu tür bir toplum ve özgün bir ibadet
metodu ile insanların kendi özünü gerçekleştirmesi yolu açılır. Bundan sonra herkesin
insani özgürlüğünü elde etmesi konusuna gelebiliriz.
PEYGAMBER’IN ÖRNEĞİ;
Yukarıda söz edilen özgün yöntem, Peygamber Hz. Muhammed’i örnek alma, özellikle
de ibadetlerinde örnek almaktan geçer. Peygamberi örnek almanın arkasındaki neden,
herkesin kendi kişiliğini dönüştürerek kendi mutlak özüne varmasıdır. Bu gelişme,
kişinin tüm kazanılmış ve tevarüs edilmiş psikolojik komplekslerinden arınması ile olur
ki bunlar özgürlüğün ana düşmanlarıdır.
Bu komplekslerden kurtulmanın yolu Kuran ve Hz. Peygamber’in bize ilettiği ibadet
pratikleridir. Özel ilgiyi hak eden bir ibadet pratiği Peygamber’in kendine hep mutluluk
veren namazıdır. Hz. Peygamber’in günlük beş vakit namazı ve gece kıldığı teheccüd
namazı onun ibadet pratikleri içinde özel yer tutar. Bu, namazda zihin, vücut ve kalbin
tüm boyutlarının işe müdahil olarak insan tekini ilerleyici biçimde bütünleştirmesi
nedeniyledir. Artık iç ve dış ben arasında, ya da bilinç ve bilinçsizlik arasında fark
yoktur.
İnsan namaz ve abdestin tüm psikolojik takıntılardan kurtulmakta ne roller oynadığını,
ya da bilgili bir insanın namazı nasıl bir ‘psikoanalitik tedavi seansı’ olarak
kullanabileceğini uzun uzun anlatabilir. O bunu her gün ve her gece tekrarlayarak
dengeli, olgun ve üretken bir kişi olabilir; sonuçta mutlak insani özgürlüğü
yakalayabilir. Ama bu kitapçığın boyutları bizi konuyu burada toparlamak zorunda
bırakıyor.
Hayatını derinleştirmek ve açmak, hislerin zenginleşmesi ve düşüncelerin
keskinleşmesidir. Hislerin zenginleşmesi huzur içinde bir kalp, düşüncelerin
keskinleşmesi berrak bir zihin gerektirir. Yani bizim varacağımız huzur-u kalp ve
berrak zihindir. Daha önce de söylediğimiz gibi, Yeni tslami Hareket Kuran’ın evrensel
içeriğine müracaatta başarılı olmuş, ‘Din”in ‘İlmi’ aşamasını ortaya çıkarmış, ya da
İslam’ın İkinci Mesajı’m ortaya koymuştur. Bu mesaj insanları birbirine bağlayan şey,
yani onların ortak kalbi ve akli yetileridir. Dolayısıyla İslam’ın İkinci Mesajı’nın
İslam’ın ilmi aşaması olduğu konusunu biraz ele almak gerekir ki bunun değişik
açılardan birçok açılımları vardır.
DİNİN İLMİ AŞAMASI
Dikkatli bir incelemeyle anlarız ki, dünyada çıkan dış çatışmaların çoğu aslında insanın
kendi içindeki iç çatışmaların uzantısıdır. Öyleyse dış sürtüşme ve çatışmaları
sonlandırmak için önce içeridekileri bitirmek gerekiyor.
Bunu derken, bazen iç çatışmaların bitmesinin de dışarıdaki çatışmaların bitmesine
bağlı olduğunu fark etmiyor değiliz. Gerçekte dış ve iç çatışmalar ilişkisi diyalektik bir
ilişkidir. Ama insani gelişimin bu aşamasında iç çatışmaların giderilmesi daha önemlidir.
V'e Din’in barışçı bir rol oynaması için onun bir ‘öz bilimi’ olması ya da bir çeşit
‘Psikoloji’ olması, problemleri analiz etmesi, teşhis ve tedavi etmesi, kişiliğin iç ve dış
boyutlarda tam gelişimini sağlaması gerekiyor. Böylece iç çatışmalar sonunda yatıştırılır
ve tamamen fethedilir. Bu da dış çatışmaların engellenmesi ve tamamen kalkmasını
sağlar.
Yukarıdaki özelliklerle Din’in geri gelmesi ve bir özgürleştirme ve barış aracı olarak
hizmet etmesi, onun o derece ‘ilmi’ olmasını gerektirir ki, bildiğimiz manada bilimi
aşabilsin ve bir ‘öz ilmi’ olabilsin. İşte bu özellikler İslam’ın İkinci Mesajı’nda vardır;
oysa diğer gelişkin Din formları, Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslam’ın İlk Mesajı da dâhil,
yetersiz kalmaktadır. Bundan kastın, bu dinleri çöpe atmak olduğu çıkarılmamalıdır.
Yüksek ahlaki, ruhi ve aydın ideallerin gerçekleşmesi az ya da çok yukarıdaki dinlerce
de tam olmasa da uygulanmaya çalışılıyor ancak yetersiz kalıyor.
Bu anlamda İslam’ın İkinci Mesajı, geçmiş ve şimdiki tüm kuşakların, tüm dünyanın,
tüm sanatsal, edebi, bilimsel ve dini kazanımların da varisidir.
SONUÇ:
“Bugün tüm engeller yıkıldı ve insanlığın Rabbi kabilenin yıkık mabedinin kapısına
geldi” Hintli şair Kabindranath Tagore’un bu sözleri, belki de tüm dünyada paylaşılan
bir duyguyu yansıtıyor. Bu duygu, belki de insanı insandan uzak tutan tüm fizik
engellerin büyük çapta kalkmasına dayanıyor.
Şu çok açıktır ki, zaman ve mekân engelleri büyük çapta teknolojik ve bilimsel
ilerlemelerin ulaşım ve iletişime verdiği çok yüksek hızlar sayesinde yıkıldı. Bu zaman
mekân engellerinin yıkılışı gezegenimiz Dünya’da daha yüksek derecede coğrafî
birleşme sağladı. Bu coğrafî birleşme düşünce ve duyguda da daha geniş çapta
birleşmeyi davet ediyor.
Düşünce ve duygu alanlarındaki bu birleşme aynı zamanda barış talebince de
zorlanıyor; daha önce dediğimiz gibi barış artık bir ‘ölüm kalım meselesi’dir.
Elinizdeki kitapçık eski din formları olan Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslam’ın ilk mesajı
arasında herhangi bir laik felsefe ya da ideolojinin düşünce ve duygu birliği
sağlayamayacağını bir nebze göstermiştir. Bu kitapçığın asıl amacı ancak İslam’ın İkinci
Mesajı’nın bu istenen birleşmeyi sağlayabileceğidir; çünkü o tam da insanları birbirine
bağlayan şeylere, akıl ve kalbin ortak değerlerine bitap ediyor.
Ayrıca bu kitapçık kaba ha Harıyla, İsla mi hükümleri Kuran’ın Medine seviyesinden
Mekke seviyesine çıkarmakla, İslam’ın İkinci Mesajt’nm, demokrasi ve sosyalizmin el
ele verdiği ve sosyal eşitliğin hüküm sürdüğü ideal bir toplumu kurmaya giden yolu
açtığını da gösterdi.
Böyle bir toplum, ideal ‘Peygamber örneği’ndeki ibadet yöntemleriyle birleştiğinde,
İslam’ın İkinci Mesajı’nın insanın kendini gerçekleştirmek, ya da mutlak insani
özgürlüğe varmak için sunduğu imkânı gösterir.
Son olarak, İkinci Mesaj ’ın bir yandan demokrasi ve sosyalizmi birleştirmesi, diğer
yandan bir ‘psikoanalitik teknik’ olarak sunduğu ibadetle her insana kendi olma
imkânını getirmesi modern insanın sorunlarına tek cevap ve onun hastalıklarına kesin
tedavidir.
İslam’ın İkinci Mesajı, tüm inanç, cins, ırk ve diğer sınırları aşarak dünyada cenneti
kurmayı ve insanı Kâinatın Efendisi makamına meşru yoldan geri döndürmeyi
amaçlamıştır. İnşallah diyerek bu kitapçığı kapıyoruz.
İsimsiz ve ölümsüz bir kahraman;
Çok uzun olmasaydı başlığı şöyle de atabilirdik: “Bu ruhu taşımıyorsanız abımızı
secdeye koymayın!” Bu ruhu taşımayanların yaptıkları secdeler, Kur’an’ın açık
tanıklığıyla sahiplerine sadece lanet getirmektedir. Aynen bugünkü Türk toplumuna
getirdiği gibi...
İsimsiz kahramanın davranışına, yakında çıkacak olan ‘Ebu Zer’ kitabımın rötuşlarını
yaparken Tarihçi Yakubî’nin eserinde rastladım ve gönlüm, gördüğümü sizinle
paylaşmak istedi. Tarihçi Yakubî (ölm. 292/904), bütün zamanlara bir onur ve dürüstlük
anıtı olarak aktarılması gereken bir hazine memurundan söz etmekte, onun, devlet
hâzinesini akrabası Emevîlerin talanına maruz bırakan ve buna tepki veren sahabîleri
işkence ve sürgünlerle süründüren üçüncü Halife Osman’a açıkça karşı çıkışını kayda
geçirmektedir. Adı verilmeyen bu Medineli hazine eminiyle ilgili şu satırlar var
Yakubî’de: “Abdurrahman bin Yesar’dan naklen Ebu tshak bildiriyor:
Medine’de beytülmal âmili (devlet harcamalarını yapmakla görevli kişi) olan birini
görmüştüm. Halife Osman, bir akşam beytütmale gelerek görevliye ‘Hakem bin Ehil
As’a şu kadar miktar öde’ diye talimat verdi ve ekledi: ‘Sen bizim hazinedarımızsm;
sana bir şey verirsek al, seni görmezlikten gelirsek sesini çıkarma.’ Hazine görevlisi şu
karşılığı verdi Halife’ye: ‘Allah’a yemin olsun ki yalan söylüyorsun! Ben ne senin
memurunum ne de ailenin; ben bütün Müslümanların hazine görevlisiyim.”
Bu kahraman bürokrat bununla da yetinmedi: Cuma günü, Osman minberde hutbe
okurken ayağa kalktı ve elinde tuttuğu hazine anahtarlarını Halife’ye doğru fırlatarak
haykırdı: “Ey insanlar! Bu Osman sanıyor ki ben onun ve ailesinin hazine memuruyum.
Hayır, öyle değil. Ben Müslümanların hazine görevlisiyim. Hâzinenizin anahtarlarını,
huzurunuzda Halife’ye iade ediyorum.” Osman sesini çıkarmadan anahtarları aldı.
(Yakubî, Tarih, 2/168-169)
Secdenin hakkını vermek işte bu! Yolsuzluk dosyalan yayınlanmaya başlayınca,
“Başbakan söyledi, ben de yaptım.” diyerek işin içinden sıyrılmak ‘Müslümanlık’ iddiası
olan adamın yapacağı iş değildir. O dosyalar ortalığa serilmeseydi o sözü söyleyecek
miydin? Hayır! Gül gibi yürüyüp gidiyordun. Öyle olduğu içindir ki, birkaç gün sonra
çark ettin.
Yaptığın işin yolsuzluk ve talan olduğunu itiraf ediyorsun ama bunu “Başımızdaki
adamla birlikte yaptık” diyerek kendini aklamaya çalışıyorsun. Bir suçu, hem de insanı
dinden-imandan çıkarıp lanetin gayyasına yuvarlayan bir Maun suçunu, tek başına
değil de binleriyle işlemek o suçu suç olmaktan çıkarıyor mu?
Özetleyelim: Andığımız isimsiz kahramanın vakarlı ve cesur duruşu varsa kurtuluş ve
rahmet getiren iman vardır, namaz vardır, secde vardır. Yoksa namaz ve secde
fotoğraflarının getirdikleri, rahmet değil, lanettir. Dincilerle onları başlarına oturtan
ülkeye de lanet getiriyor.
Anadilde ibadete geçilmedikçe Kur'an'dan nasiplenemeyiz
Asırlardır nasiplenemedik. Dinci imansızlar bunu biliyorlar ama onların derdi kitlelerin
Kur’an’dan nasiplenmesi değil, uyuması olduğu için Kur’an’ın okunup anlaşılmasını
değil, Arapça kelimelerinin telaffuzunu dayatıyorlar. Emperyalizmin hizmetinde ABD
hizmetkârı olarak çalışan bîr takkeli psikopat, dinini Kur’an’a teslim etmek isteyerek
Kur’an mümini olma gayreti gösterenleri ‘sapık’ diye tanıtmak sapıklığını
gösterebiliyor.
Bu meselenin ayrıntılarını, çıkış noktalarını, kaynaklarını, söylemek zorundayım ki, bu
konuda bir devrim olan ‘Ana Dilde İbadet Meselesi’ adlı kitabım ortaya koymuştur.
Dikkatle ve tekrar tekrar okunmasını önemle rica ediyorum.
Şimdi, üzerinde olduğumuz bu meselede acı çekerek işin farkına varmış müminlerden
örnek mektuplar görelim.
Okan Değirmenci yazıyor: “Sizin her programınızı takip etmekteyim. Allah sizden razı
otsun! İnanıyorum, mekânınız cennet olacaktır. Kur’an’ı Arapça okumak ve bunun
gerekliliği şeklinde anlatılan uydurmaları deşifre ettiniz. Bir insanın bir yazıyı bilmediği
bir dilde okuması ve telaffuz etmesi beyne, akla ihanettir. Böyle bir beyin bir daha
düşünebilir mi, yaratıcı olabilir mi? Olamaz. Olamıyor da. İslam âleminin akıl ve
bilimden nasipsizliğinin ana sebebi bu.”
“Bu dinciler tarih boyu bu konuya dokundurmadılar, çünkü bütün yalanlarının,
iftiralarının, sahtekârlıklarının dayanağı bu. Bu kırılmadıkça İslam âlemi ne kadar
zaman geçerse geçsin ilimden nasipsiz kalacaktır. Sizden ricamız, bu konuya Maun
suresi kadar önem verip bunu her platformda anlatmanız. Bugün Diyanet 5,8 katrilyon
parayı kime veriyor? Bilmediği bir dilde ibadet ettirsin diye memurlarına maaş olarak
veriyor ve saltanatlarını idame ettiriyor.”
Heyran Aliyeva Bakû’den yazıyor: “Bende eksik olan kitaplarınızı da bana ulaştırdılar.
Kur’an’ın Öğrettiği Dualar kitabınızda dua kavramını ne kadar güzel ve derin
anlatmışsınız. Onlarca defa okudum çok önemli mesajlar içeren satırları. Kitaplarınızı
kokladım ve okudukça bilgi ve zekânızın kokusu sardı ruhumu. Sayenizde, 31 yaşımda,
anadilimde ilk kez hakiki namaz kıldım. Hayatım boyu ruhum buna muhtaçtı. Ne
muhteşem bir duygu!
“Teşekkür ederim her şey için. Y Ularınızı, rahatınızı harcadınız bu bilgileri elde etmek
için. Sınırsız emek ve gayret gösterdiniz ve bize hazır olarak sundunuz tüm ışık dolu
bilgilerinizi.”
“Kur’an’la bir aşk içindeyim. Söylediğiniz gibi, aklımı alıp tekrar yeni bir akıl veriyor.
Doymuyorum. Rahmetli büyük dedenizin dediği gibi, Knr’an’a doymak için bir ömür
yetmez. Allah babanıza ve annenize rahmet etsin! Mekânları cennet olsun! Ahiretleri
nurla dolu olsun! Onlara sizin gibi evlat yetiştirdikleri için minnettarım. Düşünüyorum,
sizin mealiniz olmasaydı, Kur'an olduğu halde Kur'an’sız yaşardım!? Size ne kadar
teşekkür etsem az! Allah, hayatınızı her daim güzelliklerle kuşatsın. Allah sizi korusun!”
Din adına vahşet ve dehşet!
Herkes bundan şikâyetçi. Ortaçağın engizisyon mahkemeleri döneminde bile böylesine
yoğun şikâyet yoktu. Çünkü engizisyon cellâtlarının yaptıkları sadece Hıristiyan camiayı
ilgilendiren bir mesele olarak algılanıyordu. Kilise, engizisyon felsefe ve ruhunu başka
kitlelere dayatmıyordu.
Bugün, Müslüman yaftalı birileri, vahşet ve dehşeti üretmekle kalmıyor, bunun ‘ebedî
hayatı kurtaran bir nizam’ olduğu yolunda bir propagandayla dünyanın uykularını da
kaçırıyor. İnsanlık bu eşi-menendi görülmemiş vahşete karşı elbette savunmaya geçecek,
elinden gelen her türlü tedbiri alacaktır. Bu arada, fırsatı ganimet bilen Müslüman
düşmanı birileri de olup bitenleri yirmi dört saat dünyanın dört bir yanma yayıp
Kelimei Şehadet aleyhine propaganda yapıyor.
Esas sebep kimler? Müslüman geçinenler. Bu ne demek? Bugün Müslüman’ın en büyük
düşmanı Müslüman’ın kendisi demek?
“Allah, aklını işletmeyenler üstüne pislik indirir” (Yunus, 100) diyen Kur’an işte,
yaşanan bu gerçeklere dikkat çekiyor. Yoksa gökten kazurat filan yağmaz.
İlkel dinci tasallutun sebep olduğu feryat, binlerin, yüz binlerin, milyonların feryadıdır.
Kimisi sesini duyuruyor, kimisi duyuramıyor. Ve bütün bu dehşet verici zulümler
‘Islam-din’ avukatlığına soyunmuş ruh hastası azmışların saltanat tutkularını tatmin
için yapılıyor. Şimdi birileri şunu sormakta haksız mıdır: İnsanlık, ‘İslam’ adı altında
sergilenen bu vahşet ve dehşetten kurtulmak uğruna almak zorunda kalacağı ‘tedbirler’
açısından mazur sayılmalı değil midir?
Şimdi, bir Müslüman ailenin Müslüman çocuğunun körpe dimağında ve ruhunda açılan
yaranın vücut verdiği acıya bakalım. O yavrunun feryadına kulak verelim. Ve dünya
bunları dehşet içinde konuşurken, Atatürk Türkiye’sinin başına katranlı bir bela gibi
çökmüş Maun mücrimi talancı çarpıkların, Pavlus manastırlarına has kafa
sarmalamayı cumhuriyetin anaokullarına kadar ‘tamim’ etme girişimlerinin dehşetini
de akılda tutalım. Ve bir feryat örneği olarak Elif Asena Yârangünü adlı kızımızın
mektubunu okuyalım:
“16 yaşındayım, Almanya'da yaşıyorum; burada okula gidiyorum. Ama aşağıdaki
resimler (kitaba örnek olarak konmuş burkalı, peçeli resimler) beni üzdü. Güya
Müslüman'ların giyinme tarzını gösteriyorlar. O resimlere göre ailem ve ben Müslüman
değiliz. İngilizce kitabımda yer alan bu resimleri her sene birçok öğrenci görüyor. İslam
konusunda sadece bu gibi şeyler gösteriliyor. Bir defasında, New York’ta vurulan İkiz
Kuleler üzerine bir film izlemiştik. Orada şöyle diyordu: ‘El Kaide militanları camiye
bu planı yapmaya gidiyorlardı.’ Bunları İslam'ın temsilcisi olarak gösterip İslam'ı
kirletiyorlar.”
“Batı medyası İslam konusunda yanlış bilgi yaymakta. Bu kitabın yazarından o resmin
altyazısını değiştirmesini isteyebilir miyim? Yaptığınız her şeyden dolayı teşekkür
ederim. Onlarca kitap yazıp birçok kişiyi aydınlattınız. Kendinize iyi bakın, siz bize
daha çooook lazımsınız!”
İş, bu gençlerin yaptığıdır!
Allah bu gençlerin sayısını arttırsın! Onlara dua edelim, destek olalım. Ve onların hem
zihniyetlerinden hem de faaliyetlerinden ders alalım. Kim bu gençler ve neler
yapıyorlar? Cevap sadedinde, bana göre, tarihî bir değer taşıyan aşağıdaki mektubu
okuyalım. Mehmet Peçenek yazıyor:
“Biz Mersin'de bir grup arkadaş her Perşembe toplanıp Kur'an ayetlerini okuyup
tartışıyoruz. Her kesimden, her görüşten insanlar var bu grupta. Ben felsefeci olarak
oradayım. Bir cami imamı var, fizikçi var, öğretmenler var. Bazen çok sıkı
tartışmalarımız oluyor ayetlerle ilgili. Mesela geçen hafta kaderi tartıştık. Özgür irade
meselesini, duayı. Kur'an'da anlatılan Tanrı nasıl bir Tanrı? Bu türden meseleleri hep
tartıştık; tabiî ki ayetlerin ışığında.”
“Bir felsefeci olarak ilk gözüme çarpan şey, geleneksel İslam'da ayetler daha çok Arap
geleneğine bakılarak yorumlanmış gibi. Yorumlar, doğa ve bilimsel gelişmeler dikkate
alınarak yapıldığında ayetlerin isabetinin tartışılması söz konusu bile olmuyor.”
“Mesela Tevbe suresi 26: ‘Sonra, Allah, resulünün üzerine de müminlerin üzerine de
sükûnetini indirmiş, ayrıca sizin görmediğiniz orduları göndermiş de küfre sapanlara
azap etmişti. Kâfirlerin cezası işte budur.”
“Ayet görülmez ordulardan bahsediyor. Biz bu ayetin görülmez ordu diye bahsettiğinin
irade, inanç ve akıl olduğunu düşündük. Geleneksel İslam bu ayette bahsedilenin
melekler olduğunu düşünüyor ama böyle baktığınızda ayetin bir anlam taşımadığı
görülüyor. Allah Filistin'in savaşında bu ordularını neden göndermediğini insanlar
sarar ve anında kitabın kutsallığı sorgulanır duruma düşer.”
“Sizce, bizim bu bakış açımızda atladığımız bir şey var mı? Bu bizi aşırı bir pozitivizme
götürür mü?”
KENDİNİZDEN KUŞKU DUYMAYIN!
Mehmet ve arkadaşları, sevgili kardeşlerim! Sizi bütün muhabbet ve dostluğumla bir
ağabeyiniz olarak kucaklıyorum. Sakın kendinizden ve yapıp ettiklerinizden kuşku
duymayın. Yaptığınız, aklın ve Kur'an'ın istediğidir. Allah yar ve yardımcınız olsun!
Böyle devam edin, örnek olun, ışık olun, yol açın, sayınızı arttırın. Allah da gücünüzü
arttırsın!
‘Pozitivizme saplanma' korkusu yersiz. Bir kere, pozitivizm müspet bilim demek; ondan
korkulur mu? Her pozitivist yaklaşım inkâr demek değildir. Kur’an’ın talep ettiği bir
pozitivizm de var. Akıl düşmanı dinci zebaniler bunları ya bilmez yahut da bilir ama
sizin gibi aydınlık beyinlere meydan açılmasın diye saklar.
Sonuna kadar gidin! Yol budur. Allah ve Peygamberi sizi alnınızdan öpüyor, tebrik
ediyor. Secde sizin o tertemiz alınlarınıza yakışır; Maun tatancısı haramzadelerin pis
alınlarına değil!
Atatürk ve Cumhuriyet bir teolojik fenomen olarak incelenmeli!
Bu mutlaka ve muhakkak yapılmalıdır. Kıvırıp kaçmanın zarardan başka getirisi
olmamıştır, olamaz. ‘Araştırma’ adı altında pazarlanan cumhuriyet, akıl, özgürlük ve
aydınlık düşmanı dinci saldırıları bir kenara koyarsak bu mesele bugüne kadar ilim ve
fikir planında layıkıyla ele alınmamıştır. Dincilerin tasallutundan kurtulmak veya halkı
kandırmak için birkaç ‘dinî’ tekerleme savrularak gün gün edilmiş, esas sorunlar ise
sürekli hasırın altına sürülmüştür. İnsan idrak ve haysiyetine, ilim ve düşüncenin
vakarına yakışan, ülkenin geleceğine katkı sağlayan tetkikleri tarihin ve insanlığın
önüne koyan ilk yaklaşım, bizim mesaimiz olmuştur. Bizimle ilgili akademik çalışmalar
yapan Batıkların ortak kanaati de budur. Bunu söylemek benim hem hakkım hem de
görevimdir. İsteyen istediği kadar ‘bozulsun’, umurumda değil.
Ne demek istediğimizi daha iyi anlamak için onlarca mektuptan bir tanesini size
iletiyorum. Güçlü Emre Özgür yazıyor: “Ankara Hukuk Fakültesi mezunuyum,
Avukatlık yapmaktayım ve 38 yaşındayım. Ortaokul yıllarından itibaren din olgusuna
karşı hep büyük bir ilgi ve merak besledim. Atatürkçü bir ailenin çocuğu olarak
Atatürk, Cumhuriyet, laiklik konuları da hep içimizde var oldu.”
“Ben sizi lise yıllarımda televizyon programlarından tanıdım. Sonraları ise ‘İslam Nasıl
Yozlaştırıldı’ adlı kitabınızla tanıştım. Bu tanışmadan sonra ve diğer kitaplarınızı
okudukça yıllar yılı aklımla duygularım arasına sıkışan inancım berraklaştı.
Benliğimdeki Allah ve Peygamber imajı ile yaşamdaki Allah ve Peygamber çelişkileri,
aklım ve mantığımla günümüzde camilerde yaşatılan İslam arasındaki derin çelişkiler
birer birer çözülüp yerine oturdu. Özellikle İmamı Azam adlı kitabınız beynimde ve
kalbimde fırtınalar yarattı.”
“Şirki, tevhidi, imam, İslam’ı ve daha çarpıtılmış birçok itikadî ve amelî meselenin
esasını, derinliğini ve önemini bilmeden öylece inandığımızı ve yaşayıp gittiğimizi fark
ettim. Özellikle şirk ve riya mevzuunda Maun suresinin mucize beyanıyla iliklerime
kadar titredim.”
“Atatürk, Kurtuluş Savaşı ve laiklik ile ilgili yazdıklarınız da Cumhuriyet
Devrimleri’nin sosyolojik olduğu kadar dinî açıdan da önemli olduğunu ve hatta birçok
devrimin İslam açısından olmazsa olmaz bir olgu teşkil ettiğini, Atatürk ve
Cumhuriyet’e neden bu kadar düşmanlık beslendiğini anlamamızı siz sağladınız.”
“Bir dinsel inanış ve yaşayışta Allah, Peygamber ve kutsal kitap ancak bizde olduğu
kadar yanlış anlaşılır ve yaşanır herhalde!!! Ancak siz ve sizin gibi aklı, irfanı, vicdanı,
ilmi yüksek benlikler oldukça gerçek İslam bir şekilde yaşama imkânı bulacaktır. Şu
anda "Tasavvuf ve Tarikatlar’ adlı kitabınızı okuyorum. Sizi okudukça taşlar yerine
oturuyor ve pazılın eksik parçaları bir bir yerini buluyor/'
“Bana ve daha birçok kişiye kattığınız değerler ve yazdığınız kitaplar için müteşekkiriz.
Ellerinizden saygı ve muhabbetle öpüyorum.”
Yanlışlara nasıl kurban edildik?
Yanlışlara kurban edilmek, sizi kurban edenlerin kötü niyetli olmalarını gerektirmiyor.
Çok iyi niyetli insanlar da sizi yanlışlara kurban edebilir. Çünkü biz, asırlardır,
müteselsilen yani elden ele devredilerek aldatılıyoruz. Hepimizin, en sevdiklerimizin
eliyle bu şekilde ‘kurban edilmiş 1 bir yanı vardır.
Unutmayalım; Kur’an, ‘Allah ile aldatılmayın’ uyarısını yapan tek kutsal kitaptır. Bu
demektir ki, Müslüman kitlelerin en yumuşak karnı bu aldatılma olacaktır. Kur’an’ı
kitlelere anlayacakları dilde okutmamalarının sebebi bu gerçeğin öğrenilmesinden
duyulan korkudur. Birer itiraf belgesi olarak şu ibret verici mektupları okuyalım.
Serdar Doğan yazıyor: “Ben Kur’an-ı Kerim’in Türkçe mealini okumaya başladım.
Bitireceğim. Her gün 1 cüz okuyorum. Bu şekilde hatim etmiş olur muyum? Müftülüğü
aradım, bana Türkçe okunuşun hatim sayılmayacağını söylediler. Hâlbuki ben Türkçe
anlamı ile okuyunca anlıyorum. Sizin bu konudaki görüşünüzü almak isterim. Allah a
emanet olun!”
Berkay Zaimoğlu yazıyor: “Ben 18 yaşındayım. Bu genç yaşımda gerçek dinin nasıl
olması, nasıl yaşanması gerektiğini ve dinle ilgili birçok şeyi sizin gösterdiğiniz kılavuz
ile öğrendim. Yani Kur'an'ı okuyarak. Hem okudum hem de sizin din ile ilgili önemli
açıklamalarınızı dinledim. Kendimi şanslı hissediyorum. Çünkü çoğu kimsenin gerçek
din nasıl olmalı konusunda fikirleri yok. Umarım toplumumuz bu durumdan kurtulur
ve Atatürk’ün değerlerine sahip çıkarak yeniden çağdaş bir toplum olur. Ne mutlu bana
ki, sizin gibi birini tanıdım. Size ne kadar teşekkür etsem azdır. Çabalarınız boşuna
gitmiyor, emin olun. Kendinize iyi bakın.”
Yasemin Deniz yazıyor: “Sizi 6 senedir izleyip zaman zaman kitaplarınızı alıp
okuyorum. Almanya’da yaşamaktayım. Çok değerli Alman ve yabancı arkadaşlarım
var. Birine 400 Soruda İslam’ın Almancasmı verdim. Arkadaşlarım dinden
konuştuğumuz zaman, dinlemeyi seviyorlar. Bu da sizin sayenizde oldu, iyi ki varsınız,
iyi ki hayatımızı aydınlatıyorsunuz. Allah sizi korusun!”
Cihan Kantarcı yazıyor: “Ben yurtdışında yaşayan bir okurunuz ve takipçinizim.
ODTÜ mezunu mühendisim. Kuran müminiyim ve sûfiyim. Yüce Mevlana’nın ve sizin
naçiz bir öğrencinizim. Ben TV seyretmeyen bir insanım. Evimde TV kasıtlı olarak yok.
Çok okuyan bir insan olarak TV bana anlamsız geliyor. İlgili saatlerde internet
üzerinden yalnızca sizi izliyorum.”
Bıçak kemiğe dayanmış!
Derin Eren yazıyor: “Ben, kırsal kesimden bir çiftçi kızı olarak Cumhuriyet devrimi
sayesinde eğitim görmüş ve bir meslek sahibi olma (hatta insan olma) şansını
yakalayabilmiş, bir erkek evlat sahibi 44 yaşında bir kadınım."
“Emperyalizmin onlarca yıllık çabalarının ürünü olan ve özellikle son yıllarda olup
bitenlerden sonra artık Atatürk Cumhuriyeti’nin laik devlet, ekonomi, adalet, eğitim
sistemlerinin çökmek üzere olduğunu, ulusal güvenlik ve birliğimizin büyük tehditler
altında olduğunu, bağımsız medya diye bir şeyin kalmadığını ve toplumda ahlaksal
değerlerin yıpratıldığını görüyorum. Bu durumun tarihsel düzlemde âdeta vatan ve
millet olarak çöküşümüzün son aşamalarını çağrıştıracak ölçüde vahim boyutlarda
olduğunu düşünüyorum. Üstelik halen bölgemizde bizi kaotik bir savaşa sürme planları
süratle ilerletiliyor.”
“Bu hallere nasıl düştük diye sorguladığımda, en önemli faktörlerden birinin toplum
olarak her olguya karşı mütemadiyen ‘mış gibi davranmak’ya da tercihlerimizi kerhen
kullanmak olduğunu, bu tutumun da totaliter bir kültür yapısında otoriteye karşı
çıkamayan, devrimci ruhtan uzak bireyler şeklinde yetişmemizden kaynaklandığını
düşünüyorum.”
“Yıllardır biz normal bir devlet düzeni ile meşru bir hükümet ve makul bir muhalefet
varmış gibi davranıp çare olarak da seçimlerde kerhen bir muhalefet partisine oy
veriyoruz. Oysa Yleclis’teki sözde muhalefet CHP ve MHP de emperyalizme hizmet
etmek üzere dizayn edilmiş. Bu niteliklerini defalarca gösterdiler. Tepe yönetimine
emperyalizmin emrinde adamlar getirilmiş, bunlar da kendi yönetimlerini kişiliksiz ve
çıkarcı adamlarla donatıp tam bir sulta yaratmışlar. Bunlara kerhen oy vermek aslında
bu düzeni tahkim ediyor, daha da önemlisi, bunların oynadıkları muhalefet rolüyle halk
kandırıldığından gerçek bir muhalif oluşum da böylelikle ve %10 barajıyla başarılı bir
şekilde engelleniyor.”
“Ülkemde her alanda hem vatansever hem onurlu hem akıllı hem de cesur yalnızca bir
avuç insanın kaldığını görmek benim içimi acıtıyor. Siz de bunlardan birisiniz.”
“Kabul edelim artık; bu ülkeyi CHP ya da MHP asla kurtaramaz. Onları düzeltmeye
çalışmak tamamen boş bir çaba, halkı aldatmak ve zaman kaybıdır.”
“Bu büyük yalan ve çaresizlikten kurtulmak için öncelikle şunlar yapılmalı:
1. Her kesimden vatansever, onurlu ve cesur insanın bir araya gelerek güç birliği
yapmaları, 2. Emperyalizmin ülkemizi düşürdüğü durum bütün çıplaklığıyla halka
ısrarla, yalın, bütünlüklü ve aynı söylemle anlatdmab, 3. Gelecek seçimlere kadar yeni
bir merkezî siyasal oluşum yaratılmalı ya da bir partide bir isim değişikliğine gidilerek
merkezî bir parti oluşumuna vücut verilmeli. Bu sağlanırsa belki bir kurtuluş ümidi
belirir.”
İşbaşı yaptık!
Tatil bitti. Dönüp iş başı yaptık. Son iki haftalık deniz safası sırasında, ‘Ebu Zer’
kitabımın matbaa tashihlerini de okudum. Şimdi kitap baskıya giderken ben de yeni adı
Yurt TV olan eski Sokak’ta devam edecek ‘Kitaptan Aydınlığa 1 programının
hazırlıklarına başladım. Nasipse Kasım başı itibariyle ekranda olacağız. Gazeteci-yazar
arkadaşımız Idris Akyüz, televizyonun başına geldi. Zamanı programı birlikte
götürmemize izin verir mi bilmiyorum ama büyük ihtimalle bir süre daha onunla
birlikte kotaracağız programı.
Bu yıl deniz nimetinden gönlümce yararlandım. Beş haftam denizde geçti. Bu vesileyle,
Akdeniz akşamlarının bütün güzelliklerini de yaşadım. Gün batınımda kumsalda
yürürken, sevda yaratan dudakların mırıldandığı şarkıları dinledim; ruhum sonsuzluğa
tırmandı. Cenap Şehabeddin’in dediği gibi, ‘Alnıma bir yirmi sekiz yaş güneşi doğdu. 1
Son iki hafta boyunca hemen her gün tekneyle balığa da çıktık. Üç veya dört kişi
çıkıyoruz. Yeterince balık tutarsak hep birlikte yiyoruz. Bir kişiye yetecek kadar
tutmuşsak, arkadaşların ittifakıyla rızık bana devrediliyor, istedikleri karşılık şu:
“Sorularımıza cevap verirken bizi fırçalama! 1 ’ Şöyle veya böyle, bendeniz, her akşam
yağda veya ızgarada taze balık yiyebildim. Şenol Usta’nın da ellerine sağlık!
Yemekten bahsetmişken şunu da söyleyeyim. Bütün günüm hareket halinde geçmesine
rağmen, tatil sonu ‘kilo 1 bilançosu şu: Dört kilo almışım. Demek ki iyi yemek yemişim.
NE YAZIK Kİ ÇİĞKÖFTE YASAK!
Tek ‘burukluğum 1 vardı: Lokman hekimlerim Prof. Dr. Başak Noyan Hanım’la Prof.
Dr. Ozcan Gökçe Bey, çiğköfte yememi yasakladılar. En az üç ay ağzıma
koymayacakmışım. Nasıl dayanırım ben bu hasrete! Günde en az onbeş yirmi çiğköfte
yiyordum. Şimdi sadece rüyalarımda göreceğim.
Aşırılık mahrumiyet getiriyor. Şimdi, kendi kendime diyorum ki, “Llan, şu çiğköfteyi
normal sayıda y eşey din de bu yasağa çarpılmasaydın olmaz mıydı!’ 1 Ama oldu işte. Aşırı
gittik, mahrum kaldık. Ne yapalım, artık hasretimizi Adana kebapla gidereceğiz.
Açılmışken bu yılın yayma girecek dosyalarından da söz edeyim kısaca: ‘Ebu Zer 1
kitabım baskıda. Arkasından benim ideal kitaplarım olan ‘Özgürlük ve İsyan 1 , ‘Deizm 1 ,
‘Kadın Haklan Risalesi 1 , ‘Kötülük Toplumu 1 ve hayatımın gaye kitaplarından biri olan
‘Tecdit’yayma girecek. Sürekli yüreğimi ısıtan okuyucularıma teşekkürler ediyorum.
Onların o ‘yürek ısıtan 1 mektuplarından küçük bir örnekte noktalayalım ‘yeniden
işbaşı 1 yazımızı.
Öznur Kocaalp yazıyor: “Bizim naçizane kanaatimize göre, siz bu yüzyılın, sadece İslam
âlemi için değil, tüm insanlık için en yararlı bilgi kaynaklarından birisiniz. Sayenizde
hem kutsal kitabımızı hem yüce Atatürk’ümüzü doğru okumak ve anlamak şansına
eriştik. Bu kadar bilgi kirliliği varken, kitaplarınızla gözümüz açıldı. Yüce Rabbim size
uzun ve sağlıklı ömürler nasip etsin! 11
Kur’an ve Nutuk okunmadıkça...
Önce bir genç adamın ibret dolu mektubunu okuyalım. Alican Sevim yazıyor:
“Bir üniversite öğrencisiyim. Son günlerde yaşanılan olaylarla sizin söylediklerinizi,
yazdıklarınızı karşılaştırdığımda ne kadar haklı olduğunuzu açıkça görüyorum. Bu ülke
aklın, bilimin, kitabın, sürekli üreten bilim adamlarının değerini ne zaman anlayacak?
Sizden öğrendiklerime dayanarak söylüyorum: "Bu ülke, kurtuluş savaşından önceki
akıldan, özgürlükten yoksun dönemi yaşamadıkça kendine gelemeyecektir, gelse de iş
işten geçmiş olacaktır!"
“Sizi televizyonda izlediğim günden itibaren bana yeni bir dünyanın kapıları açıldı.
Sizin sayenizde bu dünyanın merkezine 2 kitabı yerleştirdim; bunlardan biri Kur’an,
diğeri Atatürk'ün Nutuk'u. Artık hayatım boyunca bu 2 kitabın ışığında yaşayacağım.
Ama ne yazık ki şu son günlerde yaşanan olaylar tüm çıplaklığıyla gösteriyor ki ülkemiz
bu 2 kitaptan nasiplenememiş. Millet millet olma vasfını yitirmiş, ülkedeki dincilik
yangınına benzin taşıyan bir yığın batine gelmiş. ‘Allah ile aldatılmayın’ diyen Kur’an'ın
yolundan çıkıp tam tersi istikamete yönelmiş."
“Bu ülke başta Atatürk'e, daha sonra gerçek aydınlara yaptıklarının bedelini
ödemedikçe kazanacağımız tek şey Allah’ın öfkesi olacaktır!"
YILMAZ ÖZDİL NE DEMEK İSTEMİŞTİ?
Aydından ve aydınlıktan söz etmişken, ülkemizin aydınlık onuruna layık kalemlerinin
baş tarafına yazılması gerekenlerden biri olan Yılmaz Özdi!'i saygıyla analım. Bu
aydınlık adam, ekranlardan tarihî bir sesleniş yapmıştı birkaç ay önce. Demişti ki “Türk
halkı şu üç kitabı okumadan düzlüğe çıkamaz: Kur’an, Atatürk’ün Nutuk'u ve Yaşar
Nuri Öztürk’ün ‘Allah ile Aldatmak’ adlı kitabı." Yılmaz Özdil, mutlaka okunacak
kitapları üçe çıkarmıştı.
Yılmaz Özdil ne dediğini biliyor. Derdi beni övmek falan değil. Beni övmesini
gerektirecek herhangi bir hukukumuz yok. Kaldı ki Özdil, birini övmeyle vakit
harcayacak adamlardan değildir; öyle olsaydı Yılmaz Özdil olmazdı. Şunu demek
istiyor: ‘Allah ile Aldatmak’ kitabı okunup nasıl aldatıldığımız anlaşılmadıkça Kur’an’ı
ve Nutuk’u okumanın gereği anlaşılamaz.
Kur’an, başımıza çöken kara beladan kurtuluş reçetesinde temel koordinatları,
metafizik donanımı vermektedir. O donanım oradan alınmadıkça hiçbir şeyi yerli yerine
oturtamazsınız.
Nutuk, başımıza çöken musibetin aşılmasında tarihsel, siyasal, askerî, stratejik
kördüğümleri çözmenin yollarını göstermeye ilaveten asırlık hıyanet ve kam
bozuklukların deşifre edilmesinde anahtardır, rehberdir, ışıktır.
Allah ile Aldatmak (daha geniş bir pencereden benim eserlerim) ise ilk iki kitabı
okumanın lüzumunu gösterip nasıl okunması gerektiğini kitlelere belleten kılavuzdur.
Bu millet, şurada söylediğimizin tek çıkış yolu olduğunu anlamadan girdabında
debelendiği beladan kurtulamaz. Belanın taşıyıcı hainleri, aktörleri değişebilir ama esası
değişmez.
* Al
imamı Azam’a tasallut kırılmadıkça...
T A
imamı Azam’a musallat olmuş dinci istismar deşifre edilip bu büyük önderle kitleler
arasındaki duvar kaldırılmadan geçmişten ibret almak ve hem Müslüman kalıp hem de
aklı çalıştırmak mümkün değildir. Bu noktalarda İmamı Azam göstergedir, rehberdir,
kılavuzdur. Bir ilim ve fikir dehasının anlaşılmaması kitleler için bir beladır ama ondan
daha büyük bir bela vardır: Bir önderi, taşıdığı değerlerin tam aksine âlet ve araç
yaparak sömürmek. İmamı Azam bahsinde ‘'Müslüman* (!) yaftalı kitlelerin yaptıkları
işte bu İkincisidir.
Biz, hayatımızın yaklaşık on yılını vererek vücuda getirdiğimiz iki eserle İmamı Azam’ı
gerçekte olduğu gibi insanlığın önüne koyduk. Bunu yapmakla büyük bir görevi yerine
getirdiğimize inanıyoruz. O eserleri okuyan iyi niyetli insanların ortak kanaati de budur.
» A
Bir de imamı Azam’ı, fikirleri yüzünden katledip sonra da onu istismar için
putlaştırmış, saltanat dinciliği denen riyakâr zihniyet var. Bu zihniyetin İmamı Azam’a
tasallutu devam ediyor. Bizim kitaplarımızdan ciddi biçimde rahatsız olan bu ‘maskeli
müşrik zihniyet’, kendisine bas şeytaniyeti sonuna kadar işleterek İmamı Azam’ı, bizim
eserlerimizin tanıttığı tarihsel gerçekçilik kulvarının dışına çekip orada geleneksel
Emevîci-saltanatçı imansızlığa paravan yapma sevdasını hâlâ sürdürüyor.
Şeytan ile şirkin zinasından doğmuş bu zihniyetin çocuklarından biri, benim İmamı
Azam anlatışımdan duydukları rahatsızlığı bana ağır hakaretlerle söverek ifadeye
koymuş. Benim yazdıklarımı okuyup anlaması için dünyaya en az iki kez daha gelmesi
gereken bu maskeli müşrik echelin hezeyanlarından anlaşılıyor ki, Emevîci müşrik
çeteler, İmamı Azam’ın gerçek çehresinin ve kimliğinin tanınmasından tedirginler.
Korkunun ecele faydası yok, ey maskeli şirk çocukları! Yalan ve aldatmayı sürekli
egemen kılamazsınız. Vakti geldiğinde ‘hak tecelli eder’ve her şey yerine oturur.
Hukukçu, siyasetçi, kültür adamı kimliğiyle seçkin bir yeri olan İbrahim Vecdi Aksakal
hemşerimin mektubu, söylediklerimin tanıklarından biridir. 16. Dönem Trabzon
Milletvekili olan bu değerli aydınımız, hem genel kültürü hem de medrese usulü tahsili
sayesinde din meselesine aşinadır. ‘İmamı Azam Savunması’ adlı kitabımız için
yazdıklarını şükranla aktarıyorum:
“Aziz hocam! Son olarak okuduğum, ‘İmamı Azam Savunması’ isimli kitabınız beni
çok yönlü etkilemiştir. Kısaca, şu iki hususa değinmekle yetineceğim: 1. Bu kitabın
yazılmasında incelediğiniz kaynaklar bakımından beynim döndü. Nasıl bir çalışma, nasıl
bir gayret ve ne güzel bir ifade! Bu kadar değişik kaynağa inip özgün metinlere atıf
yapmak insanüstü bir gayret ve dikkat gerektirir. 2. Bu kitabı okuyunca Muhammed
İkbal’in de işaret ettiği, İslam dünyasının düştüğü çok yönlü sarmaldan kurtulmanın
güç olduğu yolundaki umutsuzluğum maalesef belirginleşti. Bununla birlikte, sizin
yorulmak bilmeyen gayretleriniz günün birinde, gereken ışığı saçacaktır. Gücü olan her
ilgiliye bu mecrada görev düşüyor. Siz fazlasını yapıyorsunuz. İnanıyorum ki, yaptığınız,
ibadettir. Bu duygularla tebriklerimi ve saygılarımı teyiden ve tekraren arz etmek
isterim.”
Kur’an ile uyanmadan mümitı olamazsınız!
Kur’an, gaflet içinde kılınan namazların bile rahmet ve mutluluk değil, lanet ve hüsran
getireceğini bildirmektedir. Kur’an’daki Maun gerçeği budur. Bizim insanlığın önüne
koyduğumuz ‘Maun Suresi Böyle Buyurdu’ adlı eserin devrim niteliğindeki mesajı da
budur. Uyanıp benliğinize kavuşarak özgürleşmeden Kur’an mümini olamazsınız,
sadece raiyye yani hayvan sürüsü olursunuz ki kitleleri asırlardır, ‘Allah’ diye diye
aldatıp uyutan Emevî dinciliğinin istediği de budur.
Ayşegül Çavdar yazıyor: “47 yaşında ilkokul mezunu bir kadınım. Babam okula
göndermedi; bize doğruyu, yanlışı kendince öğretti. Rahmetli annem ve babamdan
öğrendiklerimin çoğu yanlışmış. Allah senden razı otsun. Ayşe Ozgün’den beri dinliyor
ve izliyorum. Ben, şirk deyince Peygamberimiz zamanındaki gibi heykeller falan
zannediyordum ama öyle değilmiş. ‘Maun Suresi, Şirk, Allah ile Aldatmak ve Kur’an’ın
Yarattığı Devrimler’ adlı kitaplarınızı okumaya çalışıyorum. Kızlarım bana Anneler
Günü hediyesi olarak senin İniş Sırasına Göre Kur’an Meali’ni aldılar; okumaya
doyamıyorum. Bilerek, bilmeyerek yaptığım şirkleri bıraktım, tövbe ettim.”
“Bizi uyuttular. Senelerdir bir uyanışa ihtiyacımız vardı. Ben uyandım, eşim ve kızlarım
sayenizde uyandık. Size dua ediyor, sizi anlamamı sağladığı için Rabbime
şükrediyorum! Bu sana senelerdir hayalini kurduğum teşekkür mektubu. Açık
yürekliliğini tebrik eder, cesaretini kutlarım. Bilgine, zekâna, aklına, fikrine hayranım.
Seni doğurup büyüten anaya babaya duacıyım. Bu dünyada Allahıma bir nebze
yaklaştıysam bunun sebebi sensin.”
İbrahim Ozinan yazıyor: “İnsanların gerçek anlamda sizi anlayamamasından dolayı
kendinizi üzdüğünüzü görüyorum. Kendinizi yalnız hissediyor da olabilirsiniz.
Üzülmeyiniz. Tüm toplamlarda 'uyarıcı' olarak adlandırdığımız kişilerin başına gelen
bir şeydir bu. Sizi mükemmelen anlayanlar da vardır.
“İnanıyorum ki, Allah Cebrail'i size yardım etmesi için serbest bırakmıştır. Kur’au
mesajını temiz ve saf olarak tebliğ etmeye çalışan bir insana Allah yardım edecektir.”
“Kur’an mesajı toplumumuza kendi dilinde sizin tarafınızdan ulaştırılıyor. Bu
durumda, kendisine vahiy ulaşmış bir toplum gibi sorumlu oluyoruz. Allah bizi eski
kavimlerin durumuna düşmekten korusun! Toplumun tamamı sizi el üstünde taşısaydı
buna şaşırırdık Sizi anlayan insanların desteği sizin için yeterlidir. Bu kişiler ortalarda
gözükmemektedir.”
Ahmet Yeşil yazıyor: “19 yaşındayım ve sizi çok yeni keşif ettim. Videolarınızı izlemeye
çalışıyorum. Özellikle İslam’ın nasıl yozlaştığını merak ediyorum. Kafamda o kadar
yanlış bilgi var ki doğruları ayırt ettirmiyor. Kitaplarınızı almak istiyorum ama param
yok. Sadece Kur'an mealinizi alabildim. Ve İnşallah ileride çalıştığım zamanlar bütün
kitaplarınızı almak istiyorum.”
Mekke müşrikleri bunlardan seviyeliydi
Bugün Türkiye'de dine musallat olan çıkarcı Maun mücrimlerinin, Kıır’an’ın indiği
zamandaki Mekke şirk oligarşisinin kodamanlarından daha zalim ve seviyesiz olduğunu
Kur’an’m ilhamı ve hüccetleriyle görüyorum, biliyorum. Halk da artık bu durumun
farkında olmaya başlamıştır. Bu idrake örnek olacak birçok ileti var elimde. İkisini
veriyorum.
Bülent Fıçıcılar yazıyor: “Öbür dünyada sözüm ne kadar muteber olur bilemem ama bu
dünyada Allah’ın sizden razı olduğunu gönül rahatlığı ile ve boynuma bir borç olarak
söylemek isterim.”
“40 yaşındayım. 20 yıldan beri sizinle tanışıklığım var. Tüm kitaplarınızı aldım ve
okudum. Sizin müptelanızın!. İslam ile ilgili tüm güzel ve doğru bilgileri sizden ve sizin
önerdiğiniz referanslardan öğrendim ve öğrenmeye devam ediyorum. Muhammed
İkbal’in ‘Bizim İslam'a en büyük faydamız, insanlığa bizim bu dini temsil etmediğimizi
söylemek olur’ sözü vardı. 20 yıl önce belki söylenemezdi bu söz Türkiye'miz için ama
şimdi söylenecek duruma getirdiler. Müslüman olduğumuzu söyleyemez duruma
getirdiler. Şimdi de bunun yerleşik bir hal alması çabasmdalar. Ve dünyaya da bu
şekilde sunuyorlar; böyle tanınıyoruz. Siz söylemiştiniz, artık İslam denince örnek
gösterilecek bir durumu kalmadı Türkiye’nin. Dedikleriniz yönünde bir gidiş var,
görüyoruz. Çabalarınızın Allah katında karşılık göreceğine eminim. Ancak, mesajınızın
bu dünyada da anlaşılmasını diliyorum. Ellerinizden saygıyla ve minnetle öpüyorum.”
Dincileri dinlerseniz Allah’ı dinleyemezsiniz!
Mustafa Yenihayat yazıyor: “İslam’ı bize öğrettiniz, Allahın kitabı Kur’an’ı bize gerçek
anlatımı ile gösterdiniz. İslam’a yaptığınız katkılar, yazdığınız kitaplarla sonsuzluğa
taşınacaktır.”
“Bir arkadaşımla internette tartışıyorum, İslam konusunda, dedim ki; ‘Kur’an’ı
okudun mu?’ ‘Ben Arapça bilmiyorum, okuyan hocalarımdan, şeyhimden öğreniyorum’
dedi. Ben de şöyle dedim: ‘Peki, onun doğru anlattığına inanıyor musun, Kur’an’m
Türkçe meali de var, al kendin oku, öğren; başkasından duyduğuna niye inanıyorsun.
Allah’ın ilk emri ‘oku’. Okuyacaksın, öğreneceksin, sonra da yazacaksın, okuryazar
olacaksın.’Adam diyor ki, ‘Kur’an Arapça inmiş, Arapça okunması gerekir’ dedim ki,
‘Allah, biz Kur’an’ı Araplar daha iyi anlasın diye Arapça gönderdik’ diyor. Yani
peygamberimiz ve ashabı anlasın diye Arapça gönderiyor. Allah’ın kanunu bu. Maksat,
gönderilenin anlaşılması.”
“Tv. programları ile geniş halk kitlelerine ulaşmayı tekrar sağlamalısınız. Havuz
medyası ve yandaş medyada, baskılar nedeniyle yer bulamadığınız aşikar. Anadolu’da
düzenlenecek seminer, panel ve oturumlarla insanlarla yüz yüze konuşmalı, sorulara
cevap vererek doğruyu anlatmalısınız.”
Prometheus hepimiz için konuştu
Hepimizle kastım tüm namuslu aydınlardır. Yunan mitolojisindeki ‘aydınlık öncüsü*
Prometheus’un aşağıdaki sözü bütün zamanların bütün aydınlarının söylemidir. Aklı ve
ışığı kullanmayı halka öğrettiği için şirk panteonunun ilahları tarafından cezalandırılan
Prometheus, zincirde bağlı iken halka şunu söyler:
“Ben bunca acıya rağmen ışığı size getirdim; artık ona sahip çıkmak ve onu bir daha
panteona (yedek ilahlar ekibine) teslim etmemek size kalmıştır.”
Bendeniz de, genelde İslam dünyasına, özel olarak da Türkiye halkına Prometheus’un o
sözünü aynen söylüyorum. Bu yüzyılda ve yaşadığımız şu günlerde a sözü söyleme hak
ve liyakatine sahip benliklerden biri olduğuma inanıyorum ve bu inancımı açıkça ifade
ediyorum. Şükürler olsun, söylemim yankı bulmaya başlamıştır. Bazı örnek iletiler
sunacağım. Kendimi övdürmek için değil (çünkü buna asla ihtiyacım yok), tarihe notlar
bırakmak için.
Ali Can Ağcaoğlu yazıyor: “23 yaşında bir üniversite öğrencisiyim; Alevi bir
vatandaşım. Ailemde ibadetler yapılmadığı ve konuşulmadığı halde sizin sayenizde artık
Kur’an okuyorum ve Kur’an’da gösterilen 3 vakit namazı kılıyorum. Şu dünyada
yapmak istediğim bir şey varsa o da bir gün sizinle tanışıp elinizi öpüp size teşekkür
etmektir. Şu zamana kadar sadece ‘Allah ile Aldatmak’ve ‘Şirk’ kitaplarınızı
okuyabildim. Umarım ilerde tüm diğer kitaplarınızı okuma şansım olur.”
Av. Engin Yeşilyurt yazıyor: “İsrafil’in sura üflemesiyle senin eserlerinle vicdanlara
üflemen aynı şeydir. Bana göre, 21. yüzy ılın İsrafil’i Yaşar Nuri Oztürk’tür. Her bir eseri
bir kıyamet, her bir yazısı bir mahşer, verdiği her bilgi bir haşirdir.”
Seda Sunar yazıyor: “Size sonsuz teşekkürlerimi sunarım. Bizleri derin bir uykudan
uyandırdınız. Bugüne kadar elimize almadığımız Kur’an'ı sayenizde anlayarak
okumaya başladık. Bizden yüzyıllardır sakladıkları İslam’ın gerçeklerini anlamaya
başlıyoruz.”
Canan Şimşek yazıyor: “Siz bana ve benim gibilere yolunu bulmayı öğrettiniz, nereden
başlamamız gerektiğini gösterdiniz. Başkasının istediği gibi olmayı değil, kendimiz
olmayı öğrettiniz ve en önemlisi hakka nasıl ve hangi yoldan gideceğimizi gösterdiniz.”
“Bu millet, aklı başına geldikten sonra yatıp kalkıp size dua edecek ama ne faydası
olacak namus, şeref, akıl bittikten sonra. Siz hiç çizginizi bozmadan bize her gün yeni
ufuklar açıyorsunuz. .Allah size hakla, Hakk’ı anlatmayı nasip etmiş, en muhteşem
göreve tayin etmiş.”
Fazıl Say’ı susturamazsınız!
Fazıl Say’ın eserlerini cumhurbaşkanlığı korosunun listesinden çıkarmışsınız. Size
yakışanı yapmışsınız. Siz onun eserlerini listeden çıkardığınız sırada o, Pekin’de konser
veriyordu. Her konser verdiği yerde biletler birkaç gün öncesinden bitiyor. İnsanlık onu
dinlemeye devam ediyor. Sizin saltanatınız er geç sona erer ama Say ve benzerlerinin
saltanatı ölümsüzdür.
Neden yasaklıyorsunuz Fazıl Say’ı? Sizi eleştiren birkaç cümle söylemiş diye. Siz ne
biçim zihniyetsiniz! Susturmadığınız adam kalmadı. Hiç değilse küresel bir sanatçıya
tahammül edecek kadar basiretti olun. Hiç değilse göstermelik olarak bu kadarını
yapın! Kur’an’dan aldığım bir tabiri kullanacağım: “Kin ve öfkeniz sizi öldürüyor." Bu
öldüren ruh hali, sanata, müziğe, Fazıl Say’a da yasak getiriyorsa durum çok vahim
demektir.
‘Baş nefsi emmâre’ ferman etmiş: “Bizi eleştirenin ağzı kapatılacak." Peki, bir ihbarda
bulunayım: Sizi en ağır eleştiren Allah, Peygamber ve Kur’an. Onları da düşman
belleyip susturacak mısınız? Maun suresi sizi yerden yere çalıyor. Onu Kur’an’dan
çıkarıp atacak mısınız? Kur’an’la alay edenleriniz oldu ama Maun suresini Kur’an’dan
çıkarıp atamazsınız.
CUMHURİYETİ KUTLAMAK Mİ!
Yarın 29 Ekim, Cumhuriyet Bayramı. Fazıl Say’ın susturulduğu bir ülkede, siz gelin de
Cumhuriyet Bayramı kutlayın, Cumhuriyet coşkusu yaşayın! Hayır, efendim, hayır!
Fazıl Say’a yasak getirilen bir ülkede cumhuriyet coşkusu falan olmaz; cumhuriyet için
yas tutulur. Bir kara talih çökmüş ülkenin üstüne! Elveda güzelliklere, estetiğe, coşkuya.
Ve böyle olunca da elveda sevgiye, kardeşliğe, kaynaşmaya, paylaşmaya.
Fazıl Say, yaşanan rezalet üstüne tam sanatkârca bir tokat vuruyor karanlığa; diyor ki,
“Siz bence müziği toptan yasaklayın!"
Hiç şüpheniz olmasın, ayaklarını o kıvamda sağlam bastıklarında müziği toptan
yasaklayacaklardır. Zaten, ‘yandaş ulema’, uzun zamandır kıyıdan köşeden hazırlık
yapıyor, konuşup yazıyor, müzik haramdır diye. Hatta bu ‘ulema’ denen neûzu billahlar
içinde müzik helaldir diyenleri kâfir ilan eden öküzler bile var. Bir sabah kalkarız ki,
müzik toptan yasak. Benzeri çok şeyin ‘bir sabah kalktığımızda’ yasak hale gelmiş
olduğunu görmedik mi?
Bu kaosun adı dincilik. Bu kaosu ikinci sıraya atacak bir belaya insanlık henüz tanık
olabilmiş değil. Eğer Kur’an’a sorarsanız, olamayacak da. Çünkü bu belanın dayanağı,
kitlelerin Allah ile aldatılmasıdır. Ve Kur’an’a göre, Allah ile aldatılmayı etkisiz
kılamayanların iflahı mümkün değildir.
Yazımızı, Zeynep Oral’ın konumuzla ilgili bir cümlesiyle bitirelim: “Bilin ki, korkunç
bile değilsiniz! Sadece gülünçsünüz! Dünyanın alay konuşusunuz! Parmakla gösterilen
ucubelersiniz."
Cumhuriyet’ten Cahiliye’ye
Emevî dinciliği, özgürlük ve aydınlığımızın simgesi olan cumhuriyetin her gün bir dalını
kopararak hayatımızı Afganlaştırıyor. Nimetlerini tepe tepe kullandığı bir değeri, akıl
almaz bîr nankörlükle yok etmeyi amaç biten bu katranlı saplantının vücut verdiği
yıkımın tarihimizde bir eşi görülmemiştir. Bakalım, bu millet bu yıkımın altından da
kalkabilecek mi?
(ilke, Cumhuriyetten Cahiliye’ye götürülüyor. Emevî’nin çapsız bir versiyonu olan bu
zihniyet, Cumhuriyetin Kur’ansal gerçeklere tamamen uygun otan devrimlerini,
dinleştirdiği Arap gelenekleriyle örselemektedir. Vani bu katranlı dehşet,
‘dindarlaştırmak’ perdesi altında bizi Cahiliye şirkine teslim etmektedir.
Umudumuzu yitirmiyoruz. Yitirmememiz gerektiğini gösteren dayanaklar, gelişmeler
var. En önemlisi; bilgi, bilinç ve iman filizleri çok güçlü bir gençlik var. Şimdi onlardan
birinin, 14 yaşındaki Cankat Coşkun’un idrak ve iman belgesi gibi duran mektubunu
veriyorum.
“14 yaşındayım, Anadolu Lisesi’ne gidiyorum. Cumhuriyet genci olmaktan gurur
duyuyorum.
“Cumhuriyetimizin kurucusu Atatürk’ü anlayabilen, doğru yorumlayabilen çok az
kişilerdensiniz. Sizi televizyonda gördüğüm ilk anda size hayran kaldım. Sadece
Cumhuriyet hakkındaki değil çok farklı konulardaki görüşleriniz ufkumu genişletti.
Yıllardır cebini doldurmak isteyen kimseler her konuda yalan söylediler ve en vahimi,
dini buna âlet ettiler. İnsanlar, dine eklenmiş uydurmalar yüzünden ya dinden soğudu
ya da onların himayesi altına girdi. Cumhuriyete ve Atatürk’e nefret kusan kesimler hep
dini kullandılar ve uyuyan kitleleri rahatça kandırdılar. Söyledikleri her yalanla bir
puan daha elde ettiler.”
“Hiç kimse Atatürk ve din hakkında doğru düzgün bir açıklamada bulunmadı. Sizden
ricam, bilgilerinizi paylaşmanız. Cumhuriyeti ve gerçek dini savunmada şu anda bize
yardım edebilecek tek kişi olduğunuzu düşünüyorum.”
Canan Şimşek yazıyor: “Dün Cumhuriyet Bayramı idi. Her ne kadar çoğu kişinin
bilincinde olmasa bile, bugün bu Cumhuriyetin sayesinde özgür ve güçlüyuz. Ben sizin
bayramınızı kutlamak istiyorum; çünkü sizin yarattığınız devrimler Atatürk
devrimlerinin devamıdır.”
Aliye König Almanya’dan yazıyor: “Türkiye şu anda işgal altında. Bence siz, Türkiye’ye
Allah tarafından gönderilmiş birisiniz. Atatürk de Allah tarafından gönderilmiş biri idi.
Atatürk savaş meydanlarında açık savaşlar verdi; siz ise gizli saldırılara karşı
savaşıyorsunuz. Ben kendi adıma da Türk mületi adına da sizi gönderdiği için Allah’a
şükürler ediyorum. Ne olur, hakkınızı bu millete helal edin!”
Halil Dortkas Norveç’ten yazıyor: “Sevgili pirim! Allah bütün Türkiye’nin ömründen
alıp sizin ömrünüze katsın! Siz olmasaydınız biz bu yobaz dincilerle ilmen, fikren nasıl
mücadele ederdik! Bu fani dünyadan çok erenler, pirler geldi geçti. Bu bin yılın en
büyük piri tartışmasız sîzsiniz. Sizden daha ulu bir pır görmedim. Daha söylenecek çok
şey var ama kısa keseyim. Alemlerin Rabbi sizi korusun!”
Atatürk’e düşmanlık tutkusu üstüne
Mahmut Emin yazıyor: “Kitaplarınız, yazılarınız, TV sohbetlerinizle çok büyük işler
yaptığınızı daima teslim etmekteyiz. Cumhuriyet ile ilgili yazınızı ve okuyucularınızın
mektuplarını okudum. Hem duygulandım hem de üzüldüm. Duygulandım, çünkü,
özellikle gençlerin bakış açıları heyecanlandırdı. Üzüldüm, zira hemen sizin yazınızdan
sonra, yine bir akademik unvanlı kişinin yazısını okudum. ‘Öldüm öldüm dirildim’
derler ya, inanın o hali yaşadım. O kişi de bu ülkede unvanların tamamını almış siz de.
Olabilir, insanların görüşlerinde farklılıklar olmalı ki, ilim ilerlesin. Lâkin bunu
söyleyecek kadar da rahat değilim, emin olunuz.”
“Bahsi geçen hocanın yazısından kendisine ait fikirleri not edeyim de ne demeye
çalıştığım iyice anlaşılsın:
“Müslümanların karşı çıkmaları gereken ilke laiklikmiş. Türkiye’de devlet dine cephe
almış, halkı dinsizleştirmeye yönelmişmiş. Devlet, din hayatına müdahale ve dindarlıkla
mücadele etmişmiş. Devlet, dinin yerine bilimciliği ikame etmeye çalışmışmış. Bazı Batı
ülkelerinde olduğu gibi yumuşak bir laiklik uygulansa bile Müslüman buna razı
olamazmış. Yasama, yürütme, yargı, denetim gibi alanlarda, daha doğrusu hayatın her
noktasında, meşruiyet kaynağının din olması gerekirmiş.”
“Bence, savaş cephesi açmış bu hoca kılıklı kişi. Yazınızın giriş bölümü bu gibilere ne
güzel de cevap olmuş.
“Hocam, varlığınız bizi sevindiriyor. Ne olursunuz şu utanmazla kavgaya tutuşmayınız.
Onları umursamamak galibiyetin ilk şartıdır.”
BUNLARDAN ANLAYIŞ BEKLEMEYİN!
Sevgili Mahmut Emin! Umursamamak olmaz; umursarım ama kavgaya falan
tutuşmam, çünkü bunun vakit kaybetmekten öte bir işe yaramadığını bilirim. Bu
adamlar, bu söylediklerini inandıkları için değil, virüstü kanlarında yer etmiş Türk
düşmanlığını tatmin için yapıyorlar.
Bu düşmanlıklarım tatmin için yıllardan beri dünyanın bütün haçlı-emperyalist
güçlerine en rezil perdeden uşaklığa bile tenezzül ettiler, ediyorlar. Ve etmeyi
sürdürecekler.
Hep söyledim yine söyleyeyim: Haçlı kodamanlar bunlara, faraza, deseler ki, “Sizin kin
ve nefretle dolu olduğunuz Mustafa Kemal’in anıt kabrini yerle bir ederiz ama Kabe’yi
de yerle bir ederiz. Atatürk’ün yok edilmesini bu şartla kabul ediyor musunuz?”
Evet, haçlı kodamanlar bunu sorsalar, bilesiniz ki, bu kahpeler, bu şartı kabul ederler.
Maun suresi dincilikleriyle o surenin lanetlediği namazları bu kabule engel olmaz.
Bunların akılcılık, Türklük ve Atatürk düşmanlığı böylesine kuduz bir düşmanlıktır.
Durum budur; herkes aklını başına alsın!
Atatürk’e nankörlüğün cezasını ödeyeceğiz!
Bu ceza faturasını hem biz hem İslam dünyası hem de Batı ödeyecek.
Bizim ve Müslüman dünyanın nasıl ödeyeceği, şu andaki ödemelerden belli oluyor. Batı
ise bu faturayı, Atatürk aleyhine besleyip palazlandırdığı ‘Müslüman’ yaftalı
beyinsizlerin yaratacağı kahırlar ve çektireceği acılarla ödeyecek. Batı, Atatürk
bahsinde kaşıkla aldığını kepçeyle geri vermenin hüsranını mutlaka ve muhakkak
yaşayacaktır.
Atatürk bahsinde bütün konuşup yazdıklarım, tarihîn ve Kur’an’ın verileriyle vücut
bulmuştur. Zaman bunu da gösterecektir. Andan tanıklığın yardımıyla yarattığım üç
eser, son derece önemlidir: 1. Türk Kurtuluş Savaşının Kur’anî Boyutları: Büyük
ihtimalle üç cilt olacak bu eser henüz yayınlanmadı. 2. Atatürk Gerçeği: Bu eser de
henüz yayınlanmadı. 3. Kur’an Penceresinden Kurtuluş Savaşı: 2012 yılında yayınlanan
bu eser, tüm ezberleri bozan bir tarih tezidir.
Kurtuluş Savaşı’ının verildiği ana coğrafya olan bugünkü Türkiye’nin, Mustafa Kemal
aydınlık ve nimetine muhatap olmuş kitlelerinin bu eserin kıymetini layıkıyla idrak
ettikleri kanaatinde değilim. Tıpkı Mustafa Kemal’in kıymetini layıkıyla idrak
edemedikleri gibi...
Tarihin diyalektiği bu ‘görmezden gelinen kıymet’i bir gün elbette gösterecek ve
kitlelerin diliyle de ifade edecektir ama gecikmenin faturası ağır olacaktır. Bugün için
sevindirici olan şudur: Halkımız, özellikle dinciliğin çektirdiği büyük ıstırapların itişiyle
hem Mustafa Kemal’in hem de bizim eserlerimizin anlam ve önemini fark etmeye
başlamış bulunuyor. Şimdi, o fark edişe örnek olan mektuplardan örnekler görelim.
Mustafa Yıldırım yazıyor: “Kur'an Verileri İşığında Tasavvuf kitabınızın II. cildinin,
‘Kalabalık Dedikleri’ bölümündeyim. Bu bölümü okumaya başlayınca ‘Kur’an
Pencersinden Kurtuluş Savaşı’ kitabınızı hatırladım. Düşünüyorum da, acaba diyorum,
Mustafa Kemal de kalabalığa hiç beklemediği bir ihsan ve iyilikte mi bulundu? Ona
ihanet edildi. Ya Kur’an’a yapılan ihanete ne demeli?!” “Aydınlanmamıza vesile
oldunuz; gayretinizin dünyada örnek bir aksiyon oldu.”
Atatürk olmasaydı aydınlanmamız başlamazdı.
Burak Otkum yazıyor: “Ben 28 yaşında müzisyen bir gencim. Küçük yaşlardan itibaren
Kabbimin kim olduğunu, dinimin nasıl olduğunu araştırmaya başladım. Çok okudum,
çok dinledim. Ne yazık ki hurafeleri okumuş, dinlemişim. Düşünün ki müziğin dinen
caiz olmadığına inandırılmaya çalışılmış bir müzisyenim. Neyse ki yirmili yaşlarımın
başında sizi tanıdım. İçine düştüğüm bataklıktan Rabbime şükürler olsun, siz beni
çıkardınız. Aklın ve bilimin Allah’ı aramada ilk kural olduğunu bize siz öğrettiniz.
Rabbim sizi insanlığın başından eksik etmesin!”
İslam dünyası bir gün Atatürk’e dönecek!
Fuat Tıska yazıyor: “Hocam, gün geçmiyor ki sinir bozucu bir olay olmasın. Boko
Haram isimli örgüt Nijerya'da 200 kız öğrenciyi kaçırdı. Boko Haram, batı eğitimi
haram demekmiş. Tabii ki İslam dünyasına bakınca harama ne kadar dikkat ettiğimiz
ortadadır. 200 kızı pazarda satacaklarmış. Bu beyinlerin ülkemizde olmamasının en
büyük sağlayıcısı başta Atatürk, sonra sîzsiniz. Atatürk'e havlayanların niyetlerinin bir
Boko Haram düzeni olduğunu biliyoruz. ‘OsmanlI'nın huzuru gerekli’ diyen, sonra da
bu herifleri sevenlerin Müslüman olmadıkları kesindir.”
“İslam dünyası ateş altında kavrulurken, Osmanlı kurulacak diye bekleyenler mümin
midir? Alemin çiti-çubuğu yanarken yumurtasını pişiren bu adamları dinleyenler az
değil. Pek çok kişi bugünlerde ‘Canım, tamam, Atatürk büyük adamdı ama Çin'e bak,
Amerika’ya bak’ diyor. Atatürk'ün o ülkelerdeki etkisinin farkında değiller.”
“Atatürk fikri bugün, büyük bir İslam Konfederasyonu oluşturabilir. Gel gör ki, sizin
deyiminizle, kitaplı ve kitapsız angutlar nedeniyle Atatürk sıkışıp kaldı. Ama ben
Ortadoğu'da Atatürk’ün tekrar dirileceğine inanıyorum. Tarih bunu istiyor. Ortadoğu,
yaşadıklarının esaret olduğunu fark ettiğinde bir kurtarıcı arayacak. İşte o Atatürk’tür.
Ama beyinleri 'raiyye' olanlar bunu anlamaz.”
Hakan Elüman yazıyor: “Eskiden körü körüne Arap örflerini, mezhep yorumlarım
Kur’an’ın emri sanırdım. Tv. programlarınızdan sonra kitaplarınızı okumaya başladım,
dinimi öğrendim. Sayenizde Atatürk'ü çok sevdim. Şimdi, sizin kitaplarınızdan aldığım
bilgilerle dincilere karşı gerçek dini anlatmaya çalışıyorum. Bu adamlar bizi dinden
çıkarmışlardı.”
Özgür Gedik yazıyor: “Sizinle tanışmam 20'li yaşlarımda televizyon ekranlarında oldu.
O güne kadar acayip, vahşi, tüm canlıların hakkına saygısız bir dine insanmışım. Sizi
izlediğim ilk gece, ellerimle göğsümden beyaz bir güvercin çıkarıp göklere uçurdum. Siz
benim ve geleneği dinleştiren ailemin dünya ve ahiretini kurtardınız. Ruhumun
kurtarıcısı oldunuz.”
Erkan Duru yazıyor: “Ey Yaşar Nuri! Sen bizden vazgeçsen de biz senden vazgeçmeyiz.
Söylediklerini ‘fırçalamak’ olarak algılayanlara bakma! Bu onların nasipsizliğini
gösterir. Seni dinleyince aç ruhumuz doyuyor, insan olduğumuzu hatırlıyoruz ve Allah'a
imanımız bir kat daha artıyor. Sen, asil kanının son damlasına kadar yaz, biz seni
dinlemezsek Büyük Huzur’da gel hakkını al!”
Orhan Kızılkoşan Hollanda’dan yazıyor: “Allah’a giden yolumdaki pislikleri
temizlediğin için sana minnettarım. Allah senden razı olsun. Çocuklarıma vasiyet
edebileceğim tek servetsin.”
‘Sosyete hocası ’ve fesat mollası (1)
Aşağıdaki mektup, biraz sonra tanıtacağımız fesat şebekesinin zulümlerini yakından
tanımış ama Allah’ın lütfuyla şebekeden yakasını kurtarmış genç bir aydının tanıklığını
önümüze koymaktadır. Tarihin ve Tanrı’nın huzurunda birlikte okuyalım.
Ahmet Kırbıyık yazıyor: “33 yaşındayım ve bir devlet okulunda öğretmen olarak
çalışmaktayım. Köşe yazılarınızı, tv programlarınızı ve eski programlarınızın
videolarını takip ediyorum. Tokat gibi sözleriniz beni kendime getiriyor. Lise
ydlarındayken Ayşe Özgün Ha mm Ma yaptığınız programları izlerdim. Ancak o
zamanlar L cemaat’ öğrencilerindendim ve söyledikleriniz bana komik, ciddiye almaya
değmez gelirdi. Sizi bir ‘sosyete hocası’ olarak görüyorduk. Bu yüzden hakkınızı helal
etmenizi diliyorum. Son yıllarda Türkiye'de olup bitenlerin gerçeğini kavradıkça, sizin
Türk-lslam âlemi için değeri ölçülemez, yeri doldurulamaz bir düşünür olduğunuzu
anladım.”
“Laikliği İslam'ın bizzat istediği bir kavram olarak nitelemeniz beni düşünmeye sevk
etti. Gördüm ki, yaşadığımız coğrafyada özgürlüğü, kardeşliği ve eşitliği bizim gibi
yaşayan bir Müslüman toplum daha yok. Bunu laik toplum yapısına borçluyuz.
Şükürler olsun ki, Atatürk gibi bir lider bu topraklardan geçmiş. Ve sizin gibi bir İslam
âlimi, bize dayatılan Arap âdetleri ve hurafeleriyle doldurulmuş dinin gerçeğini bize
öğretiyor. İslam dininin akılla, bilimle, laiklikle çelişmediğini, çelişir gibi göstermenin
saltanat dincilerinin bir illüzyonu olduğunu sayenizde öğrenmiş bulunuyoruz.”
GAYRETLLLAH’A DOKUNDULAR!
‘Sosyete Hocası’ nitelemesi, pislikleri ‘Paralel Yapı’ tartışmalarıyla ortalığa saçılan
emperyalist haçlı yamağı fesat şebekesinin beni etkisiz kılmak için kullandığı şeytanı bir
karalama tabiridir. Bir yandan bana devrin cumhurbaşkanı ile birlikte ‘Halkla İletişim’
ödülü verdiler, bir yandan da fesat tezgâhları işleterek itibarımın altını oymaya
çalıştılar.
Ben, bütün varlığım ve gayretimle Kur’an’a hizmet ettim, onlar beni etkisizleştirmek
için ‘sosyete hocası’ diye sürekli karaladılar. Ben de onları Kur’an’a havale ettim. Ve
Kur’an onları çarptı, belalarını verip dünya âleme rezil etti.
Fesat şebekesi, bize yakıştırdığı tabir yüzünden çok beddua aldı. O beddualar, yerine
ulaştı. Fesat şebekesinin, on yıl boyunca Atatürk Cumhuriyeti’ni yıkmak ve Türk
Ordusu’nu tasfiye etmek üzere, saltanat dinciliği ve haçlı emperyalizmle oluşturduğu
işbirliği, çıkar çatışmaları yüzünden dağıldı ve bu iki karanlık yapı birbirlerini
yıpratmaya başladı.
‘Sosyete hocası’ nitelemesine karşı bir söylem geliştirmiştim: ‘Fesat Mollası’. Fesat
Mollası, fesat şebekesinin takkeli başı için kullanılmıştır. Bu şebekede her şey, emir-
komuta zinciri içinde gerçekleştirildiğinden, beni nitelemede kullandıkları o tabirin
mucidi de şebekenin başıdır. Bunu yıllar önce kendilerine de söyledim ve bu zulme son
vermelerini rica ettim. Ne fayda! İtham ve iftira dozunu daha da arttırdılar.
Sosyete hocası’ ve Fesat Mollası (2)
Fesat Mollası’nın tahrip şebekesi, bir yandan beni, halkı uyandırmaya yönelik
gayretlerim yüzünden ‘dini sosyetenin keyfine uydurmak’ gibi zatim bir ithamla
karalarken, öte yandan, Vatikan'da Papa’nın, ABD’de ClA’nın huzurunda arzı
ubûdiyet ederek, Atatürk, Cumhuriyet ve Türk Ordusu aleyhinde işletilen intikam
politikalarında, aynı amaçlı dinci ve dinsiz herkesle ortak hizmete koyulmakta hiçbir
sakınca görmedi.
Maun talancısı maskeli müşrikler tarafından ‘marka Müslüman'ı 1 diye itham edilip
itilen insanları kucaklayan mesajımızı ‘cehennemliklere hizmet’ ve ‘dinden taviz’ olarak
niteleme vicdansızlığını gösteren fesat şebekesi, bu dediklerini bizzat kendisinin ve hem
de Kelimei Şehadet düşmanı empery alist güçlerle işbirliği halinde yürüttüğünü, tarihin
tanıklığından uzun süre kaçıramadı. Pislikleri ortalığa döküldü ve dünya âleme rezil
oldular.
Cumhuriyet tarihinin en büyük zulüm ve hıyanetlerinin faili olan fesat şebekesi,
müstahak olduğu cezanın sadece bir kısmını bulmuştur. Kötülüklerinin faturası elbette
ki bu kadarla ödenmiş olamaz; daha ödeyecekleri pek çok fatura var. Ortağıyla birlikte
ocaklar söndürmüş, canlar almış, gözyaşları döktürmüş, yürekler yakmışlardır. İçine
gömüldükleri pislikleri, kanları, İrinleri okyanuslar bile temizleyemez. Tek temizleyici
cehennem ateşidir. Tanrı ve tarih sabırlıdır; Cenabı Hak o temizliği de yapacaktır
elbette!
Fesat Şebekesi’nin çelişkileri
Fesat Şebekesi’nin başındaki Fesat Mollası, kendisine ‘Asrın Mevlana’sı’ (!) diye
methiyeler düzdürdüğü bir sırada, eski tahrip ortağı Atatürk düşmanları tarafından
‘asrın Müseylimetül kezzabı, âlim müsveddesi, bozguncu başı, Haşhaşî çete lideri...’ gibi
nitelemelerle suçlanır oldu. Dedik ya, Allah âdildir.
Fesat Şebekesi’nin Allah ile aldatma üzerine oturan ve Atatürk Cumhuriyetini tahrip
amacına yönelen faaliyetleri, İslam’ın hemen hemen bütün düşmanlarıyla işbirliği
kurmasını, yirmi dört saat Kur’an’la nefes alıp veren bize ise saldırmasını gerekli
kılmıştır. Bütün hayatımızı Kur’an’a hizmete vakfetmiş olmamız onların vicdanlarında
bize karşı en küçük bir acıma ve sevgi hissi uyandırmadı. Nefsi emmârelerinin
buyruğundan bir milim dışarı çıkmadılar.
Ben, yer aldığım bilim ve fikir kulvarının icabı olarak kendileriyle en küçük bir
çekişmeye, kavgaya girmediğim halde benden feci biçimde rahatsız oluyorlardı. Sebep
açık ve net: Ben akılcı, Kur’ancı ve Atatürkçü idim.
Fesat Mollası, hurafeleri din yaparak kitleleri aldattığı için akılcı olamazdı. ‘Kur’an
İslâmî’ diyenleri ‘sapık’ ilan etme illetine duçar olduğu için Kur’ancı da olamazdı. Ve
nihayet, Cumhuriyet, aydınlık, bağımsızlık, özgürlük düşmanı olduğu için Atatürkçü de
olamazdı. Fesat ocağını başarılı kılmak için nereye sığınacaktı? Adresler belli: Kelimei
Şehadet ve Türk düşmanı haçlı emperyalizmle onun Türkiye içindeki Atatürk ve akıl
düşmanı işbirlikçileri. Fesat Mollası ve şebekesi, zaferini bunlarla işbirliğine uyarladı.
’Ebu Zer’ mesaj ve mücadelesini tanımalıyız!
Yıllardır benim sözünü ettiğim, sîzlerinse ha bire sorup durduğunuz kitap çıktı. Dosyası
yirmi küsur yıl önce açılan ve tam adı ‘Emevî Dinciliğine Karşı Mücadelenin Öncüsü:
E bu Zer’ olan kitap 400 sayfa ve beş bölüm.
Birinci Bölüm, Ebu Zer’in hayatını, misyonunu ve çektiği ıstırapları anlatıyor.
İkinci Bölüm’de E bu Zer mücadelesinin fikir planı genel çerçevesiyle ele alınıyor. Bu
bölüm şu fasılları içeriyor: 1. Emevî Hanedanının Kur’an Mesajına Darbesi, 2. İsyan
Ahlakının Unsurları, 3. Korkunun Üstüne Çıkış, 8. İman ve İtaat, 9. Ebu Zer Ahlakının
Yedi İlkesi, 10. Ebu Zer Ahlakının Omurgası: Melâmet
üçüncü Bölüm’de Ebu Zer’in fikrî ve fikhî kişiliği inceleniyor. Bu bölümün temel
fasılları şunlar: 1. Servet Azgınlığına ve Kamu Malı Talanına Karşı Mücadelenin
Öncüsü, 2. Kuhçu Sosyalizmin Yolunu Açan Şahabı, 4. Tarihin İlk Radikal Toplumcusu.
Dördüncü Bölüm, Ebu Zer mücadelesinin Kur’ansal dayanaklarını tahlil etmektedir.
Ana fasıllar şunlar: 1. Kur’an’ın Mülk Kavramında Sakladığı Mesaj, 2 . Kur’an’da
Ezenler-Ezilenler Diyalektiği, 3. Servet ve Servet Sahipleri, 4. Paylaşımcı Toplum ve
Paylaştırıcı Devlet Talebi, 5. İsraf Yasağı, 6. Kamu Malına Tecavüzün Lanetlenmesi, 7.
Ebu Zer Mesajının Muhammedi Öğreti Açısından Durumu
Beşinci ve son bölümde, Ebu Zer ruhunun kitlesel zuhurları, başka bir deyişle Ebu Zer
Ruhu Taşıyan Müslüman İsyanlar ele alınmıştır. Ana başlıklar şöyle: 1. Zenc İsyanı veya
Köleliğe Karşı Savaş, 2. Karmatî İsyanı veya Sarıldı Feodalizme Karşı Savaş, 3.
Babaıler İsyanı, 4. Simavnalı İsyanı, 5. Patrona Halil İsyanı, 6. Taksim Özgürlük
Direnişi
Bu bölümlerin her birinde verilen bilgilerin her biri, İslam dünyasının, özellikle Allah ile
aldatılan Türkiye'nin mutlaka ve muhakkak tanıması gereken mesajlar içermektedir.
Yaptığımız iş, zaten bu mesajları vermektir. Vicdanın ve Kur’an’m bizden istediği de
budur. Halkımız bunu tayıkıyla yaptığımızın idraki içine girmeye başlamıştır. İşte itiraf
örneklerinden bazıları:
İlyas Koca kaya yazıyor: “Sizi elimden geldiğince takip etmeye, anlamaya, özümsemeye
çalışıyorum. Sizin sayenizde Fatiha suresindeki ‘doğru yolda, nimet verilenler yolunda'
olduğumu hissediyorum. Siz bu karanlıklar içindeki ülkeyi aydınlatmaya çalışan bir
ışıksınız. Sağ olun ve her daim var olun!"
Osman Tolga Kayan yazıyor: “Sevgili Yaşar Nuri! Bu millet senin cumhurbaşkanı
olduğun bir ülkede yaşamayı hak etmedi. Şu an o makama oturanı hak ediyor. Allah
herkese layık olduğunu işte böyle verir. Acılar çekilsin ki, diyet ödensin! Bu yaşananlar
ve yaşanacak olanlar önümüzdeki kuşaklara ibret olacak. Büyük Atatürk ‘Türk milleti
zekidir, çalışkandır, ahlaklıdır" derken bir gerçeği değil, bir temenniyi dile
getiriyormuş.”
Ebu Zer kitabım, ‘Aksaray* için yazılmadı!
Önce bir mektubu okuyalım, sonra konuşalım.
Arif Gümüş yazıyor: “Bugün dikkatimi çeken bir noktayı sizinle paylaşmak için
yazıyorum. Aksaray’ın inşaatı bitip kullanıma başlandıktan kısa bir süre sonra sizin
‘Ebuzer’ kitabınız çıktı ve ben bu ismi bu sarayın yapım sürecinde, buna paralel sizin
kitabınız çıkana kadar hiçbir muhalifin ağzından duymadım. Bugün haberlerde ve
programlarda Ebuzer'den bahsedildiğini gördüm. Kılıçdaroğlu, ekranlarda, ‘Kendi
paranla yaptıysan israf, milletin parasıyla yaptıysan haram’ diye bağırıyor. E büzer’i
anlatan film sahnesinde Ebuzer’in ‘Bu sarayı yık!’ dediği sahne gösteriliyor.
Ben o an tebessüm ettim ve aklımda sizin tarihin akışıyla paralel gittiğiniz fikri uyandı.
Sarayın bitiminden sonra sizin kitabınızın çıkmasının tesadüf olmadığına inanıyorum.
Allah, size bu ülkenin refahını görmeyi nasip etsin."
O ‘muhalifler’ benim söylediklerimin hangisini ben söyleyinceye kadar bitiyorlardı?
Ebu Zer’i de bilmiyorlardı elbette. Daha bilmedikleri neler var, neler! Yazıp
söylediğimiz halde alıntı yaptıkları birkaç cümleyi bile eksik aktarıyorlar.
Bu dert, sadece muhalefetin değil, tüm siyasetin. Muhalefettekiler böyle de
iktidardakiler farklı mı? Hayır! Onların durumu daha da acınası. Siyasîlerin büyük bir
kısmı okumuyor, okuyanlarının önemli bir kısmı da okuduğunu anlamıyor. Düzelir
inşallah!
Aklımdan bile geçmedi
Bütün vicdanımla söylüyorum, Ebu Zer kitabımı baskıya verirken ‘Aksaray’veya
‘Karasaray’ aklımdan bile geçmedi. Böyle şeyler hakkında ancak soru sorulursa
konuşurum.
Hem o dört yüz sayfalık kitap öyle birkaç ayda yazılıp bitecek bir kitap mı? Siz kitap
yazmayı ne sanıyorsunuz? Ben o düşündüğünüz türden kitap yazanlardan değilim.
Benim her kitabım benim bütün hayatım demektir. Ebu Zer kitabının dosyası,
önsözünde de söylediğim gibi, otuz yılı aşkın bir zaman önce açıldı. Yıllardır
yayınlamam isteniyor. Nihayet yayınlandı.
Gündemle kitabım arasında bir tevafuk olmuşsa, onu bana Allah'ın bir lütfü, tarihin
diyalektiğinin bir bağışı sayarım. Buna benzer ne ‘tevafuklar’var o kitapta. Demek ki
bir ilim ve fikir adamı olarak istikamet üzere gidiyorum. Bu ülkenin refah ve
mutluluğunu inşallah hep birlikte görürüz.
Has Bahçe gerçeği ve Halil İnalcık’a şükran
Yeni çıkan ‘Ebu Zer’ adlı eserimizin beşinci ve son bölümünde, İran Sasanî
imparatorluğu zamanında başlayıp Selçuklularla devam eden ve Osmanlı
İmparatorluğumda israf, şer ve şirkin doruklarına tırmanan ‘has bahçeler’
ayrmtılanmıştır.
Bu bölümün ana kaynağı, ‘Şeyhül Müverrihin’ (Tarihçilerin Üstadı) diye anılan dev
tarih bilgini Prof. Dr. Halil İnalcık’ın şaheseri ‘Has Bağçede Ayşu Tarab’ adlı kitaptır.
(İş Bankası Yayını, 2011) İnalcık’ın, bilim ve kültür tarihimizde bir devrim olarak
gördüğümüz bu kitabındaki verileri Kur’an açısından tahlile tâbi tutarak 6 asrı aşkın
bir zamanın Allah ile aldatma serüvenini bütün çıplaklığıyla ortaya koyuyoruz.
Bugüne kadar üstü örtülen gerçekler, bu tahlillerle gün ışığına çıkmakta ve asırlardır
aldatılan kitlelerin vicdan kulaklarına liflenmektedir. Bu tahlillerin deşifre ettiği
gerçekler kavranmadan ne tarihimizi anlamamız mümkündür ne de Allah ile
aldatılmaya son vermemiz.
Türkiye’nin anasını, dinini ağlatan saltanat dinciliği (veya Emevî faşizmi), Türkiye
insanına en büyük kötülüğü, bu tahlillerle önümüze konan gerçekleri saklayarak
yapmıştır. Halil İnalcık üstadımıza, tahlillerimize imkân veren malzemeyi hazır hale
getiren şaheserini yazıp yayınladığı için minnet ve şükran arz ediyor, mesaisini tazimle
anıyoruz.
İlim malzeme verir, müçtehit ve müceddit düşünürler de Allah’ın lütfettiği terkip ve
felsefe yeteneğiyle bu malzemeyi değerlendirerek insanlığa yön veren reçeteler
çıkarırlar. Böylece, Allah veya Allahsızlık ile aldatılıp susturulan kitlelerin ufku, yolları
açılır.
İtiraf iletileri gösteriyor ki, ufku ve yolu açanlardan biri de biziz. Tanrı’ya sonsuz
şükürler olsun!
Kayseri’den yazan ve adını saklı tutmamı isteyen bir bayan okuyucum şöyle diyor:
“Sizden Allah bin kere razı olsun. Sizi ne kadar çok sevdiğimi, size nasıl saygı
duyduğumu bir anlatabilsem! 30 yaşındayım ama arkama şöyle bir baktığım zaman,
doğumumdan 25 yaşıma gelinceye kadar, yani sizi gerçekten dinleyip anlayana kadar,
ömrümün koca bir bölümü hurafelerle saptırılmış din düşmanlarıyla geçmiş. İyi ki
varsınız.”
“Tüm kitaplarınızı alamıyorum. Va çocuğumun süt parasını kesip kitaplarınızı alacağım
ya da kitapları almayıp o derin bilgilerinizden mahrum kalarak çocuğumun karnını
doyuracağım. İmkânım olsa sadece kendime almakla kalmayıp etrafımdaki dini
saptıran din düşmanlarıyla Müslüman görünümlü şeytanların gözüne sokup ‘Alın
okuyun da adam olun!’ diyeceğim.”
Nur Yaşar yazıyor: “1940 doğumlu, Jeoloji yüksek mühendisiyim. Uzun yıllardır sizin ve
kitaplarınızın takipçisiy im. Ebu Zer kitabınızı okudum, özellikle 5. bölümdeki görüş ve
uyarılarınız için teşekkür ederim. Kitabınızdan 5 adet aldım, bugün 5 adet daha sipariş
verdim. İstedim ki, arkadaşlarım, dostlarım da bu bilgilerden faydalansın.”
‘Her şeye rağmen temiz kalmak’
Başlığı, bir okuyucumun mektubundan aldım. Kültür, zekâ, feraset ve karakter
üstünlüğü her satırında belirginleşen bu mektup, yeni çıkan ‘Ebu Zer’ adlı kitabımın
yarattığı duygularla yazılmış. Başlık, Ebu Zer kişiliğinin, Ebu Zer mesaj ve
mücadelesinin bir ifadesi sayılabilir. Ebu Zer, ‘her şeye rağmen temiz’, tertemiz
kalmanın sembolüdür.
Ne mutlu bana ki, bu duyguların vücut bulmasına ve onların benimle paylaşılmasına
tanık oluyorum. Şimdi gözyaşı kadar samimi, yürek acısı kadar yakıcı mektuplardan
bazılarını okuyalım:
‘Ümit’ rumuzlu okuyucum yazıyor: “Ebu Zer kitabınızı aldım. Daha önsözünde
gönüller fethediyorsunuz. Ne mutlu size ki, Cansız Hoca gibi bir hocanız olmuş ve ne
mutlu Cansız Hoca’ya ki, sizin gibi bir öğrencisi olmuş. Önsöz’ün üzün bir başka güzel
yanı, sizin kişiliğinizin daha iyi anlaşılmasını sağlaması. Sizi anlayamayan insanların,
kişiliğinize ve yetişme ortamlarınıza ilişkin detaylarla, sizi kendilerine daha yakın
hissedeceklerini ve anlattıklarınızı daha kolay kavrayacaklarını düşünüyorum.”
“Zulümler ve zalimler dünyayı ‘siccîn’e çevirdi. Zulüm, çocuk veya ihtiyar ayırmıyor,
zayıf-biçare ayırmıyor, kardeşkanı demiyor, hiçbir sınır, hiçbir destur tanımıyor.
Zalimlerin başarılı olması için iyi insanların sessiz kalarak zalimleşmesi yeterli. Olan
bitene engel olmaya gücü yetmeyen, ama tüm kalbiyle tiksinen insanların, ‘temiz
kalmak’ için azmi bileniyor. Her şeye rağmen temiz kalmak, işte bütün mesele bu!”
“Bunca ıstırap bizleri alazlayıp dururken, bazılarımızın olsun gönül gözleri açılıyor,
görünenin arkasındaki o asıl gerçek daha belirginleşiyor. Toplumun zerrelerine yayılmış
zulmü yaşlı gözlerle izleyen insanlara sizin varlığınız bir rahat nefes oluyor. Bize de,
satır aralarında Allah’a şöyle sığınmak kalıyor: “Rabbim! Ne olur, aç kapıyı, ben
geldim! Sana layık olmadığımı biliyorum ama eğer sen kapıyı açmazsan, gidecek başka
yerim yok!”
Can Yetkin yazıyor: “İJç kelime sadece: Sizi çok seviyoruz. Bir de küçük bir tespit: Bir
insan sîzdeki bu enerjiyi, bu özgüveni, bu cesareti, bu özgürlüğü, hakkı böylesine
haykırabilmeyi ve zulme böylesine karşı çıkabilmeyi ancak Allah’ın kelamından aldığı
güçle elde edebilir. Sevgiler.”
Mustafa Özuzun yazıyor: “25 yaşında bir mühendisim. Ömrümde sizin kadar
donanımlı bir insan daha görmedim. Sizi okurken, izlerken resmen bilgi fışkırıyor
kaleminizden, dilinizden, gözlerinizden. Allah sizin gibi insanları bu toplumun başından
eksik etmesin. Okumayan ve araştırmayan bir toplum olarak sizin gibi değerlere görsel
medyada büyük ihtiyacımız var. Gerçekten çok değerlisiniz. Ne olur, yılmayın,
yorulmayın!”
Tanrım! Öğretmenler Günün kutlu olsun!
‘Tanrı’nm meslektaşları’ tüm öğretmenlerin öğretmenler gününü kutluyorum.
Başlık sizi şaşırtmasın. Tanrı’nın mesleği olur mu demeyin. Tanrı’ nm temel iki mesleği
olduğunu Kur’an’dan öğrendim: Yaratıcılık, öğretmenlik. Unutmayalım: Tarihin bütün
yaratıcı benlikleri aynı zamanda birer öğretmendir. Onların en büyüklerinden biri olan
Gazi Mustafa Kemal’e bakın. O aynı zamanda kara tahtada dersler veren bir
öğretmendir. Dinci dinsizlerin, galiba, padişahların has bahçe-işret arenalarıyla
karıştırarak eleştirdikleri Gazi sofralarında kara tahta ve kucak dolusu kitap vardır. O
safralar, padişahların has bahçelerinde kurulan şarap, esrar ve oğlancılık ‘sofay-ı
hümayunlar’] değil, dershane sofralarıdır.
Tanrı’nın aynı zamanda bir öğretmen olduğunu ifade eden 22 ayet var Kur’an’da.
Kullanılan kelime ‘öğretmen’ anlamında kullanılan muallim kelimesinin İlil şeklidir.
Tanrı’nın öğretmenliğini ifade için, 22 yerin 11 tanesinde geçmiş zaman (âlemle: öğretti),
11 yerde de geniş zaman (yuallimu: öğretir) kullandmıştır.
Çarpıcı noktalardan biri de şudur: Cenabı Hak, Kur’an’ı öğretmesinden söz ederken
kendisini Rahman sıfatıyla öğretmenlik yapan bir kudret olarak tanıtıyor: “O Rahman!
O öğretti Kur'an'ı, O yarattı insanı, O öğretti ona beyanı/’ (Rahman, 1-4)
İnsana kalemle yazmayı, kalemi kullanmayı öğreten de Tanrı’dır ve bu gerçek,
Kur’an’ın ilk vabyedilen ve “Oku!” emriyle başlayan beş ayeti içinde verilmiştir:
“O'dur kalemle öğreten/kalemi kullanmayı öğreten O’dur! Bilmediği şeyi insana O
öğretti.”
Kur’an’a göre, öğretmenlik aynı zamanda vahyi getiren melek Cebrail’in de mesleğidir,
(bk. Necm suresi, S) Ve onlarca ayete göre, öğretmenlik tüm peygamberlerin ortak
mesleğidir. Yani öğretmenlik bir Tanrı, Cebrail ve peygamber mesleğidir. Bundan
anlaşılır ki, bir toplumun mutluluğu hak edip etmediği bu mesleği temsil edenlere
verdiği değerle ölçülecektir.
En büyük mutluluklarımdan biri de bu Tanrı mesleğine mensup olmamdır. İki yıl
liselerde beden eğitimi ve Fransızca hocalığı, 27 yıl da, yurtiçi ve yurtdışmda üniversite
hocalığı yaptım. Milletimin çocukları beni unvanlarımın en yücesiyle anmaya
başlamıştır. Hem de ‘Türk Milletinin Hocası’ nitelemesiyle! Gelen iletilerin çoğu bu yüce
unvana atıf yapıyor. Mutluluğumu tarif etmeye gücüm yetmez.
Güzide Filiz iki ileti göndermiş. Şimdilik, öğretmenler günüyle ilgili satırlarını alıyorum:
“Büyük Türk Milletinin Sevgili Yaşar Nuri Hocası! Öğretmenler gününüzü en içten, en
güzel dileklerimizle kutlar, size daha nice sağlıklı ve güzel yıllar temenni ederiz.
Ulusumun değerli öğretmeni, rehberi, ışığı Yaşar Nuri Öztürk Hocam! Milletinizi
aydınlatmaya çalışıyorsunuz, yoğun çalışmalar içindesiniz; Allah size kolaylıklar versin!
iyi ki varsınız!”
Evet, Ebu Zer derman otur!
“Ebu Zer kitabınız bana derman oldu” diyor bir okuyucum. Evet, Ebu Zer, hakkıyla
okuyup değerlendirenlere derman olur. Bireysel düzeyde de derman olur, toplumsal
çapta da derman olur.
Ebu Zer’in verdiği eylemli mesajlar, Kur’an vahyinin temel mesajlarıdır. O mesajların
bin küsur yıldır üstü örtüldüğü için biz onlardan yararlanamadık. Çünkü a muhteşem
mesajları bilmiyoruz, yadırgıyoruz, yok sayıyoruz. Ve böyle yaptığımız için de iki
yakamız bir araya gelmiyor, daha doğrusu belamızı buluyoruz.
Ebu Zer mesajını bilmeyenlerin cezası, Muaviyeler tarafından yönetilmektir. Ve işte biz
bu cezayı çekiyoruz, o günahın faturasını ödüyoruz. Ve daha ödeyeceğiz...
Şimdi, bu idrake ulaşmış okuyucularımdan aldığım bazı iletileri sizinle paylaşacağım.
Burak Tünce] yazıyor: “Almanya’da yaşayan bir gazeteci ve tiyatro sanatçısıyım. Felsefe
ile ilgilenen ve 4 kitabın gerçek mesajını anlayan kişiler şu dönemde çok kahırlı günler
geçiriyor. Her yerde niteliksiz, sadece midesini düşünen insanları gördükçe
kahroluyorum, içimde yanardağlar patlıyor ve geceleri uyuyamıyorum. JVlevlana,
‘Gören göz uyuyamaz’ diyor. Biliyorum ki, sizin sayenizde hakikati arayanlar ve
bulanlar azınlıktalar ama asla yalnız değiliz, asla!”
“Bu kahırlı günlerde Ebu Zer kitabınız bana çok büyük derman oldu ve onun sayesinde
içimde yeni devrimler gerçekleşti. Ümit ederim ki, bu millet bunun kıymetini geç
olmadan anlar.”
Eren Almacı yazıyor: “Bütün kitaplarınızı okudum. Yeni çıkan Ebu Zer de dâhil. Artık
kendime Kur’an mümini diyorum sizin sayenizde. Sizi övmek isterim ama bu çok uzun
olacağı için geçiyorum. Artık Arap Alevileri sizden Hz. Ali-Muaviye çekişmesini anlatan
ve Hz. Muhammed’in ehlibeytinden bilgiler veren kitap bekliyor. Sizin ayrıştın» değil,
birleştirici özelliğinize hep vurgu yapılıyor. Allah size uzun ömür versin!”
Sinan İgar yazıyor: “Bizleri derin bir uykudan uyandırarak gerçek İslamiyet’in ne
olduğunu anlattınız. Sizi dinlerken dünya ile ilişkim kesiliyor, âdeta farklı evrenlere
yolculuk yapıyorum.”
Arif Gümüş yazıyor: “Kaleme ve satır satır yazdıklarına yemin eden Allah'a
şükrediyorum ki, sizin gibi bir ilim ve fikir adamını bu ülkeye nasip etti. Bu ırmak hep
aksın Hocam! Allah’a sadece inanmakla kalmayıp ona güveniyorum: İsim ne olursa
olsun, sizden önce olduğu gibi sizden sonra da o ‘ruh’ dünyaya gelmeye devam
edecektir.”
Sıkılmamast gereken etler
Ebu Zer, yani Hz. Muhammed’e iman etmiş dördüncü kişi ve Hz. Muhammed’in
“Güneş bu Ebu Zer’den daha dürüst bir insan üzerine doğmamıştır” diye yücelttiği
büyük ruh, Emevî hanedanına mensup otan üçüncü halife Osman döneminde valilik
yapmış olan kişilerle karşılaştığında onların birçoğunun ellerini sıkmamıştır.
Mesajın ihtişamı da ürperticiliği de Ebu Zer’in gösterdiği gerekçede saklı. Diyordu ki
Ebu Zer, “O eller, Müslümanların mallarından bir şeyleri aşırmış olabilir.” (Ebu Zer, s.
137)
Sadece ‘Olabilir’ bunu yaptırıyorsa, milyar Avro'luk talanları yapan ellerin durumu
nedir? Cevap belli: Maun suresi o elleri ve onların sıvazladığı alınları lanetliyor. Bunu
bilmek, ardından da eylemli tavır koymak zorundayız. Aksi halde, çocuklarımıza mutlu
yarınlar bırakamayız.
Şükürler olsun ki, sıkılma ması gereken pis ellerle o ellerin sıvazladığı kirli alınları fark
etmeye başlayan bilinçli bir kuşak vücut bulmaktadır. İşte o kuşaktan sarsıcı sesler:
Murat Kırgeç yazıyor: “2009 yılından beri okuduğum ‘Surelerin İniş Sırasına göre
Kur’an-ı Kerîm Mealinizden, Allah’ın gerçek dinini öğrendim. Buna vesile olduğunuz
için sonsuz teşekkürlerimi sunarım.”
“Ülkemizde son yaşadığımız süreçler, vicdan sahibi her insanı rahatsız etmektedir.
‘Allah ile Aldatmak’ adlı eserinizdeki en son bölüm her şeyi özetliyor: ‘Allah ile
aldatmanın saltanat devri: AKP iktidarı dönemi.”
“Benim nazarımda ülkemiz artık Isra suresi 16. ayetin tecelli aşamasına gelmiştir. Allah
ile aldatma odaklarının yaptıkları ve halkımızın bunlara karşı yaşadığı akıl tutulması
birçok ayette Kur’an mucizesi olarak karşımızdadır. Maun suresinde, kamu hakkı
talanı ve riyakârlık, Kasas suresi 41. ayette, ateşe çağıran önderlere dikkat çekiliyor,
Bakara suresi 104. ayette, ‘Sürüleşmeyin’ emri veriliyor, Vunus suresi 100. ayette,
Allah’ın, aklını kullanmayanlar üzerine pislik indireceği gösteriliyor.”
“Eserlerinizde her zaman söylediğiniz gibi, Lanetlenen Şoy Emevîler’den beri gelen
yobaz tezgâhı artık felaket boyutunda. Belirttiğiniz üzere; ‘Bu millet Mustafa Kemal
Atatürk’e yaptığı nankörlüğü çok ağır ödeyecektir.’ Bu Millet artık hak ettiği cezayı
ödemeye başlamıştır. Bedel giderek daha da ağırlaşıyor.”
Murad Selimov Bakü’den yazıyor: “Kur’an’ı bize doğru olarak siz anlatıyorsunuz.
Şükranlar size, bizi aydınlattığınız için, bize doğru yolu gösterdiğiniz için. Biz Kur’an’ı
okumuyoruz, hep duvarlara asıyoruz bezek eşyası gibi. Kur’an’ı okuyup anlamadığımız
için, başımıza bin musibet geliyor.”
Maun Sarayı’nın düşündürdükleri
Bir Maun harcaması olan ve bu haliyle bir kamu hakkı ihlali oluşturan Maun Sarayı,
yıllar ve yıllar Atatürk’ü israf, lüks, milletin malından saçıp savurma gibi tamamıyla
tersi doğru olan iftiralarla karalayan zihniyetin çocuklarının eseridir.
Bir milletin Kurtuluş ve Aydınlanma savaşını hem de dünyaya karşı vermiş ve başarmış
bir önderin, savaş yıllarında karargâh gibi kullandığı ve sonradan cumhurbaşkanı
konutuna dönüştürdüğü mütevazı Çankaya Köşkü’nü bir israf ve debdebe arenası gibi
tanıtanlar bir de baktık, iki bin odalı Maun ve Karun sarayı için milletin beş katrilyona
yakın parasını harcamışlar.
Hani bunlar dindardı, ‘Muhammedi sünnete uygunluk’ iddiasında kimselere laf
bırakmıyorlardı. Hani, ‘Sahabe-i kiram hazarâtının o kanaatkâr, yarı aç, yarı tok
hayatları bunlar için temel örnekti.’ Devleti bunlar yönetseydi, ‘Mustafa Kemal’in israf
safraları’ yerine gariban halk sofralarında karın doyuracaklardı.
Bunların tümü yalan, tezvirat ve aldatma imiş!
Demek ki, bütün o iddiaları, imkânları ellerine geçirinceye kadardı. Mühür ellerine,
koltuk altlarına gelince o sözlerin hepsi uçup gitti; yerine tağutlaşmış nefsi
emmârelerinin hegemonyası oturdu. Anlaşılmıştır ki, o dillerine doladıkları ‘sünnet,
kanaatkârlık, sahabe* gibi sözler gırtlaklarından aşağı geçmeyen Allah ile aldatma
malzemesidir.
Maun Sarayı sakininin makamında, ama Gazi Paşa’nın o küçücük ‘köşkü’nde, bunlara
göre asla dindar olmayan Ahmet Necdet Sezer de görev yaptı. TBMM’nin Köşk için
takdir ettiği yıllık bütçenin üçte birini yılsonunda devlete geri verdi. Parayı harcamamış,
âdeta esirgeyip tutmuş ve milletin hâzinesine iade etmişti. Verine gelen ‘dindar* (!)
Abdullah Gül’ün durumu şu: Meclis’in takdir ettiği rakamı yılın ilk birkaç ayında
harcayıp ek ödenek istedi. Ve onun ardından gelen ‘baş dindar* (!) RT£...
Aman AUah*ım! Deniz Feneri hamisi, Kumpas Davaları ‘savcısı*, 17 Aralık kahramanı
RLE, ek bütçelerle falan tatmin olamazdı. Onu tatmin için her şeyden önce bir Maun
Sarayı gerekliymiş. O yapıldı. Hakka saygılı hangi adamın eli, ‘Asrın Muaviye Sarayı’
da diyebileceğimiz bu kara sarayın bir tuğlasını alıp şöyle bir sıksa avucundan
neredeyse mazlumların kanı damlayacak. ‘Garip gureba, fakir fukara* edebiyatıyla
oralara tırmanan ‘müheykel nefsi emmâre’ hazretlerinin, insanlığın önüne koyduğu şu
kusturucu tezada bakın!
Hep dillendirdiğim tez doğruymuş: “İman imkân yaratır ama imkân iman yaratmaz.”
Kurtuluş Savaşı birincinin, yaşadığımız günler İkincinin belgesi. İşte bunu fark eden
iletilerden biri: Bedri Dinçer yazıyor: “28 yaşındayım ve hemen hemen bütün
kitaplarınızı okudum. Özellikle üç kitabınız beni çok etkiledi. Birincisi ‘Allah ile
Aldatmak*, İkincisi ‘Maun Suresi Böyle Buyurdu’ve üçüncüsü de ‘Kur’an
Penceresinden Kurtuluş Savaşma Bir Bakış*. Bence bu üç kitabı, başta gençler, bütün
milletin okuması gerekir. ‘Kur’an Penceresinden Kurtuluş Savaşı* kitabınızın son
bölümünde ‘İman ve İmkân* ilişkisine değinmişsiniz. Bu konuyu tv. programlarınızda
açamaz mısınız?”
‘Kötülük toplumu* bağlamında Maun Sarayı
Kur’an*m temel kavramlarından biri de ‘kötülük toplumu’ (kavmu sû*) kavramıdır.
Bunun tamamlayıcısı olan ikinci kavram ise ‘kötülük yurdu’ (sûü’d-dâr) kavramıdır.
Kur’an, kötülük toplumunun barınacağı coğrafyanın bir ‘kötülük yurdu* olacağını
bildiriyor. Böylesi bir yurt, lanettik günahları işleyenlerin yurdudur: “Lanet var onlar
için ve yurtların en kötüsü onlarınki.” (Ğâfîr, 52)
Zühruf 54-56. ayetlere göre, kötülük toplumunun temel alameti, zalimlere itaattir. Incil
buna ‘Katil-haydut Barabbaslara itaat’ diyor.
Kötülük toplumu yönetiminin göstergelerini de vermiştir Kur’an. Bu göstergeler
genelde lanetli yönetimin, özel olarak da Emevî yönetiminin göstergeleridir. Bu
göstergelerin ayrıntılarını ben, ‘Lanetlenen Soy* adlı eserimde verdim. Bunlar Emevî
faşizminin de göstergeleridir:
1. Halkı canının derdine düşürmek, 2. Kötülüğü yapanları değil, kötülüğü deşifre
edenleri cezalandırmak, 3. Eleştirenleri süründürmek, 4. Devlet hâzinesini talan etmek
ve ettirmek, 5. Allah ile aldatmak, 6. Vakarlı âlimleri etkisiz kılmak. (Ebu Zer, Ibn
Mesûd, Ebudderda, Ubâ-de bin Saamit, Ebu Saîd el-Hudrî gibi sababî âlimlerle İmamı
Azam başta olmak üzere birçok Tâbiûn âlimi çeşitli bahanelerle işkencelerden geçirilip
etkisiz hale getirildi.)
Emevî firavunlarınca kullanılan temel etkisizleştirme isnatları şunlardı: “Hadisleri
inkâr ediyorlar, ümmeti fitneye ve isyana itiyorlar, kadere karşı çıkıyorlar...”
Basım sırasını bekleyen kitaplarımdan biri * Kötülük Toplumu’ adını taşıyor. Kötülük
toplumunun yapısını önümüze koyan bu kitap, kavramı ayrıntılayan 7 surenin de
tefsirini vermektedir. Yani bu kitap, benim birkaç ciltlik tefsir çalışmamın küçük bir
bölümüdür.
Nedir kötülük toplumu ve nedir böyle bir toplumun Maun Sarayı ile ilgisi? İlgi şu: Bir
toplum, Maun ihlallerine seyirci kaldığında ‘kötülük toplumu 1 damgasını yer ve o seyirci
kaldığı Maun ihlale ilerinin eliyle belasını bulması mukadder (kaçınılmaz) hale gelir.
Türk toplumu, işte böyle bir toplumdur ve bunun en şaşmaz kanıtlarından biri de,
Maun Sarayı'mn banisine yüzde elli oyla, o saraya oturma şansı vermesidir. Elbette ki, o
şansı veren toplum kadar o şansın verilmesine ‘düşük idrakleri 1 ile yol açan sözde
siyasetçiler de belalarını bulacaklardı. Ve bulmuşlardır. Daha da bulacaklar. Çünkü
Allah’ın vaadi haktır. Ra’d suresi 11. ayetin belirlediği süreç tamamlanacaktır. Bunu
tarihle birlikte biz de izleyeceğiz.
“Ceza amel cinsindendir” ilkesi İslam idrak ve irfanının temel ilkelerinden biridir. Bu
ilke, hep işleyecek. Türk halkının, ödüllendirdiği Maun mücrimlerinin elinden çekeceği
ceza, tarihin diyalektiğince kesilen faturaya uygun olarak tamamlanacaktır. Bu
gerçekleri bilen kozmik vicdanlar, bu halka artık dua da etmiyorlar. Çünkü böyle bir
dua, tanrısal kararlara itiraz anlamına gelir. Kozmik vicdan, tanrısal kararlara asla
itiraz etmez.
Şarkıcı Beyonce ve dinci makaracılar
ABD'li ünlü şarkıcı Beyonce, müzik dünyasının en önemli ödüllerinden biri alan
Grammy’e damgasını vurdu: 6 kategoride ödüle aday gösterilmiş. 2010’da 10 dalda
aday gösterilmiş, bunların 6 dalında ödüle layık görülmüştü.
En ünlü şarkıcılardan biri olan Beyonce, aynı zamanda dünyanın en güzel
kadınlarından biri. Son zamanlarda bir başka güzelliğe imza attı Beyonce:
lnstagram’da Kur 1 an ayetleri paylaştı. Umarım, Kur 1 an onu rahmetiyle kucaklar.
İnşirah suresinin 5 ve 6. ayetlerini paylaşmış. Bu kısa ayetleri, devamı olan 7 ve S.
ayetlerle birlikte okumak lazım. Hayatî mesajın tamamı bu bütünlük korunduğunda
çok daha iyi fark edilir:
“5 Zorluğun yanında bir kolaylık mutlaka var! 6 Zorluğun yanında bir kolaylık
muhakkak var! 7 O halde, bir iş ve oluştan boşalır boşalmaz yeni bir iş ve oluşa koyulup
yorul! 8 Ve yalnız Kabbine yönel!”
Bu ayetler, hayatın zorluklarını aşarak başarıya ulaşmış insanlar için istikamet pusulası,
gibidir. Y'aşayıp görenlerden biri de benim. Ben o ayetleri, yıllar önce ünlü bir hattata
yazdırıp tablo yaptım ve çalışma salonumda masamın tam karşısına astım. Çünkü o
ayetler benim kurtarıcı rotam, enerji kaynağım, rehberim, sığınağımdır. Her gün
onlarca kez okurum onları.
Beyonce, tebrike layıktır. Kur’an’ın insanoğluna verdiği erdirici mesajların en önde
gelenlerinden birini seçme idrakini gösterebilmiş.
Gerçek gâvur kim?
Beyonce, samimi, temiz ve mert bir vicdanla bakmış Kur’an’a ve hayatî kodlardan
muhteşem iki taneyi hemen yakalamış ve öteki insanlarla hemen paylaşmış. Beyonce
kim? Gayrimüslim bir şarkıcı. Dincilerin saldırgan ifadeleriyle söylerseniz ‘çırılçıplak
bir kâfir, gâvurun teki/
Şimdi biraz geriye gidin ve Bakara suresiyle ‘Bakara makara’ diye alay eden bir
hayasızı hatırlayın. 17 Aralık soyguncularından biri olan bu herif, Emevî dinciliği
haşefendisinin yanından ayırmadığı bir bakan-siyasetçi.
Gerçek şu ki, İslam dünyasının en hızlı dincileri içinde, ‘gâvur’ diye damgaladıkları
Beyonce ve benzerlerinin pabucu bile olamayacak herifler düşünülenden çok fazladır.
Beyonce’ın yaptığıyla dinci tatancıların yaptıklarını yan yana koyun ve sorun: Gerçek
gâvur kim? Evet, “Gâvur kim?” sorusunu artık ciddi bir gündem yaparak insanlığın
önünde enine boyuna tartışmanın zamanı gelmiştir.
Kur’an’ın verilerini seslendirerek söylüyorum: Bu tartışma yapılırsa çıkacak sonuç şu
olacaktır: En ürkütücü, en tehlikeli, en sakınılası gâvurlar, İslam dünyasının dincileri
içindedir ve onların en önde gidenleri de her düzeydeki Maun talancısı güruhtur.
Ben de sizin yüreğinizden öperim!
Yaşlarını bilmediğim için öyle söyledim. Yaşlan uygunsa ellerinden de öperim. Onlar,
kırk yıllık çile pahasına vücuda gelmesini sağladığım ve ‘Kur’an mümini nesil’ diye
andığım ‘altın nesil’in seçkin idrakleri. Mektuplarını okuyunca siz de o kanıya
varacaksınız.
Miraç Cem Yardımedici yazıyor: “Cumhuriyetin Fikrî Tarihi içinde ilahiyat bağlamında
tartışılan hangi konu varsa, hepsinde genel çerçeve sizin ortaya koyduğunuz isnadı
sağlam tezlerle, size karşı konan hissî reddiyelerin çatışması şeklinde özetlenebilir. Bu
sebeple sizin yeriniz tarih, Tanrı ve toplum indinde hep müstesna olacaktır.”
“Allah katındaki mevkîmizi siz ve Allah bilebilirsiniz. Toplumdaki durumunuz ise
kitaplarınıza olan ilgiden ve aydınlattığınız insanların teveccüh ve şükranlarından
anlaşılıyor. Yüz yıllardır değişmeyen bir paradigma üzerine kurulu geleneksel din
anlayışına, Kur’an’ı ve aklı, yerine göre bir babanın şefkat tokadı, yerine göre de zalime
indirilen bir balyoz gibi vurmanız, daha şimdiden tarihteki seçkin yerinizi almanızı
sağlamıştır.”
“İnsanlık var oldukça birileri sizi hayırla yâd edecek ve fikirleriniz yüz yıllar sonra bile
tazeliğini koruyacaktır. Çünkü dayanağınız akıl ve Kur’an'dır. Atıflarınız hep bu iki
kaynağadır.”
“Dua ederim ki, eserleriniz tarihi ve insanlığı hep aydınlatsın ve aynı zamanda
eleştirilebitirliğini de korusun. Çünkü eğer ‘la yüs’eT (sorgulanamaz) bir konuma
getirilir, sizden önceki âlimlere yapılanlar sizin fikirlerinize de yapılır da dinin bir rüknü
' /« A
halini alırsanız bu size yapılabilecek en büyük ihanet olur, imamı Azam ne kadar
Hanefî'dir, Mevtana Mevlevîliğin neresindedir? Marks bir Marksist midir? Atatürk'ün
Kemalistliğinden söz edilebilir mi? Hepsi de akılla billurlaşmış insan idiler ama fikrî
durulukları, takip edenlerce döküldükleri kalıplarda bulandı. Bunun olmaması için size
ayrıca dua ediyorum. Hürmetle ellerinizi öperim."
Numan Ergun yazıyor: “34 yaşında bir takipçinizim. TV. programınızı hep izledim,
evimizde cilt cilt bulunan kitaplarınızı küçüklüğümden beri okudum. Sayenizde dinimizi
öğrendik. Namazımızı Türkçe okuyarak kılıyoruz. Günümüzdeki soytarıların neler
yaptığını da sizin sayenizde öğreniyoruz ve ibretlik dersler çıkarıyoruz. Yüce Rabbim
size uzun ömürler versin! Ellerinizden öperim."
Hülya Korkmaz yazıyor: “Kötülük Toplumu' başlıklı yazınızda bahsettiğiniz ‘kozmik
vicdan’ sözünden sizi ve kozmik yolculuklarınızda konuştuğunuz büyük ruhları
anlıyorum. Bu ruhlar artık Türkiye için dua etmiyorlarsa bu ülke gerçekten kaybetmiş
demektir. Tüylerim diken diken oldu."
Ahmet Demir yazıyor: “Karanlık dünyamızı aydınlatmak için var gücüyle çalışıp
çabalayan. Peygamberimiz Hz. Mubammed ve Atatürk’ten sonra gelen hak adamı Yaşar
Nuri Öztürk! Dünyada hiçbir hazine sizin kadar değerli olamaz."
Ebu Zer ruhlu bir devlet başkanı
Dünya bu. Bir yanda nüfus kâğıdıyla ‘gayrimüslim’, ruhu ve kişiliğiyle Ebu Zer gibi
Müslüman devlet başkanları, öte yanda resmî kimliğiyle ‘müslim’, ruhu ve şahsiyetiyle
firavun devlet başkanları. Hangisi Hz. Muhammed’e daha yakın?
Aşağıda sözlerini aktaracağım Uruguay Devlet Başkanı Jose Mujica mı yoksa İslam
coğrafyalarının bol bol Maun namazı kılan Maun sultanları mı? Ey bütün temiz kalmış
vicdanlar! İslam Peygamberi’nin en yakın arkadaşlarından biri olan Ebu Zer’i anlatan
san kitabımı da okuyarak bu soruya cevap verin!
Vicdanlar, buna benzer yüzlerce soruyu sormalı ve cevapları üzerinde gece gündüz kafa
yormalı. Aksi halde ne Müslüman olabiliriz ne de insan. Muhammed’e yakın olmanınsa
hayalini bile kuramayız. Muhammed’e yakın olmayı birkaç rekât namaz kılmak, tıraş
olmamak, kendisi gibi düşünmeyenleri iftira ve kumpaslarla zindanlara tıkmak olarak
düşünenlere yazıklar olsun! Gökler ve melekler onlara veyl etmiştir; tüm varlıklar
onlara veyl etmektedir.
Dünyanın en fakir Cumhurbaşkanı olan Uruguay Cumhurbaşkanı Jose Mujica bakın ne
diyor: “Ben insanların geceleri yatacak bir saçak altı bile bulamadıkları bir dünyada,
başkalarının beş yüz metrekarelik malikânelerde yaşamasını anlamıyorum. Evsizler için
ev, suyu olmayanlar için su lazım, ekmek lazım. Sen böyle bir dünyada özel uçağım
otsun diyorsun."
“Eski ruhanî tanrımızı kendi ellerimizle kurban ettik ve artık market tanrının
tapınağındayız. Ekonomimizi., politikamızı, alışkanlıklarımızı, yaşamlarımızı bu yeni
‘tanrı 1 düzenliyor ve mutluluğun yeni adresi olarak bizlere faiz oranlarını, kredi
kartlarını veriyor. BizJer, artık tüketmek için yaşıyoruz ve tü kete m ediği m iz zaman derin
hayal kırıklığına uğruyoruz.”
“Bana fakir denmesi yanlış, ben tutumlu bir insanım. Ben elimde hafif bir bavulla
dolaşıyorum. Asıl özgür, yaşamak için çalışıp kazanan insandır."
Kur’an'ın rahmeti ve Muhammed’in şefaati seni kucaklasın Jose Mujica! Senin şu
sözlerinin altına, E bu Zer’in imzasını atsak kimse yadırgayamaz. Keşke bu sözler,
‘Müslüman’ kimliği taşıyan bir devlet başkanmm ağzından çıksaydı! Ne yalan
söyleyeyim, kıskandım seni Jose Mujica. Müslüman olarak seni kıskandım ama insan
olarak seninle gurur duydum.
Söyleyin bakalım, şu Uruguay Devlet Başkanı mı daha Muhammedî-Müslüman yoksa
bizim, dünyanın en zengin devlet başkanı sayılan Maun Sarayı sakinimiz RTE mi?
Sorunuza daha rahat cevap bulmak için Maun Sarayı sakininin, Deniz Feneri soygunu
ile 17 Aralık yolsuzlukları ardından yaptıklarını yeniden hatırlayın! Başbakanlığından
sonra oluşan aile boyu korkunç servetinin nereden geldiğini de vicdanınıza sorun.
Kur’an ve Muhammed, Maun mücrimlerini hiç aralıksız lanetlemekte, onlardan Allah’a
sürekli şikâyette bulunmaktadır. Bu şikâyet ve lanetin elbette bir sonucu olacaktır.
Takva ruhu Papa'da mı, Diyanet Reisi’nde mi?
Pazar günkü yazımda, aynı soruyu, Maun Sarayı sakini RTE ve Uruguay Devlet
Başkanı Jose Mujica ile mukayeseli biçimde sormuştum. Ve Jose Mujica’nm Ebu Zer
iman ve şahsiyetine Maun Sarayı sakininden çok daha yakın olduğunu göstermiştim.
Şimdi çok daha vahim bir durum çıktı ortaya: Bu kez, başında sarığı, çenesinde sakalı
ve kimliğinde ‘Diyanet İşleri Başkanı’ yazılı bir şahsın korkunç bir Maun harcaması
gündem oldu. Gelen iletileri buraya alamam. Gerçekten ürpertici iletilerdir. Hepsi,
Diyanet’i, ‘çok ağır' bir ithamla ‘Hıyanet işleri've başkanı da ‘Maun mücrimi’ olarak
anıyor.
Mesele şu: Basma göre, Diyanet Vakfı bütçesinden Diyanet İşleri Başkam’na bir milyona
(eski rakamla, bir trilyon) S50Ü bir Mercedes araba, Diyanet bürokratlarına da çeşitli
markalarda otomobiller ve 16 tane de minibüs alınmış. Reis, bu trilyonluk araca itiraz
etmemiş.
Diyanet bir açıklama yayınladı. ‘Özrü kabahatinden büyük’ sözünün çarpıcı örneği olan
bu açıklamaya göre, bu araçlar alınmış ama Vakıf bütçesinden değil, doğrudan doğruya
devletin parasından alınmış.
Bu ne demek? Bunun ne demek olduğunu Ebu Zer’in Muaviye’ye söylediği sözden
çıkaralım: “Ey Muaviye, bu sarayı kendi parandan yaptırdıysan bu bir israftır ve israf
haramdır; eğer bunu kamunun parasından yaptırdıysan bu bir hıyanettir."
E bu Zer’in sözündeki Muaviye yerine Diyanet veya Diyanet Başkam'm koyup soruyu
bugün için sormalıyız. Yurttaşlarımız aynen bunu yapmış ve sormuşlar. Ve cevaplarını
da ona göre vermişler.
Peki, halkın, ‘Sarıklı Mauncu’ adını taktığı Diyanet başını, neden Katolik dünyasının
reisi Papa ile kıyasladım? Tanrı ve tarih istediği için. Çünkü Papa, daha birkaç gün önce
Türkiye ziyaretinde kendisini oraya buraya taşıyacak aracın bir Fiat marka otomobil
olmasını rica etmiş, kendisine tahsis edilen aracın Hatmin otuz-kırk bin lirayı geçmeyen
bir araç olduğu tespit edilmişti.
Şimdi, ey temiz kalmış vicdanlar, söyleyin bakalım: Ebu Zer’in iman torunu olmaya, şu
‘Sarıklı Mauncu’ mu daha layıktır yoksa o Katolik bereli Papa mı? Tanrı, din,
kanaatkârlık, takva adına şu Sarıklı Mauncu mu daha saygındır yoksa o Papa mı?
Ve siz, ey alınlarım secdeye koyanlar, özellikle onların ulema ve aydın takımı! Söyleyin,
şu olup bitenlerle ilgili tek söz söylemeden yan gelip yatarsanız o namazlarınız Maun
namazı olmanın ötesine geçebilir mi?
Yüce Allah’ım! Sen ne âdilsin! Sen ‘Müslüman’ yaftalı kitleleri, dünyanın önünde rezil
ve perişan ederken elbette ki zulüm yapmıyorsun. Hayır, bayır! Haşa! Sen zulümden
münezzehsin! O kitleler bu rezilliklere müstahak oluyorlar.
‘Cihanın sırtında yük olan kitle’
Çağımızın en büyük İslam düşünürü kabul edilen PakistanlI Muhammed İkbal
1920’lerde şunu söylüyordu: “Bugünkü Müslüman âlemi, cihanın sırtında bir yük
durumuna gelmiştir.” Yaşadığımız günlerde ise bu kitle dünyanın sırtında sadece yük
değil, dünyanın başına bela olmaktadır. Her gün bu ‘Yük’ün bir sıkıntısı dünyayı
rahatsız etmekte, ülkelerin ve milletlerin uykularını kaçırmaktadır.
Şunu itiraf edelim artık: Yaşadığımız günlerin dünyası artık, yarınlarını Müslüman
yaftalı dehşet ve nefret çetelerinin tehdidinden nasıl emin kılacaklarının hesabını
yapmakla meşgul olmaya başlamıştır. Siz istediğiniz kadar bağırın: “İslam, insanlığın
dünya ve ahiretini mutlu kılan nizamdır.”
Öyle mi? Hangi İslam o? Şu sizin Irak’ta, Suriye’de, Pakistan’da, Afganistan’da ve son
birkaç yıldır Türkiye’de temsil ettiğiniz İslam mı o? Yoksa Kur’an’daki İslam mı?
‘Kur’an’daki İslam’ sizin yaşadığınız din değil. O bizim anlattığımız ama sizin ‘reform’
veya ‘zındıklık’ diyerek reddettiğiniz dindir. Sıkışınca neden ona sığmıyorsunuz?
Namertlik ve tutarsızlığınızın bir belgesi de bu tavrınız. Pirim toplamak istediğinizde
‘Kur’an’daki İslam’ diyorsunuz, saltanat hesaplarınızı kotarmada ise ‘Kur’an dışındaki
İslam’ı işletiyorsunuz.
Gündem ne olursa olsun, Müslüman dünya bir veya birkaç kanlı haberle listede ön
sıralarda. Hatta çoğu gün birinci sırada. Son kanlı habere bakın: Pakistan’da Taliban
militanları bir okulu basıyor ve 9-14 yaş arası 148 çocuğu katlediyorlar. ‘İnsanlığın
dünya ve abiretini mutlu kılacak' dinin adına yapılıyor bu. Onun, ‘mücahitleri 1
tarafından yapılıyor. Muhammed İkbal’i tekrar hatırlayalım: “Kalk, diyordu, bu
ümmet cihanın sırtında bir yük oldu; onu uyandıralım. Şehrin mescidinde öyle bir
haykıralım ki, mollanın sinesindeki yürek erisin!”
O yürek yumuşamıyor ey İkbal! O yürek kara yürek, katranlı yürek. O yürekte vicdan
yok, insaf yok, akıl yok, izan yok. O yüreğin söz sahibi olduğu her yer cehenneme
dönüşmüş. Son örneği Türkiye. Katranlı yüreğin vücut verdiği karanlığı yırtmada
Atatürk ışığı bile zora düştü. Mukaddes İkbal, yine senin bir dizenle söyleyeyim: “Uyan
da gör, ne haldedir cihan!”
Uyan da gör, o çok sevdiğin Pakistan, senin bıraktığın yerin yüz elli yıl gerisine nasıl
götürüldü! Sen o Pakistan'a, “Bundan sonrası için artık Mustafa Kemal'i izleyin;
bundan sonrası ancak onun reçetesiyle yürüyebilir” diyordun. Uyan da gör, ışık ve
aydınlık düşmanı kahpeler, senin Mustafa Kemal’ini kendi vatanında nasıl vurdular!
Taliban kafasının kravatlı bir versiyonu olan ve ömür defterini ‘nitelikli
dolandırıcılıktan mahkûm' olarak kapatan bir ‘mücahit'in (!) geriye bıraktığı ‘gömlek
değiştirmiş talancılar ekibi' cumhuriyeti mahvederek Türkiye'yi iki yüz yıl geriye
götürdü. Ve daha geriye götürmek için de olanca gayretleriyle uğraşıyorlar. Şimdi artık,
işleri süper kuleden kotarmak üzere bir de Maun Sarayları var. Eh, böylesiııe zatim bir
Emevî faşizmi ancak böyle bir Maun Sarayı’ndan kotarılabilir.
Kur'an penceresinden paralel zulüm güçleri (1)
Türkiye'de son on yıl boyu sergilenen tarihsel zulümlerin failleri olarak 2013 yılında
deşifre edilen ‘paralel yapılar’ın veya ‘paralel güçler’in prototipleri, Kur'an tarafından
asırlar önce mucize bir tespitle insanlığın önüne konmuştur. Kur’an'ın zulmün öncüleri
olarak tanıttığı ‘paralel zulüm güçleri', Firavun-Hâman-Karun paralel güçleridir.
Asla unutulmaması gereken gerçek şudur: Bir ‘paralel' güçten söz edilmişse ortada
onun ortağı başka paralel güçler var demektir. Kur'an'ın diyalektiğine göre, böyle bir
durumda, bir paralel gücü en iyi tanıyanlar o paralel gücün diğer paralel ortaklarıdır.
Yani bir paralel zulüm gücünü itham ve deşifre edenler, kendilerinin o paralel gücün
ortağı olduklarını da deşifre etmiş olurlar. Paralel zulüm gücü tek olamaz. Bir ‘paralel
yapı'dan söz edebilmek için en az üç zulüm gücünün birlikteliği gerekir. Bu birliktelik
bazen paralellik bazen de entegrasyon şeklinde vücut bulur. Biraz daha yakından
görelim:
Kur’an; Hz. Musa’yı, şu üç paralel güce karşı mücadele veren bir iman ve adalet
temsilcisi olarak gösteriyor: 1. Firavun: Kral, sultan, padişah, devlet başkanı. Kısaca,
iktidarın başı, 2. Hâman: Kutsallaştırılmış yandaş din adamı, özellikle dinsel teşkilatın
başı, 3. Karun: Yandaş servet kodamanı.
Kur’an, Firavun-Hâman-Karun paralel kuvvetleri arasında kopmaz bir ilişki, bir kader
birliği görmektedir. Firavun-Hâman-Karun üçlüsü üç ayette birlikte anılmıştır:
“Karun'u, Firavun'u, Hâmân'ı da öyle yaptık. Yemin olsun, Musa onlara açık seçik
kanıtlarla geldiği halde, yeryüzünde büyüklük tasladılar. Ama öne geçemezlerdi. Her
birini kendi günahı ile yakaladık. Bazılarının üstüne taş yağdıran bir kasırga gönderdik.
Bir kısmını, o korkunç titreşimli ses yakaladı. Onlardan, yere batırdıklarımız da oldu.
Bazılarını da boğduk. Allah onlara zulmedecek değildi. Fakat onlar kendi benliklerine
zulmediyorlardı.” (Ankebût, 39-40)
“Yemin olsun, Musa'yı da ayetlerimizle ve apaçık bir kanıtla göndermiştik. Firavun'a,
Hâman'a ve Karun'a göndermiştik de onlar şöyle demişlerdi: 'Tam yalancı bir
sihirbazdır bu!” (Mümin, 23-25)
Siyasa] otoriteyi, iktidar ve saltanı resmen temsil eden, Firavun’dıır. Firavun, paralel
zulüm güçlerinin başı ve otorite kaynağıdır.
Paralel güçlerde dini temsil eden güce Kur’an, Hâman demektedir. Hâman, paralel
zulüm güçlerinin din baronu olan sembolüdür. Bazen kurum olur, bazen kişi.
Özellikle dinsel bürokrasinin temsilcisi, başı ve sembolik ismi olan Hâman, Firavun’la
altı ayette yan yana anılmıştır: Kasas, 5, 6, 8, 38; Ankebût, 39; Mümin, 24.
Firavunlara verilen paralel zulüm desteklerinin en önemli ve en faal olanı Hâman
desteğidir.
Kur’an penceresinden paralel zulüm güçleri (2)
Paralel zulüm güçlerinin başı olan Firavun, Musa’nın tanrısını (gerçek dini) alt etmek
için, güdümdeki din gücünün başı olan din baronu Hâman’dan yardım istiyor. Yani
halkın Allah ile aldatılmasında, siyasal gücün takviyesinde sahte dinin araç yapılmasını
istiyor. Musa’yı, yani gerçek dini temsil edenleri etkisiz kılmanın başka bir yolu yok.
Günümüzün paralel zulüm iktidarları da tağutî siyasetlerinin başarısı için paralel
yapının takkeli-sarıklı mümessillerinden destek almıyorlar mı! Şu beyyineye bakın:
“Firavun dedi: 'Ey seçkinler topluluğu! Ben sizin için benden başka bir Tanrı
tanımıyorum. Ey Hâman! Benim için çamurun üzerinde ocağı yakıp bana bir kule yap
ki, Musa'nın Tanrısına ulaşayım.” (Kasas, 38)
Şuna da dikkat edelim: Firavun, sadece Hâman’la anılmaktadır ama sadece Karun’la
anılmamaktadır. Kur’ansal hermenötik açısından bunun anlamı şudur: Firavun güç,
‘Hâman paralel gücü’ olmadan sadece ‘Karun paralel gücü’ sayesinde egemenlik
kuramaz. Firavun zulmünün egemenliği için ‘olmazsa olmaz destek’, Hâman desteğidir.
Kutsalın kullanımıyla aldatmak ancak Hâman desteğiyle sağlanabilir.
Serveti temsil eden paralel güç: Karun
Servetle büyümüş gücünü iktidar olanaklarıyla da besleyen Karun, aynen bugünkü
kapitalist kodamanlar gibi, kibir ve azmışlığın doruğuna çıkmıştır. Karun, Maun
talanlarıyla servet babası olmuş ve iktidara, ‘haram para havuzları’ oluşturarak destek
vermiş paralel gücün sembol ismi ve prototipidir. Karun, mutluluk ve huzuru ‘haram
servet’ gücünün ürünü sanmak gibi bir aldanışın da temsilcisidir.
Dikkatle ve Kur’ansal bir basiretle incelenirse Karun, günümüzün, “Bu milletin a...
koyacağız” diyen haram servet domuzlarının namussuzluk ve imansızlık babası bir
tiptir. Kur’an, bu domuz tipin sefillik ve azgınlığını şu ayetlerle insanlığın idrakine
ulaştırıyor: “Karun, Musa kavmindendi. Onlara karşı şımarıklık/azgınlık yaptı. Ona
öyle hazineler vermiştik ki, anahtarlarını taşımak, dayanışma içinde kuvvetli bir ekibi
bile zorluyordu. Kavmi ona şöyle demişti: ‘Şımarma, çünkü Allah, şımaranları sevmez.' 1
“Karun, süsü püsü içinde toplumunun karşısına çıktı. İğreti hayatı amaçlayanlar şöyle
dediler: ‘Ah, Karun'a verilenin bir benzeri bize de verilseydi! Gerçekten o, çok nasipti
bîr adam!’
Kendilerine ilim verilmiş olanlarsa şöyle demişti: ‘Yazıklar olsun size! İman edip
barışa/hayra yönelik iş yapan kişi için Allah'ın vereceği karşılık daha üstündür. Ama
buna, sadece sabredenler ulaştırılır.’ Nihayet, Karun'u da sarayını da yere geçirdik.
Allah'a karşı kendisine yardım edecek yandaşları da yoktu. Kendi kendisine yardım
edebileceklerden de değildi.”
“Akşam onun mevkiine/konumuna imrenenler sabah şöyle diyorlardı: ‘Vay be! Allah,
kullarından dilediğine rızkı açıp yayıyor, dilediğine de ölçüyle veriyor A kısıyor. Allah bize
lütufta bulunmasaydı, vallahi bizi de batırmıştı. Demek ki, gerçeği örten nankörler asla
iflah olmuyor." (Kasas, 76-82)
Paralel zulüm güçleri ve ezilenler
Kur’an, paralel zulüm güçleri karşısında Tanrı’nın desteğini alabilecek tek kuvvet
görüyor: Ezilip horlananlar. Allah bu ezilip horlananların yanında olacaktır. Yeter ki bu
ezilip horlananlar, gerçekten mazlum olsunlar. Yani yeter ki adam olsunlar. Şu
beyyineye bakın: “Biz istiyoruz ki, yeryüzünde ezilip horlananlara bağışta bulunalım,
onları önderler yapalım, onları mirasçılar haline getirelim. Ve yeryüzünde onlara imkân
ve kudret verelim. Firavun'a, Hâmatı'a ve onların ordularına da korkmakta oldukları
şeyleri gösterelim.” (Kasas, 5-6) Paralel zulüm güçleri karşısında mücadele veren
ezilenler cephesi, öncelikle şunu bilmelidir: “Gerçek olan şu ki, Firavun, Hâman ve
bunların orduları yanlış yoldaydılar.” (Kasas, 8)
İkinci gerçek şudur: Paralel zulüm güçleri, zaman zaman bazı menfaat çekişmeleri
yüzünden birbirlerine öfkelenebilir, hatta birbiriyle kapışabilirler. Ezilip horlananların
en büyük zaaflarından biri işte bu sırada ortaya çıkmaktadır. Ezilip horlananlar, bu
paralel zulüm güçlerinden birine veya ötekine destek verir bir tavır takınma hatasını
işleyebilmekte, böylece, “Zalimlere eğilim göstermeyin” emrini çiğneyehilmekteler.
Zalime desteğin gerekçesi olamaz. Paralel zulüm güçlerinin tümüne birden tokat
vurulamıyorsa tarafsız kalarak Tanrı’nın ve tarihin kararını beklemek lazımdır. Paralel
zulüm güçlerinin ortaklıklarıyla yürütülen zulümlerden acı çekmiş olanlar, bu paralel
güçler arasındaki yapay-geçici ve çoğu zaman göstermelik dalaşları bahane ederek
bunlardan birine eğilim havasına girerlerse, Allah, ezilip horlananlara verdiği desteği
geri çeker. Kur’an’ın yolu, yöntemi budur. Ra’d suresi 11. ayetin bu yoldaki beyanı
açıktır.
Paralel zulüm güçleri arasında tercih yaparak, Allah’ın zalimler için kestiği faturayı
ödenemez duruma düşürenler, daha önceden mazlum da olsalar, bu yaptıklarıyla
zalimler listesine girerler. Ölümsüz ilke şu ayette verilmiştir: “Biz, zalimlerin bir kısmım
bir kısmına, kazanır oldukları şeyler yüzünden dost/yardımcı/ yönetici/önder yaparız.”
(En’am, 129) Bu ayette, zalimler arası münasebetleri anlatmak için kullanılan sözcük
(nüveltî) bir mucize sözcüktür. Bize gösteriyor ki, Yaratıcı Kudret, zalimleri önce
birbirinin dostu, yardımcısı yapmakta, sonra da onların birini yönetici, kotana, emir
verici konuma getirerek onun eliyle ötekileri cezalandırmaktadır. Müfessir Elmalık, bu
ayeti açıklarken şu müthiş tespiti yapıyor:
“Zalimler, icraatlarındaki ortaklık ve benzerliklerinden dolayı birbirlerini mazur
göstermek isterken, haşir günü (hesap verme zamanı) suçlarını itirafta, ceza ve
sorumluluk konusunda da bir ortaklık sergileyerek bu kez hem kendi suçlarını ikrar
hem de eski dostları aleyhinde tanıklık ederler. İlahî ilim ve hikmette bu bir değişmez
kuraldır.” (Elmalık, Tefsir, 3/2054)
Tanrısal kural bu ise, zalimler arası suç itirafları başlayıp kapışma meydan yerine
intikal ettiğinde, ezilip horlananlar taraf olmamalıdır. Böyle bir taraf olmanın vicdanî,
dinî, aklî hiçbir gerekçesi olamaz.
Arena’daki söylemim üstüne (1)
25 Aralık 2014 tarihli Halk Arenası programıyla ilgili gelen onlarca iletinin birer felsefî
metin kadar kıymetli olanlarını vermekle yetineceğim. Anlaşılan o ki, ümitlerimizin diri
kalmasını gerektirecek şuur zemini, yaşamaktadır.
Cumhuriyetçilik ve Atatürkçülüğü rozet ve heykel imalatındaki yoğunlukla ölçen
bedavacı zihniyet, artık kitleleri tatmin etmiyor. Ezberletilmişin yeterli olmadığı fark
edilmiştir.
Mustafa Kemal aydınlanmasına, yüz yıla yakın bir zaman boyunca ilave tek çivi
çaka maya nlarm, “Bizim tezimiz var, o da Atatürkçülüktür” diye kulağa hoş gelen ama
sadra şifa getirmeyen ezberleri ülkeyi karanlığın hegemonyası altına sokmuş bulunuyor.
Bu ‘morfınimsi’ inadın mutlaka ve muhakkak kırılması lazımdır. Atatürk’ün, temeli
akılcılık olan anlayış ve devrimine bir asırdır en küçük bir ilavede bulunmayanların
Atatürk’ü dillerine dolamaları ‘Atatürk’le aldatmaktan başka bir şey değildir. Bu
gerçek, körlerin bile gözlerine sokulan katranlı parmakların yarattığı acılarla anlaşılmış
olmalıdır.
Emekli Vali Güngör Aydın yazıyor: “25 Aralıkta Halk TV’de yapılan Halk Arenası’ nda,
ülkemizin yaşamakta bulunduğu ve içinden bir türlü çıkamadığı din sömürüsüne dayalı
ve yalnız din alanında değil, güzel ülkemizin bütün alanlarında ve değerlerinde büyük
tahribata yal açan dinci yönetim ve karanlığın gittikçe artan ivmesi konusunda tek
doğru değerlendirmeyi siz ortaya koydunuz.”
“Mustafa Kemal Atatürk’ün Cumhuriyet Devrimi ile gerçekleştirilen Türkiye
Cumhuriyetinin ve kurucu felsefeyle oluşturulan Türk kimliğinin bağımsızlıkçı,
aydmlanmacı, çağdaşlaşmayı, laikleşmeyi ve giderek çağın yönetim felsefesi
demokrasiye ulaşmayı öngören içinin boşaltılıp ülkemizi, yüzünü aydınlanmış Batiya
dönmeden önceki karanlıklar içinde bırakılmış ümmetçi, fetibçi çizgiye taşımaya
çalışan, bunu da önünde etkili bir karşı koyma engeli ve ciddi bir muhalefet olmadığı
için başarıyla yürüten AKP iktidarının nasıl yenik düşürülebileceği konusunda ortaya
koyduğunuz düşünce ve yaptığınız değerlendirme gerçekten bu süreçten tek çıkış
yoludur.”
“Siyaset biliminin gerekleri ışığında ve günümüzde tüm demokrasi yönetimlerinde
referans kaynağı alınan, çağımıza adını da veren düşünceye göre, halk desteği sağlamış
bir iktidarın felsefesinden daha güçlü bir siyaset felsefesi, sizin güzel değerlendirmenizle
bir antitez üretip bunun siyasal projesini ortaya koyarak tahripçiliği yenik
düşürmediğiniz sürece halkın desteğinin yönünü değiştiremezsiniz ve iktidara aday
olamazsınız.”
“Sivil yönetimi darbelerle sürekli kesintiye uğratılan, demokrasi öncesinin arkaik-
despotik güçleri olan askerî, dinsel ve feodal güçlerin siyaset alanının dışına
çıkarılamamış olması nedeniyle, halkla şöyle veya böyle yeni bir yönetim bağı kurup
kitle desteği sağlamış AKP iktidarını sonlandırmak isteyenlere iyi bir ders verdiniz.
Zaten sizin kimliğinize de bu yakışırdı.”
Arenamdaki söylemim üstüne (2)
Adnan Toraman Almanya’dan yazıyor: “Halk Arenası’uda fikirlerinizden yine
faydalandık. Orada bulunan konuşmacılar ve dinleyiciler, hayal dünyasında
yaşamaktalar. Bu tür program ve katılımcıların, bugünün memleket sorunlarına çözüm
getirecek tezler üretme kapasiteleri yok.”
“Oturumlarını, AKP’ye veya RTE’ye sövme seansı olarak geçiren yaklaşım, ‘Mustafa
Kemal'in askerleriyiz’ diye ortalıklarda dolaşa dursun, iktidarı elinde bulunduranlar
seçimlerde yine ülkenin başına geçecek. Çünkü karşılarında ortaya tez koyacak
kadrolar yok! Olmadığı müddetçe de, memleketin kaderini uzun süre daha
belirleyecekler.”
“Siz mertçe, açık sözlülükle, iktidar partisinin karşısında bir rakip olmadığını
söylerken, rozet/slogan Atatürkçüleri sizi karamsar olmakla itham ediyorlar. Siz,
Kur’an’dan alınacak koordinatlarla pratik çözümlerin üretilmesi gerekiyor dedikçe,
konuşmacıların yüzlerindeki garip ifadeyi görmek pek zor olmuyor.”
“Velhasıl, siz yine haklı çıkacaksınız. 25 yıl önce olduğu gibi. 9Ü'lı yılların başında,
Türkçe ibadet konusunu kahvehanelere kadar indirdiğiniz günlerde, bu ülkenin Diyanet
İşleri Kurumu başta olmak üzere, birtakım yobazlar akıl almaz iftira kampanyalarına
başvurma alçaklığını göstermişlerdi. Sizin o gün dediklerinizi bugün kendileri
savunuyorlar.”
“Bizi bekleyen yarınlarda, eserlerinizde vermiş olduğunuz kurtuluş reçeteleri eyleme
dönüşecektir. Tarih sizi haklı çıkarmakla kalmayacak, sizin anlınızdan da öpecektir.
Türk halkının kadirşinas zümrelerinin sizin alnınızdan öptüğü gibi.”
Serdar Aygün yazıyor: “Yaşım 30. Üniversite mezunu olmama rağmen tamamen boş bir
hayat sürmüş olduğumu, size kulak vermeye başladığım gün anladım. Anadolu’nun Batı
Karadeniz’inde, Allah ile aldatanların arasında büyüdüm. Bu sebeple de dinden,
Müslümanlıktan soğudum. Sizin ışığınızla aydınlanana kadar ne dini ne Kur’an’ı
tanıyordum. Bartın’da geçmiştir çocukluğum. Bartın’da Ebudderda isimli sahabenin
türbesi varmış. Biz oralara götürülüp elimiz yüzümüz toprakla sürülerek medet ummak
bilinçaltımıza yerleştirerek büyütüldük. Ebudderda’nın kim olduğunu sizin ‘Ebu Zer’
kitabınızı okuyana kadar bitmiyordum.”
“Müslüman âlemini yattığı uykudan uyandırmaya çalışan büyük İslam âlimlerinin
arasında isminiz altın harflerle yazılacaktır. Tarih, sizi bu şekilde ödüllendirecektir. Sizi
dinlemeye başladığım günden beri Allah’a olan inancım arttı, bu ülke için umutlarım
yeşerdi.” “İmamı Azam’ı da sizin kitaplarınızdan öğrendik. Vaktiyle İmamı Azam’a,
Ebu Zer’e yapılan zulümlerin bugünkü şartlarda, formatı değiştirilmiş bir biçimini size
uygulamaya kalkıyorlar. Bu İslam âlemi sizi anlayacaktır. İş işten geçer mi bilinmez ama
anlayacaktır. Siz programlarınızda, Allah’a şükrediyorsunuz, size bu eserleri yazma
imkânı verdi diye. Esas bizler Allah’a şükretmeliyiz, sizi topraklarımızdan çıkarıp
dünyaya kazandırdığı için.”
Arena’da bahsettiğimiz tez
Kerem Türer yazıyor: “Uğur Dündar’ın Halk Arenası’nda, dinciliğin antitezinin ortaya
koyulması gerektiğinden bahsederken aslında bu belanın sadece bu ülke tarihinin değil
bütün dünya tarihinin en ciddiye alınması gereken belası olduğu uyarısında
bulunuyordunuz. Aslında yokluğa mahkûm oluruz diyordunuz ama belli ki nezaket
gösteriyordunuz. Fakat ilginçtir, bu sözleriniz karamsarlık olarak algılandı.”
“İstiyorlar ki neşeli-korkak-başarılı (!) televizyon programları yapalım, seyredenlerimiz
koltuklarında kahramanlık hisleri ile dolsun. Bu arada okullarda öğrenciler bu
cehennemde nasıl büyüyeceğiz düşüncesi ile her gün intiharlara yaklaşsınlar. Ama güzel
söz şakşaklama ihtirasındaki bizler, bir gün uyandığımızda mevcut iktidarın püf diye
gözden kaybolacağını, sorunun biteceğini umalım.”
“Orada konuşulanlar, asıl aktarmak istediğiniz gerçeğin üstünü örtmekten başka bir şey
yapmıyordu. Sürekli bu oluyor zaten bu programda da, konuşmalarda, her yerde.
Yaşadığı anı oyalanmayla geçirenler, gelecek zamanı göremiyor. Anlaşılan o ki, içinde
kıvrandığımız bela, sadece mevcut iktidarın yok olması ile çözülecek bir sorun değil. Bu
bela, dediğiniz gibi, dünya tarihinin bitmez belası.”
Odhan Yüksel yazıyor: “Arena’da söylediğiniz ‘dinciliğin antitezini yaratamak’la ile
ilgili görüşlerinize sonuna kadar katılıyorum. Şahsınız gibi birkaç insan hariç, din adına
yüzyıllarca hiçbir değer üretememiş kitleleri, dincilik uykusundan uyandırmanın tek
çıkar yolu yeni bir tez yaratmaktır.”
“Bu tezde iki unsur olacak: Birincisi Kur’an, diğeri ise Atatürk’ün kurmaya çalıştığı akıl
ve bilgi toplumu! Atatürk'ün idealleri, Kur'an'ın da tam olarak istedikleridir! Sizin
İmamı Azam eserinizde altını çizdiğiniz Rur'an'sal ‘Hüccet’ kavramı da tam olarak
buraya oturuyor. Bu konuda yeni yazılar yazmanız çok uyarıcı olur kanaatindeyim. Bu
iki değer ortaya konup yeni bir savaş verilmedikçe yaşayacağımız şey Arap Baharı'ndan
öteye geçemez. Ne yazık ki, insanlar ‘hüccet'e değil, sloganlara itibar etmeyi hüner
sayıyorlar.”
Göker Önen yazıyor: “Bizlere yönelik eleştirilerinizde haklısınız hocam. Hâlâ
atalarımızın şartlamalarından tam kurtulamadığımız için Kur’an'ı tayıkıyla
anlayamıyoruz. Dincilerin, hadis uydurukçularının ve deşifre ettiğiniz angut aydınların
gereğince kavrayamayacağı kadar yüce bir kitap Kur’an-ı Kerim. Ama yavaş yavaş
tabular kırılıyor artık... Sizin sayenizde bütün bunlar». Allah sizden razı olsun!”
‘Mazoşist sapıklık’ ve bir Kur’an mucizesi
Mazoşizm; başkaları, özellikle despotlar tarafından ezilip horlanmaktan zevk alanların
ruh hallerini ifade eden bir psikoloji terimidir. Bu ruh haline yakalanmaya ‘mazoşist
sapıklık’ (masochistic perversion) denir.
Bireyler gibi kitleler de mazoşist sapıklığa tutulmuş olabilirler. Despotik idarelerin
(krallık, padişahlık, güdümlü demokrasi diktatörlüğü, dinci faşizmler vs.) yönetimi
altına girmiş kitlelerin büyük kısmı, bu illete şöyle veya böyle, az veya çok tutulmuştur.
Dinci faşizmin baskısı altına giren toplamlarda öne çıkarılan ‘kader’ kavramı bu illeti,
iyice büyütür. Dinci sadistlerin sürekli ‘kader’e veya ‘fıtrat’a atıf yapmaları sebepsiz
değildir.
Mazoşist sapıklığın toplumsal türü, modern psikolojide geniş anlamda ilk kez, Lrich
Fromm (ölm. 198(1} tarafından tahlil edildi. Bendeniz, Fromm’u da Kur’an’ı da iyi
incelemiş bir düşünce adamı olarak şunu söylemek hak ve cesaretini kendimde
buluyorum: ‘Mazoşist sapıklık’ kavramını insanlığın önüne ilk koyan kitap Kur’an’dır.
‘Kötülük Toplumu’ ile ‘Özgürlük ve İsyan’ adlı eserlerimde ayrıntılayacağım.
Kur’an’a göre, Firavunları üretenler, zalimlere uşaklık edenlerdir: “Firavun,
toplumunu böyle horladıyaşağıladı, küçümsedi/ezdi; onlar ise ona itaat ettiler. Onlar,
sapmış bir topluluktu. Bu itaatleriyle bizi taciz edip öfkelendirdiler; onlardan öç aldık
da onları suya gömüverdik. Onları sonra gelecekler için bir selef ve bir örnek yaptık.”
(Zühruf, 54-56)
Dikkat edilirse, sadist (firavun) ve mazoşist (toplum) tarafların ikisi için de psikolojik
yapıda kelimeler kullanılmıştır: ‘İstihfaf (küçümseme, horlama, aşağılama, ezme) ve
‘itaat’ (içinden gelerek boyun eğme). Burada firavun-sadist yöneticinin karşısına, ona
itaatten zevk alan mazoşist kitle konmuştur. Vurgulanmak istenen, açıktır:
Bütün firavun benlikler raiyye (sürü) kitleler ister. Çünkü firavun benlik sadisttir;
sadist benliğin tatmini için mazoşist yığınlar lazımdır. Kaiyye-fıravun, firavun-raiyye
çarkı, Fromm’un da söylediği gibi, ‘sadomazoşist’ bir çarktır. Sadece mazoşistler
sadistlere muhtaç değildir, sadistler de mazoşistlere muhtaçtır. Bu ikisi daima birbirine
bağımlıdır. Ve bu bağımlılık yüzünden her ikisi de bireysellik ve özgürlükten
yoksundur.
Sadist-firavun benlik, yönettiği kitlenin iki şey olmasını asla istemez: 1. Tümden yok
olmak, 2. Şuurlu-özgür benlik olmak.
Kaiyye benlikler, sadist-firavun güdücülerce sevilir, acınır, korunur. Çünkü sadist-
fîravun kadrolar, emmare nefslerini (firavunlaşmış benliklerini) tatmin için, horlayıp
acıyacakları binlerine ihtiyaç duyarlar. Mazoşist sürüngen kitle nasıl sadist-firavunlara
akıl almaz bir iştahla arzu duyarsa, firavun-sadist despotlar da aynı iştahla mazoşist
sürüngen kitleye bağımlılık duyarlar. Sadomazoşist çark, böyle bir çarktır. Gelecek
yazıda göreceğiz.
‘Sadomazoşist’ çark nasıl işler?
Krallık-padişahlık sistemlerindeki sözde ‘halk sevgisi’ ‘sadomazoşist’ bir ilişkinin
dışavurumudur. Firavun-sadistler muhtaç-sürüngenlere duyulan tatmin hissine, ‘halka
şefkat ve merhamet’ yaftası yapıştırırlar. Bu sözde şefkate, Fransız yazar Balzac
tarafından yakıştırılan ‘sevecen sadizm’ sıfatı, psikoloji tarafından da kabul görmüştür.
Sevecen sadistlere, “Halkın, kendi kaderine sahip özgür bir halk olmasına izin verin”
dediğinizde sizi Fitnecilikle suçlarlar.
Ne ilginç bir varoluş paradoksudur ki, sadist-firavunun hegemonyası altına giren kişiler
ve kitleler sadist ezicilerini tapastya severler. Kur’an’ın ‘Allah’ı üzüp öfkelendirerek
intikam almaya sevk eden sapıklık’ olarak gördüğü bu kitlesel hastalığa modern
psikoloji ‘mazoşist sapıklık’ diyor, (bk. Erich Fromm, Fear of Freedom, 125-129)
Firavun-sadist ruhlu zorbalara göre, kitle, raiyye olmalı, bir hayvan sürüsü gibi
güdülebilmelidir; bu da yetmez, kitle, güdülmekten zevk alabilmelidir. Dahası: Kitle,
güdenleri takdis edebilecek kıvama getirilmelidir. Sadist-firavunların bu işte en büyük
destkçisi, Hâman kotarımına verilmiş, sahte dindir. Hâman kotanmındaki dinin uleması
fetva verecek, sadist firavun ve ekibi kitleyi, ‘Allah adına’ yönetecektir.
Hâman kotanmındaki ulema lakaplı ‘şeytan evliyası’ (tabir Kur’an’ındır), zulmün bir
numaralı düşmanı olması gereken dini, zulmün bîr numaralı destekçisi ve yardakçısı
yapmanın garantör kadrosudur. Sadist-firavun kadro, bu garantörleri, gizli veya açık
ihsanlarıyla besler. Çünkü tağutî kadronun sadizmini, kitlenin kurtuluş reçetesi gibi öne
çıkarmak, bu kadroyu kutsallaştırmakla mümkün olabilir. Bu kutsallaştırma
sayesindedir ki, tağutizmin en büyük melanetleri bile meziyet olarak algılanır hale
gelir.
Bakın Osmanlı düzenine: ‘Şirk şaibeli zulümler’ düzeni olan bu düzen, raiyyeleştirip
süründürerek uygar dünyanın iki yüz yıl gerisinde bıraktığı kitlelere kendisini ‘Allah’ın
ye ry üzün deki gölgesi’ olarak takdis ettirmiştir.
Bırakın koyu raiyyelik dönemlerini, Osmanlıcın Meşrutiye! dönemi anayasasında
(1876 anayasası) bile padişahın sorgula namazlığını ifade eden tabirler, Kur’an’ın Allah
için kullandığı tabirlerin kelimesi kelimesine aynıdır. Allah nasıl L la yüs’el’ (sorgulama
ve sorumluluk üstü) ise padişah da öyledir. Neden olmasın? Padişah, ‘yery üzünde
Allah’ın gölgesi’ değil mi?
Bugünün Ortadoğu’suna bakın!
İcraatı akla ve Kur’an’a tamamen aykırı despotik kadrolar, yönettikleri kitle tarafından
‘Allah’m vekili, gölgesi’ ilan ediliyor. Bu tağutî kadrolar, Maun harcamalarıyla
kurulmuş zulüm ve israf saraylarında oturtuluyor, onlara din adına sürekli destek
verenlerse papaların, kardinallerin rüyada bile göremeyeceği imkânlarla taltif ediliyor.
Ve bu Maun israfının fınansım alın terleriyle yapan halk, kendisine bunları reva
görenleri sürekli ödüllendirip taçlandırıyor.
Lütfen, söyleyin: Allah, böyle bir kitleye rahmetiyle muamele eder mi?
Dikta yönetimlerinin Fravunluk psikozu
Yakında çıkacak olan ‘Firavun’ adlı kitabımın en hayatî bölümlerinden biri de
‘Firavunluk Piskozu’ bölümüdür. Bu bölümün çok kısa bir özetini bu köşeye aktarmak
istiyorum. Psikoz tabiri, kişiliğin bütünlük ve tutarlılığını tahrip eden ruhsal
bozukluklar için kullanılır. Psikozlar genellikle toplumsal sarsıntıların ürünü olarak
vücut bulur.
Firavunluk psikozu nedir?
Kur’an, firavunluk psikozunu yaratan ‘toplumsal sarsmfı’nm, zulme teslimiyet ve
zalimlere itaat olduğunu söylüyor. Firavunluk psikozunun Ortadoğu’yu istila etmesinin
arka planında da bu var. “Gelen ağam, giden paşam” veya “Bana dokunmayan yılan bin
yaşasın” yaklaşımıyla zalimlere itaati meziyet, hatta kutsal meziyet gibi gösteren
zümreler, toplundan kasıp kavuran firavunluk psikozunun temel besleyicisi
olmuşlardır.
Firavunluk psikozunun belirtileri
Dini Politik Araç Olarak Kullanmak:
Kur’an’da Firavun’un adı din baronu Hâman’la daima birlikte anılıyor. Hâman (Aman,
Amen, Amon, Ammon, Amun, Hammon), firavunlar Mısırındaki Amon rahiplerinin
liderlik makamına unvan olarak kullanılan bir sözcüktür.
Firavun, en yakın paraleli olan Hâman’da sembolleşen başrahipliği (din reisliğini, din
baronluğunu) babadan oğula geçen bir mevki haline getirerek, dinden aldığı desteği
sürekli hale getirmiştir.
Politik Araç Yapılan Din Dışında Bir İnanca İzin Vermemek:
Firavunlar Mısır’ı dinsiz değildir; tam aksine, dinin birinci dereceden rol oynadığı bir
ülkedir. Firavun da dinsiz değildir; Musa’nın dinine karşı konan ve savunulan bir dine
sahiptir. Ancak o bir şirk dinidir ve bunun için Musa’nın tevhidinden rahatsız
olmaktadır. Kur’an bu gerçeği kendine özgü kelam güzelliğiyle vermektedir. Firavun’un
seçkin danışmanları ona Musa ile ilgili olarak şöyle diyorlar:
“Musa'yı ve halkını, yeryüzünü fesada verip seni ve ilahlarını terk etsinler diye mi
serbest bırakıyorsun?" (A’raf, 127)
Kur’an bu dinin adını, Yusuf suresinin 76. ayetinde deşifre etmiştir: ‘Dinü’l-metik’
(kralın, sultanın dini) Bütün firavun egemenler, ya yeni bir ‘sultan dini’ oluştururlar
yahut da mevcut dini tahrif ederek Hâman kadrolar vasıtasıyla ondan bir saltanat dini
yaratırlar. Tektanrıcı dinlerin coğrafyalarında firavunlar zamanından beri yapılan, bu
İkincisidir.
Günümüz Türkiye’sinde yapılan da bu İkincisidir.
Firavunluk psikozunun temel belirtileri (1)
Hakkın Güçte Olduğuna inanmak:
Hakkın güçte olduğuna inanmak, firavun despotların temel özelliklerindendir. Kur’an
bu gerçeğe dikkat çekerken hakkı güçte görmenin sembolü Firavun’u konuşturuyor:
“Firavun, toplumu içinde haykırıp şöyle dedi: ‘Ey toplumum! Mısır'ın mülk ve yönetimi
benim değil mi? İşte şu nehirler benim altımdan akıyor. Görmüyor musunuz? Yoksa ben
şu zavallı, şu meramını anlatamayacak Musa’dan hayırlı değil miyim? Ona altın
bilezikler atılmalı, yanında-hizmetinde melekler bulunmalı değil miydi?’ İşte,
toplu m unu böyle horladı7aşağıladı, küçümsedi/ezdi; onlar ise ona itaat ettiler. Onlar,
sapmış bir topluluktu.” (Zühruf, 51-54)
Bütün firavun saltanatlar, o arada saltanat dincileri, gücü hakkın göstergesi
saydıklarından, servet ve paraya sahip olmayı ilahlaştırırlar. Ellerine geçen imkânları
her şeyden önce para sahibi olmak için kullanırlar. Allah ile para yan yana geldiğinde
parayı tercih ederler. Çünkü Allah, gücün hakta olmasını ister; oysaki para, hakkın
kendisi olduğunu iddia eder.
Firavun psikozuna tutulanlar, ülkelerinin malî durumu ne olursa olsun, iman babaları
firavunun yukarıdaki sözlerini tekrarlamak için güç gösterisinde kullanacakları
mülklere, köşklere, saraylara sahip olmak ihtiyacını derinden hissederler. Bu gösteri
metaına sahip olmayanları küçümser, onlarla alay ederler.
Ekonominin Kontrolünü Elde Tutmak:
Şöyle diyordu Firavun: “Ey toplumum! Mısır'ın mülk ve yönetimi benim değil mi? İşte
şu nehirler benim altımdan akıyor. Görmüyor musunuz?" (Zühruf, 51)
Firavun’un şu sözünün altına herhangi bir Osmanlı padişahının imzasını atsanız, ne
tarih yadırgar ne de Osmanlı düzenini tanıyan bir araştırıcı.
Ekonominin egemen güç tarafından kontrolü eski Mısır’da nasıl idiyse OsmanlI’da da
aynıydı. Orada da bütün ülke toprakları ‘memâlik-i şahane’ yani padişahın mülküydü.
Halkı Fırkalara Bölmek veya Ayrıştırıcılık:
“Gerçek şu: Firavun o yerde egemenlik kurmuş ve ora halkını fırkalara ayırmıştı.
Onlardan bir topluluğu horlayıp eziyordu. O, gerçekten fesadı yayanlardandı/’ (Kasas
suresi, 4)
Eleştirenleri Fitne ve Fesatla Suçlamak:
Bu işte firavunun yakın çevresi, özellikle Hâman kotarımındaki din temsilcileri öncülük
eder:
“Firavun’un yakın çevresi ona şöyle dedi: ‘Musa’yı ve toplu m unu, yeryüzünü fesada
verip seni ve ilahlarını terk etsinler diye mi serbest bırakıyorsun?" (A’raf, 127)
Firavunluk psikozunun temel belirtileri (2)
Başkalarının Malından Azgınca Harcama Yapmak:
Bunun Kur’an dilindeki adı israftır. Bu azgın harcamayı yapana müsrif denir. Kur’an,
bütün zalim yöneticilerin aynı zamanda birer müsrif (yani başkalarının alın terinden
kudurmuşçasma harcama yapan kişi) olduğunu bildiriyor.
“Firavun, o toprakta gerçekten çok üstündü ve gerçekten onun bunun malından
savurganlık yapan tam azgınlardan biriydi." (Yunus, 83)
Vehimleri Zulüm Gerekçesi Yapmak:
Rüyaları, kehanetleri, ihbarları, hatta dedikoduları takip, baskı ve zulüm gerekçesi
yapmak firavun ruhlu diktatörlerin belirgin niteliklerinden biridir. Kur’an bu gerçeğin
tarih sel-kozmik belgelerini de bize vermektedir.
Israiloğulları’nın bütün erkek çocuklarının katledilmesinin gerekçesi, kâhinlerin o
çocuklar içinden birinin Firavun’a darbe yapacağını söylemesi idi. Binlerce çocuk işte
bu kâhin dedikodusuna dayanılarak katledildi. Firavun bir ruha göre, doğmamış
çocuklar bile ‘darbeci’ sayılabilir.
Dayatmacılık:
Firavunluk psikozunun belirgin niteliği, dayatmacılıktır. Bu psikozu, insanlık
tarihindeki baş temsilcisi firavunu izleyerek tanıyalım.
Musa’nın tanrısı ile Firavun’un belirleyici farkı, birincisinin teklif götürdüğü insana
seçme özgürlüğü vermesi, İkincinin ise vermemesidir. Firavunluk psikozu kendi görüş ve
anlayışını dayatır, seçme ve tercih şansı tanımaz. Bununla da yetinmiyor firavun
psikozu: Musa’yı yani karşı fikrin temsilcisini öldürmek, yok etmek istiyor:
“Firavun dedi: ‘Bırakın beni, şu Musa'yı öldüreyim de Rabbine yalvarsın. Çünkü onun,
dininizi değiştirmesinden yahut yeryüzünde fesat çıkarmasından korkuyorum." (Gâfır,
26)
Bu beyyinede, firavunluk psikozunun dehşet verici bir zihniyet kodu daha deşifre
edilmektedir: Öldürülmek istenen Musa, toplumda bozgun çıkarmak ve toplumun
dinini değiştirmek gibi ağır ithamlarla suçlanmaktadır. Yani firavun psikozunun
mümessili olan despot, hesabına uymayan fikirler öne çıkaranları ihtilalcilik,
bozgunculuk, darbecilik, fitnecilik, dini bozmak gibi, aldatılmış kitleleri kudurtan
suçlamalarla itham etmektedir.
Günümüz dünyasında, kol kola girerek protesto yürüyüşü yapmaktan başka eylemleri
olmayan özgürlük direnişçilerini "darbecilik, hükümeti yıkmak’ gibi ithamlarla bastırıp
ölüm ve yaralamalara maruz bırakan dikta yönetimlerinin sergiledikleri psikoz bu
firavunluk psikozunun çağdaş bir görünümüdür.
Firavun zulmünden de beter!
Firavun; zulmün, dehşetin, hakları çiğnemenin, gücü hakkın göstergesi bilmenin
sembolüdür. Ama zaman göstermiştir ki, insanlık tarihinde firavun zulmünden daha
beter bir zulüm süreci de olabilir. Nasıl mı?
Kur’an bize, o mucize kelam güzelliğiyle bildiriyor ki, Firavun’un sarayında hakkı ve
adaleti dile getiren hiç değilse bir tane mümin adam vardı. Kur’an bunu bize niçin
bildiriyor? Adını kayda geçirmediği o adamı övmek için değil elbette. Mesaj şudur:
Eğer bir firavun türü zalimin saltanat çevresinde bir tane uyarıcı bile çıkmıyorsa o
zulüm dönemi, firavununkinden, o zalim de firavundan daha kötü, daha şerir ve
zararlıdır:
“Firavun dedi ki, "Bırakın beni, şu Musa'yı öldüreyim de Kabbine yalvarsın. Çünkü
onun, dininizi değiştirmesinden yahut yeryüzünde fesat çıkarmasından korkuyorum.’
Firavun’un, seçkinlerden oluşan yakın çevresinden imanını gizleyen bir adam şöyle
konuştu: ‘Kabbim Allah'tır’ dediği için bir adamı öldürecek misiniz? Üstelik size,
Kabbinizden açık seçik deliller de getirdi. Allah, zulme saparak onun bunun hakkından
savurganlık yapan yalancıları doğruya ulaştırmaz."
"Ey toplumum! Bugün bu toprakta, birbirine destek veren insanlar olarak mülk ve
yönetim sizin. Peki, karşımıza dikildiği zaman Allah'ın azabından bizi kim kurtaracak?’
Firavun şöyle dedi: ‘Ben size kendi fikrimden başkasını göstermem. Ve ben, sizi,
doğruluk yolundan başkasına da kılavuzlamam."
“İman etmiş olan adam dedi: ‘Ey toplumum, sizin üzerinize, diğer topluluklarınki gibi
bir günün gelmesinden korkuyorum. Ey toplumum! Sizin adınıza, o bağırıp çağrışma
gününden korkuyorum. Bir gündür ki o, sırtınızı dönerek kaçmaya çalışırsınız fakat
Allah'a karşı sizi koruyacak kimse olmaz." (Mümin, 26-33)
Firavunlara itaat edenler Allah düşmanıdır
Yukarıdaki beyyineler, iktidar ve saltanatını kendisinin ilahlığına kanıt gibi öne çıkaran
firavuna bütün bu yaptıklarına rağmen itaat edenleri Allah’ın intikam almasına sebep
oluşturan bîr büyük kötülüğün failleri olarak gösteriyor ve onlardan intikam alınacağını
bildiriyor.
Firavunluk psikozuna yakalanmış tağut takımını hizaya getirmek üzere onlara karşı
çıkmak, en azından onları uyarmak yerine onların icraatını onaylar bîr tavırla onlara
itaat eden kitleler ve ekipler, Allah’ın düşmanı durumuna düşmektedirler. Allah’ın
onlardan intikam alacağını söylemesinin anlamı budur. Çünkü Allah, sadece
düşmanlarından intikam alır, sürçmeleri olan günahkârlardan değil.
Temiz vicdanlar böyle görüyor
Balıkesir’den İsa Can yazıyor: “Son günlerde bir yandan Maun Sarayı’nın icraatı ile
Diyanet denen kurumun Maun harcamalarını izlerken bir yandan da ‘Ebuzer’ adlı
kitabınızı okuyorum. Bu bir tesadüf mü yoksa İlahî bir piyeste kıyametin gelişinin
haberini mi izliyoruz?”
“Bir "Molla Kasım müceddit’ tüm karalamalara, tüm sıkıntılara, tüm kulak tıkamalara
rağmen Kur’an dininin tüm hakikatlerini kurda, kuşa, dağa, taşa duyuracak şekilde her
imkânı kullanarak haykırmakta.”
“Yalanı, hurafeyi, efendi denen sümüklülerin söylediklerini din zanneden bir çevrede
büyümüştüm. Son birkaç yıldır sizin tüm yazdıklarınızı defalarca okudum.
Ekranlardaki konuşmalarınızdan konferanslarınıza, gazete makalelerinizden
dergilerdeki röportajlarınıza kadar, aldığınız her nefesi takip eder gibi takip
ettim/ediyorum. Beni Kur'an ile Kur'an’ın dini ile tanıştırdınız. Önceden öcü
zannettiğim dini ve onun Allah’ını bana sevdirdiniz.”
“Allah’ı bulutların ardında, göklerde bir yerde duran celalli bir dede, bizi gözetleyen,
melek denen kanatlılarla namaz ve oruçların çetelesini tutturan, başka bir şeyle de
ilgilenmeyen yarı put zannederken, Allah’ın aşkın ve içkin, bize bizden daha yakın
olduğunu, hayatın bizzat kendisi, hatta sürecin bizzat kendisi olduğunu sayenizde
öğrendim, belledim, yaşıyorum. O’nun mesajı olan Kur’an’ın hazzını duymamı siz
sağladınız.”
“Tüm hayatımı, defalarca okuduğum Kur’an şekillendiriyor sayende. Bundan doğan
bütün hayırların tüm karşılığını senin hanene bizzat .Allah yazsın! Mücadeleni
mücadelem bildim. Kur'a’nın tanıtılıp yaşanılması misyonum oldu artık.”
“Toplumun "İslam’ adı altında şirki yaşadığını, Allah’a iman adı altında şeytana
taptığını, peygamber vekili görüp kutsadığı birçok adamın da Ebucehîl olduğunu benim
gibilere gösterdin. Allah senden gani gani razı olsun!”
Çetin Akar yazıyor: “Bir imam hatip okulu mezunu ve bütün ömrünce çözemediği pek
çok dinî meseleyi, sizin kitaplarınızla tanıştıktan sonra çözebilen bir kişi olarak minnet
ve şükranlarımı sunuyorum. Allah sizi Türk Milleti’nin başından eksik etmesin.”
“Bugüne kadar tasavvufta ilgiEi olarak okuduğum ancak anlamaya bîr türlü muktedir
olamadığım pek çok kitabın anlaşılmasına bir anahtar teşkil eden ‘Kur’an Verileri
İşığında Tasavvuf ve Tarikatlar* isimli kitabınızı büyük bir keyifle okudum. Artık
Mevlana’yı, İbn Arabi’yi, İkbal’i, Nietzche’yi... sayenizde daha rahat anlayabileceğimi
düşünüyorum. Sîzin kitabınızı okuduktan sonra daha evvel okuyup yeterince
anlayamadığım kitapları tekrar okumaya başladım. Allah sizden razı olsun!”
Firavunlukta beterin beteri
Kur’an bize gösterdi ki, bilinen firavunlardan daha kötü ve şerir firavunlar da olabilir.
Bu İkinciler, çevrelerinde bir tane olsun uyarıcı barındırmayan, yaşatmayan
firavunlardır.
l'arih ve zaman da bize gösterdi ki, bu İkincilerden de şerir firavunlar çıkacaktır. Biz
bunlara ‘beterin beteri firavunlar’ veya ‘firavunlukta beterin beteri azmışlar’ diyoruz.
Bunların belirgin niteliklerini tarihin ve zamanın verilerine bakarak şöyle
sıralayabiliriz:
1. Yalancılık: Kadim firavunlar, en şerir zulümleri de dâhil, yaptıklarını raiyyelerine
açıkça söyleyerek yaparlar- yalan söylemezler, yani zulümleri içinde bir ‘mert’ yanları
vardır. O halde hem eski firavunların zulümlerini işleyen hem de raiyyesine yalan
söyleme zilletine tenezzül eden bir zalim, sadece firavun olmakla kalmaz, firavundan da
şerir olur.
2. Talancılık: Kadim firavunlarda hırsızlık ve talancılık yoktur. Beterin beteri
firavunların bir alameti ve karakteristiği de aynı zamanda talancı olmalarıdır. Bunlar,
halkı soyan talancılarla işbirliği yapmak, onları bu talanlarında koruyup gözetmek, bu
vesileyle Karun takımının mal-mülk vurgunlarından, para havuzlarından aslan payı
almak gibi düşüklüklere de tenezzül ederler. Yani bunlar firavunluk kulvarının kendi
içinde de ayrı bir düşüşü temsil ederler.
3. Musaları Konuşturmamak: Firavun, aynı zamanda din gücünü ve kurumunu temsil
eden sihirbazlarım Musa’ya karşı halkı aldatmaları için seferber ederken, Musa’ya da
halkın önünde onlarla tartışma imkânı veriyordu. ‘Beterin beteri firavun takımı’, işte
bu noktada da kadim firavunları geride bırakan tağutluklar sergilemekteler. Bu
İkinciler, kendi sihirbazlarını yani (halkı aldatma ekiplerini) bütün imkânlarla teçhiz
ederek ortaya sürerken Musa fikriyatının sözcülerine konuşma ve kendilerini ifade etme
şansı asla vermezler.
Ferşat Bektaş yazıyor: “Bilgiye aç biriyim. Sizi her zaman takip etmeye çalışıyorum her
defasında sizden yeni bir şeyler öğreniyorum. Çok şey öğrendik sizden ve öğrenmeye
devam ediyoruz. Şimdi belki istediğiniz kitleye bitap edemiyor, yeterince
anlaşılamıyorsunuz ama inanıyorum, gelecekte ışığınızdan faydalanan bir nesil ortaya
çıkacak ve Türkiye’yi bu bataktan çıkarıp hak ettiği noktaya taşıyacak. Bunlar bizim
çocuklarımız olacak. Ve onlar, sizin gösterdiğiniz aydınlık yolda yürüyecekler. O
çekirdek nesil biziz; sakın umutsuzluğa kapılmayın. Siz hep anlatırsınız ya, İmamı
A *c
Azam çok acı çekti, çok zulme uğradı ve işte böylece ‘En Büyük imam’ olarak tarihe
geçti diye. Çağımızın İmamı Azam’ı olarak siz varsınız. Çabanızla bunu hak ettiğinizi
düşünüyoruz. Allah size uzun ömürler versin.”
Öznur Kocaalp yazıyor: “Ebu Zer adlı anıt eserinizi okudum. Ellerinize sağlık. O,
‘uzun boylu, gür saçlı, esmer tenli’ adamın hayat felsefesini, azmini, düşüncesini ve iman
önderliğim ne güzel yansıtmışsınız! Tarihe bir nefes, bir yudum su vermişsiniz. Allah
sizden razı olsun!”
Havin Gökkaya yazıyor: “Sizin sayenizde gerçek İslâmî, Kur’an’ı öğrendik. Allah
sizden razı olsun. Ne kadar teşekkür etsek az gelir. Siz, yaşayan Atatürk’sünüz.”
Firavunluk psikozu üstüne müthiş mektuplar
Odhan Yüksel yazıyor: “Son günlerde özellikle üstünde durduğunuz ‘firavun’
kavramında vurguladığınız sosyolojik bağlantılar (Firavun-Karun-Haman ilişkisi gibi)
ufuk açan, muhteşem analizler. Kur’an’da Hz. Musa’nın hayatının bu kadar
derinlemesine işlenmesinin en önemli sebebi, kanımca onun hayatındaki büyük olayların
ve mucizelerin birer sosyolojik fenomen olmasıdır.”
“Halkın önünde büyücülerle yarışması da böyle sosyal bir gerçeğe işaret Firavun’un
adamları olan büyücüler halkın önünde Musa’yı küçük düşürmek için bir algı
operasyonu yürütürler. Bu algı operasyonunu gerçeklere, bilgiye değil, illüzyona
dayanır! Bu olay, tıpkı günümüzde hükümet medyası ve satılık kalemlerle
gerçekleştirilen Cumhuriyet ve Atatürk'ü karalama operasyonuna benzer. Olay
Kur’an'da da söylendiği gibi ‘halkın gözleri önünde’ yapılmaktadır; sosyolojik analizi
gerekir.”
“A’raf 116. ayet bu illüzyonların gücünü vurgular. Sizin mealinizde: ‘Halkın gözlerini
boyadılar, onları dehşete düşürdüler/korkutup terörize ettiler/tehdit ettiler’ diyor.
Hakkın temsilcisi Hz. Musa’nın özelliği bu ilüzyona son vermesidir. Hz. Musa bir
sihirbaz değildir. Onun asası (isyanı), bâtılı yutmuş, halka hakkı göstermiştir.”
“Kur’an’daki bu sembolik ifadeler, günümüzde küresel ve yerel illüzyonların firavun!
kökenini ve işleyiş tarzını açıklıyor. Sermayedarların medyası ortaya sürekli nifak
yılanları atmakta, Musa'ları sahneye dahi davet etmemektedir. Bu açıdan firavun daha
insaflıdır bence!”
“Firavuna itaatin bir diğer sebebi de, bizzat itaatin kendisi değil, firavunun
illüzyonlarıyla aldanmaktır. Bu aldanmış kitlelerin Musavari şahsiyetleri sevmesi ve
onlara değer vermesi beklenemez. ‘Firavun’adlı kitabınızı büyük bir sabırsızlıkla
beklemekteyiz.”
Mustafa Yıldırım yazıyor: “Ebu Zer isimli kitabınızı okuyorum. ‘Darbeler ve Darplar’
bölümünde, özellikle 97'nci sayfadaki tespitleriniz beni gerçekten çok etkiledi. Bu güne
kadar düşünce ve din felsefesi bağlamında okuduğum bilgilerin en etkileyeni oldu. Aynı
sayfalardaki anlatış ve kavrayışa baktıkça da sizin ne denli bir can alıcı vuruşa sahip
olduğunuzu gördüm.”
“Bizlerin de bu farkındalığa ilgi göstermemiz umarım toplum kesimlerinde yatay bir
genişleme ile yaygınlaşır. Daha doğrusu, ‘darb-ı halk’ (halkın vuruşu) bilincine sahip bir
topluluk haline gelebilmek lazım. Şu anda, ‘Allah, bu milleti ıslah eylesin!’ gibi bir
temenniden başka yapacak bir şey yok gibi görünüyor. Tarihin diyalektiği bakalım
bizlere neler gösterecek!”
MEKTUPLARLA İLGİLİ BİRKAÇ SÖZ
Bu mektuplar beni iki bakımdan çok mutlu etti: 1. Benim eserlerimi ciddi biçimde
okuyan insanlarca yazılmış olmaları, 2. Kur’an mesajını hazmetmiş aydınların idrakini
sergilemeleri. Bizlerve dünya, işte Kur’an’ı böyle okuyan aydınlara, nesillere muhtaç.
Bu nesiller sahneye çıkıp kaderimize el atmadıkça dinciliğin maskeli şirkiyle dinsizliğin
açık inkârından kurtuluşumuz mümkün olamaz.
‘Ayetlerden süngü yapmak 1
Bir okuyucumun ifadesinden aldım bugünkü başlığı. Çok sevdim bu ifadeyi. Benim
mücadelemin hem yöntemini hem de biricik silahını tam isabet tanıtıyor. Bu tabiri
kullanma basiretini gösteren iletinin tamamını okuyalım.
L üt fiye Bahar Karakuş Nevv Yark’tan yazıyor: “Sizi tarif edecek kelime bulamıyorum.
Bana göre, Atatürk’ten sonra Türkiye’ye Allah’ın lütfü sîzsiniz. İşığınızla
aydınlanıyoruz.”
“Uzun zamandır Nevv York’ta yaşıyorum. Kur’an’ı, doğru namaz kılmayı sizin
sayenizde öğrendim. Kitaplarınızı alıyorum; okuyorum ve okutuyorum. Söylediğiniz
bütün ilim adamlarını da okuyorum. O akıcı, şiirsel kelimelerinizle yazdıklarınız beni
coşturuyor. Ayetlerden âdeta süngü yapıp zalimlerin bağrına saplıyorsunuz. Bize hep
örnek oluyorsunuz. Karanlık yollarımızı aydınlatıyorsunuz. Kendine özgü hitabınızla
bütün gönülleri fethediyorsunuz. Ellerinizden ben de öpüyorum. Size çifte kavrulmuş
sevgilerimi, saygılarımı gönderiyorum. Allah seni başımızdan eksik etmesin!”
Almanya’dan Bora D. yazıyor: “Türklüğümü Mustafa Kemal Atatürk’e,
Müslümanlığımı da Yaşar Nuri Öztürk’e borçluyum. Sizin bütün videolarınızı defalarca
izledim. 4 tane kitabınızı akudum, çak yakında S.ye başlayacağım. Sayenizde İslam
dinini çok iyi anladım; güzel, hoşgörülü, tertemiz ve rahat bir din olduğuna inandım.
Bütün soru işaretlerimi giderdim. Şu an karşımda kim olursa olsun konuşuyorum ve
anlatabiliyorum. Kanı bozuklar benim karşımda sizin sayenizde zorlanıyor. Allah sizden
razı olsun!”
Öznur Kocaalp yazıyor: “Kur’an'ın, aldın, bilimin ışığında kaleme aldığınız eserlerinizi
düşündüm ve şu sonuca vardım: ‘Hz. Fâtıma, İmamı Azam, Hallâc-ı Mansûr, Kur’an
Penceresinden Kurtuluş Savaşı* adlı eserleriniz, yansıttıkları dönemin açık, net,
belgelere dayalı tarihleridir. Parçaları birleştirdiğinizde sahabe ve tâbiûn dönemi ve
sonrasına ilişkin bilimsel araştırmaya dayalı dönemsel bir tarih çıkıyor. Gerçek tarihi
sizin gibi çok az sayıda bilim adamı yazıyor. Allah razı olsun.”
Sinan İlgar yazıyor: “Her sözünüz tarihe altın harflerle yazılması gerekir. Kendini
‘İslam âlimi’ sayan birçok kişinin sakladığı gerçekleri söylemek yürek ister, hatta Ebu
Zer yüreği ister. Bu yürek sadece sizde var. Allah’ım benim ömrümden alıp size versin,
güzel yürekli insan!”
Murat Başaran yazıyor: “Bu milletin size ihtiyacı var ama bunu görmemekte niye bu
kadar ısrarcı, anlamış değilim. Doğruları görmediği için belasını buluyor ve bulmaya
devam edecek.”
Bu idraki veren Tanrı'ya şükürler olsun!
Kendisine sıkıntı vereceklerinden kaygılandığı için soyadını gizlememi isteyen genç
okuyucum Yiğit D. yazıyor: “Ortaokul yıllarında, babaannesinin rahlesine sizin Kurban
çevirinizi koyup okuyan ve anlamaya çalışan bir çocuktum. İS sene boyunca Allahsın bir
nimeti olarak Kur’an’ın ve sizin öğrenciniz oldum. Sizin bizleri, uyandırmanızla,
başöğretmenim Kur’an’ın Kabbi olan Allah oldu. Bunun için önce Rabbim’e, sonra da
size minnettarım.”
“Cenabı Hak, ‘Dileyen Kabbine doğru bir yol edinir’ buyurmaktadır. İşte o yolu bana
siz gösterdiniz. Eğer siz olmasaydınız iki şey olurdu: Ben ya dinci yobazlardan ya da
dinsiz yobazlardan olurdum. Her iki hâlde de Allah’ın düşmanı olur, cascavlak ortada
kalırdım. Siz Allah’ın bu ülkeye lütfü ve he d iyesi sin iz. Kur’an’ı hayatıma sokan Allah’ın
izniyle sizsiniz. Sizin hakkınızı ne yapsam ödeyemem. Sizi en çok mutlu edecek şeyin
Kur’an ilminin ışığında yürüyen benlikler olacağını biliyorum. Siz, Ebu Zer'in, İmamı
Azam’m, Hallâc’ın, ‘Allah ile aldatmaya karşı çıkalım’ diyen o büyük misyonun
çağımızdaki temsilcisisiniz. Bunda şüphe yoktur.”
“Firavunları, Hâmanları, Karunları zelil kılmak ve ezilenlere bağışta bulunup onları
önderler yapmak Allah’a mahsustur. O, kudretinin bir eseri olarak nice Musa’lar
gönderir de halkı kandırıp kırbaçlayanlar, dün zevk sürdükleri her şeyin bir gün
hasretini çeker halde ortada kalırlar. Allah, önüne geçilebilecek bir kudret değildir.”
“Kimliğinde ‘İslam’yazanların birçoğu Allah’ın emirlerini uygulamayı bırakıp Allah’a
muhalefet edercesine din yaşamaya kalktılar. Servet hırsı gözlerini bürüdü de,
suçlulardan gelecek çıkarı Allah’tan alacakları karşılığa tercih ettiler. Karunlaştılar,
Hâmanlaştılar. Allah yolunda mücadele edeceklerine, şeytanın ardı sıra gittiler.”
“Tarih boyunca, gayesi Allah olanlarla, Allah’ın dinini servet ve güç için araç
edinenlerin savaşını izledik. Allah’ın dinini araç edinen gafiller, Allah taraftarlarına
yaptıkları bin bir türlü eziyeti Allah yolunda bir hayat gaye edinilmesin diye yaptılar.”
“Allah’ı hayatının gayesi edinen bizler Rabbimiz’in hükmünü bekleyip sabrediyoruz.
Kur’an ilminde derinleşme ve Allah’ın mesajını hayatımıza nakşetme dönemidir. Bizler,
onların Allah’tan unlamayacakları şeyleri umabiliriz. Arş’ın Sultanı olan Allah diterse
O’nun için mutlaka ayağa kalkacağız. Bu uğurda bizi derin uykulardan uyandıran,
gaflet uykusuna dalmamızı engelleyen sizsiniz.”
“Büyük Atatürk’ün davasını da üstlenen siz, bir başka mucizenin daha tecellisi oldunuz:
Allah, müminleri bir araya getireceğini ilan etmiştir. Görüyorum ki, size e-posta ve
mektupla ulaşan Allah taraftarları var. Önderliğinizle gelişen bu iletişim şekli Kur’an
müminlerinin bir araya gelme umudunu yeşertmiştir. Müminler bu yolla birbirleriyle
görüş alışverişinde bulunmaktalar. Bu hakikatin şahitlerinden olduk. Allah ile
aldatanların hüsranına da şahitlik edeceğiz.’*
“Mantı ihlaliyle kamu hakkı talanı yapan Allah düşmanlarına ve imanımızı hor görüp,
Allah’ı unutturmak isteyen dinsiz yobazlara karşı bize Allah yeter.”
Che’nin çantasından Nutuk çıkmadı mı?
22 Ocak 2014 tarihli Halk Arenası programında Soner Yalçın’m sorusu üzerine ve 23
Ocak tarihinde +1 TV’de katıldığım Hilal Ergenekon’un programında Hilal'in sorusu
üzerine Arjantin asıllı Küba vatandaşı büyük devrimci Che Guevara’yı değerlendirdim.
Dahası: Çıkmak üzere olan “’Özgürlük ve İsyan’ adlı önemli kitabımı Che’nin adına
ithaf ettiğimi de açıkladım.
‘Ateist’ olarak bilinen Che, 39 yaşında Bolivya dağlarında CLA ajanlarınca
öldürüldüğünde (1967) çantasından çıkan eşya arasında Mustafa Kemal Atatürk’ün
Nutuk’unun da bulunduğunu aynı zamanda bir bilim adamı olan ünlü diplomat Prof.
Dr. Bilal Şimşir yazmıştı. Bilal Şimşir şunu da yazdı: Fidel Castro, 1961 yılında Küba’da
görevli olduğu sırada kendisinden Atatürk’ün Nutuk’unun İngilizce veya Ispanyolcasmı
istemiş. Şimşir, Nutuk’un İngilizcesini Türkiye’den getirip Castro’ya vermiş. Castro bu
çeviriyi okuduktan sonra Cbe’ye vermiş diye düşünülüyor.
Che’nin çantasından bazı kitaplar yanında bir de ‘okunması gereken’ veya ‘okunan’
kitaplar listesi çıkmıştır. Olabilir ki Nutuk o listede vardı.
Çantadan Nutuk çıktı veya çıkmadı; tartışılsın. Atatürk-Che ilişkisinde belirleyici olan
esas nokta, bu kitap işi değil, şudur:
Che ve başta Fidel Castro olmak üzere bütün devrimci arkadaşları birer Atatürk
hayranı idiler. Onu, özgürlük ve bağımsızlık öncülerinin en büyüklerinden biri
biliyorlardı. Che’nin kader arkadaşı Castro’nun, özellikle Che’nin bir tür akıl hocası
sayılan ve radikal bir Atatürk hayranı olan Jose Carlos Mariategu’nun tanıklığı bunun
tartışılmaz belgesidir. Hal bu iken, “Che ve arkadaşlarının esin kaynakları arasında
Mustafa Kemal yok” iddiasında bulunup bunu ‘çantadan çıkmayan’Nutuk’a bağlamak
tam Türkçesiyle bir dangalaklıktır. Bu dangalaklık, Che’nin çantasından Nazım
Hikmet’in bir kitabının çıktığını rahatlıkla kabul ediyor da Nutuk’un çıkmasını ‘minel
acayip’ buluyor. Şu kafaya bakın!
Che-Nutuk ilişkisiyle ilgili değerlendirmeler üzerine, ‘şecaat arz ederken sirkatin
söyleyen’ bazıları da çıktı. Bir yığın ‘Atatürkçü’ veya ‘dinci’ adam, “Böyle şey nasıl
olur” diye sataşma perdesinden hayretlerini ifade ettiler. Neymiş efendim; “Nutuk Che
Guevara’nın çantasından nasıl çıkarmış! Che 1967’de öldürüldü, Nutuk ise yabancı
dillere 2000’li yıllarda tercüme edilmişmiş...”
Bilgiye bak, bilgiye! Bu ‘tercüme’ işini ve Che meselesinin öteki kısımlarını
irdeleyeceğiz.
Murat Başaran yazıyor: “Size şükranlarımı ve sevgilerimi sunuyorum. Vaşım 21. Ben,
sizin, Mustafa Kemal Atatürk hakkında ki bilgilerinize aşıkım.”
Nutuk, Che doğduğu yıl tercüme edildi
“Atatürk’ün Nutuk’u Che Guevara’nın çantasından nasıl çıkar, o sırada Nutuk’un
herhangi bir dile çevrisi yapılmamıştı ki!” diye ahkâm kesen bir yığın dinci ve rozet
Atatürkçüsü, Arena programındaki Che söylemimle Ugili eleştiriler getirdiler.
Bakın, kardeşim, önce öğrenin! Nutuk daha Atatürk yaşarken ve Che henüz bir
yaşındayken üç Batı diline ve Rusça’ya tercüme edilip basıldı. Fransızca, İngilizce
tercüme 1929 yılında, mütercim adı belirtilmeden yapıldı. Hemen arkasından, Fransızca
metin esas alınarak Faul Roth ve Kurt Koehler tarafından Almanca’ya tercüme edildi.
Rusça çeviri dört cilttir ve ‘ Yeni Türkiye’nin Yolu’ adıyla yayınlanmıştır. Yayın, 1929
yılında başladı, 1934 yılında tamamlandı.
Şunu da bilelim: Che, Fransızcası çok kuvvetli bir aydındı. Nutuk’un İngilizce veya
Ispanyolcasmı aramak gibi bir sıkıntısı olamazdı. Bunu ifade etmek yerine, ‘Che,
Nutuk’un İspanyolca tercümesini aratmıştır” falan gibi tırlak laflar etmenin anlamı yok.
Bir aratmadan söz edilecekse, mevcut olan Fransızca çeviriyi ‘aratmak’ yerine olmayan
İspanyolca çeviriyi aratmak ne demek!
Çeviriler içinde Arapça yok. Nutuk’a en çok muhtaç olanlar Araplar ama Nutuk’un
Arapça’ya çevirisi yok. Yok, ama bunda şaşılacak bir şey de yok. Bakın Arapça’nın
egemen olduğu coğrafyalara. Hepsi belasını bulmuş ve buldukları belayı irdelediğinizde
arka planda Atatürk’ün sembolize ettiği akılcılık, bağımsızlık, özgürlük ve
aydınlanmadan yoksunluğu bulursunuz. Eh, öyle tencereye öyle kapak! Ne yazık ki, bizi
de o tencerelerin yanma oturtmak için çırpınan namussuzlar Türkiye’de dörtnala at
koşturuyor.
Gamze Temiz yazıyor: “Son günlerdeki konuşmalarınızda hep sizi susturduklarını
söylüyorsunuz. Haklısınız ama çok büyük bir avantajı var bana göre bu durumunuzun.
Bu durum, Kitaptan Aydınlığa programını en kaliteli ‘Kur'an Okulu’na dönüştürüyor.”
“Hilal Ergenekon'la programınızı internetten izledim. Diyorsunuz ki, ‘Ben
karşımdakinde samimiyet ve bilgiye bakarım. Bunlardan herhangi biri yoksa canını
çıkarırım.’ Bu sözünüzle kendinizi mükemmel ifade ettiniz. En önemlisi de sizin
‘uyarıcı’ olduğunuzu belgeleyen sözler bunlar. Sizin düşünce dünyanızı kimse hiçbir
yere hapsedemez. Artık televizyondan çok, internet kullanıcılığı yaygınlaştı. Özellikle
genç nesil olarak bizler bilgi çağını derinlemesine yaşıyoruz. Siz yeter ki bizi
aydınlatmaya devam edin.”
Mehmet Tradera yazıyor: “Bilgilerinize çok güvenen biri olarak rica ediyorum:
Türkmen Aleviliğinde gördüğünüz yanlışlıkları belirtirseniz seviniriz. Allah sizden razı
olsun! Yezitlere korku, müminlere ışık oluyorsunuz.”
İşte, bize bu gençlik lazım!
Evet, bize, aşağıya mektuplarını örnek olarak aldığım şu feraset ve idrak timsali gençlik
lazım. Hz. Muhammed’i Arabın fistan ve sarığına hapseden Arapçı yobazlar ve Gazi
Mustafa Kemal'i İngiliz'in papyonuna hapsedip cumhuriyet kadını olmayı mini etek
giymeye uyarlayan uçuklarla, hüsran vadisinden başka bir yere gidemeyiz. Yepyeni bir
idrak ve aydınlık kuşağına muhtacız. O kuşağı inşa etmez isek ne Tanrı bizi affeder ne
de tarih.
Ne demek istediğimi daha iyi anlamanız için o örnek seçtiğim şu üç mektubu okuyun.
Önder Eren yazıyor: “Emevîlerin Müslümanların yönetimine el koymalarıyla birlikte
tevhit yozlaştırılmış ve tevhit adı altında mülhitlik yapılmıştır. Bunun halkın beynine
oturmasını sağlayanlar ise sözde aydın ama esasında çıkarı uğruna her şeyi satabilen,
kralın kalemliğini yapan, kraldan çok kralcı dalkavuklardı. Bunlar öyle pisliklerdir ki,
Ikbal'in deyimiyle 'Cehennemi bile kirletirler."
“Din, bitmek tükenmek bilmeyen bir sömürü kaynağıdır. İslam, bu sömürüyü yapan
mülhitlerin yozlaştırmaları yüzünden, bugün, afyon işlevi görüyor. Bugün, Kur’an'la
alakası olmayan bir İslam oluşturulmuştur. Bir yere, bu mülhit takımın hesabına ters
düşen bir ayet yazıp altına sure adını yazmasak ve kendi sözümüzmüş gibi tanıtsak,
sözde % 99 buçuğu Müslüman otan Türkiye'de afyonlanmış insanların birçoğu bizi
hemen dinsizlikle itham ederler. Bunların çoğunun, Kur’an'ın o ayetlerinden haberleri
bile yoktur. Buna tarihin diyalektiği mi, cahillik mi ne desek bilmiyorum ama eskiden
beri böyle geldi ve böyle gideceğe benziyor. Burada yapılacak tek şey, bir melâmet tavrı
içinde elimizden geldiği kadarıyla Kur’an mesajını insanlara ulaştırmaktır. Bunu en iyi
yapanlardan birisi sîzsiniz. Allah sizin yolunuzu açık etsin!"
Dr. Haşan Baştürk yazıyor: “Sizi ilk kez 1986 yılında, TRT-l’in (Cuma günü
yayınlanan) programında gördüm ve o zamandan beri takip ediyorum. Halen Ebu Zer,
İmam Azam adlı eserlerinizi ve Kur'an Mealinizi okumaktayım. Büyük bir din bilgini
ve çağımızın en büyük İslam filozofu olduğunuzu düşünüyorum. Engin bilginiz, detaylı
araştırmalarınız ve analitik düşünceden geçen ifadeleriniz ve bunlarla yüklü eserleriniz
ortada. Şükür ki üretmeye de devam ediyorsunuz. Sizi şu an bir sebeple okuyup
izlemeyenlerin ve hatta size kızanların torunlarının bir gün eserlerinizi bir bir
okuyacağını çok iyi görebiliyorum."
Gülşen Aygün yazıyor: “Sîzin; kendim için, ülkem için ve tüm dünya için çok büyük bir
kazanç olduğunuzu düşünenlerdenim. 1990 yılında liseye giderken TRT aracılığı ile
tanıştım sizinle ve her şeyi sorgula-maya başladığım o dönemlerde bir yol gösterici
oldunuz bana. O günden bugüne sizden öğrendiğim düşünce sistemiyle anlamaya
çalıştım dinimizi. Kısacası, beni de uçurumun kıyısından döndürdünüz! Allah sizden
razı olsun!"
Kadın haklarını ele alacağız!
Ertan Arın yazıyor: “Bilgi okyanusunuza hayranım. Son zamanda bir türban modası
var. ‘Saçın bir teli görünürse cehennemi boylarsın’ modeli. Bazen bu kardeşlerimizle
tartışıyoruz, savunmaları şu oluyor: ‘Başımızı, Kur’an emrettiği için örtüyoruz.’ Bu
savunma geçerli mî?”
Zeynep Gençosmanoğlu yazıyor: “Sayenizde ben de Kur’an müminlerinden biri
olmaktan gurur duyar hale geldim. Dinci mezalimi deşifre etmeniz beni İslam'ın ne
demek istediğini düşünmeye sevk etti.”
“Kur'an, erkeği kadından üstün tutan ayetleri var gibi duruyor. Bu ayetlerde her ne
kadar kadına annelik vasfından dolayı pozitif ayrımcılık yapıldığını anlasam da bu
durumun yine kadın aleyhinde kullanılmasını nasıl karşılamak ve yorumlamak gerekir?
Kur’anın ilkeleriyle medeni hukuk çatışıyor mu?”
“Bir konuşmanızda İslam fıkhının oluşmasını sağlayan ahkâm ayetlerinin zamana göre
yorumlanmasının Kur'an'ın bizzat talebi olduğunu belirtmiştiniz. Bu düşüncenizi
Kur'aırın hangi ilkesinden hareketle söylediniz?”
“Kavramların yozlaşmış hallerinden İslam’ı ve ilkelerini nasıl kurtarabiliriz? Şahsî
olarak ruhumun bu açmazdan dolayı kapana kısıldığını hissediyorum. Bilginiz ve
ferasetinizle bizim gibileri daha da aydınlatırsanız çok minnettar kalacağız.”
Erdinç Şahin yazıyor: “Sizi 80’li yıllardan beri takip ediyorum. Bana göre siz yürüyen
bir Alak suresisiniz. Sizin sayenizde Kur'an’ı ve dinimi tanıdım. Kur'an’la Allah
arasındaki çizgiyi kirleten birçok şeyi siz yıktınız, siz temizlediniz.”
‘Kadın Hakları’ ve ‘Tecdit’ kitaplarımı bekleyin!
Bu yoğun soruların genel kısmı, hayatımın temel eserlerinden biri olan ‘Tecdit’
kitabımda, kadınlarla ilgili kısımları ise ‘Kadın ve Hakları’ adlı kitabımda genişçe
verilecektir.
Kadın ve kadın haklar meselesi ülkemizin en hararetti gündeminde en sıcak yeri tutuyor
denebilir. Kur’an verilerini ve Kur’ansal mesajı anlatmayı temel uğraş bilen bir âlim
sıfatıyla ben de, kadın ve kadın hakları konusunu yıllardan beri uğraşlarım arasına
koymuş bulunuyorum.
‘Kadın ve Hakları’ adlı dosya, öyle sanıyorum ki, önümüzdeki bir yıl içinde
kitaplaşacaktır. O kitap yaymlanıncaya kadar kadın ve kadın hakları konusunda bana
soruları olanlara, ‘İslam Nasıl Yozlaştırıldı’ adlı eserimin ‘Kadın’ maddesini
okumalarını önermekle yetineceğim.
Doğum günü mektupları
Elif Tuna yazıyor: “İyi ki doğdun Şems! Senin ışığınla bizler de defalarca doğduk,
aydınlandık. Bu ışığı göremeyen körlere acıyorum. 11
“Ey Şems! Türk milleti seni hakkıyla, layıkıyla bilemedi; bilseydi bu durumlara
düşmezdi. Her şeye rağmen sabırla üretmeye devam ettiğin için sana çok minnettarız.
İyi ki doğdun, iyi ki varsın! Allah sana uzun ömürler versin de biz aydınlanmaya devam
edelim. 11
“Hayat, din, inanç perspektiflerimi sana borçluyum. Daha nice yıllar aramızda olman
dileğiyle doğum gününü tüm y üreğimle kutluyorum. 11
Zerrin Mercan yazıyor: “Doğum gününüz kutlu olsun! Allah size uzun uzun ömürler
versin! Benim ömrümden alsın size versin! Mutlu, huzurlu, sağlıklı, gönlünüzce güzel
bir yıl diliyorum. Allah'ım sizi Türk toplumunun başından eksik etmesin! 11
Canan Şimşek yazıyor: “Sağlıklı, huzurlu ve mutlu nice yıllar diliyorum. Bu dünyaya
gelmenize neden olan anne ve babanızın mekânı cennet otsun! Allah sizi başımızdan
eksik etmesin! Bilene en büyük nimet sîzsiniz. Doğum gününüzü katlamak ve tekrar
şükranlarımı bildirmek istedim. 11
Özden Yılmaz yazıyor: “O kadar zor ki size hitap ederek yazmak! 11
“Yeni yaşınız size mutluluk, sağlık getirsin! İyi ki doğmuşsunuz, iyi ki sizi tanımışız.
Sizin fikirlerinize o kadar inanıyorum ki, her konuşmanızda yüreğime
dokunuyorsunuz! 11
“Anadolu'da bir yerlerde hayatta kalmaya çatışan bir anne, bir savaşçıyım.
Savaşıyorum, çünkü etraf şeytanın çocuklarıyla dolu, zalimlerle dolu. Sizin kitaplarınızı,
karşımdaymışsınız gibi okuyorum. 11
Şadan Er soy yazıyor: “Cumhuriyetimiz döneminde Türk toplumunun bu gününe kadar
bu kapsamda görmediği aydınlık yolun; sayıları yetmişe varan ışık kaynağı kitapların
yaratıcı gücü, saygıdeğer Hocam! Diğer okurlarınız gibi ben de varlığınızın devamı için
duacıyım.”
“Doğum gününüzde hayat basamaklarında bir sonrakine yükselişinizi, bu gününüze
kadar edinmiş olduğunuz kültürel ve bilimsel değerdeki yüce kazanımlarınızla; dünya,
toplum ve insan gerçeklerini bir basamak daha yüksekten algılama ve yaşama olgusu
olarak görüyorum. Zatı üstadânelerini sağlık ve mutluluk dileği ile kutluyorum. 11
Para mı, Tanrı mı?
Bir insanın Allah'a imanının varlığında şaşmaz ve tek gösterge şudur: Para ile Allah yan
yana geldiğinde bunların hangisi seçiliyor. Hangisi seçiliyorsa seçimi yapanın gerçek
Tanrısı od ur.
Hz. Peygamber, “Her ümmetin bir bozgun sebebi vardır; benim ümmetimin bozgun
sebebi ise mal fitnesidir” buyuruyor.
Bu mucize ihbar, tarih tarafından harfiyen doğrulanmıştır. Bırakın Peygamberimizden
sonrayı, daha o yaşarken, hatta doğrudan ona karşı sergilenen ’mal putu 1 tutkularına
tanık olmaktayız. Biz, daha Resulü Ekrem döneminde zehirli dişlerini gösteren bu puta
‘dincilik putu’ diyoruz.
Para putuna kul olanlar (tabir Peygamberimizindir), dini ne tamamen bırakırlar ne de
onu hakem yaparlar. Vani onlar, dini istismar etmek için ona yakın dururlar ama Allah
ile para yan yana geldiğinde daima parayı tercih ederler. Yarih boyunca hep böyle
yaptılar, bugün de böyle yapıyorlar.
Vicdan kulaklarınıza küpe olsun diye, suyun ta başından bir örnek vereceğim. Dikkat ve
ibretle izleyin. Ve ‘Maun Suresi Gerçeği’ni bu ışıkla bir kez daha düşünün:
Hz. Peygamber’e at satan bir şahabı, parasını almak üzere Peygamber’in evine
gidiyordu. Peygamber, hızlı yürüdü; adam biraz geri kalmıştı. Adamın yanma sokulan
bazı sahabıler (!) ata daha fazla para vereceklerini söyleyerek adamın kafasını çeldiler.
Fazla parayı gören adam atı bunlara satmak istediğini Hz. Peygamber’e bildirdi.
Hz. Peygamber: “Biz seninle anlaştık, atı bana sattın, artık o at benim” deyince adam
anlaşmayı inkâr etti. Allah adına yemin de ederek “Ben atı sana satmadım” dedi.
Çevredeki sahabîlerse (!) kenarda saklanarak tartışmayı duymazlıktan geliyorlardı.
Çekişme epeyce sürdü. Hz. Peygamber “Sen atı bana sattın” diye ısrar edince adam, akıl
almaz bir utanmazlıkla Cenabı Peygamber’e şunu söyleyebildi: “Sözünün doğruluğunu
tanık getirerek ispatla.” Bunun üzerine Peygamber, Huzeyme adlı birini tanık
göstererek atı satın aldığını ispatladı. (Ebu Davud, akzıye 20: 3/308; Nesaî, büyü’ 81:
7/265-266)
Geleneksel Emevî dinciliğine göre, Hak Elçisi’ne karşı şu hayâsızlığı yapan adamlar
‘sahabî’ unvanı taşıdıkları için sonraki zamanlarda gelecek tüm MüslUmanlardan
hayırlıdırlar. İstedikleri kadar parayı Allah’a ve Peygamber’e tercih etsinler!
Hak Elçisi’ne böyle bir davranışı layık görenle bu davranışı kenara çekilip seyredenler
nasıl olur da Peygamber’i görmemiş Müslümanların tümünden daha üstün olur?! Böyle
bir iddia akla, dine ve Peygamber’e hakaret değil midir?
Dinciliğin mal putu karşısındaki tavrı hep bu olmuştur. Görüldüğü gibi, onun imansızlık
ve hayâsızlığının ‘sahabe’ patentli dayanakları da vardır. Onlar dayanak mı, iflas belgesi
mi diye sorulmamıştır.
Nejat Oke yazıyor: “İyi ki varsınız. Eserleriniz, yazılarınız, programlarınız evlatlarıma
bırakacağım servetimdir. Size çok şey borçluyuz. Öğrettikleriniz, yolumuza tuttuğunuz
ışık, gök kubbeye bıraktıklarınız, hâzinelerin en büyüğü. Hakkınızı helal edin!”
‘Umutların devrimi’ olmak ne büyük mutluluk!
Burak Tünce) Almanya’dan yazıyor: “Erich Fromm’un eserlerini okuduğunuzu biliyor
ve çok mutlu oluyorum. Ben Almanya'da yaşayan bir gurbetçi ailenin çocuğuyum ve
tiyatro sanatçısıyım. Erich Fromm, Nietzsche ve Goethe’nin yanında Almanya’nın en
büyük 3 düşünüründen biridir. Sizin eserlerinizi okudukça Ericb Fromm'un o ölümsüz
ruhunu hissediyorum.”
“Fromm’a göre, ‘Din, putlara hayatın içinde ‘Hayır’ demektir’ve ‘sevgiden geçen bir
yoldur.’ Onun büyük sosyalist, hümanist ve ‘Yaratıcı Çılgın’ ruhunun sizde bir
yansımasını görüyorum! Benim için, çağımızın Erich Fromm'u sîzsiniz. Ve onun eşsiz
deyimiyle, siz bizim ‘Umutlarımızın Devrimi’siniz."
“Şu an sizin ‘Kur'an Verileri İşığında Tasavvuf ve Tarikatlar’ kitabınızı okuyorum ve
sonra ‘Mevtana Rumi’ kitabınızı okuyacağım. Heildelberg’e geldiğinizde sizi
tiyatromuzda onur konuğu olarak ağırlamak isteriz.”
Hakan Koray yazıyor: “Yine nöbetteyim ve elimde her gece olduğu gibi yine eseriniz.
Heyecanla okuyorum eserlerinizi. Yeni kitabınızı da hemen tedarik edeceğim. İnanın,
eserinizi alabilmek için cebimdeki çok az kalmış paramın neredeyse tamamını verdiğim
zamanlar da oldu. Ben sizinle dinimi öğrendim; bütün haklarım size helal olsun!”
Erdal Turan yazıyor: “Dün Ebu Zer kitabınızı okudum. Öyle şeyler var ki içinde bir
heyet oluşturup üzerinde ayrıca değerlendirme yapmak gerek. Bu kitap, ‘Kur’an’da
Lanetlenen Soy’ve ‘İmamı Azam’ kitapları aynı düşünce zeminin de eserler. Siz bunun
hakkını veriyorsunuz.”
“Ebu Zer kitabınızı bitirince haddim olmayarak, acaba patrona Halil isyanından önce
Anadolu’da Celali isyanlarını da bu esere dâhil edebilir mi diye düşündüm. Fikrimce
Ebu Zer ruhuyla buluşan bir isyandır ve kimi kaynaklar yüz bin Anadolu insanın
katledildiğini yazar. Ölenlerin çoğu çarpışmada değil rastgele yakalanıp, tutsak
edildikten sonra katledilmiştir. Yirmi bin insan kafasından oluşan tepelerin vezir
Kuyucu Murat Paşa’nın çadırı önünde kümelendiğini bildiren kaynaklar var. Bu
meseleye de bir el atın lütfen!”
Melikşah Ak yazıyor: “20 yaşındayım, üniversiteye hazırlanıyorum. Bir gün bu ülkenin
devlet başkanı olursam örnek alacağım iki Türk var: Biri Atatürk, diğeri sen. Varsa
ömrüm, Rabbim benden alıp sana versin; çünkü sen Türk ve İslam âleminin
kurtarıcılarındansın. Senin fikirlerini toprak olana dek kalbimde yaşatacağım.”
Kur’an’daki İslam, renkler, yobaz ve siyah
Bir filozof mektubunu andıran aşağıdaki iletiden aldım başlığı. Okuyun da bakın,
‘özgürlük nesli’ni nerelere taşımışız. Şükürler olsun Tanrı’ya!
İzmir’den yazan Yıldırım Atıl, ‘filozof mektubu’na ‘Giysileriniz ve Yobazlık’ başlığını
koymuş. Kısmen özetleyerek vereceğim: “Öğrenciniz olmayı hak etmeye çalışan ve
Fransız edebiyatını çok iyi bilen birisi olarak, yobazlık kavramını bir de ben irdelemek
istedim. Allah’ın büyüklüğünün ne kadar farkında olursak, yobazı da o ölçüde tanırız.
Yobaz, Allah’ın en büyük düşmanıdır.”
“Tüm Allah adamları, inananların, yobazın çekim alanına girmesini engellemek için,
onu tanımlama gayreti içinde olmuşlardır. Bendeniz de işte bu evrensel faaliyete, sizin
açtığınız pencereden sızan Kur’an ışıklarını, kırık bir ayna ile yansıtarak katkıda
bulunmaya çatıştım. Esin kaynağım, televizyon kanallarındaki programlarda giydiğiniz
kıyafetler oldu. Sanki doğanın tüm renklerini kullanmak ve yansıtmak istiyorsunuz.
Farklı renklerin birbiriyle nasıl uyuşabileceğini, nasıl yeni bir ahenk yaratabileceğini
gösteriyorsunuz”
“Siz, bu renklerle, yıllardır vermekte olduğunuz Kur’an’a dönüş mücadelesi nedeniyle,
dinci çıkar odaklarından, onların arkasında sürüklenen raiyyeleşmiş kitlelerden, inkarcı
yobazlardan çektiğiniz çilelere, ihanetlere, yalnızlığa rağmen, çıplak uyarıcı görevini
yerine getirmiş olmanın, din adına uydurulmuş tabuları paramparça etmiş olmanın
verdiği yaşama sevincinizi yansıtıyorsunuz”
“Renkler, aynı zamanda hayatın tüm güzelliklerinin de sembolüdür. Güzel sanatlar,
spor, müzik, okumak, düşünmek, yazmak... Bu soyut anlamlardan bir kaçıdır. Şöyle de
diyebilir: Hayat, en göz kamaştırıcı renkleri bünyesinde toplayan, üreten, bir renkler
armonisi, renkler uzayıdır. Siz tüm bunları hayatına sokarak dolu dolu yaşayan,
deyimin tam anlamıyla, renkli bir kişiliğe sahipsiniz.”
“Şimdi bir size bakalım, bir de yobazın siyaha olan tutkusuna! Bilindiği gibi siyah, bir
renk değildir. Siyah, tüm renkleri yalayıp yutan bir canavar, bir dipsiz kuyu, bir kara
deliktir. Siyah, hayatsızlıktır. Birbirine tamamen zıt bu iki tablodan hareketle şunu
rahatlıkla söyleyebiliriz: Bir dinin aslı, ne kadar renk renk güzellik ise o dini çarpıtanlar
da o ölçüde siyah ve karanlıktır.”
“ Konuya İslam bağlamında baktığımızda, söz konusu olan, ‘Kur’an’daki Islam’ve
‘Kur’an dışı İslam’ yani renkler ve siyahtır. Dünya belki de, renklerle siyahın bir
mücadele alanıdır. Ya renklerden yana olup hayatı ve sonsuzluğu yakalayacağız ya da
siyahın girdabı içinde dünya ve ahiretimizi karartacağız”
Ruhlarınızı şeytandan geri alın!
Antalya’dan yazan bir okuyucumun mektubundan aldım bugünkü başlığı.
Dinci tasallut, insanımızı Kur’an’dan uzaklaştırarak şeytana teslim etti. Kur’an bunu
söylüyor: “Kim Kahman'ın Zikri’ni/Kur’an’ı görmezlikten gelip ondan uzaklaşırsa biz
ona bir şey-tanı musallat ederiz de o ona can yoldaşı olur. Bunlar, onları yaldan
tamamen saptırırlar. Ontarsa kendilerinin hâlâ hidayet üzere olduklarını sanırlar.
Sonunda bize geldiğinde, şeytan, yoldaşına şöyle der: ‘Keşke aramızda iki doğu arası
kadar uzaklık olsaydı! Ne kötü yoldaşmışsın sen!" (Zühruf, 36-38)
Gerisini gönüldaşımızın mektubundan izleyelim. Alev Özsoy yazıyor:
“Size teşekkürler. Kitaplarınızdan öğrendiklerimden dolayı ve benden önce doğmuş
olup beni aydınlattığınız için! Allah’ı sevmeyi, kolaylıklar dininin mensubu olduğumu,
adetli iken ibadet edebileceğimi, Emevî-Arap faşizminin dehşetini, ibadetlerimde istisnai
durumlarda bazı kolaylıklara sahip olduğumu, Kur'an’da bahsedilen gerçek namazı,
kadının Kur’an’daki yerini, Kur’an’ı anlayarak okumanın namazdan daha kıymetli bir
ibadet olduğunu ve daha nicelerini öğrettiniz bana."
“Umuyorum, günahkâr geçmişimi temizleme yolunda adımlar attığım bu süreçte ben de
çanağımın içini yıkamayı başaranlar arasına girerim. Kitaplarınızı öylesine bilimsel
yazmışsınız ki referanslarınız sayesinde yeni bilgilere ulaştım, yeni insanlar tanıdım."
“Kullandığınız güzel ve akıcı Türkçe ile bana Türkçe’yi de sevdirdiniz. Objektif
üslûbunuz ve diğer bilginler hakkında yazdıklarınız yüzünden size saygım daha da arttı.
Sizi okurken ‘Biz niye bunu düşünüp bu şekilde sorgulamadık?’sorusunu hep sordum."
“Beyinlerimiz ve ruhlarımız şeytana satılmıştı. Sizin aracılığınızla geri alıyoruz. Bu da
bizim Cahiliyemizin sonu olur inşallah! Sorumluluk almamız gerek!"
“Bizler için olan niyetinizin milyon katını Tanrı size, ailenize versin! Babanızın ve sizin
mekânlarınız tüm âlemlerde cennet olsun ve komşularınız peygamberler olsun!
Kabbimiz sîzleri nuru ile yüceltsin. Rahmeti bol Kabbim, üzerinize afiyetler yağdırsın!"
Bahar Lütfiye Karakuş .New York’tan yazıyor: “Sizi ifade edecek cümle kurmakta
zorlanıyorum. Siz misyonunuz, bilginiz ve edebiyatınızla bir ekolsünüz. Atatürk’ün fikir
arkadaşısınız. Naçizane ben de burada sizin fikir arkadaşınızım. Oğlum buraya 5
yaşında geldi. Şimdi 32 yaşında. Bildiği ünlü isimler Atatürk ve sîzsiniz. Bizim için
dualarınızı eksik etmeyin!"
Dinin başına da bela oldular
Bugünkü yazımda size, dinci riyakârların, Maun talancısı maskeli müşriklerin, lanetli
namaz tüccarlarının vicdanlarda açtıkları yaralardan birini tanıtacağım. Bunlar,
kasalarını akıl almaz paralarla doldurdular ama bunu Allahlarını, ahiretlerini, vicdan
ve imanlarını şeytana satma pahasına yaptılar. Paralel zulüm güçleri halinde hep böyle
yaptılar. Sonra da çıkar çatışmaları yüzünden gırtlak gırtlağa birbirine girdiler.
Sadece ezip horladıkları, soyup perişan ettikleri Müslüman halkların değil, bütün
insanlık camiasının elleri bunların yakalarmdadır. Bunlar, fiilleriyle dini inkâr etmekle
kalmadılar, başkalarının inkâr etmesine de sebep oldular. Bunlar, ‘dini yalancı
çıkardılar.’ İşte bu yüzden, bunları lanetleyen Maun suresi daha birinci ayetinde şöyle
diyor: “Gördün mü o, dini inkâr edeni/dini inkâr ettireni/dini yalancı çıkaranı?"
Ne diyeyim; hepsi Allah’ından bulsun!
Gülseren Altmel yazıyor: “Gelinlerimizden biri Alman. Gelinimizle erkek
kardeşlerinden biri yanımızda 3 ay gibi bir şiire kalarak hem Türkçe öğrenmeye
çalıştılar hem de gönüllerince tatil yaptılar. Vaz tatilinde bizdeydiler. Akşam yemeği
sonrası, ‘Biz Müslüman olmaya karar verdik. Hangi resmî makama müracaat edelim?’
diye başlayıp neredeyse sabahlara kadar süren sohbeti açtılar. Reklamını yapmadan da
Müslüman oldular. Gelinimiz Suzan, kardeşi de Cem ismini aldı.”
“Sonraki yıllarda, AKP iktidarı bol cami ve İmam Hatip açmaya başladı. Yolsuzluk
söylentilerinin hafiften hafiften ortalığa döküldüğü dönemlerde Cem bize gelmeyi kesti.
Bir gün gelinimiz ‘Anneciğim, biliyorum sen çok üzüleceksin ama bu iktidarın
yaptıkları yüzünden, Cem Müslümanlıktan çıktı. Çünkü bizim Almanya’da bize
yolsuzluklardan alayla bahsederek ‘Sizin İslam nasılmış ama!!’ diyorlar hep. Cem bu
alaylı konuşmalara dayanamadı’ dedi. Çok üzüldüm. Daha sonra Cem Almanya’yı terk
edip Singapur’a yerleşti.”
“Geçenlerde Cem telefon etti. Uzun uzun konuştuk. Yaz tatilini bizde geçirme sözü verdi
ve ekledi: ‘Ben yine Müslüman oldum. Tanır mısınız, Yaşar Nuri Oztürk diye bir
profesör var. Onun kitaplarının Almanca tercümelerini alıp okudum; huzuru buldum.
Bu iktidar yok oluncaya kadar Almanya’ya dönemem. Mahşerde onların yakalarına ben
de yapışacağım’ dedi.”
“Yaşça benden küçüksünüz ama binlerce defa teşekkür ediyor, minnetle saygılar
sunuyorum. Allah sizden razı olsun!”
Ferşat Bektaş yazıyor: “Halk Arenası’nda siz, cesaretle, bulunduğumuz durumun
tespitini yaparken birileri hâlâ nutuk peşindeler. İstiyorlar ki, birileri hazır halde
sunsun bunlara iktidarı. Kafayı duvara daha çok vuracaklar bu gidişle. Türkiye’nin bu
çıkmazı içler acısıdır. En büyük siyasal toplulukların biri olan partinin en iyi yaptığı iş,
gündemi takip edip nutuk atmak. Aydınların da nutuk atanları, hayal satanları
konuşturuluyor; çözüm üreten yok. Arena gecesini tamamlayacak sözü, bilge-Kral Aliya
İzzet Begoviç söylemiş yıllar önce: ‘Dünyayı değiştirecek olan dua değil eylemdir.”
Kırk yıl bu sesi bekledim
Evet, kırk yıl bu sesi bekledim. Büyük çileler çekerek, büyük zulümlere uğrayarak ama
ümidimi, vakarımı ve azmimi asla yitirmeden bekledim. Allah da beklediğimi verdi. Bir
başıma, muhteşem bir idrak, bilgi ve fikir kitlesi yarattım. İşte size, örnek olarak o
kitlenin büyük yürekli müminlerinden ikisinin sesi.
Mete Gezer yazıyor: “Kitaplarınızı ve TV programlarınız yakından takip ediyorum.
Allah enerjinizi eksik etmesin! Takdir edersiniz ki, sizin kitaplarınızı roman okur gibi
okuyamıyoruz. Düşünerek, sindirerek, arada Kur’an mealine bakarak okumak
gerekiyor. Ancak böyle okuyunca ana mesajları kavrayabiliyoruz. Yanlış bildiğimiz
temellerin yerine oturduğunu fark ediyorum.”
"İnsanın Prospektüsü’ dediğiniz Kur’an, gerçek anlamıyla hayatımıza sizin
çabalarınızla girdi. Öncesinde, algımız şuydu: ‘İslam’ın 5 şartı var. Bunları yerine
getirdiğimizde Müslüman oluyoruz. Bu iş tamam. Kur'an ise ya namazda ya da ölüler
için okunur. Onu zaten biz anlamayız, onu okumak âlimlerin işi/ Hayatımın büyük
kısmı bu zihniyetle geçti. Ta gerçek mesajları sizin vesilenizle öğreninceye kadar.”
“Kur'an’dan ve sizin tespitlerinizden algıladığım şu: İslam’ın tevhide imandan sonraki
birinci şartı, kul hakkı çiğnememek ve mal sevdasına düşmemek. İman, insanda bir
cevher gibidir. Samimi ibadetlerle bu cevheri parlatıp cilalarız, yüceltiriz. Kul hakkı
ihlali ve para sevdası oluştuğu anda bu cevher parçalanıp gider, ibadetlerle
yücelteceğimiz bir şey kalmaz. İkincisi, (özellikle Maun Suresi kitabınızdan aldığımız
mesaj) insanda iman ve para bir şekilde vardır. Önemli olan bunların nerede muhafaza
edildiğidir.”
“İman kalpte, para cepte bulunduğunda ve para iman için harcandığında insan yücelir,
toplum huzurlu ve kenetlenmiş olur. Eğer tam tersi olur da para kalpte, iman cepte olur,
iman para için pazara indirilirse-ki riyadan bunu anlıyorum-o zaman yıkım başlar.
Toplum, hak tanımaz bir kimliğe bürünür.”
“Bir TV programında Paul Tillich felsefesinden bahsetmiştiniz, ‘Ultimate Reality’yani
insanın içindeki ‘belirleyici gerçek’ kavramını tanıtmıştınız. Belirleyici gerçeği para
olanın Allah’ı da paradır. Kur’an, tabir caizse, bağıra bağıra bunu söylüyor ama
okumazsak nasıl duyacağız? Sizin çok güzel bir özet cümleniz var. ‘Kur’an’ın sayfaları
baş üstüne, hükümleri ayaklar altına alınmıştır.’Artık sayenizde yavaş yavaş okumaya,
anlamaya, düşünmeye ve hayatımıza kılavuz yapmaya başladığımızı, en azından yeni
neslin bu şekilde geldiğini düşünüyorum.
Fikret Çelebi Manisa’dan yazıyor: “Kitaplarınızın 42 tanesini temin ettim. Sayenizde,
Allah’ı, Kur’an’ı, Muhammed’i kazandım. Zaten inanıyordum ama konuşamıyordum,
anlatamıyordum. Şimdi artık sizden öğrendiklerimi insanlara aktarmaya çalışıyorum.
Allah sizden binlerce kez razı olsun! Öğrendiklerimi uygulayarak yaşıyorum.”
“Bugünkü ortam, kitleleri deizme götürüyor.”
Evet, babam öyle bir ruhtu
O benim hem babamdı hem de en büyük hocam. Öyle bir hafızdı ki altmış yıl Kur’an’ı
eline almadan okudu. Her ay iki hatim duası yapardı. Derlerdi ki onun için, “Kur’an,
hâşâ, kaybolsa bu zat onu bir harfini atlamadan yazıya geçirebilir.”
Şehit çocuğuydu. Dedem Mahmut, Sarıkamış harekâtında kardeşi Mecit ile birlikte
şehit oldu. Bir evden iki delikanlı. Yetim büyümüş babam.
Kur’an’ı bana o öğretti: Üç yaşımda iken. Kur’an’ı bana o ezberletti. Dokuz yaşımda
iken, hem kurra idi hem âlim. Ama rızkını hep ticaretten kazandı. Tıpkı, onu yetiştiren
dedelerim gibi...
İlk Arapça, Farsça derslerimi ondan aldım. İslam fıkhının genel kaynaklarını ondan
okudum. Hanefi fıkhında çok bilgiliydi. ‘Mülteka’ adlı fıkıh kitabını bizlere ezbere
takrir ederdi.
Tasavvuf-tekke terbiyesinden geldiği için edebiyata aşinaydı. Nakşî-M ela mî meşrep bir
sûfî idi. Ama Kur’an kontrolünden çıkmış tarikatçılığın sonunda tefrika ve sapıklığa
çıkacağını söylerdi. Ona göre, ‘ince yol’ olan tasavvufu hakkıyla temsil edecek kimse
kalmamıştı. Tek çare, Kur’an’a sarılmaktı. Mensubu ve öğrencisi olan Şeyh Haşan
Dede’ye (babamın amcası) bite Kur’an’a dayanarak bazı eleştiriler getirdiğini söylerdi
yakın dostları. Çünkü o, bir ‘hak adamı’ idi.
Yunus’u, Fuzuli’yî, Kuddusi’yi Niyazi Mısrı’yı ezbere okurdu. Ben o şiir ustalarının
mısralarını ondan dinleye dinleye ezberledim. Fuzuli’nin ‘Hadîkatüs Süada’sını
kendindeki özgün nüshadan bana o okuttu. Kenarlara kendi eliyle yazdığı notlardan
bugün de yararlanıyorum. İkinci büyük üstadım olan Cansızoğlu Mustafa Efendi’ye de
beni o götürdü.
Şimdi bu babamla ilgili bazı anekdotları, büyük ihtimalle, hakkımda Alman
üniversitelerinde yapılıp yayınlanan doktora tezlerinden alan tiyatro sanatçısı genç bir
okuyucumdan izleyelim. Burak Tuncel Heidelberg’den yazıyor:
“O büyük ruhlu babanızın sizinle ilgili bazı öngörülerini paylaşmak istiyorum. O sizi,
‘çift beyinli’ olarak görüyor ve ‘çift beyinli oğlum’diye çağırıyordu. Sizin hayatınızın
bütün yolculuklarını, hangi yollardan ve maceralardan geçeceğinizi öngörmüştü! Ve bu
öngörülerinin bir rüyada size de gösterileceğini söylemişti. Ve gelelim, en önemli
öngörüsüne. Demişti ki size, ‘Sen oğlum, Ali meşrep olacaksın. Haksızlıklara karşı
isyancı ve dobra. Bunun için de çok sıkıntı çekeceksin hakikate giden yolda. Ve senin
kaderinde körler çarşısında ayna satmak da olacak. Sen hep kalabalıklar içinde olursun
ama yalnız yaşar, yalnız ölürsün. Sakın küsüp ürkme, sen sana düşeni yap!’ Size derdi
ki, ‘Karşındaki insan düşmanın da dostun olsa ona doğruyu söyle. Düşmanın sana
güvenmediği için dediğini yapmaz, cezasını bulur ama sen dürüstlükten ayrılmamış
olursun. Dostunsa senin değini yapar, tavsiyenden yararlanır; bu da seni mesut eder."
“İşıklar içinde uyusun güzel babanız!”
Deizm, maskeli şirkten kaçışın yoludur
Göker Önen yazıyor: “Etrafımda pek çok deist insan var. Bir yaratıcının olması
gerektiğini, evrenin durduk yere oluşamayacağını onlar da kabul ediyorlar. Fakat
aradıkları cevabı ortalarda dolaştırılan dinde bulamadıkları için dinlerden
uzaklaşıyorlar. Ama bu insanlar bildiğim çoğu dindardan daha dürüst, fedakâr,
çalışkan. Bu insanları görünce ‘Bunları yakmak isteyecek bir yaratıcı kudret nasıl
olabilir!’ diyorum."
Cevap vereyim: Yaratıcı Kudret derken Kur’an’ın tanıttığı Allah’ı kast ediyorsanız,
emin olun ki, o Allah, kendisine inanan ahlaklı hiçbir insanı ya kınayacaktır. Böylesi
insanlar, dincilerin dayattıkları ahlaksızlık ve talan dinini yaşamasalar bile
kurtulacaklardır. Hatta belki de öncelikle o yüzden kurtulacaklardır. Dincilerin anlattığı
dini yaşamaz iseniz en kötü ihtimalle günahkâr olursunuz; eğer o dini yaşarsanız müşrik
yani Allah düşmanı olursunuz. Tercih sizin.
Çetinkaya rumuzlu okuyucum Almanya'dan yazıyor: “Yurtdışında büyümüş biri olarak
sizi 10 yıl önce keşfettim. Türkçe ve Almanca tüm kitaplarınızı aldım ve okudum. Eğer
sizi tanımamış ve sayenizde Kur’an’ı okumamış olsaydım, İslam dinini hayatımdan
çoktan silip atmış olurdum. Size yapılan haksızlıkları burada dehşetle izliyorum ve şunu
söylemek istiyorum: Çok sevdiğim yurdum Türkiye'den, içindeki riyakâr, müşrik, hak
ve adalet bilmez, çıkarlarından başka bir şey düşünmez sözde Müslümanlar yüzünden
soğudum."
“Hakkın ve adaletin sahibi Yüce Allah yardımcınız olsun! Bu dünyada, özellikle
Türkiye'de sizin mesainiz gereken değeri asla bulmayacak. Umudum yok. Rabbimin sizi
bu dünyadan daha üstün âlemlerde ödüllendireceğine olan inancımı Kur'an'dan
alıyorum.”
Deniz Dileğe yazıyor: “Programlarınızı ilgi ile takip ediyorum. 19 yaşındayım. İki dile
de gerçekten çok iyi hâkim olmanızdan dolayı mealiniz çok anlaşılır ve akıcı. Kur’an’ı
sizin mealinizden düşüne düşüne, anlaya anlaya okumaya başladım ve son üç yıldır
okuyorum. Allah sizden razı olsun."
Nevzat Sarıaslan yazıyor: “Kur'an mealinizi altını çizerek okuyorum. Okudukça,
bugünkü dinin Kur'an'la alakasının olmadığını gördüm. Bunlar imam-hatip mezunu
olduklarına göre, Kur’an’ı okumuş olmalılar. Kamu mallarına nasıl musallat olurlar!
Ahirete ve hesaba çekileceğine inanmayana Müslüman denemez. Bunlar halkı, sizin
dediğiniz gibi, Allah ile aldatıyorlar. İyi ki varsınız. Kur'anT raflardan indirmemize
sebep oldunuz. Allah razı otsun!
Küreselleşme ama hangisi?
Küreselleşmeden neyin amaçlandığı bilinmelidir. İnsanlığın bütünleşmesi, uygarlıkların
kaynaşması, halkların kucaklaşması mı yoksa süper güçlerin sömürü aracı
markalarının, hayat tarzlarının, dillerinin dayatılması mı?
Küreselleşme, dünya halklarının ve kültürlerinin kucaklaşması mı, yoksa bir
‘postmodern sömürgecilik’ mi?
Bu ikinci anlamda bir küreselleşmeye akıllı ve onurlu hiçbir insan destek veremez. Böyle
bir destek eşyanın tabiatına, insan gerçeğine aykırıdır.
ABD, küreselleşmeyi hukuk tanımaz bir sömürü aracı olarak kullanmakta kararlı
görünüyor. Bunun içindir ki, İrak işgali münasebetiyle Birleşmiş Milletler'! de etkisiz
kılmıştır. Bu saldırganlık savaşının ‘küreselleşme afyonu' ile takviyesi için yeni bir
‘Kapitalist Un ter nasyonal 1 in sinyalleri verilmektedir:
Ama unutmayalım ki, bütün Batı birçok bakımdan ciddi biçimde hastadır. Hastalık,
Kapitalizm JFiravunu’nun canını yakın zamanda alabilir mi, alamaz mı? Bunu
bilmiyoruz.
Ama o Firavun canın bir gün mutlaka çıkacağını bitiyoruz. Hem de çok uzaklarda
olmayan bir gün. İnsanlığın ve doğanın dengelerinin canına okuyan o Firavun’un,
elbette ki, tarih bir gün canına okuyacaktır.
ABD yönetiminin oluşturduğu ve Ingiltere'nin desteklediği yeni bir kapitalist sömürü
oluşumu daha telaffuz ediliyor: 11 Yeni Muhafazakârlar Koalisyonu’veya ‘Yeni
Muhafazakârlar İttifakı.’
KÜRESELLEŞME KİME YARIYOR?
Batı, küreselleşmeyi kullanarak, öncelikle zayıf ülkelerin tarımını, yani tek sığınak
alanlarını tahrip ediyor.
Kıt-kanaaf geçinen ülkelerin tek imkânları alan tarım da vurulunca onlar, kapitalist
hegemonyanın tutsağı haline geliyorlar. Bırakın ihracatı, bu ülkelerin geçimlik tarımsal
üretimleri de yok edilmektedir. Çünkü egemenlerin teknolojik üstünlükleriyle elde
ettikleri genleri bozulmuş ürünler çok ucuz fiyatlarla bu ülkelerin önüne çıkarılmakta
ve onlar bu ucuzculuğa aldanarak ekip biçmek yerine ithalat yoluna gitmekteler.
Türkiye de tarım ve hayvancılıkta, küreselleşmenin dayattığı yol ve yöntemi seçti.
Tohumlarımız yok edildi. İthal tohumların patentleri büyük egemen şirketlerin
elindedir. Tüm tohumlar bu şirketlerce kontrol ediliyor.
Dünya Ticaret Örgütü, tarımı, süper ülkeler lehine denetim altında tutuyor. IMF ve
Dünya Bankası gibi öncü kuruluşlar, süperlerin yolunu açarken, zayıf ülkelere
“Tarımda sübvansiyon ve destekleme yoluna gitmeyeceksiniz!” diye emir veriyorlar,
öbür yandan, bağlı oldukları ülkelerin tarım ürünlerine verilen destek günden güne
artırılıyor.
ABD, AB ve Japonya üçlüsünün tarım ürünleri için sağladığı desteğin bir günlük
miktarı bir milyar dolardır. (Herald Tribüne, 1 Ocak 2004) Bu bir milyar dolar, üç
ülkede toplam 45 milyon çiftçiye dağıtılmaktadır.
ULUS DEVLETLERDEN NEDEN RAHATSIZLAR?
IMF ve Dünya Bankası’nın küreselleşmeyi süperler hesabına işletmek için ulus devletleri
yozlaştırıp piyon pazarlara çevirdiğini de unutmamak lazım.
Küreselleşmeyi sömürü aracı yapanların en çok rahatsız oldukları şey, güçlü devlet ve
merkezî otoritedir.
İslam ülkelerinde, o arada Türkiye'de saltanat dinicisi siyasetleri iş başına getirmek için
çırpınmalarının sebebi, bunların merkezî otoriteden, devletten rahatsız olduğunu
bilmeleri ve onu, ortak hasımlarım etkisiz kılmada kullanma şanslarının bulunmasıdır.
Ulus devleti sürekli şovenist, ırkçı, baskıcı, faşist devlet imajıyla resimleyerek insanı ve
çağı ürkütüyorlar. Oysaki bugün ulus devlet, ülke nimetlerinin, dışarıdan gelen ve halkı
güdenler için değil, ülkenin içindeki sahipler ve sakinler için kullanımını öne çıkaran
devlel demektir. Bu sahip ve sakinlerin ırkı, rengi, dili, dini, deseni hiç önemli değildir.
Batı, ulusdevletin bu yeni anlamını kendisi için sonuna kadar işletmekte ama sömürmek
istediği ülkeler söz konusu olduğunda ulusdevleti derhal faşizm ve şovenizmle
suçlamaktadır.
Doğal kaynakların yağmalanmasını planlayan ve 1985 ‘VVashington Konsensüsü’ denen
manifesto ile yasallaştırılan ‘neoliberal küreselleşme’nin temsilcileri, kendi reklamlarını
yapmak için her yıl yaklaşık 1 trilyon dolar harcamaktadır.
Küreselleşme adı altında faaliyet yürüten global kapitalizmin, keyifli yaşamak için
kurduğu düzen ve işlettiği sistem, işte budur. Bu sistemin tüm giderleri zayıf ülkelerin
sırtından alınmakta, tüm nimet ve bereketleri emperyalist süperlere akıtılmaktadır.
Biz, işte böyle bir küreselleşmeye insan onuru adına karşı çıkmaktayız.
'Güçlü Devlet' özleminin yeniden canlanması: Fukuyama gerçeği ve Türk aydınları
Devleti küçültme (bunun Batı stratejilerindeki anlamı devleti tahrip etmektir) istek ve
tezi, 11 Eylül öncesi dünyanın hemen hemen bir numaralı talebi ve söylemi idi. Bu tezin
babası ise ünlü Amerikalı yazar Francis Fukuyama idi.
Fukuyama adı ve onun ‘devleti küçültme’yi öne çıkaran tezi, 11 Eylül öncesi dünyada
bir kıyamet fırtınası gibi esmiş, Fukuyama ismi, kısa sürede ilahlaştırılmıştı.
Çağdaş sömürüyü küreselleşme adı altında meşrulaştıran Batılı birçok ülke ve aydın,
Fukuyama’nın bu tezini yirmi dört saat kitlelerin beynine pompalamaktaydı.
Türkiye’deki ‘küreselci ve devletten rahatsız aydınlar’ ise Fukuyama'yi ilah, onun tezini
de ‘vahyin son verileri' gibi algılamış ve tezi âdeta dinleştirmişlerdi. Sonra ne oldu?
Sonra, 11 Eylül dehşeti yaşandı.
ABD, 11 Eylül’den sonra, dünyanın beynine şırınga etmeye çalıştığı Fukuyama tezinin
tam aksi yönde uygulamalara girdi. Birleşmiş Milletler’i, bu yeni uygulamalar yönünde
yeniden şekillendirdi. Yaptığı şuydu: Terörle başa çıkmak için devleti, geleneksel
kabullerin de ötesinde bir güce ulaştırmak ve ona her türlü müdahale hakkım peşinen
vermek. ABD, bu yeni ihtiyacını karşılamak için Birleşmiş Milletler’i bile devre dışı
tutmaya başladı. Daha açık konuşalım:
ABD, hukuku kuvvetin emrine verme sürecini yeniden açtı. İrak işgali, bu yeni devrenin
ölçülerine göre gerçekleştirilmiştir. “Devleti küçültün” şarkıları söyleyen Fukuyama,
elbette ki bu olup bitenleri yakından izliyordu. Ve ABD’nin açtığı yeni sürece uygun yeni
bir tez geliştirmenin vaktiydi. Ye Fukuyama, eski tezinin tam tersini söyleyen yeni bir
tezle ortaya çıktı: “Devleti küçültme süreci derhal durdurulmalı, devlet
güçlendirilmelidir.”
YENİ FilKUYAMA VE BİZDEKİ SÖZDE AYDINLAR
Yeni dönemde durum şu: Sadece Türkiye gibi netameli bir coğrafyada, onlarca
sıkıntıyla boğuşmak durumunda olan devletler değil, bu sıkıntılardan azade devletler
bile, güçlü devletin çöküşe götürülmesinden şikâyete başlamışlardır.
Tahrip edilen merkezî otoritenin yarattığı sayısız boşluk, bu otoriteden kurtulmayı
özgürlük ve mutluluk sanan kitleleri büyük bunalımlara itmiş, insanlık bünyesinde ciddî
acılar yaratmıştır. İbret ve hayret anıtı gibi önümüzde duran Francis Fukuyama bu yeni
dönemde şöyle düşünüyor:
“Terörizmden AIDS belasına, uyuşturucudan mülteci problemine, ahlaksal çöküntüden
cezaların caydırıcılığını yitirmiş olmasına kadar birçok çağdaş sıkıntının temelinde
devletin güçsüzleşmesi yatmaktadır. Bu problemlerin çözümü için atılacak ilk adım,
devleti güçlendirmektir.”
İbret ve hayret tablosunu özetleyelim: Daha önceleri, ‘devletin ‘küçültülmesi’ni savunan
ve bu teziyle ünlü olan Fukuyama, 11 Eylül’ü yaşadıktan sonra kaleme aldığı eseri
‘State-Building’te, ilk tezinin çok yanlış olduğunu, o fikrinden döndüğünü itiraf etmiş ve
‘güçlü devleti geri istediğini’ dünyaya yana yakıla duyurmuştur. (Fukuyama, State-
Building, Governance and World Order in the 21st Century, Cornell Llniversity Press,
New York, 2004)
Çok ilginçtir, Fukuyama’nın ‘devleti küçültme tezi’ni Türkiye’de destanlaştıracak
şekilde övüp duyuranlar, onun bu fikrinden döndüğünü ilan eden eserinin adını bile
anmamışlardır.
Anlı şanlı birçok yazar-çizer, Fukuyama’yı, hâlâ, o çöpe attığı ilk teziyle tanımaya ve
tanıtmaya devam etmekte. Gözlerini kapatarak, vicdanlarını bastırarak.
İnsan, sormadan edemiyor: Türkiye, güzel yarınları bu ‘aydınlar’la nasıl kuracaktır?
Kısacası, devletin güçsüzleşmesi gerektiği yolundaki tezin tahribatı, bizzat tezin sahibi
Fukuyama’nın itirafıyla, insanlığa ağır faturalar ödetecek bir noktaya ulaşmış
bulunuyor.
Fukuyama, “Güçlü devleti geri getirmeliyiz; aksi takdirde bunun yıkım faturasının
altından hiç kimse kalkamaz. Bu tezi sürdürmekten vazgeçmez isek ne ahlak kalır ne
ekonomi ne huzur ne de barış” diye feryat etmektedir.
Bu feryat, dünyada elbette ki yankılanıyor. Tek istisna, Türkiye, Türk aydınları.
Türkiye’de bu sese kulak veren kimse yok.
11 Eylül'ün birçok konuda evrensel uyarılar getirdiği inkâr edilmiyor. Biz, bu uyarıların
başında, ‘güçlü devlete dönmenin önemi’ konusundaki uyarının geldiğine inanmaktayız.
Güdümlü kültür
‘Güdümlü kültür 1 veya ‘gemlenmiş kültür. 1 Deyim, personalist Fransız filozofu
Emmanuel Mounier’nin, ‘culture dirigee’ deyiminin karşılığı...
Mounier {ölm. 1950), bu deyimi, bireyin yaratıcılığına hayat hakkı tanımayan
rejimlerin, özellikle komünist ve faşist sistemlerin kültür, sanat, hukuk, düşünce ve
eğitim anlayışlarını ifade için kullanmıştır. Böyle bir anlayış, Mounier’e göre, toplumun
en kemirici musibetlerinden biridir.
Ne ilginçtir ki, Mounier, hür toplum idealini bizzat kendisi zedeler. Ona göre, ideal
toplumda tek ve resmî din, Katolikliktir. Bundan daha ilginç bir nokta da, şudur:
Ateşli bir Katolik olan Mounier, felsefesine ters düşme pahasına tek din saymakta ısrar
ettiği Katoliklik'in kilisesi tarafından ‘Katoliktik'e ters düşmekte itham edilmiş ve
aforoza uğramıştır. Neden? Şundan: Mounier, Katolisizmin, hayatın yeni ihtiyaç ve şart¬
larına göre gözden geçirilmesini öneriyordu. Görüyorsunuz; dincilik, kendisine tam
teslimiyet olmadan hiç kimseyi hoş görmez. Hele bir de engizisyon dinciliği olursa.
Arapçı Emevî ve Abbasî dinciliği İmamı Azam gibi eşsiz bir dehayı bile affetmedi;
katletti.
Fikir ve kültür hayatının güdüme alınmasından doğan rahatsızlığın tahribi; yaratıcı
faaliyetin merkezi olan bireyin robotlaştırılmasından, iğdişleştirilmesinden,
uşaklaştırılmasmdan kaynaklanıyor. Böyle fertlerden oluşan bir toplumda riya, sahtekâ¬
rlık, güvensizlik, tutarsızlık, cücelik egemen olur. Bunların egemenliği ise karmaşa, bu¬
nalım ve nihayet kavga ve yıkımı kaçınılmaz kılar.
HUKUKUN GÜDÜME ALINMASI
Güdümlü kültürlerde her şeyden önce hukuk güdümdedir.
İnsanlık, çok uzun didinmelerden sonra, bu güdümü kırmak için, kuvvetler ayrılığı
ilkesine ulaşmıştır. Ne var ki, bu ilkeyi sözde, kâğıt üzerinde tekrarlamak hukukun
güdümden kurtulduğu anlamına gelmiyor. Musolini’ye, devlet anlayışı ve yönetim
programı sorulduğunda, şu cevabı veriyordu:
“İtalya’yı yönetmek istiyoruz, hepsi bu.”
Nasıl yönettiğini bütün dünya gördü. Aynı zihniyeti taşıyan Adolf Hîtler’in de
Almanya’yı nasıl yönettiğini gördü.
Modern toplumlarda bu anlayış belki bu kadar net ve sert ifade edilmiyor ama aynı
zihniyeti egemen kılmak için bin türlü oyunla hukuku güdüme alan liderler ve
yönetimler, az değildir. Emeğe ihanet, bilimsel özerkliğin örselenmesi, yargıçların siyasal
iktidarın kontrolüne verilmesi, din istismarı, gelir dağılımının adaletsizliği, inançlara
baskı... hukukun güdüme alınışının kılık değiştirmiş görünümlerinden başka şeyler de¬
ğildir.
‘Güdümlü hukuk’, eğer laik bir yönetimde sergileniyorsa, laiklik ve dinin, dinci bir
yönetimde sergileniyorsa laiklik ve aklın güdüme alınması kaçınılmazdır. Bunun
sonuçlarının en kötüsü, ‘devlete bağlı din’ veya ‘dine bağlı devlet’ tercihlerinden birine
teslim olmak mecburiyetidir. Bunların ikisi de insan gerçeğiyle çelişip çatışır, ikisi de
hayatı cehenneme çevirir.
Bugünkü Türkiye, dine bağlı devlet anlayışının egemenliğine doğru hızla yol alıyor.
Bir yandan ‘tarikatlar konfederasyonuma dönüşmüş TBMM, öte yandan dünyada, bir
eşi görülmemiş şekilde, iki katrilyonluk bir bütçe ile finanse edilen Diyanet İşleri bunun
şaşmaz kanıtları olarak ortadadır.
Her güdüm, karşıt uçlardan yeni güdümlere imkân ve gerekçe hazırlar:
Laikliği güdüme alırsanız, dini güdüme atanlar başınıza bela olur; dini güdüme
alırsanız, laikliği güdüme alanlar gırtlağınıza yapışır. Çünkü insan gerçeğini tahrip
etmişsiniz. Dengeyi, güveni yıkmışsınız. Kimsenin kimseye saygısı, sevgisi kalmamıştır.
Böyle bir sürece giren toplum, huzuru ancak rüyalarda görür. Türkiye bu kahırlı süreci
yaşayan ülkeler arasındadır.
Bir fikir ve ilim adamı olarak bize gelince, biz ne dini sömüren saltanat dincilerine ne de
laikliği dinsizlik halinde sunmak isteyen inkâr yobazlarına dostuz.
Bir kez daha söyleyelim:
Laikliğin din düşmanlığına, din özgürlüğünün de Arapçılık, Arapçacılık ve haçlı
emperyalizm hizmetkârlığına paravan yapılmasına engel olucu aydınlığı ortaya
koymak, bizim ilim ve vicdan hurcumuzdur.
Sıkıntı riski ne denli yüksek olursa olsun, kliklerin ve yivi-seti yalama yapmış politika
simsarlarının onaylarını değil, ilmin ve hukukun evrensel ilkeleriyle, ülkemizin
ihtiyaçlarını esas almaktayız.
Biz, işte böyle yapıyoruz. Böyle yapmaya devam edeceğiz.
Okuyorum, o halde varım!
Her gün okuyorum, çünkü okumadığım günler, ‘hüsrana uğramışlık’ duygusuna
kapılıyorum. Şöyle inanıyorum: Düşünmeyi sürdürmenin yani insan olarak kalmanın
‘hücre yenileyici’ gıdası, okumaktır.
Fransız filozofu Descartes (Ölm.1650), “Düşünüyorum, o halde varım!” (Je pense done
je suis) demiş ve bu söylem felsefe tarihinde bir devrim sayılmıştı. Descartes’ın
söylediğinin kısa anlamı şuydu:
İnsanım diyorsan düşüneceksin, düşünmüyorsan insanım demeyeceksin!
Ben, Descartes’ın söylediğine altyapı oluşturan bir söyleme dikkat çekmek istiyorum:
Kur’an’ın ilk sözü ve ilk buyruğu olan “Oku!” emri. “Oku!” emri hem düşünmeyi hem
de okumayı gerektirir. Yani okumak düşünmekten daha geniştir.
Her okumak düşünmeyi mutlaka içerir ama her düşünmek okumayı içermeyebilir. Şöyle
de diyebiliriz: Her okumak aynı zamanda düşünmektir ama ber düşünmek aynı
zamanda okumak değildir. Kur’an, teoriyle pratiği birleştirmek, üst düzeylerle alt
düzeyleri aynı anda düşünmeye itmek için esrarlı bir yöntem getirmiştir: Okumak...
Ve Kur’an, okumayı en büyük ve temel ibadet saymıştır. Öteki ibadetlerin tümü daha
sonradır. Temel ibadet olarak namazı birinci sıraya oturtmak, Kur’an’a açıkça iftiradır.
Temel ibadet, okumaktır. Neyin okunacağı söylenmemiştir. Kur’ansal hermenötik
açısından bunun anlamı şudur:
Her şeyi okuyacaksın! Kur’an, kendi parçalarını birer okunacak ayet saydığı gibi,
fosilleri, yıldızları, yosunları, dilleri, gözyaşını, geceyi, renkleri ve desenleri de okunacak
ayetler olarak görür.
Evren de bir kitap, o da okunmalı!
KUR’AN’A göre, Firavundun mumyası bile okunması gereken bir ayettir. Esasen,
Kur’an, insan ve evreni de kendisi gibi kitap kabul ettiği için onun “Oku!” emri, tüm
varlığın okunmasını isteyen bir buyruk olarak alınmalıdır. Kısacası, Kur’an’ın yöntemi
geneli, herkesi bir biçimde düşünmeye sevk ettiği için daha kucaklayıcı, daha
insancıl, rahmeti daha geniş bir yöntemdir...
Ben, üç yaşımdan beri okuyorum. İmkân alanıma giriş sırasıyla Türkçe, Osmanlıca,
Arapça, Farsça, Fransızca ve İngilizce okuyorum. Bu dillerin hepsini iyi
konuşamıyorum ama bunun için vahlanmıyorum... Yine de şunu sık sık
söylüyorum: “Keşke, .Almanca bilsem de Nietzsche'yi, Rusça bilsem de
Dostoyevski'yi orijinalinden okuyabilsem!..”
Ne yazık ki böyle bir şansım yok!.. Bendeniz, otuz küsur yıllık öğreticiyim. Akıl işi
saymayabilirsiniz ama ben her zaman öğrencilerimden birkaç kat fazla okudum. Ve
aynı şekilde okumaya devam ediyorum.
Okumasam düşünemem, sadece ezberlediklerimi tekrar ederim. Daha kötüsü, bu
tekrarı, düşünmek sayabilirim. Allah korusun, bir de başkalarının tekrarlarını
tekrarlamayı düşünce saymaya başlamak gibi bir felaketle de yüz yüze gelebilirim.
Evet, tüm yoğunluğumla okuyorum ve tabii yazıyorum. Okuduklarımın omuzlanma
bindirdiği düşünme yükü zihnimi zorladıkça da gerçek aydının, kalabalık
tarafından fark edilmeyen bir ‘emanet taşıyıcı’ olduğunu daha iyi anlıyorum.
İşte bu noktada, ‘ahvâl-i âlem’ ile o çileli taşıyıcılığı birlikte düşününce şunu sormak
ihtiyacını duyuyorum: “Acaba ben, körler çarşısında ayna mı satıyorum?" Bu soruyu
sorunca ürperiyorum. Çünkü ‘ince yolun sırlarını öğrendiğim babam bana şunu da
söylemişti: “En dikenli kader, körler çarşısında ayna satmaktır. Senin, bu
kaderden nasibin olacak, oğlum."
Şöyle veya böyle, ben okumaya devam ediyorum. Yani, var olmak, insanca yaşamak
istiyorum... Ve Yaratan’a, elimden geldiğince şükürler ediyorum!..
Dinin güdüme alınması
Dinin güdüme alınması, eğer dine önem veren bir toplumdan söz ediyorsak hayatın
cehenneme döndürülmesiyle eşanlamlıdır.
Dinin güdüme alınmasıyla kastettiğimiz, dinin devlet veya yönetimce kontrol edilmesi
değildir. Böyle bir kontrol varsa orada ‘dinin güdüme alınması* değil, ‘dinle devletin
kavgası* söz konusu olur.
Güdüme almak tabiri, dinin savunuculuğunu ve avukatlığını yapanlar için geçerli ve
uygundur. Bir güdümden söz etmek için güdülenlerin bundan şikâyetçi olmamaları
gerekir. Şikâyet varsa güdümden değil, kavgadan söz etmeliyiz. Güdümün yürümesi için
baskı yetmez, Allah ile aldatma mekanizmalarının işletilmesi gerekir. Bunu da ancak din
simsarları yapar.
Türkiye’de din güdümdedir ve dini güdüme alanlar dinin avukatlığını yapan dincilerdir.
(Lütfen, bir zahmet edin de bu hayatî konunun ayrıntılarını ‘Dincilik’ adlı kitabımızdan
okuyun).
Son yıllardaki gelişmeler, özellikle son zamanlardaki Deniz Feneri ve benzeri dinci
soygun olayları göstermiştir ki, Türkiye’de dini güdüme alanlar, din üzerinden dünyalık
ve saltanat devşirenlerdir.
Dine, Tanrı’nın rızasını kazanmak için sarılanlar yani dindarlar, dini güdüme almayı
akıllarından bile geçirmezler. Çünkü dini güdüme almak, her şeyden önce dine ihanettir.
Dindar, dinine ihanet etmez ama dinci bu ihaneti her zaman yapar.
DİNCİLİĞİN DİNDARLARA İHANETİ
Dinin güdüme alınmasından en büyük zararı dindarlar görür. Çünkü güdüm, bir ikrah
kurumudur ve dinde ikrah (baskı, zorlama), Allah’ın iradesine aykırıdır, yasaklanmıştır.
(Bakara, 2Sâ) Bu yasak çiğnendiğinde zararı elbette ki dine bağlı olan dindar görecektir,
dini sömüren dinci değil.
Dinin güdüme alınışı, karakteristik iki görünüm arz eder: 1. Dinin, kaynağından
uzaklaştırılıp geleneksel yorumlara bağlanması, 2. Dinin politik-ticarî istismarlara âlet
edilmesi.
Ditıi sömürü aracı alarak tutmanın, tarihin çok iyi tanıdığı iki yolu vardır: 1. Kitlenin
gerçek dini öğrenmesini engellemek (mesela, dinin kaynağı olan kitabın tercümesinin
okunamayacağını, o tercüme ile namaz kılınamayacağını iddia etmek), 2. Gerçek dini
öğretenleri slogan veya tabularla karalayarak etkilerini yok etmek veya azaltmak.
Aforoz dinciliğinin kullandığı tehdit hep şu olmuştur: “Dini, bizim güdümümüzde
öğreneceksiniz. Bizim gösterdiğimiz şekilde inanmazsanız aforoz edilirsiniz; dindarların
hoşlanmadığı ne kadar yafta varsa, açtığımız iftira kampanyalarıyla hepsini üstünüze
atarız.”
Böyle bir gidiş, laiklik ve hür düşünceyi koruyan kavram ve kurumların şemsiyesi de
delinirse, hiç tereddüt etmeyelim, engizisyonla noktalanır.
Kur’an'ın baş düşmanlarından biri olan engizisyon ve aforoz, örtülü-gizli bir biçimde,
birçok Muhammedi düşünüre, asırlardır ve ne yazık ki, İslam'ı savunduğunu
söyleyenlerce uygulanmaktadır. Bu uygulama; bazen cehaletin, bazen siyasal çıkarların,
bazen kıskançlık kompleksinin, bazen de bunların tümünün eseri olmaktadır.
İMAMI ÂZAM’I DİNCİLİK KATLETTİ
Müslüman tarihin en büyük hukuk dehası olan İmamı Azam Ebu Hanîfe (ölm. 150/767),
‘Din tahripçisi kâfir' ilan edilip 25 yıl Emevî ve Abbasî zindanlarında süründürüldükten
sonra zehirlenip öldürülmedi mi?
Osmanlı İmparatorluğunda yetişmiş en büyük düşünce adamlarından biri olan Molla
Lütfi (ölm. 1494) gibi bir değerin idamına fetva veren Hatipzâde isimli şerefsiz yobaz,
infazdan sonra, sadist bir zevkle şunu söylüyordu:
“Şükürler olsun; yakında çıkacak olan kitabım, Lütfi'nin tenkidine uğramaktan
kurtuldu.”
Yavuz Sultan Selim, sonraki yıllarda, Şeyhülislam İbn Kemal ile sarayda yemek yediği
bir sırada, Molla Lütfi'nin haksız yere idam edildiğini iğneli bir ifadeyle ima ettiğinde
İbn Kemal (ölm. 1533) şu anlamlı cevabı vermiştir:
“Molla Lütfi, hased-i akrana (meslekdaşlarının hasedine) kurban gitmiştir, Sultanım!”
Çağın en büyük İslam düşünürü ve İslam’ın en büyük vicdanlarından biri olan
Muhammed İkbal hakkında, hurafeci yobazlar, ‘kâfir’ fetvası çıkarmışlardı.
İbret almak için bu kadarı yetmez mi?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

